2. Davetiyelerin dağıtılması: bir gün ben de çıkacağım Bu delikten.

Vaveyla Yazarı: USTA YAZAR Usta yazar

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: 2. Davetiyelerin dağıtılması: bir gün ben de çıkacağım Bu delikten.

Şehir o sabah sessizdi.
Sanki gece olan hiçbir şey yaşanmamış gibi.
Sokaklar aynıydı.
Kaldırımlar aynıydı.
İnsanlar aynı yüzlerle yürüyordu.
Ama Sokrates biliyordu.
Bir şey değişmişti.
Çünkü bir şehirde bir kez delik açıldığında, o delik kapanmazdı.
Sadece büyürdü.
Sokrates eski bir sandalyede oturuyordu.
Pencerenin önünde.
Sigara yanıyordu.
Duman ağır ağır yükseliyordu.
Masanın üzerinde küçük bir zarf duruyordu.
Beyazdı.
Temizdi.
Ve üzerinde hiçbir şey yazmıyordu.
Sokrates zarfı parmaklarının arasında çevirdi.
Bir süre baktı.
Sonra gülümsedi.
— İşte böyle başlıyor… dedi.
Kapı gıcırdayarak açıldı.
Çürük içeri girdi.
— Sabah sabah filozofluk mu yapıyorsun yine?
Sokrates başını kaldırmadan cevap verdi.
— Hayır.
— Şehri uyandırıyorum.
Çürük masaya yaklaştı.
Zarfı gördü.
— Bu ne?
Sokrates zarfı masaya bıraktı.
— Davetiye.
Çürük kaşlarını kaldırdı.
— Düğün mü var?
Sokrates hafifçe güldü.
— Bir bakıma.
Çürük sandalyeye oturdu.
— Kime?
Sokrates pencereye baktı.
Sokaktan insanlar geçiyordu.
Hiçbiri yukarı bakmıyordu.
— Henüz kimseye.
— Ama olacak.
Çürük sigara yaktı.
— Yine bir şeyler planlıyorsun.
Sokrates başını eğdi.
— Şehirde çok gürültü var.
— Ama kimse konuşmuyor.
Çürük dumanı üfledi.
— Ne demek bu?
Sokrates masadaki zarfı tekrar aldı.
— İnsanlar korkuyu unuttu.
— Hatırlatmamız gerekiyor.
Çürük başını yana eğdi.
— Biz mi?
Sokrates başını kaldırdı.
Gözleri sakindi.
— Evet.
— Biz.
Kapı tekrar açıldı.
Aras içeri girdi.
Elinde küçük bir kutu vardı.
— İstediğin şeyi getirdim.
Sokrates kutuya baktı.
— Kaç tane?
Aras kutuyu masaya bıraktı.
— Yüz.
Çürük kutuyu açtı.
İçinde aynı zarflardan vardı.
Hepsi boştu.
Hepsi temizdi.
Hepsi aynıydı.
Çürük güldü.
— Lan…
— Gerçekten davetiye basmışsın.
Sokrates bir tanesini aldı.
— İnsanlar ölümden korkmaz.
— Ama beklemekten korkar.
Aras kaşlarını çattı.
— Beklemek mi?
Sokrates zarfı kaldırdı.
— Davet edildiğini bilmek…
— Ama ne zaman olacağını bilmemek.
Çürük sandalyede geriye yaslandı.
— Sen hasta bir adamsın.
Sokrates cevap vermedi.
Masadaki kalemi aldı.
Zarfın üzerine tek bir şey yazdı.
İsim.
Başka hiçbir şey yoktu.
Ne tarih.
Ne yer.
Ne açıklama.
Sadece isim.
Aras yaklaştı.
— Bu mu?
Sokrates başını salladı.
— Bu.
Çürük merakla sordu.
— Peki sonra?
Sokrates kalemi bıraktı.
— Sonra şehir çalışacak.
Aras anlamadı.
— Nasıl?
Sokrates pencereye baktı.
— Çünkü insanlar davetiye aldıklarında…
— kendi sonlarını kendileri düşünür.
Çürük yavaşça güldü.
— Lan…
— Bu daha kötü.
Sokrates zarfı kapattı.
— Aynen öyle.
Aras kutudan bir tane daha aldı.
— İlk kim?
Sokrates cevap vermedi.
Masadan kalktı.
Ceketini giydi.
Sonra zarfı cebine koydu.
Kapıya doğru yürüdü.
Çürük sordu.
— Nereye gidiyoruz?
Sokrates durdu.
Kapının önünde.
— Şehre.
Aras da ayağa kalktı.
— İlk davetiye.
Sokrates başını salladı.
— Evet.
Kapı açıldı.
Sokak serindi.
Güneş henüz tam yükselmemişti.
İnsanlar işe gidiyordu.
Hiçbiri bir şey bilmiyordu.
Hiçbiri yaklaşan şeyi hissetmiyordu.
Sokrates kaldırıma çıktı.
Cebindeki zarfı hissetti.
Sonra yavaşça mırıldandı.
— Bir gün ben de çıkacağım bu delikten.
Ve yürümeye başladı.
Sokrates yürümeye devam etti.
Şehir sabahın erken saatlerindeki o garip sessizlikteydi. İnsanlar konuşuyordu ama hiçbir ses gerçekten duyulmuyordu. Arabalar geçiyor, kapılar açılıyor, dükkânlar hazırlanıyordu. Hayat normal görünüyordu.
Ama Sokrates biliyordu.
Normal görünen şeyler genellikle en tehlikelileriydi.
Çürük ve Aras birkaç adım arkasından geliyordu. Çürük cebinden sigarasını çıkardı, yakarken gözlerini sokaktaki insanlara gezdirdi.
— Şunlara bak… dedi.
— Hiçbir şey bilmiyorlar.
Aras omuz silkti.
— Bilmemeleri daha iyi.
Sokrates durdu.
Bir bakkalın önünde küçük bir masa vardı. Üzerinde gazeteler duruyordu. Gazetenin manşetinde geceki yangından bahsediliyordu.
“Eski hastane yangını: Sebebi bilinmiyor.”
Sokrates gazeteye birkaç saniye baktı.
Sonra gülümsedi.
— Sebebi bilinmiyor…
Çürük gazeteye baktı.
— Daha iyi. Polis de bilmiyor demek.
Sokrates gazeteyi yerine bıraktı.
— Polis bilse de fark etmez.
— Onlar davetiye almaz.
Aras merakla sordu.
— Emin misin?
Sokrates yürümeye devam etti.
— Henüz.
Sokak biraz ileride ikiye ayrılıyordu. Sağ tarafta dar bir ara sokak vardı. Binalar eskiydi, duvarlarda eski afişler vardı.
Sokrates o sokağa girdi.
Çürük arkasından seslendi.
— İlk davetiye burada mı?
Sokrates cevap vermedi.
Sokağın ortasında küçük bir apartman vardı. Kapısı metaldi ve boyası dökülmüştü. Zilin yanında isimler yazıyordu.
Sokrates durdu.
Parmağını isimlerin üzerinde gezdirdi.
Aras merakla baktı.
— Tanıyor musun?
Sokrates yavaşça başını salladı.
— Evet.
Çürük yaklaştı.
— Kim?
Sokrates cebinden zarfı çıkardı.
— Şehrin ilk hatası.
Çürük güldü.
— Bu şehirde ilk hata diye bir şey yoktur.
Sokrates zarfı kapının aralığına bıraktı.
— Bugünden sonra olacak.
Aras nefesini tuttu.
— Hepsi böyle mi olacak?
Sokrates arkasını döndü.
— Hayır.
— Bazıları daha zor olacak.
Çürük kapıya baktı.
— Adam ne zaman bulacak bunu?
Sokrates yürümeye başladı.
— Kapıyı açtığında.
— Ve o an…
— şehir değişmeye başlayacak.
Aras arkasından baktı.
— Bir zarfla mı?
Sokrates cevap verdi.
— Bir fikirle.
Çürük sigarasını yere attı.
— Lan…
— Bu iş büyüyecek.
Sokrates durmadan yürüdü.
— Zaten büyümesi için başlatıyoruz.
Aras arkasına baktı.
Apartman kapısı hâlâ kapalıydı.
Ama birkaç dakika sonra…
o kapı açılacaktı.
Ve bir adam hayatında ilk kez bir davetiye bulacaktı.
O andan sonra…
şehir eskisi gibi olmayacaktı.
Apartmanın kapısı birkaç dakika sonra gerçekten açıldı.
İçeriden orta yaşlı bir adam çıktı. Üzerinde ütüsü bozulmuş bir gömlek vardı. Saçları aceleyle taranmış gibiydi. Elinde eski bir evrak çantası tutuyordu.
Kapıyı kapatmak için geri döndüğünde zarfı gördü.
Durdu.
Bir an etrafa baktı.
Sokak sakindi.
Zarfı yerden aldı.
Üzerinde sadece kendi adı yazıyordu.
Adamın kaşları çatıldı.
— Ne lan bu… diye mırıldandı.
Zarfı açtı.
İçinde küçük bir kart vardı.
Kartta sadece tek bir cümle yazıyordu.
“Şehir seni davet ediyor.”
Başka hiçbir şey yoktu.
Ne tarih.
Ne yer.
Ne açıklama.
Adam birkaç saniye kartı inceledi.
Sonra güldü.
— Salak saçma şakalar…
Kartı cebine attı.
Ve yürümeye başladı.
Ama bilmediği bir şey vardı.
Sokağın köşesinde duran siyah arabanın içinde üç kişi onu izliyordu.
Çürük sigarasını camdan dışarı attı.
— Adam pek korkmuş gibi görünmedi.
Aras omuz silkti.
— Henüz.
Sokrates arabanın arka koltuğunda sessiz oturuyordu.
Gözleri adamın üzerinde.
— Korku hemen gelmez.
— Önce merak gelir.
Aras aynadan ona baktı.
— Sonra?
Sokrates cevap verdi.
— Sonra insanlar düşünmeye başlar.
Çürük direksiyona yaslandı.
— Düşünmek mi korkutacak adamı?
Sokrates başını hafifçe eğdi.
— İnsan kendi sonunu düşünmeye başladığında…
— korku çok hızlı büyür.
Adam köşeyi döndü.
Artık görünmüyordu.
Aras arabayı çalıştırdı.
— Takip mi ediyoruz?
Sokrates kısa bir süre sustu.
Sonra başını salladı.
— Hayır.
Çürük şaşırdı.
— Neden?
Sokrates camdan dışarı baktı.
Şehir yavaş yavaş kalabalıklaşıyordu.
— Çünkü artık şehir onu takip edecek.
Aras arabayı yola çıkardı.
— Bir zarf yüzünden mi?
Sokrates hafifçe gülümsedi.
— Hayır.
— Bir fikir yüzünden.
Çürük kaşlarını kaldırdı.
— Hangi fikir?
Sokrates cevap verdi.
— Seçilmiş olmak.
Aras anlamaya başladı.
— Yani adam şimdi…
— kendini özel hissedecek.
Sokrates başını salladı.
— Bir süre.
— Sonra neden seçildiğini merak edecek.
Çürük güldü.
— Ve cevabı bulamayacak.
Sokrates gözlerini kapattı.
— Aynen.
Araba ana caddeye çıktı.
Şehir artık tamamen uyanmıştı.
İnsanlar yürüyordu.
Otobüsler doluyordu.
Dükkanlar açılıyordu.
Ama o sabah…
şehirde bir kişi farklıydı.
Cebinde küçük bir kart taşıyordu.
Ve o kart…
yavaş yavaş zihninin içine girmeye başlıyordu.
Adam yürürken elini cebine attı.
Kartı tekrar çıkardı.
Bir kez daha baktı.
“Şehir seni davet ediyor.”
Adam bu sefer gülmedi.
Kaşları biraz daha çatıldı.
— Davet ediyor ha…
Kartı tekrar cebine koydu.
Ama artık adımlarını biraz daha yavaş atıyordu.
Çünkü bir soru aklına takılmıştı.
Neden ben?
Ve tam o anda…
Sokrates arabanın arkasında gözlerini açtı.
Sanki o soruyu duymuş gibi.
Ve sessizce mırıldandı.
— Çünkü şehir ilk kurbanını seçti.
Adam yürümeye devam etti.
Ama artık adımları eskisi gibi değildi.
Sanki ayakları yere biraz daha ağır basıyordu.
Cebindeki kartın varlığını hissediyordu.
İnsan bazen çok küçük bir şeyin bile ağırlığını hissederdi.
Bir kâğıt parçası.
Bir kelime.
Bir fikir.
Adam kaldırımda yürürken tekrar durdu.
Eline kartı aldı.
Bir kez daha okudu.
“Şehir seni davet ediyor.”
Yine aynı cümle.
Aynı sessizlik.
Hiçbir açıklama yoktu.
Adam etrafına baktı.
İnsanlar yürüyordu.
Bir kadın çocuğunun elini tutmuştu.
Bir adam telefonda konuşuyordu.
Bir taksi hızla geçti.
Hayat devam ediyordu.
Ama o an adamın zihninde tek bir şey vardı.
Davet.
— Kim davet ediyor ki… diye mırıldandı.
Cevap yoktu.
Kartı tekrar cebine koydu.
Yürümeye başladı.
Ama bu sefer adımlarını sayar gibi yürüyordu.
Her adımda aklına aynı soru geliyordu.
Neden ben?
Araba yavaşça ilerliyordu.
Çürük direksiyondaydı.
Aras ön koltukta sessiz oturuyordu.
Sokrates arkada.
Gözleri yarı kapalıydı.
Ama uyumuyordu.
Şehri dinliyordu.
Motor sesleri.
Korna sesleri.
İnsanların ayak sesleri.
Bir şehir konuşurken çok şey anlatırdı.
Çürük dikiz aynasından baktı.
— Şimdi ne olacak?
Sokrates gözlerini açtı.
— Bekleyeceğiz.
Aras başını çevirdi.
— Neyi?
Sokrates kısa cevap verdi.
— Korkuyu.
Çürük güldü.
— Adam korkacak mı gerçekten?
Sokrates camdan dışarı baktı.
— İnsanlar üç şeyden korkar.
Aras merakla sordu.
— Nedir onlar?
Sokrates yavaşça söyledi.
— Bilinmeyen.
— Kontrol edememek.
— Ve seçilmek.
Çürük kaşlarını kaldırdı.
— Seçilmek mi?
Sokrates başını salladı.
— Evet.
— Çünkü seçilen insan artık kalabalığın parçası değildir.
Aras düşündü.
— Yani adam şu an…
— kalabalıktan ayrıldı.
Sokrates cevap verdi.
— Aynen öyle.
Araba bir kavşakta durdu.
Kırmızı ışık yanıyordu.
Sokrates cebinden bir zarf daha çıkardı.
Masadan aldıkları zarflardan biri.
Üzerine henüz hiçbir şey yazılmamıştı.
Aras fark etti.
— İkinci davetiye mi?
Sokrates kalemi çıkardı.
— Evet.
Çürük sordu.
— Bu sefer kim?
Sokrates zarfın üzerine bir isim yazdı.
Kalem yavaşça hareket etti.
Sonra zarfı kapattı.
— Bu şehirde herkes bir gün davet edilir.
Aras merakla baktı.
— Herkes mi?
Sokrates gülümsedi.
— Hayır.
— Sadece hatalar.
Çürük motoru tekrar çalıştırdı.
— O zaman şehirde çok işimiz var.
Sokrates başını arka koltuğa yasladı.
— Daha yeni başlıyoruz.
Araba ışık yeşile döndüğünde hareket etti.
Ve o sırada…
şehrin başka bir yerinde…
ilk davetiyeyi alan adam…
bir kafeye girmişti.
Masaya oturdu.
Çay söyledi.
Ama gözleri sürekli cebine gidiyordu.
Sonunda dayanamadı.
Kartı tekrar çıkardı.
Bir kez daha okudu.
“Şehir seni davet ediyor.”
Adam bu sefer daha uzun baktı.
Sonra fısıldadı.
— Peki nereye…?
Cevap yoktu.
Ama şehir…
artık cevap vermeye hazırlanıyordu.
Adam çayından bir yudum aldı.
Ama tadını hissetmedi.
Aklı başka yerdeydi.
Kart masanın üzerinde duruyordu. Küçük, sade ve sessiz.
Ama o sessizlik garipti.
Sanki kart masanın üzerinde değil de adamın zihninin içinde duruyordu.
Adam tekrar okudu.
“Şehir seni davet ediyor.”
Garson yanına geldi.
— Başka bir şey ister misiniz abi?
Adam irkildi.
— Yok… yok sağ ol.
Garson uzaklaştı.
Adam kartı tekrar eline aldı.
— Şaka mı bu… diye mırıldandı.
Ama içinde küçük bir huzursuzluk büyüyordu.
Çünkü şaka olsa…
komik olurdu.
Ama bu komik değildi.
Bu daha çok…
bir uyarı gibiydi.
Adam kafasını kaldırdı.
Kafenin camından sokağa baktı.
İnsanlar yürüyordu.
Arabalar geçiyordu.
Hayat devam ediyordu.
Ama bir an için…
sanki herkes onu izliyormuş gibi hissetti.
Adam hızla arkasına baktı.
Kimse yoktu.
Masada yalnızdı.
Yine de kartı cebine koydu.
Çayını bitirdi.
Ve kalktı.
Kapıdan çıkarken içindeki o garip his biraz daha büyümüştü.
Şehrin başka bir yerinde araba bir parkın önünde durdu.
Çürük motoru kapattı.
— İkinci durak mı?
Sokrates başını kaldırdı.
— Evet.
Aras dışarı baktı.
Park sakindi.
Sabah yürüyüşüne çıkan birkaç yaşlı vardı.
Bir adam köpeğini gezdiriyordu.
— Burada mı? dedi Aras.
Sokrates kapıyı açtı.
