1. bölüm / 2
Deniz'in HikayesiBölüm 1 - Görünmez Olmak
Bölümler 2Şu an: Bölüm 1 - Görünmez Olmak
- 1 Bölüm 1 - Görünmez Olmak3.112 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 Bölüm 2 - Bir Yere Ait Olmak..8.175 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Aralık 21, 2012
O gün okula gitmek için evden çıktığında ne yapacağını bilemiyordu. Neden böyle olduğunu anlamıyordu. Annesi nasıl öğrenmişti ya da bundan sonra ne olacağını da hiç anlamıyordu. Ama yürüyordu… Hava hala karanlıktı, bir kış ayıydı ve Deniz ne yapacağını bilmiyordu. Okula gidecekti ve sonrası sonra… Devamını anlayabilmek için düşünmeye başladı. Onu bu ana neyin getirdiğini, hangi kararlarının sonucu olduğunu anlamak istedi ve o gri havada okula doğru yürüdü…
Eylül 03, 2010
Lisenin ilk günüydü ve evine yakın olduğu için Deniz okula yürüyerek gelmişti. Kendisini nasıl bir hayatın beklediğinden habersiz etrafına bakıyordu. Ortaokuldan tanıdığı insanları gözleri arıyordu fakat hiçbiriyle konuşacak cesareti yoktu. İçine kapanık bir çocuktu… Aslında daha çok korkak bir çocuktu ya da gençti. Ne olduğundan habersizdi. Bildiği tek şey ise dikkatli olması gerektiğiydi. Yeni bir hayata başlamıştı ve eğer kimse anlamazsa liseyi rahatça bitirecekti.
Deniz köyde büyümüş bir çocuktu. Sakarya’nın bir köyünde, köyde tek çocuk olarak başlamıştı hayatına. Bakkal ya da market yoktu. Deprem sonrası taşındıkları bir yerdi. Hiçbir arkadaşı olmadığı için hayvanlar olmuştu en iyi dostları. Hayvanlar dediğime bakmayın, tavuklardan bahsediyorum. Elliden fazla tavuk, birkaç tane kedi ve bir köpek. Ama en çok tavuklar. Çünkü onu dinliyorlardı ve onların yanında istediği gibi davranabiliyordu Deniz. Kendince eğitmişti de onları. “Haydi kümese!” diye bağırdığında her biri koşarak kümese bile giriyorlardı. Hayatının 11 yılı köyde geçtikten sonra şehir merkezine taşınmışlardı. Küçük bir şehirde de olsa, hiç değilse bakkalları vardı. Çoğunlukla veresiye aldıkları bakkal…
Belki bu yalnız köy hayatından olsa gerek, Deniz hep sessizdi… İnsanlardan korkardı, iletişime geçmezdi. Ya da büyürken aşırı sert olan annesiydi sebep. Tam olarak o da hiçbir zaman anlayamadı. Ama bildiği bir şey vardı. Dışarıdaki her insan onun açığını arıyor ve canını yakmak için ellerinden geleni yapıyordu. Ne fiziksel olarak ne de sözleriyle kendini savunabilecek bir çocuktu Deniz. Yaşıtlarına göre hep uzun boyluydu ama zayıftı. Güzel tek bir yeri vardı, o da gözleri. Koyu yeşil gözlerinin ortası kahverengi bir hare ile kaplıydı. Gören herkes ne kadar güzel gözleri olduğunu söylüyordu fakat Deniz onlara hiçbir zaman inanmadı. Çünkü onun için görünmek değil, görünmemek önemliydi. Görünmez olursa hayatta kalabilirdi, görünmez olursa başarabilirdi. Ve yine görünmez olursa belki bir gün istediği hayatı yaşayabilirdi.
