5. bölüm · Dermansız sevda/isfad
İlk Kıvılcım
(iso'nun anlatımıyla...)
Özlemek; kalbin gidemediği yere her gün varmasıdır. Bu yüzden yanlış kişiye duyduğu özlem yok eder insanı.
Peki, karşımdaki sözde düşman kızına duyduğum özlem beni yok eder miydi? Ya da hissettiğim şeyin adı özlem miydi? Bu soruların cevaplarını bilmemek, dağın denize küsmesi kadar imkansızdı aslında.
Fadime bir süredir dalgın bir şekilde kendine pansuman yapıyordu. Daha doğrusu yaptığını düşünüyordu. Kafası sanki burada değil gibiydi. Gözleri yaşarmıştı.
Kendisi halletmek istediği için müdahale etmesemde Fadime'nin odağı o kadar dağılmıştı ki, yara bile olmayan saçma yerlere pansuman yapmaya başlamıştı. Oturduğum yerden kalkmadan Fadime'ye doğru yaklaştım. Ama gözleri olduğu yerden gram hareket etmemişti.
"Fadime, iyi misin?" Sesim endişeli çıkmıştı. Fadime sonunda daldığı yerden gözlerini çekip yavaşça bana döndü. Akmaması için uğraştığı gözyaşları onu dinlemek istemiyor gibiydi. Fadime dirensede sol gözünden bir damla gözyaşı akıp avuç içine düştü. Kalanlarıda onu takip etmesin diye elinin tersiyle sildi onları. Sonra kanlı avuçlarını dizine yerleştirip bana döndü.
"İşimiz bittiyse gidelim hadi." Diyip oturduğu yerden kalkmaya yeltendi. Bu ani hareketine karşılık hızlı bir refleksle ellerini yakaladım. Bir yandan onu nazikçe kalktığı yere geri oturturken konuştum. " Ne bitmesi kızım, görmüyor musun ellerinin halini?" Söylediklerimle gözleri hala bırakmadığım ellerimize gitmişti. Şimdi beni doğduğuma pişman edecek diye düşünürken, Fadime sadece omuz silkmekle yetindi.
Fadime'nin bu dalgın hali beni iyice germeye başlamıştı. Bu halde bırak pansuman yapmayı bıraksam yurt kapısını bulamazdı. Bu yüzden Fadime'nin bıraktığı pamuğu tek elime aldım. Diğer elim hala fadime'yi tutuyordu. Başparmağımla elinin tersine küçük daireler çizmeye başladım.
" İzin ver bu seferlik yardım edeyim."
Fadime'nin gözleri kocaman açılmış, şaşkın şaşkın bana bakmaya başlamıştı. Yüz ifadesini görünce burnumdan güldüm. Avuçlarını iyice kendime doğru çektim. Kafamı kaldırıp Fadime'ye bir kez daha baktım. Tepkisiz bir şekilde hareketlerimi izliyordu. Bundan güç alarak pansuman yapmaya başladım. Canını yakmamak için tüm dikkatimi verdim.
Pamuğu yavaş ve küçük hareketlerle yaralarına dokundurduğumda ellerinin titrediğini fark ettim. Hemen kafamı kaldırıp Fadime'ye baktım. Gözleri yine dolmuştu. Onu böyle görünce içim acıyordu. Neden bu halde diye düşünmeye başladım. Gerçekten eli mi acıyordu yoksa Eyüphan yüzünden mi bu haldeydi? Bu düşünce iyice sinirlenmemi sağlamıştı. Ama bu sinir kendimeydi. Daha erken gitmeliydim yanlarına.
Zaten tüm akşam okul bahçesinde Fadime'nin dönmesini beklemiştim. Ceketimi almak için sınıfa çıkıp geri geldiğimde o şerefsizle Fadime'yi görmüştüm.
Eğer Fadime o piç yüzünden bu haldeyse bu sefer onu fena gebertecektim.
Avuçlarımın arasındaki minik ellerin tekrar titremesiyle bütün odağımı tekrar Fadime'ye çevirdim.
" O kadar mı acıttı?" Diye sordum dolu gözlerin bakarken. O ise gözlerini daldığı yerden çekmeden burnundan gülüp cevapladı. "Acıttı."
Gözünden bir damla daha yaş aktı. Benim içimde bir yer yandı. Sanki o yangını dizginleyebilecek tek şey karşımda oturan düşman kızının gözyaşıydı. Elimi havaya kaldırdım. Yapmakla yapmamak arasında kısa bir savaş verdim. Ama şu an korkuya yer yoktu. Aklıma düşmanlığı bilmediğimiz yaşlar 'daki Fadime geldi. Düştüğünde, ağladığında, mutlu olduğunda, sinirlendiğinde bana gelen küçük Fadime. Benim Fadime'm.