— Evet.
Üçü arabadan indi.
Sokrates cebindeki ikinci zarfı çıkardı.
Aras merakla baktı.
— Bu sefer ne olacak?
Sokrates yürümeye başladı.
— Bu sefer…
— şehir fark edecek.
Çürük kaşlarını kaldırdı.
— Nasıl?
Sokrates parkın ortasına doğru ilerledi.
Banklardan birinde bir adam oturuyordu.
Elinde telefon vardı.
Başını kaldırmadı bile.
Sokrates bankın yanına geldi.
Cebindeki zarfı çıkardı.
Ve adamın yanına bıraktı.
Adam hâlâ telefona bakıyordu.
Hiçbir şey fark etmedi.
Sokrates arkasını döndü.
Yürümeye başladı.
Aras fısıldadı.
— Adam görmedi bile.
Sokrates sakin cevap verdi.
— Görecek.
Çürük gülümsedi.
— Bu iş gerçekten garip.
Sokrates yürümeyi bırakmadan konuştu.
— Garip olan şey…
— insanların gerçeği fark etmesi.
Üçü arabaya doğru yürüdü.
O sırada parkta oturan adam telefonunu kapattı.
Ayağa kalktı.
Ve tam yürümeye başlayacaktı ki…
bankın üzerindeki zarfı gördü.
Durdu.
Etrafına baktı.
Sonra zarfı eline aldı.
Üzerinde kendi adı yazıyordu.
Adamın yüzündeki ifade değişti.
Yavaşça zarfı açtı.
İçindeki kartı çıkardı.
Ve aynı cümleyi okudu.
“Şehir seni davet ediyor.”
Adamın kaşları çatıldı.
— Bu da ne…
Ve tam o anda…
uzakta arabaya binen Sokrates camdan dışarı baktı.
Sanki o anı bekliyormuş gibi.
Ve yavaşça fısıldadı.
— İkinci davetiye teslim edildi.
Adam kartı birkaç saniye boyunca elinde tuttu.
Rüzgâr parkın içinden hafifçe esiyordu. Ağaçların yaprakları hışırdadı.
Ama adamın kulağında sadece o cümle vardı.
“Şehir seni davet ediyor.”
Adam kartı çevirdi.
Arkasına baktı.
Boştu.
— Kim lan bu şehir… diye mırıldandı.
Kartı tekrar okudu.
Sonra bir an durdu.
Çünkü aklına garip bir şey geldi.
Ya bu sadece ona gelmediyse?
Adam parkın etrafına baktı.
Banklar.
Yürüyen insanlar.
Köpeğini gezdiren yaşlı adam.
Bir anda herkes ona şüpheli görünmeye başladı.
Kartı cebine koydu.
Ama yürürken artık eskisi gibi yürümüyor, etrafı kontrol ediyordu.
Araba yavaşça parkın önünden uzaklaştı.
Çürük direksiyonu çevirdi.
— İki kişi oldu.
Aras arkaya baktı.
— Ve ikisi de ne olduğunu anlamadı.
Sokrates camdan dışarı bakıyordu.
— Anlamayacaklar.
Çürük güldü.
— Peki ne zaman anlayacaklar?
Sokrates kısa cevap verdi.
— Birbirlerini gördüklerinde.
Aras başını çevirdi.
— Ne demek o?
Sokrates cebinden üçüncü zarfı çıkardı.
— Davetiye alanlar yalnız olduklarını sanır.
— Ama bir gün başka bir davetliyle karşılaşırlar.
Çürük kaşlarını kaldırdı.
— Ve?
Sokrates sakin bir sesle konuştu.
— O zaman oyunun içinde olduklarını anlarlar.
Aras düşündü.
— Yani şehirde dolaşan davetliler olacak.
Sokrates başını salladı.
— Evet.
— Ve her biri diğerinin korkusunu büyütecek.
Çürük hafifçe güldü.
— Lan…
— Sen şehri psikolojik olarak öldürüyorsun.
Sokrates gözlerini kapattı.
— İnsanlar zaten korkuyla yaşar.
— Biz sadece yönünü değiştiriyoruz.
Araba ana caddeye çıktı.
Şehir artık tamamen uyanmıştı.
Trafik başlamıştı.
Kornalar.
Motor sesleri.
İnsan kalabalığı.
Ama o kalabalığın içinde…
artık iki kişi vardı.
Cebinde aynı kartı taşıyan iki kişi.
Ve ikisi de aynı soruyu düşünüyordu.
Neden ben?
Parktan çıkan adam hızlı adımlarla yürüyordu.
Kafası karışıktı.
Cebindeki kartı tekrar çıkardı.
Okudu.
Tekrar.
Tekrar.
Sonra durdu.
Çünkü karşıdan yürüyen bir adamın cebinden de bir kart düştü.
Adam fark etmedi.
Kart yere kaydı.
Parktaki adam kartı gördü.
Eğildi.
Yerden aldı.
Kartı çevirdi.
Ve dondu.
Çünkü üzerinde aynı cümle yazıyordu.
“Şehir seni davet ediyor.”
Adam başını kaldırdı.
Karşısındaki adam da o an cebini kontrol ediyordu.
Kartın kaybolduğunu fark etti.
İkisi birkaç saniye birbirine baktı.
Sessizlik.
Garip bir sessizlik.
Sonra parkta davetiye alan adam yavaşça sordu.
— Sen de mi…?
Karşısındaki adam cevap vermedi.
Ama yüzündeki ifade her şeyi anlatıyordu.
Ve o anda…
şehirdeki ilk davetliler birbirlerini bulmuştu.
Uzakta arabada oturan Sokrates gözlerini açtı.
Sanki bunu hissetmiş gibi.
Ve yavaşça mırıldandı.
— Artık şehir çalışıyor.
İki adam birkaç saniye boyunca birbirlerine baktı.
İkisi de konuşmak istiyordu.
Ama hangisinin başlayacağını bilmiyorlardı.
Sonunda kartı yerden alan adam konuştu.
— Bu… sana mı ait?
Diğeri başını salladı.
— Evet.
Sesleri alçaktı.
Sanki biri duyarsa başlarına bir şey gelecekmiş gibi.
Kartı alan adam cebinden kendi kartını çıkardı.
İkisini yan yana tuttu.
Aynıydı.
Aynı yazı.
Aynı sessizlik.
Aynı davet.
“Şehir seni davet ediyor.”
İlk adam yutkundu.
— Sana da mı…?
Diğeri cevap verdi.
— Sabah kapımın önünde buldum.
— Sen?
— Parkta.
Bir süre ikisi de konuşmadı.
Etraflarında insanlar yürüyordu.
Ama ikisi artık o kalabalığın parçası gibi hissetmiyordu.
Sanki görünmez bir çizgi onları diğerlerinden ayırmıştı.
İlk adam yavaşça sordu.
— Sence bu ne demek?
Diğeri omuz silkti.
— Bilmiyorum.
— Ama iyi bir şey değil.
İlk adam başını salladı.
— Aynısını düşündüm.
Kartları tekrar ceplerine koydular.
Ama artık yürümek istemiyorlardı.
Çünkü içlerinden biri şunu düşünüyordu:
Ya başkaları da varsa?
Şehrin başka bir yerinde araba bir köprüden geçiyordu.
Çürük radyoyu açtı.
Haberler konuşuyordu.
— “Sabah saatlerinde şehirde bazı vatandaşların kapılarında veya sokaklarda bırakılmış garip zarflar bulduğu bildirildi…”
Aras hemen başını çevirdi.
— Başladı.
Çürük sesi biraz açtı.
Radyo devam etti.
— “Yetkililer bunun bir şaka veya sosyal deney olabileceğini düşünüyor…”
Çürük güldü.
— Sosyal deneymiş.
Aras başını salladı.
— İnsanlar anlamaya başladı.
Sokrates arka koltukta sessizdi.
Radyo konuşmaya devam ediyordu.
— “Bazı kişiler kartların üzerinde sadece ‘Şehir seni davet ediyor’ yazdığını söylüyor…”
Aras aynadan baktı.
— İkinci davetiye yayıldı.
Sokrates sakin bir sesle konuştu.
— Hayır.
— İkinci değil.
Aras merakla sordu.
— Kaç?
Sokrates cebinden küçük bir liste çıkardı.
İsimler yazılıydı.
Çürük aynadan baktı.
— Oğlum…
— Bunlar kaç kişi?
Sokrates sayfayı kapattı.
— Şimdilik on üç.
Aras şaşırdı.
— On üç davetiye mi?
Sokrates başını salladı.
— On üç hata.
Çürük güldü.
— Şehir karışacak.
Sokrates camdan dışarı baktı.
Köprünün altından nehir akıyordu.
Şehir büyük görünüyordu.
Ama artık o şehrin içinde…
on üç kişi
aynı cümleyi düşünüyordu.
“Şehir seni davet ediyor.”
Ve o cümle…
her birinin zihninde büyümeye başlıyordu.
Sokrates gözlerini kapattı.
Ve fısıldadı:
— Daha yeni başlıyoruz.
Köprüden indikten sonra araba şehir merkezine doğru ilerledi.
Sabah artık tamamen uyanmıştı.
Trafik sıklaşmıştı.
Kaldırımlar dolmuştu.
İnsanlar işe yetişmeye çalışıyordu.
Ama o kalabalığın içinde artık on üç kişi vardı.
On üç kişi…
aynı kartı taşıyan.
Aynı cümleyi okuyan.
Ve aynı soruyu soran.
Neden ben?
Parkta karşılaşan iki adam hâlâ birbirlerinden ayrılmamıştı.
Bir banka oturdular.
İkisi de kartlarını tekrar çıkardı.
Sanki başka bir şey yazılmış olmasını bekliyorlardı.
Ama kart hâlâ aynıydı.
“Şehir seni davet ediyor.”
İlk adam sinirli bir nefes verdi.
— Lan biri bizimle dalga geçiyor.
Diğeri başını salladı.
— Ama kim?
— Ve neden?
İlk adam kartı elinde çevirdi.
— Belki para isterler.
— Fidye gibi.
Diğeri güldü.
— Fidye mi?
— Daha bizi kaçırmadılar bile.
İlk adam ciddiydi.
— Ama davet ettiler.
İkisi de bir anda sustu.
Çünkü o kelime garip geliyordu.
Davet.
Sanki bir yere çağrılıyorlardı.
Ama nereye?
Araba bir binanın önünde durdu.
Eski bir depo gibi görünüyordu.
Çürük motoru kapattı.
— Burası mı?
Sokrates kapıyı açtı.
— Evet.
Aras etrafa baktı.
— İçeride kimse yok.
Sokrates yürümeye başladı.
— Olmasına gerek yok.
Kapıyı açtılar.
İçerisi genişti.
Boştu.
Ama duvar boyunca büyük bir masa vardı.
Masada zarflar duruyordu.
Yüzlerce.
Hepsi aynı.
Hepsi beyaz.
Hepsi sessiz.
Çürük bir tanesini eline aldı.
— Lan…
— Sen bunları ne zaman hazırladın?
Sokrates cevap verdi.
— Gece.
Aras etrafa baktı.
— Bu kaç tane?
Sokrates masaya yaklaştı.
Bir zarfı eline aldı.
— Şehrin büyüklüğüne göre az.
Çürük güldü.
— Oğlum sen şehri komple davet edeceksin.
Sokrates zarfı masaya bıraktı.
— Hayır.
— Şehri temizleyeceğim.
Aras bir sandalyeye oturdu.
— On üç kişi var dedin.
— Peki sonra?
Sokrates kalemi aldı.
Yeni bir zarfın üzerine isim yazdı.
— Sonra şehir konuşmaya başlayacak.
Çürük sigara yaktı.
— İnsanlar korkacak.
Sokrates başını salladı.
— Evet.
Aras merakla sordu.
— Ve sonra?
Sokrates kalemi bıraktı.
— Sonra…
— davetiyeler cevap alacak.
Çürük kaşlarını kaldırdı.
— Cevap mı?
Sokrates hafifçe gülümsedi.
— Daveti kabul edenler olacak.
Aras başını kaldırdı.
— Ya kabul etmeyenler?
Sokrates gözlerini kaldırdı.
Sessizlik oldu.
Sonra yavaşça konuştu.
— Onlar…
— şehir tarafından unutulacak.
Çürük derin bir nefes verdi.
— Lan…
— Bu oyun değil.
Sokrates cevap verdi.
— Zaten oyun oynamıyoruz.
O sırada…
şehrin başka bir yerinde…
bir adam telefona bakıyordu.
Mesaj gelmişti.
Bilinmeyen numara.
Mesaj tek cümleydi.
“Davetini aldığını biliyoruz.”
Adamın yüzü bembeyaz oldu.
Ve o an…
oyunun başladığını anladı.
Adam telefonu birkaç saniye boyunca elinde tuttu.
Ekrandaki mesaj hâlâ oradaydı.
“Davetini aldığını biliyoruz.”
Göğsünün içinde küçük bir baskı oluştu.
Kartı cebinden çıkardı.
Masaya koydu.
Telefonu da yanına bıraktı.
İkisi yan yana duruyordu.
Kart.
Mesaj.
İkisi de aynı şeyi söylüyordu.
Adam fısıldadı.
— Kim lan siz…
Cevap yoktu.
Ama adam artık bunun bir şaka olmadığını anlamıştı.
Çünkü birileri…
onu gerçekten izliyordu.
Depoda Sokrates masanın başında duruyordu.
Çürük zarflardan birini alıp ışığa tuttu.
— Bu iş şehirde yayılacak.
Aras da telefonuna bakıyordu.
— Zaten başladı.
Sokrates başını kaldırdı.
— Ne oldu?
Aras ekranı gösterdi.
Sosyal medyada küçük bir başlık dolaşmaya başlamıştı.
“Şehir Seni Davet Ediyor – Yeni Bir Tehdit mi?”
Çürük güldü.
— Oğlum insanlar korkmaya başladı bile.
Sokrates sakin kaldı.
— Daha korkmadılar.
— Henüz merak ediyorlar.
Aras sordu.
— Farkı ne?
Sokrates zarflara baktı.
— Merak insanı yaklaştırır.
— Korku insanı kaçırır.
Çürük sigarasından bir nefes aldı.
— Yani biz onları yaklaştıracağız.
Sokrates başını salladı.
— Evet.
— Sonra korku gelecek.
Parkta davetiye alan iki adam hâlâ konuşuyordu.
İkisi de huzursuzdu.
İlk adam telefonu çıkardı.
— Ben polisi arayacağım.
Diğeri hemen elini tuttu.
— Dur.
— Ne diyeceksin?
— Biri bana davetiye bıraktı mı?
İlk adam cevap veremedi.
Çünkü kulağa gerçekten saçma geliyordu.
Diğeri yavaşça konuştu.
— Bekleyelim.
— Belki bir şey olur.
İlk adam kartı tekrar cebine koydu.
— İnşallah olmaz.
Ama ikisi de aynı şeyi düşünüyordu.
Bir şey olacak.
Şehrin başka bir yerinde…
Sokrates depodan çıkıyordu.
Elinde küçük bir defter vardı.
Çürük arkasından geldi.
— O nedir?
Sokrates cevap verdi.
— Davetliler.
Aras merakla sordu.
— On üç kişi dedin.
— Bu kadar mı?
Sokrates yürümeye devam etti.
— İlk dalga.
Çürük kapıyı kapattı.
— Sonra?
Sokrates arabaya binerken konuştu.
— Sonra şehir kendini temizler.
Aras direksiyona geçti.
— İnsanlar birbirinden şüphe etmeye başlayacak.
Sokrates başını salladı.
— Aynen öyle.
Çürük arka koltuğa geçti.
— Lan…
— Bir süre sonra herkes davetiye almış gibi davranacak.
Sokrates gülümsedi.
— O zaman şehir gerçekten değişecek.
Araba tekrar yola çıktı.
Sokaklar kalabalıktı.
Ama o kalabalığın içinde…
on üç kişi
aynı kartı taşıyordu.
Ve artık bazıları mesaj da almıştı.
Şehirde küçük bir söylenti büyüyordu.
Bir cümle…
insanların zihninde dolaşmaya başlamıştı.
“Şehir seni davet ediyor.”
Ve kimse bilmiyordu…
sıradaki davetiye kimin kapısına bırakılacaktı.
Araba ağır ağır ilerliyordu.
Şehrin içinden geçerken kimse onların geçtiğini fark etmiyordu.
Sıradan bir araba.
Sıradan üç adam.
Ama şehirde dolaşan davetiyelerin sahibi o arabanın içindeydi.
Çürük arka koltukta camdan dışarı bakıyordu.
Bir süre sonra konuştu.
— İnsanlar ne zaman anlamaya başlayacak?
Sokrates cevap vermedi.
Aras direksiyona eğildi.
— Neyi?
Çürük sigarasını söndürdü.
— Bunun bir oyun olmadığını.
Sokrates yavaşça konuştu.
— Çok yakında.
Aras merak etti.
— Nasıl?
Sokrates camdan dışarı baktı.
Bir apartmanın önünden geçiyorlardı.
Kapıda yaşlı bir adam oturuyordu.
Postacı bir zarf bırakıp gidiyordu.
Sokrates mırıldandı.
— Çünkü insanlar korkuyu önce inkâr eder.
— Sonra konuşmaya başlar.
— Sonra da saklanırlar.
Çürük güldü.
— Saklanabileceklerini mi sanıyorsun?
Sokrates cevap verdi.
— Hepsi saklanmaya çalışacak.
— Ama şehir küçük.
Araba bir sokaktan döndü.
Bir kahvenin önünde kalabalık vardı.
İçeride insanlar konuşuyordu.
Masaların üzerinde birkaç tane beyaz kart duruyordu.
Bir adam kartı havaya kaldırdı.
— Bana da gelmiş lan!
Başka biri cebinden çıkardı.