Bunları düşünürken ilk zil çaldı. Büyük sınıflar sınıflarına geçerken 9. sınıflar dışarıda sıraya girmişlerdi. Her şubedeki isimler tek tek okunuyordu ve öğretmenleri ile tanışıyorlardı. Deniz bekledi, bekledi… 9/C sınıfındaki isimler sayılmaya başladığında sonunda onun adını söylediler. Etrafına baktı ve sırasına geçti. Sınıfında tanıdığı iki kişi vardı, aynı ortaokuldan tanıdığı iki kişi. Ama Deniz onlara selam vermeye bile utanıyordu. Çünkü öyle biriydi. Bunun için bir sebep olmasına gerek yoktu. Ama yine de sessizce sırasında bekledi ve sınıfına çıkmak için dakikaları saydı. Çünkü sınıfına geçip en arkada kendine güvenli bir yer bulmak istiyordu. Herkesten uzak, belki de kendini bir sene boyunca saklayabileceği bir yer. Zaten uzun boylu olduğu için yıllarca hep en arkalara oturtmuşlardı onu. O sebeple endişesi yoktu yine arkalarda olacağından.
Sınıfından içeri girdiğinde 30 kişilik sınıf ona çok kalabalık gelmişti. Herkesi incelemeye başladı. Kiminle arkadaş olabilirdi ki? Kim onunla bir saatten fazla vakit geçirse de onu anlamaya, onunla dalga geçmeye başlamazdı? Bunu düşünmek için çok vakti olacaktı ki sınıf öğretmenleri içeriye girdi. Kendisi aynı zamanda İngilizce öğretmenleriydi. Deniz’in sebebini bilmediği bir şekilde dil öğrenmeye yatkınlığı vardı. Belki de tek sevdiği dersti. Çünkü İngilizce konuşurken daha özgürdü. Kendini utanmış hissetmiyordu ve daha rahat sohbet edebiliyordu. Öğretmen kurallarından bahsettikten sonra herkesin nereye oturacağına dair bir kura yaptı. Ve Deniz ilk defa önlerde oturacaktı. Hem de en önde. Hem heyecanlanmıştı hem de korkmuştu. En ön demek en savunmasız yerde olmak demek. Ya hakkında konuşan olursa ve duymazsa… Ya bir hareketini insanlar farklı algılar ve onun hakkında konuşmaya başlar ama o bunun farkına varamazsa. Endişelerle dolmuştu yüzü ama yapacak da bir şeyi yoktu. Usul usul kabul etti ve yerine oturdu. En önde oturması onun için hem en iyi hem de en kötü olayların belki de en başında geliyordu…
17 Ekim, 2010
Her şey korktuğu gibi olmamıştı Deniz’in. Ayşe öğretmen çok iyi bir İngilizce ve sınıf öğretmeniydi. Haftanın 8 dersi birlikte vakit geçiriyorlardı. Deniz’i de sevmişti. Deniz her ders öncesi öğretmeninin yanına gidiyor, çantalarını alıyor ve sınıfa bilgisayarını kurup ders kitaplarını tahtaya yansıtıyordu. Kendini ilk defa önemli hissettiği anlardan biriydi… Tabi sınıfın kabadayıları onu yalaka olarak yaftalamıştı bile. Birkaç kere arkasından konuşmalarını duymuştu. Ama ne diyebilirdi ki? Onlara cevap vermek şöyle dursun, yüzlerine bile bakamazdı korkudan. Ağzından çıkacak tek bir yanlış söz yeni başlayan hayatında aynı şeyleri yaşamasına sebep olacaktı. O yüzden sadece yalaka olarak tanınmak onun için problem değildi. Yalaka olmak yumuşak olmaktan daha iyiydi çünkü.
Birkaç arkadaş da edinmişti kendine. Helin ve Beyza en yakın arkadaşlarıydı. Öğlenleri birlikte yemek yerlerdi, tabii Deniz’in parası varsa. Yoksa onların yanında oturur ama aç olmadığına onları ikna ederdi. Yiyeceklerine bakmamak için ekstra özen gösterirdi ki aç olduğunu anlayıp ona acımasınlar. Acınmak istemezdi çünkü. Yine korkardı. Bir şekilde annesi duyar ve biz sana bunu mu öğrettik ile başlayan cümleleri ile Deniz’i azarlar ve belki de şiddet uygulardı.