Bir anda içimdeki tedirginlik hissi yok oldu. Havada asılı duran elimi Fadime'nin yanağına yerleştirdim. Başparmağımla gözyaşlarını sildim. Aslında onu rahatlatacak bir şeyler söylemek istiyordum. Ya da belki bir şaka yapıp güldürürüm diye düşünmüştüm. Ama Fadime ormanları andıran kocaman gözlerini benim gözlerime kilitleyince aklımdaki herşey uçup gitti.
Düşünmeyi bırakmıştım artık. Tek yaptığım Fadime'nin suratını incelemekti. Hiçbir noktayı atlamak istemiyordum. Suratı iyice zihnime kazınsın, gözümü kapatsam bile görebileyim istiyordum.
Artık kaçıncı kez yüzünü inceliyordum bilmiyorum. Bir süredir bakıyordum ama asla yetmeyecek gibi geliyordu. Sonra gözüme aldığı nefesler çarptı. Çok hızlıydılar.
Hissetmek istiyordum. Nefesi tenime çarpsın, vücudumda izi kalsın istiyordum. Aramızdaki mesafeyi iyice yok ettim. Artık nefeslerimiz birbirine çarpıyordu. Gözlerim dolgun dudaklarına kaydı. Bilincimi kaybettiğimi hissediyordum. Kalbim deli gibi atıyordu. Hatta acaba sesini o da duyuyor mu diye düşünmeden edemedim,
Bu an hiç bitmesin diye dua ettim içimden. Sonrasında olabilecek en hızlı şekilde duam reddedildi. İlahi Adalet buydu galiba. Bu reddi kılmadığım namazlara yoracaktım.
Revirin dışından gelen sesle ikimizde hızlıca kafalarımızı kapıya çevirdik. Uzaktan gelen bir topuk sesi vardı. Bu nöbetçi hoca olmalıydı. İkimizde olduğumuz yerden hızlıca kalktık. Ben koşar adımlarla gidip ışığı söndürdüm. Fadime'de eşyaları geri yerlerine koymuştu. Topuk sesleri iyice yaklaşmıştı. Ne yapacağımızı ikimizde bilmiyorduk. Tek bildiğimiz yakalanmamamız gerektiğiydi.
Yakalanmamak için yapmamız gerekende saklanmaktı.
Önce Fadime'ye baktım sonra odada hızlı bir göz gezdirdim. Dolaplar saklanmak için çok küçüktü. Masa kapının hemen yanıydı. E geriye sadece sedye kalıyordu onunda saklanılabilecek bir yeri yoktu. Adeta köşeye sıkışmıştık. Derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapatıp kafamı ellerimin arasına aldım. Tam yenilgiye boyun eğmek üzereyken Fadime konuştu.
" İso, bak sedyenin perdesi var." Gözlerimi hızla açtım. Gerçektende vardı. Hocanın buraya gelmesine çok az kalmıştı. Aceleyle Fadime'nin elinden tuttum. Sedyenin yanına getirip perdeyi çektim. Yüzümü ona doğru tekrar döndüğümde burun buruna gelmiştik. Benimle duvar arasında sıkışmış, kaşları hafif havada bana bakıyordu. Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdığını fark ettim.
" Sakın." Kaşlarımı onun gibi havaya kaldırıp fısıldamıştım. Ama bu hareketim onu daha çok eğlendirmiş olacak ki ağzından küçük bir gülücük kaçtı. "Kızım bak yapma diyorum, yanarız ha." Diye ona kızarken kendi sırıtışıma engel olmaya çalışıyordum.
" Sen önce kendine bak furtunacu-" Fadime'nin cümlesi bitmeden revirin kapısı aniden açılmıştı. Eğer Fadime'nin olayı algılayıp bir de kendi hür iradesiyle susmasını bekleseydim ikimizde yurttan atılır, okulda da korkunç dedikoduların başrolleri olurduk.
Bu yüzden kapı açılır açılmaz sağ elimi Fadime'nin dudaklarının üstüne kapattım. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Ona cevap olarak gözlerimi kapatıp kafamı ' bir şey yok, Sakin ol' dercesine salladım.
Hoca hala odadan çıkmamıştı. Çekmece sesleri geliyordu. Bir şey arıyor gibiydi. Odanın içinde yürümeye başlayınca iyice Fadime'ye sokuldum. Elimi hala dudaklarından çekmemiştim. O ise artık bana bakmıyordu. Kafamı eğip onu görmeye çalıştığımda parmaklarıyla oynadığını gördüm.