— Bana da!
Bir başkası sinirle bağırdı.
— Bu kim lan!
Kahvede gürültü büyüyordu.
Sokrates arabadan onları izledi.
Çürük sordu.
— Başladı mı?
Sokrates başını salladı.
— Henüz değil.
Aras şaşırdı.
— Daha ne olacak?
Sokrates gözlerini kahveden ayırmadan konuştu.
— İlk kavga çıkınca başlayacak.
Tam o sırada içeride biri bağırdı.
— Sen yaptın lan bunu!
Bir sandalye devrildi.
Bir yumruk atıldı.
Masalar devrildi.
Kahve bir anda karıştı.
Çürük gülümsedi.
— İşte.
— Başladı.
Sokrates kapıyı açtı.
Arabadan indi.
Aras da indi.
Çürük arkalarından geldi.
Üçü de kavganın olduğu kahveye doğru yürüdü.
Ama kimse onları fark etmiyordu.
İnsanlar birbirine bağırıyordu.
Kartlar masalara saçılmıştı.
Sokrates içeri girdi.
Yerde bir kart duruyordu.
Eğildi.
Kartı aldı.
Okudu.
Sonra yavaşça cebine koydu.
Bir adam Sokrates’e döndü.
— Lan sen de mi aldın o karttan?
Sokrates adamın gözlerine baktı.
Sakin bir sesle konuştu.
— Hayır.
Adam sordu.
— O zaman ne bakıyorsun?
Sokrates cevap verdi.
— Başlangıca.
Adam anlamadı.
— Ne başlangıcı?
Sokrates kapıya doğru yürümeye başladı.
— Şehrin.
Çürük kapıya geldi.
Aras da arkasından çıktı.
Kahvenin içindeki kavga büyüyordu.
İnsanlar bağırıyordu.
Kartlar yere düşüyordu.
Ama Sokrates yürümeye devam etti.
Sokağa çıktığında durdu.
Gökyüzüne baktı.
Şehir gürültülüydü.
Ama o gürültünün altında…
yeni bir şey doğuyordu.
Sokrates yavaşça konuştu.
— Bir gün…
— herkes bir davetiye alacak.
Çürük sordu.
— Peki o gün ne olacak?
Sokrates cevap verdi.
— O gün…
— şehir kendini seçecek.
Aras kaşlarını çattı.
— Ve seçmeyenler?
Sokrates yürümeye başladı.
— Delikte kalacak.
Ve o sırada…
şehrin başka bir yerinde…
bir kapının altından yeni bir zarf içeri kaydı.
Ev sahibi zarfı fark etmedi.
Ama birkaç dakika sonra…
kapıyı açacaktı.
Ve şehirdeki on dördüncü davetli uyanacaktı.
Kapının altından içeri giren zarf sessizce yerde duruyordu.
Ev küçük bir daireydi.
İçeride televizyon açıktı.
Haberler konuşuyordu.
Spiker ciddi bir sesle konuşuyordu.
— “Şehirde son saatlerde garip bir olay konuşuluyor. Bazı vatandaşlar kapılarının önünde bırakılan gizemli kartlardan bahsediyor…”
Adam mutfaktan su alıp salona döndü.
Zarfı fark etti.
Durdu.
Eğildi.
Zarfı aldı.
Üzerinde tek bir şey yazıyordu.
İsmi.
Adamın kaşları çatıldı.
— Bu da ne?
Zarfı açtı.
İçinden kart çıktı.
Aynı kart.
Beyaz.
Sade.
Tek cümle.
“Şehir seni davet ediyor.”
Adam birkaç saniye baktı.
Sonra güldü.
— Saçmalık.
Kartı masaya bıraktı.
Ama o sırada…
telefonu titredi.
Ekranda bilinmeyen numara vardı.
Mesaj açıldı.
“Davetini aldığını biliyoruz.”
Adamın gülüşü yavaşça kayboldu.
Televizyondaki spiker konuşmaya devam ediyordu.
— “Yetkililer olayın şaka olabileceğini söylüyor…”
Adam televizyona baktı.
Sonra kartı tekrar eline aldı.
Bu sefer daha dikkatli.
Daha uzun süre.
Sonra fısıldadı.
— Kim lan siz…
Şehrin başka bir yerinde.
Araba tekrar hareket halindeydi.
Çürük camdan dışarı bakıyordu.
Kahvede çıkan kavga çoktan yayılmıştı.
Polis arabaları siren çalıyordu.
Aras güldü.
— Polis geldi.
Sokrates omzunu silkti.
— Gelmeleri gerekiyordu.
Çürük sordu.
— Sırada ne var?
Sokrates cebinden küçük defteri çıkardı.
Sayfaları çevirdi.
İsimlere baktı.
Her birinin yanında küçük bir işaret vardı.
Bazılarının yanında çizik.
Bazılarının yanında boşluk.
Sokrates kalemi aldı.
Yeni bir işaret koydu.
Çürük merak etti.
— Ne yaptın?
Sokrates cevap verdi.
— On dördüncü.
Aras direksiyonu çevirdi.
— Yani liste büyüyor.
Sokrates başını salladı.
— Şehir konuşmaya başladı.
Çürük sigara yaktı.
— Yakında herkes konuşacak.
Sokrates camdan dışarı baktı.
Kalabalık sokaklar…
insanlar…
gürültü…
Ama onların hiçbiri henüz anlamamıştı.
Sokrates yavaşça söyledi.
— İnsanlar hep aynı hatayı yapar.
Aras sordu.
— Ne hatası?
Sokrates cevap verdi.
— Tehlikeyi geç fark ederler.
Çürük gülümsedi.
— Bu sefer fark ettiklerinde…
çok geç olacak.
Sokrates başını salladı.
— Çoktan geç.
Araba kırmızı ışıkta durdu.
Yanlarında başka bir araba vardı.
Direksiyonda genç bir adam.
Adamın gözü ön koltuktaki küçük karta takıldı.
Karta baktı.
Sonra tekrar baktı.
Çünkü aynı kart…
onun cebindeydi.
Adamın yüzü gerildi.
Sokrates o arabaya baktı.
İki saniye.
Sonra tekrar önüne döndü.
Işık yeşile döndü.
Arabalar hareket etti.
Ama şehirde artık on dört kişi aynı şeyi biliyordu.
Birileri onları seçmişti.
Ve kimse…
neden seçildiğini bilmiyordu.
Şehir yavaş yavaş değişiyordu.
Kimse bunu yüksek sesle söylemiyordu.
Ama herkes hissediyordu.
Bir şey başlamıştı.
Ve artık geri dönmeyecekti.
Genç adam arabasını sürmeye devam etti.
Az önce kırmızı ışıkta gördüğü adamın bakışı aklından çıkmıyordu.
Garipti.
Çünkü o bakış…
sanki her şeyi biliyormuş gibiydi.
Adam eliyle cebini yokladı.
Kart hâlâ oradaydı.
Kalbi biraz hızlandı.
Kendi kendine mırıldandı.
— Saçma… sadece bir kart.
Ama o kart cebinde durdukça…
sanki ağırlaşıyordu.
Sokrates’in arabası ana caddeyi geçip dar bir sokağa girdi.
Aras yavaşladı.
— Nereye gidiyoruz?
Sokrates cevap verdi.
— Eski mahalleye.
Çürük başını kaldırdı.
— Orası neden?
Sokrates kısa konuştu.
— Çünkü şehir oradan başlar.
Aras güldü.
— Ve oradan biter.
Sokrates cevap vermedi.
Ama gözlerinde bir şey vardı.
Hatıra gibi.
Eski bir şey.
Araba eski mahalleye girdi.
Dar sokaklar.
Yıkık duvarlar.
Bakkallar.
Eski kahvehaneler.
Çürük etrafa baktı.
— Lan…
— Sen gerçekten buradan mı çıktın?
Sokrates başını hafifçe salladı.
— Evet.
Aras arabayı park etti.
— O zaman davetiyelerin gerçek adresi burası.
Sokrates kapıyı açtı.
— Hayır.
— Ama başlangıcı.
Çürük indi.
Bir çocuk top oynuyordu.
Top yuvarlanıp Sokrates’in ayağına geldi.
Sokrates topu aldı.
Çocuğa verdi.
Çocuk sordu.
— Abi sen burada mı oturuyorsun?
Sokrates kısa cevap verdi.
— Eskiden.
Çocuk gülümsedi.
— Şimdi nerde?
Sokrates cevap vermedi.
Ama gözleri sokağa baktı.
Sonra sessizce söyledi.
— Şehrin içinde.
Çürük fısıldadı.
— Lan…
— Filozof mode açıldı yine.
Sokrates yürümeye başladı.
Bir binanın önünde durdu.
Eski bir kapı.
Boyası dökülmüş.
Sokrates kapıya baktı.
Bir süre.
Aras sordu.
— Burada ne var?
Sokrates cevap verdi.
— Başlangıç.
Çürük sigarasını yere attı.
— O zaman içeri giriyoruz.
Sokrates başını salladı.
Kapıyı itti.
Kapı gıcırdayarak açıldı.
İçerisi karanlıktı.
Ama içeride biri vardı.
Sandalyede oturan yaşlı bir adam.
Onları görünce gülümsedi.
— Geleceğini biliyordum.
Sokrates durdu.
— Nasıl?
Yaşlı adam masanın üstündeki karta dokundu.
Aynı kart.
“Şehir seni davet ediyor.”
Adam gözlerini kaldırdı.
— Çünkü…
— ilk davetiyeyi ben aldım.
Çürük ve Aras birbirine baktı.
Sokrates ise sadece adama bakıyordu.
Ve ilk kez…
yüzünde küçük bir şaşkınlık vardı.
Çünkü oyun…
onun düşündüğünden daha eskiydi.
Oda sessizleşti.
Kapı arkasından yavaşça kapandı.
Sokrates yaşlı adama bakmaya devam etti.
Çürük sandalyeye yaslandı.
— İlk davetiye mi?
Yaşlı adam başını salladı.
Masadaki kartı parmaklarıyla çevirdi.
— Evet.
— Ama benimkinde başka bir cümle vardı.
Aras kaşlarını çattı.
— Ne yazıyordu?
Yaşlı adam kartı kaldırdı.
Gözlüğünü düzeltti.
Sonra yavaşça okudu.
— “Şehir bir deliktir.”
Odanın içindeki hava bir anda ağırlaştı.
Çürük mırıldandı.
— Lan…
— Bu bizim cümle.
Sokrates konuşmadı.
Yaşlı adam devam etti.
— Yıllar önce…
— birisi bana bu kartı bıraktı.
— Aynı sizin yaptığınız gibi.
Aras hemen sordu.
— Kim?
Yaşlı adam omuz silkti.
— Bilmiyorum.
— Ama o gün bir şey öğrendim.
Sokrates ilk kez konuştu.
— Ne?
Yaşlı adam hafifçe gülümsedi.
— Şehir temizlenmez.
— Kendini yer.
Çürük güldü.
— Biz de onu hızlandırıyoruz.
Yaşlı adam başını salladı.
— Hayır.
— Siz sadece…
— devam ettiriyorsunuz.
Sokrates gözlerini daralttı.
— Devam mı?
Yaşlı adam masaya vurdu.
— Bu şehirde her on yılda bir…
— biri çıkar.
— Ve davetiyeleri dağıtır.
Aras şaşkınlıkla baktı.
— Bizden önce de mi vardı?
Yaşlı adam cevap verdi.
— Hep vardı.
Sessizlik oldu.
Çürük fısıldadı.
— Lan…
— yani biz ilk değiliz.
Yaşlı adam başını salladı.
— Ama siz farklısınız.
Sokrates sordu.
— Neden?
Yaşlı adam ona uzun uzun baktı.
Sonra dedi ki:
— Çünkü sen…
— bunu oyun gibi oynamıyorsun.
Sokrates cevap vermedi.
Ama gözleri kararmıştı.
Yaşlı adam ayağa kalktı.
Yavaş yürüdü.
Duvara doğru.
Orada eski bir tahta vardı.
Üzerine çivilenmiş kartlar.
Yüzlerce.
Hepsi aynı.
Hepsi beyaz.
Hepsi aynı cümleyle.
“Şehir seni davet ediyor.”
Çürük nefes verdi.
— Lan…
— bu kaç tane?
Yaşlı adam cevap verdi.
— Saymayı bıraktım.
Aras sordu.
— Bunların hepsi öldü mü?
Yaşlı adam durdu.
Sonra sakin bir sesle konuştu.
— Hayır.
— Bazıları kazandı.
Sokrates başını kaldırdı.
— Kazandı mı?
Yaşlı adam gülümsedi.
— Delikten çıkanlar var.
O an odada başka bir sessizlik oluştu.
Sokrates yavaşça sordu.
— Peki…
— çıkamayanlar?
Yaşlı adam Sokrates’in gözlerinin içine baktı.
Ve tek kelime söyledi.
— Şehir.
Çürük sigarasını söndürdü.
— O zaman bizim işimiz bitmez.
Sokrates kapıya yürüdü.
Kapıyı açtı.
Sokağa baktı.
Şehir aynıydı.
Ama artık başka bir şey biliyordu.
Arkadan yaşlı adamın sesi geldi.
— Sokrates.
Sokrates durdu.
— Ne var?
Yaşlı adam son bir şey söyledi.
— Davetiyeleri dağıtmak kolaydır.
— Ama son davetiyeyi…
— kendine vermek zorunda kalırsın.
Sokrates bir saniye durdu.
Sonra arkasına bakmadan dışarı çıktı.
Çürük ve Aras da onu takip etti.
Sokak yine gürültülüydü.
Ama artık şehirde on dört kişi değil…
daha fazlası korkuyordu.
Çünkü söylenti büyüyordu.
Ve insanlar artık aynı şeyi soruyordu.
“Sıradaki davetiye bana mı gelecek?”
Sokrates sokağa çıktıktan sonra bir süre konuşmadı.
Aras arabaya yaslandı.
Çürük ise hâlâ içerideki duvarı düşünüyordu.
Yüzlerce kart.
Yüzlerce isim.
Yüzlerce hikâye.
Çürük başını kaşıdı.
— Lan…
— Demek bizden önce de yapanlar vardı.
Aras sigara yaktı.
— Ama hiçbirinin adı şehirde bu kadar yayılmamış.
Sokrates sessizce yürüyordu.
Çürük arkasından seslendi.
— O ihtiyar doğru söylüyor olabilir.
Sokrates durdu.
— Hangi kısmı?
— Son davetiye kısmı.
Sokrates hafifçe güldü.
— Herkes sonunda kendine gelir zaten.
Aras sordu.
— Yani?
Sokrates yavaşça konuştu.
— İnsan en son kendisiyle hesaplaşır.
Çürük arabaya bindi.
— Şimdilik başkalarıyla hesaplaşıyoruz.
Aras kontağı çevirdi.
— Sıradaki kim?
Sokrates cebinden defteri çıkardı.
Sayfayı açtı.
Bir isim.
Altında bir adres.
Kalemi çıkardı.
İsmin altına küçük bir çizik attı.
— Gürkan Ertaş.
Aras kaşlarını kaldırdı.
— Köy tarafındaki mi?
Sokrates başını salladı.
— Evet.
Çürük arka koltuktan eğildi.
— O adamın hikâyesi kirli.
Sokrates sakin konuştu.
— O yüzden davet edildi.
Araba hareket etti.
Şehirden çıkıp kırsala doğru ilerledi.
Yol daraldı.
Etraf sessizleşti.
Çürük camdan dışarı baktı.
— Buralar geceleri mezarlık gibi olur.
Aras güldü.
— Bugün biraz daha farklı olacak.
Sokrates gözlerini kapatıp dinliyordu.
Motor sesi.
Rüzgâr.
Lastiklerin asfalta sürtünmesi.
Sonra konuştu.
— Bugün bir davet cevaplanacak.
Araba köy yoluna girdi.
Uzaktan eski bir ev göründü.
Bahçesinde darağacı gibi duran bir ağaç.
Çürük fısıldadı.
— Gürkan Ertaş evde.
Sokrates başını salladı.
— Biliyorum.
Aras arabayı biraz uzakta durdurdu.
Motor sustu.
Sessizlik çöktü.
Sokrates kapıyı açtı.
Yavaşça indi.
Çürük de indi.
Aras bagajı açtı.
İçinden bir ip aldı.
Çürük sordu.
— Bu sefer mermi yok mu?
Sokrates cevap verdi.
— Her davetin bir tarzı vardır.
— Bugün…
— sessizlik daveti.
Üçü birlikte yürümeye başladı.
Evden ışık sızıyordu.
Kapı açıktı.
İçeride bir adam radyo dinliyordu.
Onların geldiğini duymadı.
Sokrates kapının önünde durdu.
Bir kart çıkardı.
Kapının kenarına bıraktı.
Kartta aynı cümle vardı.
“Şehir seni davet ediyor.”
Çürük fısıldadı.
— Davet verildi.
Sokrates başını kaldırdı.
— Şimdi cevap zamanı.
Rüzgâr ağacı sallıyordu.
Dallar gıcırdıyordu.
Ve o gece…
köyün üstünde uzun süre sallanan bir gölge olacaktı.
Sabah olduğunda insanlar konuşacaktı.
— Gürkan Ertaş bulundu.
— Ağaçta.
— Boynunda bir ip.
Ve cebinde…
bir kart.
Beyaz.
Sade.
Tek cümle.
“Şehir seni davet ediyor.”
Sabah köyde sessizlik uzun sürmedi.
İlk gören çoban oldu.
Yolun kenarındaki ağacın altında koyunları sürerken başını kaldırdı.
Bir süre baktı.
Sonra tekrar baktı.
Çünkü gördüğü şey…
sallanıyordu.
Çoban yaklaşmadı.
Sadece uzaktan baktı.
Sonra koşmaya başladı.
— Gürkan!