Bu okulda az da olsa gülüyordu. Gülmek ona iyi geliyordu. Ve İngilizce dersindeki başarısı ile sınıfta korktuğu bazı erkeklerin de saygısını kazanmıştı. Saygı dediğime bakmayın, sınav zamanlarında onu en arkaya oturtur, her cevabı yazıp kendilerine iletmesini isterlerdi. Ama Deniz için bu bir başarıydı. Ona iğrenerek ya da aşağılayarak bakmak yerine, onu başarılı kabul ediyorlardı. Bu da Deniz için bir başarıydı. Çünkü ilk defa kendinden bir konuda emindi. Her ne kadar bundan kimseye bahsedemese de daha az korkuyor olması onu rahatlatıyordu. Belki de bu şekilde devam ederse insanlar onun farklı olduğunu anlamaz, ya da anlasa bile işlerine yaradığı için onunla uğraşmazlardı. Ne kadar yanıldığını anlaması uzun sürmeyecek olsa da şimdilik bu mutluluk ile arkadaşlarıyla biraz da olsa rahat vakit geçirebiliyordu.
Helin ve Beyza iyi insanlardı. Onlar Deniz’le hiç dalga geçmemişlerdi ve onları seviyordu. Tabii ki kendini üzgün ve kötü hissettiği zamanlarda onlara bir şey anlatamasa da hiç değilse teneffüslerde yalnız olmak yerine vakit geçirebileceği birileri vardı. Bu da onu daha az göze batan biri haline getiriyordu. Farklı olmak istemiyordu Deniz. Ne kadar kendini bu dünyada tek başına gibi hissetse de aslında herkes gibi görünmek istiyordu. Böyle davranırsa kimse onunla uğraşmazdı çünkü. Kimse onu korkutmazdı da belki de… Yine de sınıfında onu hala korkutan iki kişi vardı maalesef. Fatih ve Sezgin… Bir şeyleri anlamışlar olsa gerek Deniz ne zaman baksa ona bakıp bir şeyler söylüyorlardı bu iki arkadaş. Deniz’e bakıp gülüyorlardı. Ne zaman ona bakıp gülseler, Deniz hemen o ana kadar ne yaptığını düşünüyordu ki tekrar etmesin. “Acaba oturuşumla mı alakalı?” diye düşünürdü ilk. Fark etmeden bacak bacak üstüne attığı çok olurdu çünkü. İkinci düşüncesi de ne söylediği olurdu. Acaba ince bir sesle mi konuştum ya da her zaman yaptığım gibi “Ay!” mı dedim diye düşünür dururdu…
29 Kasım, 2010.
Lisenin ilk senesinin sonuna kadar Deniz’in yalnız başına vakit geçirmeye başladığı gündü 29 Kasım. Herkes pazartesi günlerinden nefret eder. Ama Deniz için daha da kötüydü. Çünkü beden eğitimi dersi vardı. Ve soyunma odasında sınıftaki 16 erkek ile aynı yerde giyinmesi gerekirdi. Her zaman bir yolunu bulur ve derse geç giderdi. Yani herkesten daha geç ve tek başına giyinir, hızlıca derse giderdi. Fakat bugün farklıydı. Çünkü öğretmeni bir önceki hafta Deniz’i uyarmıştı. Her derse geç kaldığı için bir daha olması durumunda müdürün ofisine gönderilecekti. Ki bu Deniz için ölüm demekti. Her zaman her insanla iletişime geçmeye utansa da bu hayatta en korktuğu şey öğretmenlerin yanına çağırılmaktı. Ağzını açamaz, onlara cevap veremezdi. Ne deseler dinler ve ağlardı. Hiçbir zaman farklı olmadı ve olmayacaktı da. Müdürün odasına gitmek demek kötü bir öğrenci olmak demekti. Kötü bir öğrenci olmak ise kötü bir evlat olmaktı ki bunun sonunda da en azından yarım saat sürecek bir bağırış olacaktı annesi tarafından ve bunu asla yapamazdı. Kimse annesinden daha fazla korkutamazdı Deniz’i…