Fadime Koçari utanmıştı. Yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu. Ellerimi yana bıraktım derin bir nefes aldım. Ciğerlerime Fadime'nin kokusu işledi adeta. Yasemin ve vanilya karışımı bir kokusu vardı. Olduğum yerden kıpırdayamıyordum. Kokusu başımı döndürmüştü resmen.
"Hocam buldum yoklama kağıdını." Diğer nöbetçi hocanın bağırmasıyla revirde ki hoca koşar adımlarla odadan çıkıp kapıyı kapattı.
Bir süre hiç yerimizden kıpırdamadık. Fadime tehlikenin geçmesini bekliyordu. Benimse canıma minnetti. Aldığım her nefes apayrı bir zevk veriyordu şu an. Yaklaşık bir dakika sonra Fadime iki elini göğsüme yerleştirip var gücüyle itti. Birkaç adım geriye sendeledim.
" Ula sen niye hala benum dibimdesun!" Bende diyorum nerede kaldı bizim çeyrek mafya?
" Öyle olmaz ama Fadime, ara dümdüz hocayı 'bizi yakalamayı unuttunuz' de."
Fadime demin beni iterek açtığı aramızı bu sefer bana doğru gelerek yine kapattı.
"Onu da derum bir dahakine sen kafanu yorma." Dedi aklınca bana diklenerek. Yüzümdeki sırıtışı genişletip ona doğru eğildim.
" He bunun ikincisi de olacak yani." Kafamı sarkastik bir şekilde salladım. " Olur, bana uyar." Dediklerimle Fadime iki adım geriledi. Yanakları kızarmaya başlamıştı. Söyleyecek birşey bulamasada mimikleriyle bana gerizekalı demeye çalışıyordu.
En sonunda yenilgiyi kabullenemediğinden "KILÇUK!" diye bağırıp revirden çıkmıştı. Bende çok beklemeden çıkıp yurda yürümeye başladım. Fadime koşar adımlarla benden üç adım falan önde gidiyordu. Bende normal hızımda onun arkasından ilerliyordum.
İki yurdu birleştiren avluya geldiğimizde Fadime hemen kapıya yapışıp, içeri girmeye çalışırken sesimi yükseltip konuştum. " Bir dahakine..." Fadime sesimin ve duyunca yüzünü benden yana çevirdi.
"Yaralanmadan gel, olur mu?"
Fadime sustu. Verecek bir cevabı olmadığından değildi bu sessizlik. Verilebilecek en doğru cevap olduğundandı aslında. Sessizliğine karşılık içten bir tebessüm sardı dudaklarımı.
Bu gece anlamıştım, yarıda kesilmiş hikayemizin geri dönüşü artık başlamıştı.
(Fadime'nin anlatımıyla...)
Gece boyunca bir o yana bir bu yana dönüp durmuştum ama gram uyuyamamıştım. Aklım tamamen İso'daydı. Düşman olan İso'da. Hani benim babamın onun babasını öldürdüğü, onun amcasının benim babamı 6 kurşunla toprak ettiği İso'da.
Furtunalara karşı büyük bir kin vardı içimde. Abimle benden çaldıkları birer anne ve baba vardı. Abimden çaldıkları bambaşka bir hayat vardı. Bu yüzden bunları unutup, hiçbir şey yokmuş gibi davranamazdım.
Bu aklımın bana söyledikleriydi. Peki ya kalbim?
Orada her şey daha ılımlıydı. Orada İso düşman değil, taş köprüde buluşup zaman geçirdiğim çakır gözlü çocuktu. Düştüğümde koşup yardım eden, ağladığımda kendini bana siper eden, korktuğumda yanımda olandı.
Bir de büyümüş İso vardı. Benim için endişelenen, yaralarımı saran İso. Nefesimi hızlandıran, midemde kelebekler uçuşturan adam.
Aklımla kalbim arasında bir savaş başladı bu gece. Ama ikisininde ortak payda da buluştuğu bir yer vardı.
Bu hikayede ben ne kadar kurbansam, İso'da bir o kadar kurbandı. Biz bu kanın en masum yetimleriydik. Yapılan yanlışların cezasını İso'ya kesemezdim.
Geceyi bu düşüncelerin gölgesinde geçirdim. Sabahta kendime gelmek adına hızlı bir duş aldım. Duştan çıktığımda Akça'yla Rana uyanmışlardı.
Rana Of'tan gelmişti. Nereden baksan bir senedir aynı odayı paylaşıyorduk. Aşırı yakın olmasakta gayet iyi anlaşıyorduk.