— Gürkan Ertaş!
Ama cevap yoktu.
Rüzgâr ipi hafifçe sallıyordu.
Adamın gövdesi yavaşça dönüyordu.
Ve cebinden dışarı taşan kart…
güneşte beyaz beyaz parlıyordu.
Şehirde ise söylenti artık büyümüştü.
Kahvelerde konuşuluyordu.
Marketlerde.
Otobüslerde.
Herkes aynı şeyi soruyordu.
— Sen de aldın mı?
Bazıları yalan söylüyordu.
Bazıları gerçekten almıştı.
Ama herkes korkuyordu.
Çünkü artık bir kişi ölmüştü.
Ve kart onun cebindeydi.
Sokrates, Aras ve Çürük sabahın erken saatlerinde bir depoda oturuyordu.
Masada üç bardak çay vardı.
Radyo açıktı.
Spiker konuşuyordu.
— “Bu sabah köy yolunda bulunan Gürkan Ertaş’ın ölümüyle ilgili soruşturma başlatıldı…”
Çürük gülümsedi.
— Davet kabul edilmiş.
Aras sigarasını yaktı.
— Ama şehir bunu konuşacak.
Sokrates çayından bir yudum aldı.
— Zaten istiyoruz.
Çürük sordu.
— Sıradaki kim?
Sokrates defteri açtı.
Yeni sayfaya baktı.
Orada birkaç isim kalmıştı.
Kalemle birinin üstünü çizdi.
— Gürkan.
Aras masaya eğildi.
— Kaç kişi kaldı?
Sokrates sayfayı çevirdi.
— Beş.
Çürük kaşlarını kaldırdı.
— Bu kadar mı?
Sokrates başını salladı.
— İlk dalga bitiyor.
Aras gülümsedi.
— Ve şehir hâlâ ne olduğunu anlamadı.
Sokrates pencereye baktı.
Dışarıda insanlar işe gidiyordu.
Arabalar geçiyordu.
Hayat devam ediyordu.
Ama o hayatın içinde…
bazı insanlar artık uyuyamıyordu.
Çünkü ceplerinde bir kart vardı.
Sokrates yavaşça konuştu.
— İnsanlar korkuya alışır.
Aras sordu.
— Sonra?
Sokrates cevap verdi.
— Sonra korku…
— insanı değiştirir.
Çürük sandalyede geriye yaslandı.
— O zaman şehir yakında başka biri olacak.
Sokrates defteri kapattı.
— Hayır.
— Şehir hep aynı.
Aras merak etti.
— O zaman değişen ne?
Sokrates kısa cevap verdi.
— İnsanlar.
O sırada kapı çaldı.
Üçü de kapıya baktı.
Aras silahına dokundu.
— Bekliyor muydun?
Sokrates başını salladı.
— Hayır.
Çürük kapıya yaklaştı.
Kapıyı açtı.
Kapının önünde küçük bir çocuk duruyordu.
Elinde bir zarf vardı.
— Amca…
— bunu size bırakmamı söylediler.
Çürük zarfı aldı.
Kapıyı kapattı.
Masaya bıraktı.
Üçü de zarfın üzerine baktı.
Üzerinde tek bir isim yazıyordu.
Sokrates.
Odanın içindeki hava bir anda ağırlaştı.
Çürük yavaşça konuştu.
— Lan…
— biri sana davetiye göndermiş.
Aras kaşlarını çattı.
— Kim yapar bunu?
Sokrates zarfı eline aldı.
Açtı.
İçinden beyaz kart çıktı.
Kartın üzerinde tek bir cümle vardı.
Ama bu sefer farklıydı.
“Şehir seni bekliyor.”
Sokrates birkaç saniye kartı inceledi.
Sonra gülümsedi.
Çürük sordu.
— Tanıyor musun göndereni?
Sokrates kartı masaya bıraktı.
— Evet.
Aras hemen sordu.
— Kim?
Sokrates pencereden dışarı baktı.
Ve tek kelime söyledi.
— Geçmiş.
Sabah köyde sessizlik yoktu.
İlk gören çoban olmuştu.
Ağaçtan sarkan gölgeyi fark etti.
Önce anlamadı.
Sonra biraz daha yaklaştı.
Ayakları durdu.
Bir süre bakakaldı.
Sonra geri geri yürüdü.
Ve koşmaya başladı.
— Gürkan!
— Gürkan Ertaş!
Köyde kapılar açıldı.
İnsanlar dışarı çıktı.
Bir süre sonra ağacın altında kalabalık oluştu.
Kimse yaklaşmak istemiyordu.
Ama herkes bakıyordu.
Boynunda ip.
Yüzü solmuş.
Cebinden çıkan kart rüzgârda sallanıyordu.
Bir adam kartı aldı.
Okudu.
Yüzü değişti.
— Bu yine o kart…
Kalabalığın içinde biri fısıldadı.
— Şehir seni davet ediyor.
O cümle köyde yankılandı.
Ve o an…
söylenti büyüdü.
Şehirde ise sabah çoktan başlamıştı.
Haber sitelerinde küçük bir başlık vardı.
“Köyde şüpheli ölüm.”
Ama fotoğraftaki kartı görenler hemen tanıdı.
Aynı kart.
Aynı cümle.
Aynı davet.
Araba şehir yoluna dönüyordu.
Çürük arka koltukta uzanmıştı.
— Gürkan cevap verdi.
Aras direksiyona baktı.
— Sırada kim var?
Sokrates defteri açtı.
Sayfayı çevirdi.
Yeni bir isim.
Bu sefer şehirden.
— Muhasebeci.
Çürük güldü.
— Hangi muhasebeci?
Sokrates cevap verdi.
— Hepsinin parasını saklayan.
Aras kaşlarını kaldırdı.
— O adam kolay ölmez.
Sokrates sakin konuştu.
— Ölmez zaten.
— Ama konuşur.
Çürük merak etti.
— Nasıl?
Sokrates deftere baktı.
— Beş gün.
Aras sordu.
— Ne olacak beş günde?
Sokrates gözlerini kapattı.
— Korku büyür.
Çürük başını salladı.
— Ve beşinci gün?
Sokrates kısa cevap verdi.
— Şarjör boşalır.
Araba şehir girişine geldi.
Trafik kalabalıktı.
İnsanlar işe gidiyordu.
Kimse köyde olanları tam bilmiyordu.
Ama birkaç kişi biliyordu.
Ve o birkaç kişi…
aynı kartı cebinde taşıyordu.
Aras arabayı park etti.
— Geldik.
Sokrates indi.
Çürük de indi.
Karşılarında bir ofis binası vardı.
Camları parlak.
Kapısında tabela.
“Ertaş Finans Danışmanlık.”
Çürük sigara yaktı.
— Oğlunun borçlarını saklayan muhasebeci.
Sokrates başını salladı.
— Evet.
Aras kapıya baktı.
— Davetiye hazır mı?
Sokrates cebinden kartı çıkardı.
Beyaz.
Sade.
Aynı cümle.
“Şehir seni davet ediyor.”
Kartı kapının koluna bıraktı.
Sonra arkasını döndü.
— Şimdi izleme zamanı.
Çürük sordu.
— Beş gün mü?
Sokrates yürümeye başladı.
— Beş gün.
Ve şehirde…
bir kişi daha…
henüz bilmediği bir daveti almış oldu.
Muhasebeci kapıyı açtığında sabah henüz tam başlamamıştı.
Koridor sessizdi.
Ofis boştu.
Kapıyı kilitten kurtarıp içeri girdi.
Ama kapı kolunda bir şey vardı.
Küçük bir kart.
Adam durdu.
Kartı eline aldı.
Okudu.
“Şehir seni davet ediyor.”
Adamın yüzü değişmedi.
Ama kalbi hızlandı.
Kartı ters çevirdi.
Boştu.
Masasına yürüdü.
Kartı masanın üzerine bıraktı.
Bir süre baktı.
Sonra kendi kendine konuştu.
— Çocukça.
Ama o sırada telefonuna bir mesaj düştü.
Bilinmeyen numara.
“Davetini aldığını biliyoruz.”
Adamın parmakları durdu.
Ekrana baktı.
Sonra ofisin camından dışarı baktı.
Birinin izlediğini hissetti.
Ama kimse yoktu.
Sokağın karşısında park etmiş arabada üç kişi vardı.
Çürük dürbünle binaya bakıyordu.
— Kartı gördü.
Aras direksiyona yaslandı.
— Tepkisi?
Çürük omuz silkti.
— Şimdilik korkmadı.
Sokrates arka koltukta sessizdi.
Defterini açtı.
İsmin yanına küçük bir çizgi koydu.
— Birinci gün.
Aras sordu.
— Beş gün boyunca ne yapacağız?
Sokrates cevap verdi.
— İzleyeceğiz.
Çürük güldü.
— Adamı delirteceğiz yani.
Sokrates sakin kaldı.
— Korku büyümeli.
Öğleye doğru muhasebeci ofisten çıktı.
Sokağa baktı.
İnsanlar yürüyordu.
Ama her yüz…
ona sanki fazla uzun bakıyordu.
Kendi kendine konuştu.
— Paranoya yapıyorsun.
Ama o sırada cebindeki telefon yine titredi.
Mesaj.
“Davetiyeler reddedilmez.”
Adamın boğazı kurudu.
Etrafına baktı.
Bir araba köşede duruyordu.
İçinde üç kişi.
Ama camlar karanlıktı.
Adam yürümeye devam etti.
Ama artık adımları hızlıydı.
Arabada Çürük gülümsedi.
— İkinci mesaj.
Aras sordu.
— Kaç mesaj daha?
Sokrates deftere baktı.
— Üç.
Aras başını salladı.
— Beşinci gün.
Çürük mırıldandı.
— Şarjör.
Sokrates dışarı baktı.
Şehir kalabalıktı.
Ama artık küçük bir söylenti dolaşıyordu.
Kartlar.
Mesajlar.
Ve köydeki ölüm.
İnsanlar konuşuyordu.
Fısıldayarak.
— Davetiye geldi mi sana?
— Bana da geldi.
— Kim yapıyor bunu?
Sokrates hafifçe gülümsedi.
Çünkü şehir…
yavaş yavaş öğreniyordu.
Delikten çıkmanın tek bir yolu vardı.
Ve herkes…
o yolu bulmaya çalışacaktı.
Öğleden sonra şehirdeki söylenti büyümeye devam etti.
Kahvelerde konuşuluyordu.
Berberde konuşuluyordu.
Hatta bazıları bunu şaka sanıyordu.
Ama kartı cebinde taşıyanlar…
gülmüyordu.
Muhasebeci ofise geri döndüğünde kapıyı kilitledi.
Masasına oturdu.
Kart hâlâ oradaydı.
Onu alıp çekmeceye koydu.
Ama sanki kart çekmeceden bile ona bakıyordu.
Telefonunu eline aldı.
Polisi aramayı düşündü.
Sonra vazgeçti.
Ne diyecekti?
— Bana kart bırakmışlar mı?
İnsanlar gülerdi.
Ama o sırada bilgisayar ekranı yandı.
Yeni bir e-posta.
Gönderen: Bilinmeyen
Mesajda tek bir cümle vardı.
“Dördüncü gün yaklaşırken korku artar.”
Adamın yüzü bembeyaz oldu.
Fısıldadı.
— Dördüncü gün mü?
Sokağın karşısında araba hâlâ aynı yerdeydi.
Çürük saatine baktı.
— Üçüncü mesaj da gitti.
Aras camdan binaya bakıyordu.
— Adamın sinirleri bozuldu.
Sokrates defteri kapattı.
— Bu iyi.
Çürük sordu.
— Niye?
Sokrates cevap verdi.
— Korkan insan hata yapar.
Akşamüstü muhasebeci ofisten çıktı.
Ama bu sefer farklıydı.
Daha hızlı yürüyordu.
Sürekli arkasına bakıyordu.
Bir taksi çevirdi.
Arabaya bindi.
— Hızlı sür.
Taksi uzaklaşırken Aras kontağı çevirdi.
— Takip mi?
Sokrates kısa konuştu.
— Takip.
Araba yavaşça hareket etti.
Taksinin arkasından.
Şehir ışıkları yanmaya başlamıştı.
Trafik sıklaşıyordu.
Çürük arka koltuktan baktı.
— Adam kaçmaya çalışıyor.
Sokrates başını salladı.
— Kaçamaz.
Aras sordu.
— Nereye gidiyor?
Çürük dürbünü kaldırdı.
— Bankaya.
Sokrates gülümsedi.
— Güzel.
Aras anlamadı.
— Nesi güzel?
Sokrates sakin konuştu.
— Çünkü korkan insan ilk olarak parasını düşünür.
Taksi bankanın önünde durdu.
Muhasebeci aceleyle indi.
Kapıya koştu.
Ama bankanın kapısında bir şey vardı.
Küçük bir kart.
Beyaz.
Adam dondu.
Kartı aldı.
Okudu.
“Şehir seni davet ediyor.”
Bu sefer adamın elleri titriyordu.
Çünkü kartın arkasında yeni bir cümle vardı.
“İki gün.”
Adam nefes alamadı.
Arabada Çürük gülümsedi.
— Dördüncü gün.
Aras direksiyonu tuttu.
— Yarın son gün.
Sokrates gözlerini binaya dikti.
— Hayır.
— Yarın son gece.
Çürük sordu.
— Ve sonra?
Sokrates cevap verdi.
— Davet kabul edilir.
Aras mırıldandı.
— Ya kabul etmezse?
Sokrates yavaşça söyledi.
— O zaman…
— şehir cevap verir.
Gece çökmeye başladığında şehir farklı görünüyordu.
Işıklar yanıyordu.
Sokaklar kalabalıktı.
Ama bazı insanlar artık yürürken arkasına bakıyordu.
Çünkü kartın söylentisi yayılmıştı.
Ve herkes aynı soruyu soruyordu.
“Sıradaki kim?”
Muhasebeci bankadan çıktığında yüzü bembeyazdı.
Elinde kart vardı.
Arkasındaki cümle zihninde yankılanıyordu.
“İki gün.”
Adımları hızlandı.
Cebinden telefonu çıkardı.
Birini aradı.
Ses titriyordu.
— Beni dinle… birileri beni takip ediyor.
Telefondaki adam sordu.
— Kim?
— Bilmiyorum.
— Ama beni öldürecekler.
Telefondaki ses güldü.
— Saçmalama.
— Senin kimle işin olabilir?
Muhasebeci durdu.
Çevresine baktı.
Bir araba köşede park etmişti.
Camları karanlıktı.
Adam fısıldadı.
— İşte oradalar.
Telefon kapandı.
Adam yürümeye başladı.
Ama artık koşar gibiydi.
Arabada Çürük gözlerini kısmıştı.
— Panik başladı.
Aras direksiyona vurdu.
— Kaçacak.
Sokrates sakince konuştu.
— Kaçamaz.
Çürük sordu.
— Neden bu kadar eminsin?
Sokrates camdan dışarı baktı.
— Çünkü korku insanı hep aynı yere götürür.
Aras merak etti.
— Nereye?
Sokrates cevap verdi.
— Eve.
Gerçekten de muhasebeci evine gidiyordu.
Apartmanın önüne geldi.
Kapıyı açtı.
Merdivenleri çıktı.
Dairesine girdi.
Kapıyı kilitledi.
Sonra ikinci kilidi.
Sonra zinciri.
Duvara yaslandı.
Nefesi hızlandı.
Fısıldadı.
— Bitti…
Ama o sırada kapının altından bir şey kaydı.
Adam dondu.
Yavaşça kapıya yaklaştı.
Yerde bir zarf duruyordu.
Titreyen ellerle aldı.
Açtı.
İçinden bir kart çıktı.
Bu sefer farklıydı.
Kartın üzerinde sadece bir kelime vardı.
“Yarın.”
Adamın dizleri çözüldü.
Yere oturdu.
Çünkü artık anlamıştı.
Kaçamayacaktı.
Sokağın karşısında araba hâlâ bekliyordu.
Çürük saate baktı.
— Son gece başladı.
Aras sordu.
— Sabah mı?
Sokrates başını salladı.
— Hayır.
— Gece yarısı.
Çürük sigarasını attı.
— Şarjör.
Sokrates kapıyı açtı.
Arabadan indi.
Yavaş yürüyordu.
Sokak sessizdi.
Apartmanın önünde durdu.
Başını kaldırıp yukarı baktı.
Muhasebecinin dairesinde ışık yanıyordu.
Sokrates fısıldadı.
— Davet…
— yarın kabul edilecek.
Ve şehir…
bir ismi daha unutacaktı.
Gece ağır ağır ilerliyordu.
Apartmanın üst katındaki ışık hâlâ yanıyordu.
Muhasebeci oturma odasında oturuyordu.
Televizyon açıktı ama sesi kapalıydı.
Kart masanın üzerindeydi.
Yanında telefon.
Bir de tabanca.
Adam tabancayı eline aldı.
Bir süre baktı.
Sonra tekrar masaya bıraktı.
Kendi kendine konuştu.
— Sakin ol.
— Bu bir oyun.
Ama kapının altındaki zarf…
gerçekti.
Mesajlar…
gerçekti.
Ve köydeki adam…
gerçekten ölmüştü.
Adam başını ellerinin arasına aldı.
Saat ilerliyordu.
23:17
23:42
23:58
Sokağın karşısında araba karanlıkta duruyordu.
Çürük saate baktı.
— İki dakika.
Aras direksiyonu tuttu.
— Adam içeride.
Sokrates arabadan indi.
Çürük de indi.
Aras bagajı açtı.
Metal bir ses duyuldu.
Şarjör.
Sokrates aldı.
Ama silahı hemen takmadı.
Sadece elinde tuttu.
Sonra apartmana doğru yürüdü.
Dairede adam ayağa kalktı.
Bir şey hissetmişti.
Kapıya baktı.