Aslında annesi dışarıdan bakıldığında tam bir melekti. Masmavi gözleri ile Melis Hanım tüm komşuların gözdesiydi. Onlara güzel hamur işleri yapar, sürekli misafir çağırır ve onlarla güzel vakit geçirirdi. Herkesin dilindeydi ne kadar iyi bir evlat yetiştirdiği. Deniz ev işlerini yapar, yemek yapar ve çok çalışırdı. Herkesin evladında görmek isteyeceği özellikler. Ve herkese Deniz’in bunu isteyerek yaptığını söyler ve onları buna inandırırdı Melis. İnandırması da çok zor değildi. Deniz ne yapabilirdi ki? “Hayır ben bunları korkudan yapıyorum” diyebilecek bir çocuk değildi hiçbir zaman. Sessizce annesinin dediklerini onaylardı. Aksi halde olacaklar çok daha kötüydü çünkü. Deniz’e göre evleri İkinci Dünya Savaşı’ndaki bir Nazi kampından farksızdı. Farklı kelimelerle evini asla anlatamazdı. Kendisini eve kapatılmış ve işlerde kullanılan bir köle gibi hissediyordu her zaman. Annesinin evde olmadığı günlerde neler yapması gerektiğini çok iyi biliyordu. Sabah kalkar odasını toplar, evi süpürür ve siler… Annesinin o gün yapılmasını umacağı her şeyi yapardı. Sonrasında güzel bir söz duyma gayesi yoktu hiçbir zaman. Tam tersi kötü bir söz, psikolojik ya da fiziksel şiddetten kaçınmak için yaptığı bir şeydi bu sadece. Ama hiçbir gün yoktu ki bu bahsedilenleri yaptıktan sonra bile bağırılmasın. Yine unuttuğu bir şeyler olurdu. Salondaki yastıkları kabartmamış, kapının arkasını süpürmemiş ya da mutfakta yere bir damla su dökmüş ve iz kalmış olabilirdi. Bunlar da hiçbir zaman Melis’in gözünden kaçmazdı ve Deniz her zaman dikkatsiz ya da geri zekalı olarak yaftalanırdı. Ama bunlar her zaman fiziksel şiddetten daha kolay hazmedildiği için Deniz annesinin dediklerine inanarak yapmayı unuttuklarını yapardı.
O pazartesi günü herkesle birlikte soyunma odasına girmek zorunda kaldı. En köşede kendine bir yer buldu ve kıyafetlerini çıkarmaya başladı. Çok dikkatliydi. Kimseyle göz göze gelmiyordu; yanlış anlaşılmaktan korkuyordu. Pantolonunu çıkarmak ise daha da zordu. Erkeklerin yanında hiçbir zaman rahat olamıyordu ama başka seçeneği de yoktu. Tam pantolonunu indirdiği sırada Sezgin’le göz göze geldi. Deniz’in bakışları istemsizce bir anlığına Sezgin’in karın kaslarına kaydı. Fark ettiği anda hemen önüne eğildi ve eşofmanını giymeye başladı. Eşofmanını giydikten sonra başını kaldırdığında Sezgin’le yeniden göz göze geldiler. Başka biri için hiçbir anlam ifade etmeyecek bir hareketti belki. Sezgin elleriyle üst vücudunu kapattı ve arkasını döndü. Ve bu kadar. Deniz, bunun nasıl olduğunu bilmiyordu ama Sezgin’in anladığından emindi. O kadar da dikkatliydi ama nasıl olmuştu anlamamıştı. Ve o saatten sonra artık ne yapsa boştu. Sezginin yaptığı o hareketin lise yıllarının da tıpkı ortaokul yılları gibi geçeceğini çarşaf gibi gün yüzüne sermişti. Ve Deniz hızlıca giyinip herkesten önce çıkmıştı soyunma odasında. Ne yapacağını bilmeyerek ve korkarak. Ama en çok korkarak çıkmıştı o odadan. Ya başkalarıyla da konuşuyorsa Semih. Ya herkes aynı şekilde düşünüyorsa. Ya annesinin kulağına giderse… Konu dönüp dolaşıp Melis’e bağlanıyordu zaten. Korkulu bir rüya gibi. Deniz’in her zaman en büyük korkusu olan annesiyle yüzleşmesi gerekebilirdi. Yiyeceği dayaklar, duyacağı laflar… Her ne kadar boyu artık 1.75 cm’nin üzerinde olsa da o daha küçücüktü. Kimsenin onu savunmayacağı bu küçük ilçede onun gibi bir başkası olmadığına o kadar emindi ki… Konuşabileceği ve dertleşebileceği kimse yoktu. Kaderini kabul etmiş bir şekilde derse gitti… Artık yapabileceği bir şey de yoktu zaten. Sığınabileceği bir limanı da yoktu. Kime anlatabilirdi ki? Kiminle dertleşebilirdi? Ya da kim onu bu olduğu kişi olarak sevebilirdi. Aklını kurcalayan bu sorularla birlikte kaderine razı oldu ve sakince diğer dersinin yolunu tuttu…