"Kız tattara, hemen hazırlanda çıkalım. Valla kapanacak birazdan kapılar." Aceleyle çantasını toplarken konuştu Akça. Bende hızlıca giyinip çantamı hazırladım. Üçümüzde hazır olunca hep beraber odadan çıktık.
Tam yurt çıkışının önüne geldiğimizde dün geceki konuşma aklıma düştü. Adımlarım duraksadı. Akça ve Rana'da benimle durdu. " Kız Fadik noldi?" Rana'nın sorusuyla onlara döndüm.
Bu soruya 'hiç canım ya, işte dün gece ben kendi salaklığımdan ellerimi kanattım sonrada İso tuttu elimden beni revire götürdü. Orada da o bana pansuman yaparken öpüşeyazdık. Ama korkma hoca bizi durdurdu. En son işte burada bakışıp odalarımıza dağıldık, bende sabaha kadar onu düşündüm.' diye cevap veremeyeceğim için Rana'ya bakıp konuştum.
" Ya çıkmadan parfüm sıkmayı unuttum! Senin var mı yanında bir şeyler?"
" Dur, çıkartayım." Dediğiyle çantasından parfümü çıkarıp bana uzattı. Kırmızı meyve aromalı bir kokuydu. Parfümü sıkıp geri verirken Rana'nın da yanağına bir öpücük kondurup teşekkür ettim.
Kahvaltı yapmak için yemekhaneye geldiğimizde yemeklerimizi alıp boş bulduğumuz yere oturmuştuk. Benim oturduğum koltuk tam yemekhane girişine bakıyordu. Buraya oturmak sanırım büyük bir hataydı çünkü gözlerimi girişten çekemiyordum.
" Tattara," Akça'nın bana seslenmesiyle kafamı ona çevirdim. "Kimi gözetliyorsun bilmiyorum ama çok belli ediyorsun." Akça'nın dediğiyle gözlerim kocaman açıldı.
"Ne? Kim gözetliyor? Ben mi gözetliyorum? Uydurma!" Sesimi biraz yükseltmiş olmalıydım ki girişte kart okutan Sarp'ın gözleri beni buldu.
Bir dakika, girişteki Sarp'sa onun arkasındakileri tahmin etmeye bile gerek yoktu. O kadar hızlı ayağa kalkmıştım ki önümdeki masa devrilir gibi oldu.
"Napıyosun lan salak!" Akça masadaki çayları tutmaya çalışırken sitem etti. Ama onu dinleyecek zamanım yoktu.
" Ben şey almaya gidicem... Şey işte..." Aklıma bir şey gelmiyordu ama Sarp'ın arkasından Oruç gözükünce hiç zamanımın kalmadığını anlayıp masadaki üstünde dumanı tüten ıhlamurumu alıp kafama diktim.
"Ihlamur almaya gidicem!" Bir yandan yemekhanenin diğer ucuna koşarken bir yandan da yanıyordum. Hemde cayır cayır yanıyordum. Acilen soğuk su bulmam lazımdı. Bu yüzden buzdolaplarının yanına gittim.
Kapağı açtığım anda bizim odanın eşyalarının orada duran bidon suyu kafama diktim. Sanırsınız cehennemde yanarken su serpmişler öyle güzeldi. Tekrar bidonu kafama diktiğimde arkamdan gelen sesle gözlerim yine kocaman açılmıştı.
"Tamam anladık dağlısınız da, bardakta mı yok Koçari'de?" Bu ses İso Furtuna'nın sesiydi.
Arkamı dönmeden önce yerlerde paspas ettiğim gururumu topladım. Bidon suyun ağzını sıkıca kapatıp yerine koydum. Ve arkamı dönüp gözlerimi karşımdaki çakır gözlere diktim.
" E tabi sen bilmiyor muydun? Biz normalde susayınca dereye iner ordan içeriz ama işte el mahkum kaldık bunlara." Diyip yerine koyduğum bidonu gösterdim.
İso yüzündeki salak sırıtmayla bana doğru gelmeye başladı. O geldikçe bende gerilesemde sırtım dolaba çarpınca kaçacak bir yerimin olmadığını anladım.
İso durdu. Derince bir nefes aldı. Sonra kaşları çatıldı.
"Sen..." Dedi meraklı bir ses tonuyla. " Parfümünü mü değiştirdin?"
Ufacık bir aradan sonra anca bölüm atabildim🙃
Hepinizin bayramı çok güzel geçmiştir umarımm.
Eğer bölümde yazım yanlışı varsa kusura bakmayınnn