Koridorda ayak sesi vardı.
Yavaş.
Ağır.
Adımlar yaklaştı.
Adam tabancayı aldı.
Kalbi çarpıyordu.
Kapıya yaklaştı.
— Kim var?
Cevap yoktu.
Sadece kapının altından bir gölge geçti.
Adamın sesi titredi.
— Kim lan siz?!
Kapı kolu hareket etti.
Zincir gerildi.
Kapı yarım açıldı.
Aralıktan bir kart düştü.
Adam kartı aldı.
Okudu.
Bu sefer kartta tek bir cümle vardı.
“Davet kabul edildi.”
Adam başını kaldırdı.
Kapı bir anda tekmeyle açıldı.
Zincir koptu.
Kapı duvara çarptı.
Sokrates içeri girdi.
Arkasında Çürük.
Adam tabancayı kaldırdı.
Ama eli titriyordu.
— Yaklaşmayın!
Sokrates durdu.
Adamın gözlerinin içine baktı.
— Beş gün verdik sana.
Adam bağırdı.
— Ne istiyorsunuz benden?!
Sokrates cevap verdi.
— Cevap.
Adamın eli titredi.
Tabanca yere düştü.
Dizlerinin üzerine çöktü.
— Yapmayın…
Çürük mırıldandı.
— Davet reddedildi.
Sokrates silahı kaldırdı.
Şarjör takıldı.
Tık.
Adam gözlerini kapattı.
Sokrates son kez konuştu.
— Şehir seni davet etti.
— Ama sen…
— cevap vermedin.
Silah sesi odada yankılandı.
Sabah olduğunda apartmanın önünde polis vardı.
Komşular toplanmıştı.
Bir kadın fısıldadı.
— Gece bir ses duydum.
Polislerden biri yerdeki kartı aldı.
Okudu.
Yüzü gerildi.
Çünkü artık o kartı tanıyordu.
“Şehir seni davet ediyor.”
Şehrin başka bir yerinde araba hareket ediyordu.
Çürük arka koltukta oturuyordu.
— Beş gün.
— Bitti.
Aras direksiyona baktı.
— Sırada kim var?
Sokrates defteri açtı.
Sayfayı çevirdi.
Yeni bir isim.
Kalemi kaldırdı.
İsmin altına küçük bir işaret koydu.
Sonra söyledi.
— Davetiyeler…
— daha yeni başlıyor.
Adam tabancayı kaldırdı.
Eli titriyordu.
Namlunun ucu Sokrates’in göğsüne doğrulmuştu.
— Yaklaşma!
Sesi çatladı.
— Yaklaşma lan!
Sokrates durdu.
Ne korku vardı yüzünde ne de öfke.
Sadece bakıyordu.
Sakin.
Sessiz.
Çürük kapının yanında bekliyordu.
Adamın nefesi hızlandı.
— Siz… siz kimsiniz?!
Sokrates cevap verdi.
— Davet.
Adam bağırdı.
— Defolun evimden!
Tabancayı daha sıkı tuttu.
Ama parmağı tetikte titriyordu.
Sokrates bir adım attı.
Adam panikle bağırdı.
— Dur!
Silah patladı.
Bir kurşun duvara saplandı.
O an oda sessizleşti.
Barut kokusu yayıldı.
Sokrates durmadı.
Bir adım daha attı.
Adamın gözleri büyüdü.
— Nasıl… nasıl korkmuyorsun?!
Sokrates cevap verdi.
— Çünkü sen korkuyorsun.
Adamın nefesi kesildi.
Silah hâlâ elindeydi ama kolu güçsüzleşmişti.
Sokrates masaya doğru yürüdü.
Masadaki kartı aldı.
Okudu.
Sonra adama baktı.
— Beş gün verdik sana.
Adamın gözleri doldu.
— Ben… ben bir şey yapmadım.
Çürük araya girdi.
— Herkes aynısını söyler.
Adam başını salladı.
— Ben sadece muhasebeciyim!
Sokrates yavaşça yaklaştı.
Adam geri çekildi.
Sırtı duvara çarptı.
— Parayı sakladın.
Adam dondu.
— Kimin için?
Adamın sesi neredeyse fısıltıydı.
— Ben… ben sadece işimi yaptım.
Sokrates başını eğdi.
— İş…
Çürük sigarasını attı.
— İnsanlar ölürken sen hesap tuttun.
Adamın gözleri kapandı.
Sokrates elindeki silahı kaldırdı.
Şarjör yerine oturdu.
Metal sesi odada yankılandı.
Adam dizlerinin üzerine çöktü.
— Lütfen…
— Lütfen yapma.
Sokrates gözlerini indirdi.
— Davetiyeler reddedilmez.
Adam ağlamaya başladı.
— Ben çıkmak istiyorum…
— Bu delikten çıkmak istiyorum!
Sokrates bir saniye durdu.
Sonra sordu.
— Gerçekten mi?
Adam başını salladı.
— Evet!
Sokrates silahı indirdi.
Çürük şaşırdı.
— Sokrates…
Sokrates adama baktı.
— O zaman bir seçim yapacaksın.
Adam umutla başını kaldırdı.
— Ne seçimi?
Sokrates yerdeki kartı gösterdi.
— Delikte kalmak…
— ya da çıkmak.
Adam anlamadı.
— Nasıl?
Sokrates kapıya doğru yürüdü.
Sonra arkasına bakmadan söyledi.
— Sabah olduğunda…
— kararını vermiş ol.
Ve kapıdan çıktı.
Çürük de peşinden gitti.
Koridorda sessizlik vardı.
Apartmandan aşağı inerken Çürük fısıldadı.
— Onu bırakıyorsun?
Sokrates cevap verdi.
— Hayır.
— Ona son daveti veriyorum.
Dışarı çıktılar.
Aras arabada bekliyordu.
— Bitti mi?
Sokrates gökyüzüne baktı.
— Henüz değil.
Yukarıdaki dairede…
muhasebeci yerde oturuyordu.
Elinde kart.
Masada tabanca.
Ve ilk kez gerçekten anladı.
Delikten çıkmak için…
birinin ölmesi gerekiyordu.
Sokrates yavaşça konuştu.
— Sen sadece sayıları tutuyorsun.
Muhasebeci başını salladı.
— Evet!
— Ben kimseyi öldürmedim!
Sokrates kartı masaya bıraktı.
— Ama kimlerin öldürdüğünü biliyorsun.
Adamın gözleri kaçtı.
Sessizlik oldu.
Çürük sigarasını yere bastırdı.
— İşte mesele bu.
Muhasebeci geri geri yürüdü.
Sırtı duvara dayandı.
— Ben sadece işimi yaptım.
Sokrates bir adım daha yaklaştı.
— Bu şehirde herkes bunu söylüyor.
Adamın sesi kırıldı.
— Lütfen…
— Paramı alın.
— Ne istiyorsanız alın.
Çürük güldü.
— Para mı?
— Sen hâlâ anlamadın.
Sokrates adamın önünde durdu.
— Bu bir soygun değil.
Adam fısıldadı.
— O zaman ne?
Sokrates cevap verdi.
— Temizlik.
Adamın dizleri çözüldü.
Yere oturdu.
— Ben konuşurum.
— Her şeyi anlatırım.
Sokrates başını hafifçe eğdi.
— Geç kaldın.
Adam gözlerini kaldırdı.
— Ne demek geç kaldım?
Sokrates kartı tekrar eline aldı.
Okudu.
“Şehir seni davet ediyor.”
Sonra kartı adamın cebine koydu.
— Davetiyeler reddedilmez.
Çürük silahı kaldırdı.
Ama Sokrates elini kaldırdı.
— Dur.
Çürük şaşırdı.
— Ne oldu?
Sokrates muhasebeciye baktı.
— Bir soru.
Adamın gözleri doluydu.
— Sor.
Sokrates yavaşça sordu.
— Bu şehirde en kirli para kimde?
Adam sustu.
Nefesi titriyordu.
Sonra fısıldadı.
— Yıldız…
Çürük kaşlarını kaldırdı.
— Pavyon sahibi Yıldız mı?
Adam başını salladı.
— Herkes ona çalışır.
— Polis…
— siyasetçi…
— mafya…
— hepsi.
Sokrates sessiz kaldı.
Bir süre düşündü.
Sonra Çürük’e baktı.
— Yeni davetiye.
Çürük gülümsedi.
— Yıldız Bey.
Muhasebeci titredi.
— Beni bırakın.
— Ben size yardım ederim.
Sokrates kapıya yürüdü.
Durdu.
Arkasına baktı.
— Yardım edeceksin zaten.
Adam umutla baktı.
— Nasıl?
Sokrates cevap verdi.
— Hikâyenle.
Çürük silahı kaldırdı.
Adam bağırdı.
Ama silah sesi…
daha hızlıydı.
Sabah gazetelerde küçük bir haber çıktı.
“Şehirde bir muhasebeci evinde ölü bulundu.”
Polis olay yerinden bir kart aldı.
Kartta tek bir cümle yazıyordu.
“Şehir seni davet ediyor.”
Araba şehir ışıkları arasında ilerliyordu.
Çürük arka koltukta uzanmıştı.
— Yıldız Bey.
Aras direksiyona baktı.
— Bu büyük balık.
Sokrates defteri açtı.
Yeni bir sayfa.
Kalemi kaldırdı.
Bir isim yazdı.
YILDIZ
Sonra defteri kapattı.
— Davetiyeler…
— büyüyor.
Gece şehir ağır ağır nefes alıyordu.
Sokak lambaları yanıyordu.
Ama bazı yerler geceleri daha çok uyanır.
Pavyonlar.
Barlar.
Kulüpler.
Ve şehrin en parlak kapısı…
Yıldız Pavyonu.
Kapının önünde iki koruma vardı.
İçeriden müzik geliyordu.
Kırmızı ışıklar.
Gülüşler.
Paranın kokusu.
Çürük arabadan baktı.
— Şehrin kalbi burada atıyor.
Aras direksiyona yaslandı.
— Ve bütün pis para burada dönüyor.
Sokrates kapıya bakıyordu.
Sessizce.
Uzun süre.
Sonra cebinden bir kart çıkardı.
Beyaz.
Sade.
Aynı cümle.
“Şehir seni davet ediyor.”
Çürük gülümsedi.
— Davetiye hazır.
Aras sordu.
— İçeri mi bırakacağız?
Sokrates başını salladı.
— Hayır.
— Bu davet farklı olacak.
İçeride sahne ışıkları yanıyordu.
Kadınlar dans ediyordu.
Masalarda adamlar vardı.
Sigara dumanı.
Şişeler.
Ve arka köşede bir masa.
Orada oturan adam…
Yıldız Bey.
Geniş omuzlu.
Yaşlı ama sert.
Yanında iki adam.
Biri eğildi.
— Patron…
— şehirde bir şeyler oluyor.
Yıldız sigarasından bir nefes aldı.
— Duydum.
— Davetiye hikâyesi.
Adam sordu.
— Sen ne diyorsun?
Yıldız güldü.
— Hikâye.
Ama o sırada garson geldi.
Elinde küçük bir zarf vardı.
— Patron…
— bu sizin için bırakılmış.
Yıldız kaşlarını çattı.
— Kim bırakmış?
— Bilmiyorum.
Yıldız zarfı aldı.
Açtı.
Kartı çıkardı.
Okudu.
“Şehir seni davet ediyor.”
Masadaki adamlar sustu.
Yıldız kartı çevirdi.
Arkasında tek kelime vardı.
“Sıradasın.”
Yıldız’ın gözleri küçüldü.
Sigarayı masaya bastırdı.
— Kim lan bu?
Sokağın karşısında araba hâlâ duruyordu.
Çürük dürbünle baktı.
— Kartı gördü.
Aras sordu.
— Tepkisi?
Çürük gülümsedi.
— Sinirlendi.
Sokrates camdan pavyona bakıyordu.
— İyi.
Aras merak etti.
— Nesi iyi?
Sokrates cevap verdi.
— Korkan kaçar.
— Sinirlenen saldırır.
Çürük sigarasını yaktı.
— Yıldız saldıracak.
Sokrates başını salladı.
— O yüzden…
— oyun büyüyecek.
Pavyonun içinde Yıldız ayağa kalktı.
Kartı elinde tutuyordu.
Adamlarına baktı.
— Bulun lan bunları.
— Kimse bana davetiye bırakmaz.
Adamlar hemen dışarı çıktı.
Sokağa dağıldılar.
Ama Sokrates arabada oturuyordu.
Sessiz.
Çürük mırıldandı.
— Av başladı.
Sokrates yavaşça cevap verdi.
— Hayır.
— Davet başladı.
Şehir o gece yine gürültülüydü.
Ama bir adam artık biliyordu.
Sıradaki davetiye…
ona gelmişti.
Ve bu daveti…
reddetmek mümkün değildi.
Pavyonun kapısı sertçe açıldı.
Yıldız’ın adamları sokağa yayıldı.
İki kişi sağa gitti.
İki kişi sola.
Biri arabaların içine baktı.
Diğeri karşı kaldırıma geçti.
Ama Sokrates’in arabası çoktan hareket etmişti.
Aras motoru sessizce çalıştırmıştı.
Araba ağır ağır sokağın sonuna doğru ilerliyordu.
Çürük arka koltukta gülüyordu.
— Lan adam çıldırdı.
Aras aynadan baktı.
— Büyük balık.
— Kolay yutulmaz.
Sokrates sessizdi.
Pavyonun neon ışıkları arkada küçülüyordu.
Çürük tekrar konuştu.
— Ne zaman?
Sokrates kısa cevap verdi.
— Acele yok.
Aras merak etti.
— Yıldız farklı mı?
Sokrates başını salladı.
— Çok insan onun etrafında yaşıyor.
Çürük sigarasını yaktı.
— O yüzden mi hemen indirmiyoruz?
Sokrates camdan dışarı baktı.
Şehir akıyordu.
Arabalar.
İnsanlar.
Gecenin ışıkları.
— Gürkan yalnızdı.
— Muhasebeci korkaktı.
— Ama Yıldız…
Bir süre sustu.
Sonra devam etti.
— Yıldız bir sistem.
Aras mırıldandı.
— O zaman sistemi kıracağız.
Sokrates başını hafifçe eğdi.
— Evet.
— Ama önce onu konuşturacağız.
Çürük kaşlarını kaldırdı.
— O konuşmaz.
Sokrates cevap verdi.
— Konuşur.
Aras sordu.
— Nasıl?
Sokrates cebinden defteri çıkardı.
Sayfayı açtı.
Yıldız’ın isminin altında üç boş çizgi vardı.
Sokrates kalemi çıkardı.
İlk çizginin yanına bir isim yazdı.
Mehmet – kasa
Çürük deftere baktı.
— Adamı mı alacağız?
Sokrates başını salladı.
— Hayır.
— Davetiye.
Aras gülümsedi.
— Yani domino.
Sokrates kalemi tekrar kaldırdı.
İkinci çizgiye başka bir isim yazdı.
Serkan – koruma
Çürük güldü.
— Yıldız’ın sağ kolu.
Sokrates defteri kapattı.
— Yıldız’a dokunmadan önce…
— etrafını temizleriz.
Aras direksiyonu çevirdi.
— Peki üçüncü?
Sokrates cevap vermedi.
Ama gözleri karanlıktaydı.
Çürük merakla sordu.
— Üçüncü kim?
Sokrates yavaşça konuştu.
— Yıldız’ın korktuğu tek kişi.
Aras şaşırdı.
— O da mı var?
Sokrates başını kaldırdı.
— Her kralın…
— bir hayaleti vardır.
Çürük sigarasını camdan attı.
— O zaman…
— davetiyeler devam.
Sokrates hafifçe gülümsedi.
— Asıl şimdi başlıyor.
Şehir uyumuyordu.
Ama bazı insanlar o gece huzursuz uyuyacaktı.
Çünkü kapılarının altından…
bir zarf kayabilirdi.
Ve o zarfta…
aynı cümle yazıyordu.
“Şehir seni davet ediyor.”
Pavyonun kapıları sertçe açıldı.
Yıldız’ın adamları sokağa dağıldı.
Her köşeye baktılar.
Arabaların içine baktılar.
Sigara içenlere baktılar.
Ama hiçbirini bulamadılar.
Çünkü Sokrates’in arabası çoktan hareket etmişti.
Araba karanlık bir sokakta yavaşladı.
Çürük arka koltukta güldü.
— Yıldız kudurmuştur şimdi.
Aras direksiyonu gevşetti.
— O adam kolay kolay korkmaz.
Sokrates camdan dışarı bakıyordu.
— Korkmadı zaten.
Çürük sordu.
— O zaman?
Sokrates cevap verdi.
— Hakarete uğradı.
Aras kaşını kaldırdı.
— Davetiye mi?
Sokrates başını salladı.
— Yıldız gibi adamlar korkudan değil…
— gururdan hareket eder.
Çürük sigarasını yaktı.
— Yani bize gelecek.
Sokrates kısa cevap verdi.
— Evet.
Pavyonun içinde Yıldız masaya geri oturdu.
Kart hâlâ elindeydi.
Masadaki adamlar susuyordu.
Bir süre sonra Yıldız kartı masaya bıraktı.
— Bu şehirde…
— bana meydan okuyan iki tür insan olur.
Adamlarından biri sordu.
— Kim onlar patron?
Yıldız gülümsedi.
— Deliler…
— ve ölüler.
Adamlar güldü.
Ama Yıldız gülmedi.
Kartı tekrar eline aldı.
Bir süre baktı.
Sonra mırıldandı.
— Bakalım sen hangisisin.
Gece yarısı.
Pavyon kapanmıştı.
Yıldız arka kapıdan çıktı.
Koruması yanında yürüyordu.
Sokak boştu.
Arabaya doğru ilerlediler.
Ama kapının yanında küçük bir şey vardı.
Yıldız durdu.