22 Aralık 2010
O gün daha mutluydu Deniz. Çünkü babası uzun zaman sonra okulda harcaması için bir miktar para vermişti. Herkesin günlük olarak harcadığı parayı o kim bilir kaç günlük olarak almıştı. Ama olsun. Kantine gitti ve bir tost aldı kendine. En köşede tek başına tostunu yerken bir de geçen hafta başından geçenleri düşünüyordu. Okulun bahçesinde arkadaşlarına doğru yürürken bir ses duymuştu arkasından. Kim olduğunu bilmediği biri yüksek bir sesle “Ne kadar kıvırtarak yürüyor, kız gibi” demişti. Yüzünü görmedi ve sesi de tanımıyordu. Deniz diye de seslenmemişlerdi ama o her zamanki gibi kendinden bahsettiklerine çok emindi. Başka kim olacaktı. Her zaman duyduğu lafları bu okulda da duyuyordu o yüzden yine utanarak ama duymamış gibi davranarak arkadaşlarının yanına gitti ve oturdu. Dikkatlice oturdu. Bacaklarını biraz açıp daha erkeksi bir oturuş. Belki o zaman yanlış anladıklarını düşünürlerdi insanlar. Olmayacağını bile bile.
O günden sonra evde aynayı arkasına alarak yürüme provaları yaptı. Ona göre her şey gayet normaldi ve anlamıyordu neden insanların kıvırttığını düşündüğünü. Ve ne yapacağını bilmediğinden yine kendince harika bir çözüm bulmuştu. Sürekli okulda köşelerden yürürse belki insanlar onu görmezdi. Mecbur insanların arasında geçecekse de koşarak geçecekti ki kıvırttığını düşünmesinler. Ne kadar saçma olsa da öyle yapıyordu. Kantine inerken arka merdivenleri kullanmıştı. Öndekileri değil. Daha az insan vardı. Tostunu aldıktan sonra da en köşedeki masaya köşelerden gitti ve oturdu. Bunları düşünürken yüzünün nasıl gözüktüğünü bilmiyordu ama kötü olacaktı ki üst sınıflardan birkaç kız yanına gelip nasıl olduğunu sordu. Daha önce koridorda görmüştü onları, isimlerini bilse de isimleriyle hitap etmezdi hiç. Siz derdi herkese ki kimse ona kötü davranmasın. Tuğçe Deniz’in gözlerine bakarak “Seni sürekli üzgün görüyorum, neyin var?” dedi. Deniz şaşırmıştı. Bu zamana kadar kimsenin böyle bir şey yaptığına şahit olmamıştı. Kendisi de asla yapamazdı bunu ve bir şeyi olmadığını söyledi. Ama Tuğçe ısrar etti. Devamında sorular sorarak anlamaya çalıştı. “Kız arkadaşından mı ayrıldın?” sorusuna Deniz sadece kafasını salladı. “Peki ailevi bir şey mi?”. Deniz sadece önüne baktı. Tuğçe de çok ısrarcıydı ve Deniz sıkılmıştı bu durumdan. Rahatsız oluyordu ama korkuyordu bir şey demeye. Tuğçe’nin son söylediği ise Deniz’in nefesini kesmişti. “Belki de erkek arkadaşından ayrıldın, yine de bir sıkıntı değil.” … Erkek ve arkadaş… Yan yana gelemeyecek iki kelime Tuğçe’nin dudaklarından dökülmüştü. Hem de herkesin içinde. Deniz ne diyeceğini bilemeden sadece “Tabii ki hayır!” diyebildi. Ve sonra sakince kalkıp, ders çalışması gerektiğini söyledi. Bunu yaptıktan sonra çok pişman oldu tabii ki. Resmen sorudan, söylenenden korkup kaçmış gibi olmuştu ve artık Tuğçe ve dil sınıfındaki diğer arkadaşları da biliyordu Deniz’i…