Yerde bir kart.
Koruma eğildi.
— Patron yine aynı kart.
Yıldız kartı aldı.
Bu sefer kartın arkasında bir cümle vardı.
“Gece uzun.”
Yıldız’ın gözleri daraldı.
Tam o sırada…
karanlık sokağın ucunda bir araba farlarını yaktı.
Motor çalıştı.
Koruma hemen silahını çekti.
— Kim lan o?!
Araba yavaşça yaklaştı.
Yıldız bir adım öne çıktı.
Sokağın ortasında durdu.
— Çıkın lan!
Araba durdu.
Kapı açıldı.
Sokrates indi.
Sessiz.
Sakin.
Yıldız onu baştan aşağı süzdü.
— Davetiyeleri sen mi dağıtıyorsun?
Sokrates cevap verdi.
— Evet.
Yıldız güldü.
— Cesurmuşsun.
Sokrates başını hafif eğdi.
— Davetiyeler reddedilmez.
Yıldız korumasına baktı.
— Bu mu lan şehir temizleyen filozof?
Koruma silahı kaldırdı.
Ama Yıldız elini kaldırdı.
— Dur.
Sonra Sokrates’e baktı.
— Bir soru.
Sokrates bekledi.
Yıldız sordu.
— Bu şehirde beni öldürmek isteyen kaç kişi oldu biliyor musun?
Sokrates cevap vermedi.
Yıldız kendi cevapladı.
— Çok.
Sonra gülümsedi.
— Ama hepsi öldü.
Sokrates bir adım attı.
— Çünkü onlar seni öldürmek istedi.
Yıldız kaşını kaldırdı.
— Sen ne istiyorsun?
Sokrates gözlerinin içine baktı.
— Seni davet ediyorum.
Sokak sessizleşti.
Rüzgâr geçti.
Yıldız bir süre baktı.
Sonra gülmeye başladı.
— Davet mi?
— Nereye?
Sokrates cevap verdi.
— Delikten çıkmaya.
Yıldız’ın gülüşü durdu.
Gözleri sertleşti.
— Ya reddedersem?
Sokrates çok sakin söyledi.
— O zaman…
— şehir cevap verir.
Sokakta sessizlik çöktü.
Ne araba sesi vardı ne de insan.
Sadece dört kişi duruyordu.
Sokrates.
Yıldız.
Koruma.
Ve karanlığın içinden izleyen Çürük ile Aras.
Yıldız sigarasını yaktı.
Dumanı yavaşça havaya verdi.
— Delikten çıkmak mı?
Sokrates cevap vermedi.
Sadece bakıyordu.
Yıldız başını eğdi.
— Sen gerçekten buna inanıyor musun?
Sokrates sakin bir sesle konuştu.
— Herkes bir gün o delikten çıkmak ister.
Yıldız güldü.
— Ben zaten yukarıdayım.
— Delikte olan sizsiniz.
Sokrates bir adım attı.
Koruma hemen silahını kaldırdı.
— Bir adım daha atarsan…
Sokrates durdu.
Yıldız elini kaldırdı.
— İndir silahı.
Koruma tereddüt etti.
Ama indirdi.
Yıldız Sokrates’e yaklaştı.
İkisi neredeyse yüz yüze duruyordu.
— Diyelim ki daveti kabul ettim.
— Ne olacak?
Sokrates cevap verdi.
— Konuşacaksın.
Yıldız kaşlarını çattı.
— Ne hakkında?
Sokrates gözlerini ayırmadan konuştu.
— Bu şehir hakkında.
— Kimleri satın aldığın hakkında.
— Kimleri öldürdüğün hakkında.
Yıldız bir süre sustu.
Sonra gülümsedi.
— Yani beni konuşturup sonra öldüreceksin.
Sokrates başını hafifçe salladı.
— Hayır.
— Konuşursan yaşayacaksın.
Yıldız kahkaha attı.
— Sen gerçekten deliymişsin.
Sokağın karanlığında Çürük fısıldadı.
— Bu adam konuşmaz.
Aras mırıldandı.
— Ama gururu büyük.
Yıldız tekrar konuştu.
— Peki ya ben seni öldürürsem?
Sokrates cevap verdi.
— Deneyebilirsin.
Yıldız korumasına baktı.
— Silahı ver.
Koruma tabancayı uzattı.
Yıldız silahı aldı.
Sokrates’in göğsüne doğrulttu.
— Bu şehirde…
— bana davetiye veren ilk insansın.
Sokrates kıpırdamadı.
Yıldız tetiğe dokundu.
Ama çekmedi.
Bir süre baktı.
Sonra silahı indirdi.
— Hayır.
Çürük şaşırdı.
— Lan…
Yıldız sigarasını yere attı.
— Seni şimdi öldürürsem…
— hikâye kısa olur.
Sokrates sessizce bekledi.
Yıldız devam etti.
— Ama oyun oynayacaksak…
— ben de oynarım.
Sokrates ilk kez hafifçe gülümsedi.
— Daveti kabul mü ediyorsun?
Yıldız başını eğdi.
— Geçici.
Sokrates cebinden bir kart çıkardı.
Yıldız’a uzattı.
Kartın üzerinde yazıyordu:
“Şehir seni davet ediyor.”
Yıldız kartı aldı.
Cebine koydu.
— Peki filozof…
— şimdi ne olacak?
Sokrates arkasını döndü.
Arabaya doğru yürüdü.
Çürük ve Aras karanlıktan çıktı.
Yıldız onları gördü.
Ama ses çıkarmadı.
Sokrates arabaya binmeden önce son kez konuştu.
— Şimdi…
— şehir konuşmaya başlayacak.
Motor çalıştı.
Araba uzaklaştı.
Yıldız sokakta tek başına kaldı.
Elini cebine attı.
Kartı çıkardı.
Ay ışığında tekrar okudu.
“Şehir seni davet ediyor.”
Yıldız mırıldandı.
— Bakalım…
— kim kimi gömecek.
Araba sokağın sonundan döndü.
Pavyonun kırmızı ışıkları arkada kaldı.
Çürük koltuğa yaslandı.
— Bu adam tehlikeli.
Aras direksiyonu tuttu.
— Ama daveti aldı.
Sokrates camdan dışarı bakıyordu.
— Henüz kabul etmedi.
Çürük sordu.
— Ama oyuna girdi.
Sokrates başını salladı.
— Evet.
Bir süre arabada sessizlik oldu.
Şehir geceyi yaşıyordu.
Ama bazı geceler…
sabahı değiştirecek şeyler doğurur.
Aras konuştu.
— Yıldız ne yapacak?
Sokrates cevap verdi.
— Önce bizi araştıracak.
Çürük güldü.
— Araştırsın.
Sokrates başını hafifçe eğdi.
— Bulamayacak.
Çürük sigarasını yaktı.
— Sonra?
Sokrates kısa konuştu.
— Korkacak.
Aras kaşını kaldırdı.
— O adam korkmaz.
Sokrates gözlerini kapattı.
— Herkes korkar.
— Sadece zamanı farklıdır.
Pavyonda ise gece yeniden başlamıştı.
Yıldız masasına geri oturmuştu.
Kart hâlâ cebindeydi.
Adamlarından biri yaklaştı.
— Patron…
— kimdi o?
Yıldız sigarasından bir nefes aldı.
— Bir deli.
Adam sordu.
— Öldürelim mi?
Yıldız başını salladı.
— Hayır.
Masadaki bardağı kaldırdı.
— Önce tanıyacağız.
Adamlar sustu.
Yıldız cebinden kartı çıkardı.
Masaya koydu.
Baktı.
Uzun süre.
Sonra fısıldadı.
— Delik…
— güzel isim.
Adam anlamadı.
— Ne dedin patron?
Yıldız gülümsedi.
— Bir adam…
— şehri delik diye görüyorsa…
— ya filozof olur…
— ya mezar.
Adam sessiz kaldı.
Yıldız sigarasını söndürdü.
— Onu bulun.
— Ama öldürmeyin.
— Getirin.
Adam başını salladı.
— Tamam patron.
Şehrin başka bir yerinde…
Sokrates arabadan indi.
Karanlık bir depoya girdiler.
Çürük kapıyı kapattı.
Aras ışığı açtı.
Masada zarflar duruyordu.
Yüzlerce.
Hepsi beyaz.
Hepsi aynı.
Sokrates masaya yürüdü.
Bir zarf aldı.
İçine kart koydu.
Kalemi çıkardı.
Üzerine bir isim yazdı.
Çürük yaklaştı.
— Kim bu?
Sokrates cevap verdi.
— Yıldız’ın ilk domino taşı.
Aras merak etti.
— Kim?
Sokrates zarfı kapattı.
— Kasa Mehmet.
Çürük gülümsedi.
— Pavyonun parası.
Sokrates zarfı masaya bıraktı.
— Yıldız konuşmaz.
— Ama etrafı konuşur.
Aras sordu.
— Yıldız bunu anlayacak mı?
Sokrates ışığın altında durdu.
— Elbette.
— Çünkü davetiye artık ona geldi.
Depoda sessizlik oldu.
Masada yüzlerce kart duruyordu.
Hepsinde aynı cümle.
“Şehir seni davet ediyor.”
Ve şehir…
henüz bilmiyordu.
Asıl davetiyeler…
daha yeni başlıyordu.
Yıldız sigarasından bir nefes aldı.
Dumanı yavaşça tavana doğru yükseldi.
Masadaki adam hâlâ bekliyordu.
— Patron… kimdi o?
Yıldız kartı cebinden çıkardı.
Masaya koydu.
Adam kartı gördü.
Okudu.
“Şehir seni davet ediyor.”
Adam kaşlarını çattı.
— Bu mu?
Yıldız başını salladı.
— Bu.
Adam sordu.
— Ne yapalım?
Yıldız sigarayı bastırdı.
— Araştırın.
— Kim bu adam?
— Nereden çıktı?
— Kimin adamı?
Adam hemen ayağa kalktı.
— Tamam patron.
Yıldız arkasından seslendi.
— Ama dikkatli olun.
Adam durdu.
— Neden?
Yıldız kartı tekrar eline aldı.
Bir süre baktı.
— Çünkü bu adam…
— korkmuyor.
Adam gitti.
Masada sadece Yıldız kaldı.
Kartı tekrar çevirdi.
Arkasındaki kelime hâlâ aynıydı.
“Sıradasın.”
Yıldız mırıldandı.
— Göreceğiz.
Şehrin başka bir tarafında araba karanlık sokaklardan geçiyordu.
Çürük arka koltukta konuştu.
— Yıldız şimdi bütün adamlarını salacak.
Aras başını salladı.
— Sokakları karıştıracak.
Sokrates sessizdi.
Bir süre sonra konuştu.
— Bulsun.
Çürük güldü.
— Bizim bulmasını mı istiyorsun?
Sokrates başını kaldırdı.
— Evet.
Aras şaşırdı.
— Neden?
Sokrates camdan dışarı baktı.
— Çünkü av…
— avcısını tanımalı.
Çürük başını eğdi.
— Yani oyun büyüyor.
Sokrates cevap verdi.
— Şimdi başlıyor.
Aras direksiyonu çevirdi.
— Peki sıradaki davetiye?
Sokrates defteri açtı.
Yeni bir sayfa.
Bir isim yazdı.
MEHMET – KASA
Çürük gülümsedi.
— Yıldız’ın parasını tutan adam.
Sokrates kalemi kaldırdı.
— Yıldız’a ulaşmanın yolu.
Aras sordu.
— Yarın mı?
Sokrates cevap verdi.
— Bu gece.
Şehirde gece derindi.
Ama bazı kapıların altından…
bir zarf kayacaktı.
Ve o zarfta…
yine aynı cümle yazıyordu.
“Şehir seni davet ediyor.”
Gece şehrin üstüne iyice çökmüştü.
Ama bazı geceler sessiz değildir.
Sadece bekler.
Kasa Mehmet küçük ofisinde oturuyordu.
Masasında hesap defterleri vardı.
Bilgisayar açıktı.
Ekranda rakamlar akıyordu.
Para.
Borç.
Transferler.
Yıldız’ın pavyonundan gelen hesaplar.
Mehmet sigarasından bir nefes aldı.
— Bu şehir para kokuyor…
Tam o sırada kapının altından bir şey kaydı.
Küçük bir zarf.
Mehmet durdu.
Sigara elinde dondu.
Yavaşça ayağa kalktı.
Zarfa baktı.
İsmi yazıyordu.
MEHMET
Boğazı kurudu.
Zarfı aldı.
Açtı.
Kartı çıkardı.
Okudu.
“Şehir seni davet ediyor.”
Mehmet sandalyesine oturdu.
Bir süre kartı izledi.
Sonra fısıldadı.
— Yok artık…
Ama telefonu titredi.
Mesaj geldi.
“Kasa temizlenmeden şehir temizlenmez.”
Mehmet’in eli titredi.
Çünkü bu cümleyi…
sadece iki kişi bilirdi.
Kendisi.
Ve Yıldız.
Şehrin başka bir köşesinde araba park etmişti.
Çürük dürbünle binaya bakıyordu.
— Davet ulaştı.
Aras direksiyona yaslandı.
— Tepkisi?
Çürük gülümsedi.
— Dondu.
Sokrates sessizce deftere baktı.
İsmin yanına küçük bir işaret koydu.
— Birinci saat.
Aras sordu.
— Bu da beş gün mü?
Sokrates başını salladı.
— Hayır.
Çürük kaşını kaldırdı.
— Kaç saat?
Sokrates cevap verdi.
— Bir gece.
Aras güldü.
— Yıldız’ın adamı.
— O kadar beklemeye gerek yok diyorsun.
Sokrates camdan dışarı baktı.
— Çünkü para…
— en hızlı korkan şeydir.
Ofiste Mehmet panikle telefona sarıldı.
Bir numara çevirdi.
Telefon açıldı.
— Patron…
Yıldız’ın sesi geldi.
— Ne oldu?
Mehmet’in sesi titriyordu.
— Bana da geldi.
Sessizlik oldu.
Yıldız sigarasını yaktı.
— Davetiye mi?
— Evet.
Yıldız kısa bir süre düşündü.
Sonra sordu.
— Sende ne yazıyor?
Mehmet kartı tekrar okudu.
— Şehir seni davet ediyor.
Yıldız derin bir nefes aldı.
— Ofisten çıkma.
— Adam gönderiyorum.
Telefon kapandı.
Mehmet sandalyeye çöktü.
Ama o sırada bilgisayar ekranı titredi.
Yeni bir mesaj.
“Adamlar gelmeden önce düşün.”
Mehmet’in kalbi hızlandı.
Ekranda yeni bir satır daha belirdi.
“Yıldız mı… şehir mi?”
Arabada Çürük mırıldandı.
— Şimdi seçim zamanı.
Aras gözlerini yoldan ayırmadı.
— Para mı…
— hayat mı.
Sokrates kapıyı açtı.
Arabadan indi.
Yavaşça binaya doğru yürüdü.
Çürük fısıldadı.
— Patron.
— Davet…
— kabul edilecek mi?
Sokrates durmadan cevap verdi.
— Bu gece…
— şehir bir adamın kararını öğrenecek.
Ve yukarıdaki ofiste…
Mehmet’in önünde iki şey vardı.
Bir telefon.
Bir kart.
Ve ilk kez…
şehirde bir davetiye…
cevap bekliyordu.
Gece şehirde ağır ağır ilerliyordu.
Sokaklar yarı boştu.
Ama bazı evlerde ışıklar hâlâ yanıyordu.
Onlardan biri…
Kasa Mehmet’in evi.
Mehmet mutfakta oturuyordu.
Masada hesap defteri vardı.
Telefonu yanında duruyordu.
Rakamlarla uğraşıyordu.
Ama kafası karışıktı.
Çünkü akşam Yıldız’dan gelen telefon garipti.
“Parayı kontrol et.”
“Kimseye güvenme.”
Bu sözler Mehmet’in aklında dönüyordu.
Tam o sırada kapının altından bir şey kaydı.
Mehmet durdu.
Sandalyeden kalktı.
Kapıya yaklaştı.
Yerde küçük bir zarf vardı.
Eğildi.
Zarfı aldı.
Açtı.
İçinden bir kart çıktı.
Beyaz.
Sade.
Tek cümle.
“Şehir seni davet ediyor.”
Mehmet’in yüzü soldu.
Çünkü bu kartı o gün pavyonda duymuştu.
Herkes konuşuyordu.
Köydeki adam…
Muhasebeci…
Ve şimdi…
kart onun elindeydi.
Mehmet fısıldadı.
— Hayır…
Telefonu titredi.
Mesaj geldi.
“Yıldız’ın parası ağırdır.”
Mehmet’in elleri titredi.
Sokağın karşısında bir araba duruyordu.
Çürük dürbünle eve bakıyordu.
— Kartı aldı.
Aras motoru kapalı tutuyordu.
— Tepkisi?
Çürük gülümsedi.
— Korktu.
Sokrates arka koltukta defteri açtı.
İsmin yanına küçük bir işaret koydu.
— Birinci saat.
Aras sordu.
— Bu da mı beş gün?
Sokrates başını salladı.
— Hayır.
Çürük merak etti.
— Kaç saat?
Sokrates pencereye baktı.
— Bu adam…
— sabaha kadar dayanamaz.
Mehmet evin içinde yürüyordu.
Kart elindeydi.
Nefesi hızlanmıştı.
Telefonu tekrar titredi.
Mesaj.
“Parayı kim saklıyor?”
Mehmet başını tuttu.
— Lan bu nasıl oyun?
Sonra başka bir mesaj geldi.
“Şehir seni görüyor.”
Mehmet perdeyi açtı.
Sokağa baktı.
Bir araba duruyordu.
Camları karanlıktı.
Kalbi hızlandı.
Perdeyi kapattı.
Fısıldadı.
— Beni buldular.
Arabada Çürük güldü.