Sınıfa gittikten sonra ağlayacaktı Deniz neredeyse. Nasıl oluyor da bu kadar az insanla konuşmasına rağmen hiçbir muhabbeti olmayan bir kişi ona gelip bu şekilde bir şey söylerdi. Neyi yanlış yaptığını sorguluyordu. Kenarlardan yürüyordu, artık kıvırtmıyordu, kimseye bir şey söylememişti. Nasıl olur da böyle olurdu? Nasıl? Bu sorularla boğuşurken bir anda Tuğçe sınıfına girip yanına kadar geldi. İnsanların içinde ona doğru yürüdü ve Deniz’in kalbi yerinden çıkacaktı. Ya bir şey söylerse? Ya birine bir şey derse? Tuğçe yavaşça yanına geldi ve oturdu. Deniz daha bir şey anlayamadan İngilizce öğretmeni girdi içeri. Tuğçe’ye bakıp “Kızım burada ne işin var?” dedi. Tuğçe ise “Anne dersim boş bu ders burada kalabilir miyim?” diye sordu. Deniz iyice gerilmişti. Tuğçe onu anlamıştı ve en sevdiği öğretmeni Tuğçe’nin annesiydi. Artık sona yaklaştığını anlamıştı ve her stresli olduğunda yaptığı gibi tırnaklarını yemeye başlamıştı. En sevdiği dersi bile yanında onu bilen biri olduğu için dinleyememiş ve sürekli kafasında annesi öğrenmiş gibi türlü senaryolar kurarak dersi bitirmişti. Evin yolunda giderken senaryolar daha da ciddileşmiş, sonunda evden kovulduğu ve sokaklarda yaşadığına emin olduğu bir gelecek onu bekliyordu.
Okul ile ev arası yürüyerek 15 dakika sürüyordu. O 15 dakikada Deniz evsiz de kalmıştı, ailesiz de. Eve girdiğinde rahatlamıştı. Annesinin eve gelmesine sonuçta daha bir saatten fazla vardı. Babası desen nerede olabilirdi ki? İlk olarak tabii ki ev işlerini yaptı, sabah yapmaya fırsat bulamadığı işleri. Evi süpürdü, kendine yemeğini ısıttı ve balkonda oturarak yemeye başladı. İçindeki korku bir anda gitmişti. Abarttığını düşündü. Sonuçta gerçekten kimse bir şey bilmiyordu. Hepsi tahmindi. Kendini bu şekilde avutarak yemeğini bitirdi ve ders çalışmaya geçti. Çalışkan bir öğrenciydi fakat lise dersleri tabii ki onu biraz daha zorluyordu. Ama çalışmaktan başka şansı yoktu. Dört sene daha dişini sıkıp çalışıp Türkiye’nin en uzak köşesinde bir üniversitede okuması ve geç de olsa kendini bulması gerekiyordu. Son birkaç yıldır böyle planları vardı. İyi bir üniversiteye yerleşip ailesinden uzakta kendine yeni bir hayat kuracaktı. İmkansız da değildi. Olamazdı da. Çünkü anca bu şekilde hayatına devam ediyordu. Bu sıkı hayatın sonunda bir ışık olması gerekiyordu ki devam etsin.
Hayatı ile ilgili ne yapacağını hiçbir zaman bilemedi Deniz. Ne olmak istediğini nasıl bir hayat yaşamak istediğini. Bildiği tek şey ise Sakarya’dan çıkıp gitmesi gerektiğiydi. Bir yandan da başarılı olarak ailesini gururlandırmak istiyordu. Ailesi bunu hak ettiği için değil elbette. Küçük dünyasında eğer çok başarılı olursa günün birinde gerçekler ortaya çıktığında başarılarından dolayı Deniz’e daha az kızarlardı belki. Bu sebeple çalışıyordu işte. Herkesin her istediğini bu yüzden yapıyordu. Kendi için değil, ama bir yandan da yine kendi için. Başarılı olmak onun bir isteği değildi ya da ev işleri yapmak. Bunların hepsini günün birinde gerçekler ortaya çıktığında kendini korumak için yapıyordu. Tüm çocukluğu böyle geçmişti. Çevresindeki insanları memnun etmeye çalışarak. Onların duymak istedikleri şeyleri söyleyerek. Çünkü bu şekilde sevilecekti Deniz. Bu şekilde koruyacaktı kendini. Hangi çocuk isterdi ki daha 14 yaşında tüm evin işlerini üzerine almak. Ya da ailenin stres topu olmak. Birinin sinirlendiğini daha onlar söylemeden anlayıp onların huyuna gitmeye çalışmak çok zor bir sanattı. Ama Deniz bunu yıllardır çok iyi başarıyordu. İnsanları memnun etmek için elinden gelen her şeyi yapardı, yapardı ki sonrasında üzülmesin.
Bu açıdan kardeşini çok kıskanırdı. Kendinden altı yaş küçük bir erkek kardeşi vardı. Deniz’in aksine Barış çok özgür bir çocuktu. Kimseyi dinlemez, yapma denilen her şeyi yapar ama yine de en çok o sevilirdi. İnsanların gözünde Barış tam bir erkekti, Deniz’in hiç olamayacağı kadar. Okulda kavgalar eder, annesine laf yetiştirir, babası tarafından her istediği yapılır… Deniz bu eşitsizliği asla anlayamıyordu. Ailesinin her istediğini yapan o iken, neden her zaman Barış’ın ön planda tutulduğunu bilmiyordu. Tahmini vardı tabii… Herkes gibi o da biliyordu Barış’ın tam bir Türk ailesine yaraşır bir erkek evlat olduğunu. Bu sebeple de onu el üstünde tutuyorlar. Yaptığı hiçbir şeyin cezası yoktu ve kimse onu bir şeylerden sorumlu tutmazdı. Ama günün sonunda Deniz Barış’ı çok severdi. Bunu kıskançlığından belli edemese de uzak gelecekte bir gün Deniz kimsesiz kaldığında Barış’ın ve ailesinin yanına bayramlarda gideceği zamanları düşünürdü.
Sonra yine geleceği geldi aklına. Üniversiteye gidip kendini kurtaracaktı ama sonra ne yapabilecekti ki? Sonuçta evlenmeyecekti hiçbir zaman ve bir ailesi olmayacaktı. İş hayatına atılacak ve belli bir yaştan sonra emekli olacaktı. Peki ya sonra? Bayramlarda onu kim ziyarete gelecekti. Kimin evine gidip aile hayatı özlemini giderecekti? Barış bu yüzden çok değerliydi onun için. Henüz daha 8 yaşında olsa da Deniz biliyordu ki en fazla on beş yıl içinde Barış evlenir ve bir ailesi olur. Deniz de kendi çocuk sevgisini onun çocukları ile yaşardı. O yüzden Barış’ı kıskansa da her zaman hayatında kalacak biri olduğunu biliyordu. Bu sebeple içten içe ona minnettardı da…
Çocukluğundan beri böyle planlar yaptığından, Deniz için bunların gerçek olacağına inanmak hiç de zor değildi. Hayalleri ile yaşıyordu. Her akşam yatma saati geldiğinde, ki Melis bir dakika bile geç yatmasına asla izin vermezdi, uyuyana kadar geleceğini hayal ederdi. Hayatı ne kadar kötü ve karamsarsa, hayalleri bir o kadar güzel ve içler açıcıydı. Beğendiği insanlarla tanıştığını hayal ederdi, ya da üniversiteye gittiği ve insanlardan saklanmak zorunda hissetmediği zamanları… Bazen saatlerce yatakta gözleri kapalı bir şekilde bu anları hayal eder, bazen güler bazense ağlardı. Ama sonunda hep gülerek uyurdu. Çünkü hayalleri olmasaydı yaşamanın da bir sebebi yoktu. O gece de aynıydı. Tuğçe’nin ona söylediklerini kafasından attıktan sonra o zamanlar aşık olduğu Daniel Radcliffe’i düşünmeye başladı. Saçma olduğunu bile bile Daniel’ın bir gün Sakarya’ya geldiğini, bir şekilde Denizle karşılaştığını hayal ediyordu. Deniz mükemmel (?) İngilizcesiyle Daniel’a etrafı gezdiriyor birlikte güzel vakit geçiriyorlardı. İlk öpücüğünü de caddenin ücra bir köşesiyle korku içinde alıyordu ondan. Bunları hayal ederken uykuya daldı ve yine rüyaları gerçek hayatından daha güzeldi…
Bölüm etkileşimi