— Perdeyi kapattı.
Aras sordu.
— Kaçmaya çalışır mı?
Sokrates cevap verdi.
— Hayır.
— Paranın olduğu yere gider.
Çürük kaşlarını kaldırdı.
— Yani kasaya.
Sokrates başını salladı.
— Evet.
Aras motoru çalıştırdı.
— O zaman biz de hazırız.
Sokrates defteri kapattı.
— Çünkü…
— domino başladı.
Şehir geceyi yaşıyordu.
Ama bir adam artık biliyordu.
Davetiye…
onun kapısına gelmişti.
Ve bu davetin cevabı…
uzun sürmeyecekti.
Tam o sırada kapının altından ince bir gölge kaydı.
Mehmet önce fark etmedi.
Deftere eğilmişti.
Kalemle rakamların üstünü çiziyordu.
Ama birkaç saniye sonra…
gözünün kenarı yerdeki beyazlığı yakaladı.
Başını kaldırdı.
Yerde küçük bir zarf duruyordu.
Mehmet kaşlarını çattı.
Sandalyeden kalktı.
Yavaşça kapıya yürüdü.
Zarfı aldı.
Üzerinde tek bir şey yazıyordu.
“Mehmet.”
Adamın boğazı kurudu.
Zarfı çevirdi.
Gönderen yoktu.
Yavaşça açtı.
İçinden bir kart çıktı.
Beyaz.
Sade.
Tek cümle.
“Şehir seni davet ediyor.”
Mehmet birkaç saniye kartı izledi.
Sonra güldü.
— Ne saçmalık…
Ama o sırada telefonu titredi.
Bilinmeyen numara.
Mesaj açıldı.
“Davetini aldığını biliyoruz.”
Mehmet’in gülüşü dondu.
Telefonu yavaşça indirdi.
Etrafına baktı.
Ev sessizdi.
Ama birinin izlediğini hissetti.
Sokağın köşesinde bir araba park etmişti.
Aras direksiyondaydı.
Çürük dürbünle eve bakıyordu.
— Kartı aldı.
Sokrates arka koltukta sessizdi.
— Tepkisi?
Çürük omuz silkti.
— Klasik.
— Önce inkâr.
Aras sordu.
— Sonra?
Sokrates cevap verdi.
— Korku.
Evde Mehmet kartı masaya koydu.
Ama oturamadı.
Pencereye yürüdü.
Perdeyi araladı.
Sokak boş görünüyordu.
Ama köşedeki araba dikkatini çekti.
Kalbi hızlandı.
Fısıldadı.
— Yıldız…
Telefonu aldı.
Yıldız’ın numarasını aradı.
Hat açıldı.
— Patron…
— biri bana kart bırakmış.
Telefondaki ses sakin kaldı.
— Ne yazıyor?
Mehmet cevap verdi.
— Şehir seni davet ediyor.
Telefonun diğer ucunda birkaç saniye sessizlik oldu.
Sonra Yıldız konuştu.
— Kapıyı kilitle.
— Kimseyi içeri alma.
Mehmet fısıldadı.
— Patron… bu kim?
Yıldız kısa cevap verdi.
— Filozof.
Ve telefonu kapattı.
Arabada Çürük güldü.
— Patronuna haber verdi.
Aras aynadan Sokrates’e baktı.
— Yıldız artık biliyor.
Sokrates camdan eve bakıyordu.
— Bilmesi gerekiyordu.
Çürük sigarasını yaktı.
— Şimdi ne olacak?
Sokrates defteri açtı.
Mehmet’in isminin yanına küçük bir çizgi koydu.
— Birinci gece.
Aras sordu.
— Kaç gece?
Sokrates cevap verdi.
— Yıldız’ın sabrı bitene kadar.
Çürük mırıldandı.
— O zaman bu uzun bir gece olacak.
Sokrates gözlerini kapattı.
— Hayır.
— Bu sadece başlangıç.
Mehmet telefonu kapattıktan sonra birkaç saniye olduğu yerde kaldı.
Elindeki kart ağırlaşmış gibiydi.
Masaya bıraktı.
Ama bakmayı bırakamıyordu.
“Şehir seni davet ediyor.”
Adamın boğazı kurudu.
Mutfağa gitti.
Bir bardak su içti.
Ama elleri titriyordu.
Çünkü ilk defa bir şey anlamıştı.
Bu bir şaka değildi.
Sokağın karşısındaki arabada Çürük dürbünü indirdi.
— Patronuna söyledi.
Aras başını salladı.
— Yıldız yakında adam yollar.
Sokrates sessizdi.
Defterini açtı.
Mehmet’in isminin yanına küçük bir işaret daha koydu.
— İkinci saat.
Çürük sordu.
— Bu kadar hızlı mı?
Sokrates cevap verdi.
— Para kokusu korkudan daha hızlı yayılır.
Yıldız pavyonda değildi artık.
Arka ofisinde oturuyordu.
Masada kart duruyordu.
Yanında iki adam.
Biri konuştu.
— Patron, Mehmet aradı.
Yıldız sigarasını söndürdü.
— Biliyorum.
Adam sordu.
— Ne yapalım?
Yıldız birkaç saniye düşündü.
Sonra konuştu.
— İki kişi gönder.
— Ama dokunmayın.
Adam şaşırdı.
— Neden?
Yıldız kartı parmağıyla çevirdi.
— Çünkü filozof izliyor.
Adam sustu.
Yıldız devam etti.
— Ve ben…
— onu görmek istiyorum.
Yarım saat sonra siyah bir araba Mehmet’in sokağına girdi.
İçinden iki adam indi.
Biri kapüşonluydu.
Diğeri iri yapılıydı.
Kapıya doğru yürüdüler.
Arabada Çürük bunu gördü.
— Geldiler.
Aras motoru çalıştırmadı.
— Yıldız’ın adamları.
Sokrates camdan baktı.
— Bekleyin.
Çürük kaşını kaldırdı.
— Müdahale yok mu?
Sokrates başını salladı.
— Henüz değil.
Kapı çalındı.
Mehmet dondu.
Kalbi göğsünde çarpıyordu.
Kapıya yaklaştı.
— Kim?
Dışarıdan bir ses geldi.
— Yıldız gönderdi.
Mehmet hemen kapıyı açtı.
İki adam içeri girdi.
Kapı kapandı.
İri olan konuştu.
— Kartı göster.
Mehmet masadan aldı.
Adama verdi.
Adam kartı okudu.
Sonra güldü.
— Lan…
— filozof sana da uğramış.
Mehmet titriyordu.
— Ben bir şey yapmadım.
Kapüşonlu adam pencereye baktı.
Perdeyi araladı.
Sokağa göz attı.
Sonra fısıldadı.
— Patron haklıymış.
İri adam sordu.
— Ne?
Kapüşonlu adam perdeyi kapattı.
— İzleniyoruz.
Arabada Çürük gülümsedi.
— Bizi fark etti.
Aras sordu.
— Plan değişiyor mu?
Sokrates başını hafifçe salladı.
— Hayır.
— Plan başladı.
Çürük sigarasını söndürdü.
— Mehmet konuşacak mı?
Sokrates gözlerini binaya dikti.
— Mecbur.
— Çünkü Yıldız’ın adamları…
— davetiyeleri reddedemez.
Sokakta rüzgâr esti.
Evlerin ışıkları yanıyordu.
Ama o evlerden birinde…
oyun çoktan başlamıştı.
Evde hava ağırlaşmıştı.
Mehmet masanın yanında duruyordu.
Yıldız’ın adamları kartı inceliyordu.
İri olan kartı masaya bıraktı.
— Patron doğru söylemiş.
Kapüşonlu adam pencereye tekrar baktı.
— Dışarıda araba var.
Mehmet’in sesi titredi.
— Kim onlar?
İri adam cevap verdi.
— Filozof.
Mehmet’in dizleri zayıfladı.
Sandalyeye çöktü.
— Ben ne yaptım?
İri adam omuz silkti.
— Bilmiyoruz.
— Ama patron öğrenmek istiyor.
Kapüşonlu adam döndü.
— Kasadaki para nerede?
Mehmet başını salladı.
— Ben… ben sadece hesap tutarım.
İri adam sinirlendi.
— Yalan söyleme.
Mehmet korkuyla bağırdı.
— Vallahi bilmiyorum!
Kapüşonlu adam kartı eline aldı.
— Bu kart boşuna gelmez.
— Bir sebebi vardır.
Mehmet başını ellerinin arasına aldı.
— Ben kimseyi satmadım.
İri adam eğildi.
— Ama birileri seni satmış olabilir.
Sokağın karşısında arabada sessizlik vardı.
Çürük dürbünle izliyordu.
— İçeride tartışma başladı.
Aras direksiyonu tutuyordu.
— Mehmet kırılacak.
Sokrates gözlerini evden ayırmadan konuştu.
— Para insanı değil…
— korku kırar.
Çürük sordu.
— Ne zaman?
Sokrates cevap verdi.
— Şimdi.
Evde kapüşonlu adam telefonunu çıkardı.
Yıldız’ı aradı.
Hat açıldı.
— Patron.
— Kart gerçek.
— Filozof burada.
Telefonun diğer ucunda birkaç saniye sessizlik oldu.
Sonra Yıldız’ın sesi geldi.
— Mehmet’i alın.
— Getirin.
Mehmet ayağa fırladı.
— Hayır!
İri adam kolundan tuttu.
— Patron konuşmak istiyor.
Mehmet bağırdı.
— Ben bir şey yapmadım!
Kapüşonlu adam kartı cebine koydu.
— Filozof da konuşmak istiyor.
Kapıyı açtılar.
Mehmet’i sürükleyerek dışarı çıkardılar.
Arabada Çürük bunu gördü.
— Çıkarıyorlar.
Aras sordu.
— Müdahale?
Sokrates başını salladı.
— Hayır.
Çürük şaşırdı.
— Adamı alıp götürüyorlar.
Sokrates sakin kaldı.
— Tam da istediğimiz şey.
Aras merak etti.
— Neden?
Sokrates defteri açtı.
Mehmet’in isminin yanına bir işaret daha koydu.
— Çünkü şimdi…
— Yıldız konuşacak.
Çürük gülümsedi.
— Domino.
Sokrates gözlerini pavyonun olduğu yöne çevirdi.
— Ve domino…
— devrilmeye başladı.
Siyah araba sokağın köşesinden ağır ağır çıktı.
Mehmet arka koltukta sıkıştırılmıştı.
İri adam sağında oturuyordu.
Kapüşonlu olan direksiyonun arkasındaydı.
Araba ilerlerken Mehmet camdan dışarı baktı.
Mahalle küçülüyordu.
Evler geride kalıyordu.
İri adam sigara yaktı.
— Rahat ol.
Mehmet titreyerek konuştu.
— Beni nereye götürüyorsunuz?
Adam dumanı üfledi.
— Patronun yanına.
Mehmet başını salladı.
— Ben gerçekten bir şey bilmiyorum.
İri adam güldü.
— Patron da öyle diyenleri çok sevmez.
Sokağın diğer ucunda başka bir araba motorunu çalıştırdı.
Aras direksiyonu çevirdi.
— Çıkıyorlar.
Çürük arabanın arkasına baktı.
— Takip mesafesi.
Sokrates arka koltukta sakince oturuyordu.
Elindeki defter kapalıydı.
Ama gözleri açıktı.
— Yıldız konuşacak.
Aras sordu.
— Ya konuşmazsa?
Sokrates pencereye baktı.
— O zaman…
— şehir konuşur.
Araba şehrin merkezine girdi.
Neon ışıkları.
Yağmurla ıslanmış asfalt.
Pavyonların olduğu sokağa yaklaştılar.
Kapüşonlu adam direksiyonu kırdı.
Araba pavyonun arka kapısına yanaştı.
İri adam kapıyı açtı.
Mehmet’i kolundan tuttu.
— İn.
Mehmet zorla indi.
Kapı açıldı.
İçeride müzik yoktu.
Sessizlik vardı.
Koridorda iki adam bekliyordu.
İçeri yürüdüler.
Kapının sonunda bir oda.
Kapüşonlu adam kapıyı açtı.
— Patron.
Odanın ortasında Yıldız oturuyordu.
Masada bir bardak.
Bir kül tablası.
Ve bir davetiye kartı.
Yıldız başını kaldırdı.
Mehmet’i gördü.
Gözlerini daralttı.
— Demek sensin.
Mehmet ağlamaklıydı.
— Ben hiçbir şey yapmadım.
Yıldız kartı parmaklarının arasında çevirdi.
— Herkes öyle der.
Sonra yavaşça ayağa kalktı.
— Ama filozof…
— boş davetiye göndermez.
Sokağın karşısında Aras arabayı durdurdu.
Pavyonun ışıkları uzaktan görünüyordu.
Çürük binaya baktı.
— İçeri girdiler.
Sokrates kapıyı açtı.
Arabadan indi.
Gece soğuktu.
Sokak boştu.
Çürük fısıldadı.
— Patron…
— içeri mi?
Sokrates başını kaldırdı.
Pavyona baktı.
— Hayır.
— Henüz değil.
Aras sordu.
— O zaman?
Sokrates cebinden yeni bir davetiye çıkardı.
Kartı parmaklarının arasında tuttu.
— Şehrin hatırlaması için…
— bir isim daha gerekiyor.
Çürük kartı aldı.
Üzerinde bir isim yazıyordu.
Çürük kaşlarını kaldırdı.
— Bu…
— Yıldız.
Sokrates hafifçe gülümsedi.
— Davetiye…
— sahibini buldu.
Pavyonun içi ağır bir sessizlikle doluydu.
Mehmet ortada duruyordu.
Yıldız masanın arkasında.
Adamları kapının iki yanında.
Kül tablasındaki sigara yavaş yavaş yanıyordu.
Yıldız kartı masaya bıraktı.
— Filozof…
— seni niye seçti?
Mehmet başını salladı.
— Bilmiyorum.
Yıldız ayağa kalktı.
Adımları yavaştı.
Masadan uzaklaştı.
Mehmet’in etrafında dolaştı.
— Bu şehirde…
— hiç kimse sebepsiz seçilmez.
Mehmet nefes almakta zorlanıyordu.
— Vallahi bilmiyorum.
Yıldız durdu.
Mehmet’in tam karşısına geçti.
— Peki.
— başka kim biliyor?
Mehmet dondu.
Yıldız bunu fark etti.
Gülümsedi.
— İşte…
— cevap geldi.
Sokağın karşısında rüzgâr biraz sert esiyordu.
Sokrates kaldırımı izliyordu.
Çürük arabaya yaslanmıştı.
Aras etrafı kontrol ediyordu.
Pavyonun kapısı görünüyordu.
Ama içeride neler olduğunu bilmiyorlardı.
Çürük sessizliği bozdu.
— Patron.
— Yıldız güçlü bir adam.
Sokrates başını hafifçe eğdi.
— Güç…
— yanlış yerde durunca ağır olur.
Aras sordu.
— Plan ne?
Sokrates cebinden bir kalem çıkardı.
Defterini açtı.
Yıldız’ın ismini yazdı.
Sonra altına tek bir kelime ekledi.
“Bugün.”
Pavyonun içinde Yıldız sandalyeye tekrar oturdu.
— Konuş.
Mehmet ağlamaya başladı.
— Ben sadece defterleri tuttum.
— Parayı saydım.
Yıldız parmağını kaldırdı.
— Devam et.
Mehmet yutkundu.
— Bir kere…
— bir isim gördüm.
Yıldız eğildi.
— Hangi isim?
Mehmet korkuyla fısıldadı.
— Sokrates.
Odadaki herkes sustu.
Kapüşonlu adam başını kaldırdı.
Yıldız’ın yüzündeki ifade değişmedi.
Ama gözleri karardı.
— Ne zaman?
Mehmet cevap verdi.
— Üç ay önce.
— Bir ödeme.
Yıldız ayağa kalktı.
Yavaşça yürüdü.
Pencereye gitti.
Perdeyi araladı.
Sokağa baktı.
Karanlıkta bir araba gördü.
Ve yanında duran bir adam.
Sokrates.
Yıldız perdeyi bıraktı.
Gülümsedi.
— Demek…
— filozof geldi.
Sokağın karşısında Çürük bunu fark etti.
— Perde oynadı.
Aras direksiyona geçti.
— Bizi gördü.
Sokrates hareket etmedi.
— Biliyorum.
Çürük sordu.
— Şimdi mi?
Sokrates pavyona baktı.
Gece sessizdi.
Ama şehir nefesini tutmuş gibiydi.
Sokrates yavaşça konuştu.
— Şimdi.
Aras motoru çalıştırdı.
Çürük ceketinin içinden silahını kontrol etti.
Sokrates yürümeye başladı.
Pavyonun kapısına doğru.
Çürük arkasından mırıldandı.
— Şehir…
— birini daha kaybedecek.
Sokrates kapıya yaklaşırken cevap verdi.
— Hayır.
— şehir…
— bir yükten kurtulacak.
Yıldız kartı masaya bıraktı.
Odanın içindeki hava ağırlaştı.
Mehmet nefes alırken zorlanıyordu.
Yıldız sandalyesine yaslandı.
— Filozof seni neden seçti?
Mehmet başını salladı.
— Bilmiyorum.
Yıldız bir süre ona baktı.
Sonra odadaki adamlara döndü.
— Çıkın.
Adamlar tereddüt etti.
— Patron…
Yıldız sesini yükseltmeden tekrar etti.
— Çıkın.
Kapı kapandı.
Oda sessizleşti.
Yıldız sigarasını yaktı.
Duman yavaşça tavana yükseldi.
— Filozof şehirle oyun oynuyor.
Mehmet korkuyla baktı.
— Ben sadece muhasebeciyim.
Yıldız sigarayı kül tablasına bastı.
— Hayır.
— Artık değilsin.
Pavyonun arka sokağında Sokrates yürüyordu.
Çürük yanında.
Aras biraz geride kalmıştı.
Gece sessizdi.
Sokrates durdu.
Binaya baktı.
— Yıldız beklediğimden hızlı öğrendi.
Çürük sordu.
— İçeride ne yapıyor?
Sokrates cevap verdi.
— Mehmet’i çözüyor.
— Para nerede.
— Kim konuştu.
— Kim sattı.
Çürük gülümsedi.
— Ama Mehmet bilmiyor.
Sokrates başını salladı.
— Biliyor.
Çürük şaşırdı.
— Nasıl?
Sokrates cebinden kalem çıkardı.
Defterine bir çizgi attı.
— İnsanlar bilmediklerini saklayamaz.
— Ama bildiklerini gizler.
Pavyonun içinde Yıldız ayağa kalktı.
Mehmet’in karşısına geldi.
— Filozof sana neden davetiye gönderdi?
Mehmet susuyordu.
Yıldız eğildi.
— Çünkü bir yerde…
— bir hata yaptın.
Mehmet gözlerini kapattı.
Bir an düşündü.
Sonra fısıldadı.
— Kasada bir eksik vardı.
Yıldız’ın gözleri değişti.
— Ne kadar?
Mehmet cevap verdi.
— Yüz bin.
Yıldız geriye yaslandı.
— Kim aldı?
Mehmet başını kaldırdı.
— Ben değilim.
Yıldız soğuk bir şekilde baktı.
— Ama sen gördün.
Mehmet yutkundu.
— Evet.
Yıldız yavaşça konuştu.
— Kim?
Mehmet cevap vermeden önce kapı aniden açıldı.
Bir adam içeri girdi.
— Patron!
Yıldız döndü.
— Ne var?
Adam nefes nefeseydi.
— Filozof…
— burada.
Odanın içindeki herkes dondu.
Sokrates kapıdan içeri girdi.
Pavyonun salonu neredeyse boştu.
Müzik durmuştu.
Işıklar loştu.
Çürük kapıyı kapattı.
Aras arkada kaldı.
Sokrates yavaş adımlarla yürüdü.
Merdivenlere doğru ilerledi.
Çürük fısıldadı.
— Patron…
— Bu gece şehir değişecek.
Sokrates cevap verdi.
— Hayır.
— Bu gece şehir…
— hatırlayacak.
Ve merdivenlerden yukarı çıktı.
Merdivenler dar ve karanlıktı.
Sokrates ağır ağır çıkıyordu.
Her adımda ayakkabısının sesi boş koridorda yankılanıyordu.
Çürük arkasından geliyordu.
Elini montunun içine sokmuştu.
Silahın kabzasını hissediyordu.
Ama Sokrates durmasını işaret etti.
— Silah yok.
Çürük kaşlarını çattı.
— Patron…
Sokrates başını çevirmeden konuştu.
— Bu bir infaz değil.
— Bu bir konuşma.
Üst kattaki kapının önünde iki adam vardı.
Yıldız’ın adamları.
Sokrates’i görünce gerildiler.
Birisi hemen silaha davrandı.
Ama Sokrates durmadı.
Adımlarını yavaşlatmadı.
Adam bağırdı.
— Dur!
Sokrates durdu.
Adam silahı kaldırdı.
— Bir adım daha atarsan…
Sokrates gözlerinin içine baktı.
— Davetiye aldın mı?
Adamın eli titredi.
Çürük bunu gördü.
Adamın yüzü solmuştu.
— Patron yukarıda.
Sokrates başını salladı.
— Biliyorum.
Kapı açıldı.
Odanın içinde Yıldız ayaktaydı.
Mehmet sandalye üzerinde oturuyordu.
Elleri bağlıydı.
Kapı açıldığında herkes dönüp baktı.
Sokrates içeri girdi.
Yıldız birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.
Sonra hafifçe güldü.
— Demek filozof sensin.
Sokrates cevap vermedi.
Odanın ortasında durdu.
Masaya baktı.
Masada duran kartı gördü.
Kendi davetiyesi.
Yıldız kartı eline aldı.
— Güzel oyun.
Sokrates sakin bir sesle konuştu.
— Oyun değil.
— Temizlik.
Yıldız güldü.
— Şehri mi temizliyorsun?
Sokrates başını hafifçe eğdi.
— Delikleri.
Mehmet korkuyla Sokrates’e bakıyordu.
Yıldız sigarasını yaktı.
— Sana bir soru.
— Neden benim şehrimde?
Sokrates cevap verdi.
— Çünkü burası senin değil.
Yıldız’ın gözleri sertleşti.
— Ve sen bunu değiştireceğini mi sanıyorsun?
Sokrates cebinden bir kart daha çıkardı.
Masaya bıraktı.
Kartın üzerinde bir isim vardı.
Yıldız.
Odadaki herkes sessizleşti.
Sokrates konuştu.
— Davetiyeni getirdim.
Yıldız kartı gördü.
Ama yüzü değişmedi.
Sadece sigaradan bir nefes daha aldı.
— Ve?
Sokrates cevap verdi.
— Saat başladı.
Odanın içinde saat tik tak ediyormuş gibi bir sessizlik oluştu.
Yıldız gülümsedi.
— O zaman bir şey öğren.
Sigarasını yere attı.
Ayağıyla ezdi.
— Bu şehirde…
— saatleri ben durdururum.
Tam o anda…
Koridordan bir silah sesi geldi.
Merdivenlerin gıcırtısı yukarı kata yayıldı.
Sokrates ağır ağır çıkıyordu.
Çürük arkasında.
Aras merdivenin dibinde kaldı.
Pavyon sessizdi.
Yukarıdaki koridorda iki adam bekliyordu.
Sokrates’i görünce silahlarına davrandılar.
Ama Sokrates durmadı.
Yürümeye devam etti.
Çürük hafifçe güldü.
— Patronu tanımıyorlar.
Adamlar bağırdı.
— Dur!
Sokrates durmadı.
Bir adım daha attı.
Sonra biri silahını kaldırdı.
Tam o anda…
Çürük ateş etti.
Silah sesi koridoru doldurdu.
İlk adam yere düştü.
İkincisi silahını kaldırmaya çalıştı.
Ama Aras aşağıdan ateş etti.
Adam duvara çarpıp yere yığıldı.
Koridor tekrar sessizleşti.
Sokrates hiç bakmadan yürümeye devam etti.
Kapıya geldi.
Kapının arkasında Yıldız vardı.
Çürük kapıyı tekmeyle açtı.
Kapı duvara çarptı.
Odanın içi dondu.
Yıldız ayaktaydı.
Mehmet sandalyede.
Yıldız’ın adamları silaha uzandı.
Ama Sokrates çoktan içeri girmişti.
Elinde silah yoktu.
Sadece gözleri.
Odayı süzdü.
Sonra Yıldız’a baktı.
— Davetiye ulaştı mı?
Yıldız gülümsedi.
— Geç kaldın filozof.
Sokrates başını hafifçe eğdi.
— Hayır.
— Tam zamanında geldim.
Yıldız elini masaya koydu.
— Şehrin düzenini bozuyorsun.
Sokrates cevap verdi.
— Ben düzen kurmam.
— Sadece kirli olanı temizlerim.
Yıldız’ın adamlarından biri silahını kaldırdı.
Ama Çürük çoktan ateş etmişti.
Adam yere düştü.
Diğerleri geri çekildi.
Oda barut koktu.
Yıldız gözünü kırpmadı.
— Bu şehir benim.
Sokrates bir adım yaklaştı.
— Yanlış.
— Bu şehir kimsenin değil.
— Sadece geçici sahipleri var.
Mehmet korkuyla etrafa bakıyordu.
Yıldız yavaşça masanın çekmecesine uzandı.
Ama Sokrates konuştu.
— Silahı alma.
Yıldız durdu.
— Yoksa ne olacak?
Sokrates cevap verdi.
— O zaman davetiye…
— erkene alınır.
Oda sessizleşti.
Yıldız ilk defa gözlerini kısmıştı.
— Beni öldürmek mi istiyorsun?
Sokrates başını salladı.
— Hayır.
— Seni hatırlatmak istiyorum.
Yıldız güldü.
— Neyi?
Sokrates cebinden kartı çıkardı.
Masaya bıraktı.
Kartın üzerinde tek bir kelime vardı.
YILDIZ
Sokrates konuştu.
— Bu şehirde herkes…
— bir gün davetiye alır.
Koridor barut kokusuyla dolmuştu.
Yere düşen iki adamın kanı merdiven basamaklarına doğru akıyordu.
Çürük silahını indirip Sokrates’e baktı.
— Yol açıldı.
Sokrates yerdeki adamlara kısa bir an baktı.
Sonra yürümeye devam etti.
Kapıya geldiler.
Kapının arkasında Yıldız’ın odası vardı.
İçeriden sesler geliyordu.
Yıldız bağırıyordu.
— Kim ateş etti?!
Mehmet sandalyesinde kıpırdanıyordu.
Sokrates kapıyı açtı.
Kapı yavaşça gıcırdayarak açıldı.
Odaya girdiler.
Yıldız ilk önce Çürük’ü gördü.
Sonra Sokrates’i.
Gözleri daraldı.
— Demek geldin.
Sokrates masanın ortasına doğru yürüdü.
— Davetiye getirdim.
Yıldız güldü.
Ama bu sefer gülüşü sertti.
— Sen gerçekten kendini şehir sanıyorsun.
Sokrates cevap verdi.
— Hayır.
— Ben sadece hatırlatırım.
Yıldız cebinden silah çıkardı.
Ama Çürük çoktan nişan almıştı.
Odadaki herkes dondu.
Mehmet korkuyla bakıyordu.
Yıldız yavaşça konuştu.
— Bir adam gönderiyorsun.
— Kart bırakıyorsun.
— Ve şehrin değişeceğini mi sanıyorsun?
Sokrates bir adım daha attı.
— Değişmeye başladı bile.
Yıldız’ın yüzü sertleşti.
— Bu şehir korkuyla döner.
Sokrates başını hafifçe eğdi.
— O yüzden buradayım.
Yıldız silahı kaldırdı.
Tam tetiğe basacakken…
Mehmet sandalyesiyle birlikte ayağa kalktı.
Yıldız’ın koluna çarptı.
Silah patladı.
Kurşun tavana gitti.
Çürük ateş etti.
Yıldız geriye savruldu.
Masaya çarptı.
Sigaralar yere döküldü.
Oda sessizleşti.
Yıldız yerdeydi.
Nefesi ağırdı.
Sokrates yanına geldi.
Yıldız gözlerini kaldırdı.
— Demek…
— filozof kazandı.
Sokrates cevap verdi.
— Bu kazanmak değil.
— Bu sadece bir isim daha.
Yıldız hafifçe güldü.
— Şehir bitmez.
Sokrates cebinden kalemi çıkardı.
Defterini açtı.
Yıldız’ın isminin yanına bir çizgi attı.
— Ama delikler kapanır.
Oda sessizdi.
Mehmet titreyerek baktı.
Çürük silahını indirdi.
Aşağıdan siren sesleri duyulmaya başladı.
Sokrates pencereye baktı.
Gece şehri aydınlatıyordu.
Sonra arkasını döndü.
— Gidiyoruz.
Çürük sordu.
— Nereye?
Sokrates kapıya doğru yürüdü.
— Davetiyeler bitmedi.
Ve pavyondan çıktılar.
Pavyonun arka kapısı gıcırdayarak açıldı.
Gece havası içeri doldu.
Sokrates ilk çıkan oldu.
Arkasından Çürük.
Aras arabayı çoktan çalıştırmıştı.
Siren sesleri uzaktan yaklaşmaya başlamıştı.
Çürük sigara yaktı.
— Polis geliyor.
Sokrates arabanın kapısını açmadan önce sokağa baktı.
Sokak lambaları sarı ışık veriyordu.
— Bırak gelsinler.
Çürük güldü.
— Şehir sabah başka bir hikâyeye uyanacak.
Sokrates arabaya bindi.
Aras gaza bastı.
Araba karanlık sokağın içinde kayboldu.
Pavyonun üst katında Mehmet hâlâ sandalyedeydi.
Kapı açıktı.
Oda sessizdi.
Yıldız yerde yatıyordu.
Mehmet yavaşça ayağa kalktı.
Ellerini çözdü.
Kapıya doğru yürüdü.
Koridordaki cesetleri gördü.
Yutkundu.
Fısıldadı.
— Filozof…
Sonra merdivenlerden aşağı indi.
Ama o anda bir şeyi fark etti.
Masada bir kart daha vardı.
Yeni bir davetiye.
Mehmet kartı eline aldı.
Kartın üzerinde tek bir isim yazıyordu.
MEHMET
Mehmet’in yüzü soldu.
Kartın altındaki cümleyi okudu.
“Her tanık bir gün hikâyenin parçası olur.”
Araba şehir merkezinden uzaklaşmıştı.
Çürük camdan dışarı bakıyordu.
— Yıldız bitti.
Aras sordu.
— Sırada kim var?
Sokrates cebinden defteri çıkardı.
Sayfalar doluydu.
İsimler çizilmişti.
Bazıları hâlâ duruyordu.
Sokrates bir sayfayı çevirdi.
Yeni bir isim vardı.
Çürük gördü.
— Mehmet.
Aras aynadan baktı.
— Onu da mı?
Sokrates başını hafifçe salladı.
— Henüz değil.
Çürük kaşlarını kaldırdı.
— Neden?
Sokrates pencereye baktı.
Şehir ışıkları uzakta kalıyordu.
— Çünkü bazen…
— korku yaşamak zorundadır.
Araba geceye doğru ilerledi.
Ve şehir…
ilk kez sessizdi.
Araba şehrin dışına doğru ilerliyordu.
Sokak lambaları birer birer geride kalıyordu.
Çürük camdan bakmayı bıraktı.
— Bu gece çok isim gitti.
Aras direksiyonu sıkıca tutuyordu.
— Ama şehir hâlâ aynı.
Sokrates arka koltukta sessizdi.
Defteri dizlerinin üzerindeydi.
Sayfaları çevirdi.
Bazı isimler çizilmişti.
Bazıları hâlâ bekliyordu.
Kalemi kaldırdı.
Bir isim daha yazdı.
Çürük aynadan gördü.
— Yeni davetiye mi?
Sokrates başını kaldırmadan cevap verdi.
— Her gece bir tane.
Aras sordu.
— Peki şehir ne zaman biter?
Sokrates pencereye baktı.
Uzakta fabrikaların ışıkları yanıyordu.
— Şehir bitmez.
— Ama korku yön değiştirir.
Çürük sigarasını attı.
— Artık insanlar korkacak.
Sokrates başını salladı.
— Hayır.
— Artık hatırlayacaklar.
Pavyonda siren sesleri yükselmişti.
Polis arabaları sokağı kapatmıştı.
Memurlar içeri giriyordu.
Merdivenlerden yukarı çıktılar.
Koridoru gördüler.
Yerde yatan adamları.
Kan izlerini.
Sonunda odaya girdiler.
Bir polis fısıldadı.
— Tanrım…
Masada bir kart duruyordu.
Memur eldivenle aldı.
Kartı okudu.
Üzerinde tek bir cümle vardı.
“Delik kapandı.”
Altında küçük bir imza.
Sokrates
Memur başını kaldırdı.
— Bu kim lan?
Ama kimse cevap veremedi.
Şehrin başka bir yerinde…
Mehmet bir banka oturmuştu.
Elinde kart vardı.
Davetiye.
Kendi ismi.
Ellerinin titremesi durmuyordu.
Fısıldadı.
— Neden ben?
O anda arkasından bir ses geldi.
— Çünkü gördün.
Mehmet dondu.
Yavaşça arkasını döndü.
Çürük oradaydı.
Duvara yaslanmıştı.
Sigarasını yakıyordu.
Mehmet’in sesi titredi.
— Beni öldürecek misiniz?
Çürük dumanı üfledi.
— Hayır.
— Patron öyle demedi.
Mehmet şaşkındı.
— O zaman neden kart?
Çürük cevap verdi.
— Hatırlaman için.
— Bu şehirde herkes…
— bir gün davetiye alır.
Çürük sigarasını yere attı.
Ayağıyla ezdi.
Sonra karanlığa doğru yürüdü.
Mehmet bankta tek başına kaldı.
Elindeki karta baktı.
Altındaki yazıyı yeni fark etti.
“Henüz değil.”
Ve şehir…
o geceden sonra…
hiçbir zaman eskisi gibi olmadı.
Mehmet bankta uzun süre oturdu.
Elindeki kartı çevirdi.
“Henüz değil.”
Bu iki kelime kafasının içinde dönüyordu.
Ayağa kalktı.
Etrafına baktı.
Sokak boştu.
Çürük gitmişti.
Ama Mehmet ilk defa bir şeyi anlamıştı.
Filozof öldürmeden önce…
insanı yaşatıyordu.
Şehrin diğer ucunda eski bir depoda ışık yanıyordu.
Aras arabayı içeri aldı.
Kapı kapandı.
Çürük sandalyeye oturdu.
— Yıldız gitti.
— Pavyon bitti.
Aras duvara yaslandı.
— Ama şehirde onlarca kişi var.
Sokrates masanın başına geçti.
Defteri açtı.
Sayfalar doluydu.
Bazı isimlerin yanında küçük işaretler vardı.
Bazılarının yanında hiçbir şey yoktu.
Kalemi kaldırdı.
Bir isim daha çizdi.
Çürük merakla baktı.
— Bu kimdi?
Sokrates cevap verdi.
— Kendi kendine düşen bir taş.
Aras sordu.
— Sırada kim var?
Sokrates sayfayı çevirdi.
Yeni bir liste vardı.
Daha büyük.
Daha derin.
Çürük hafifçe güldü.
— Bu şehir gerçekten delikmiş.
Sokrates defteri kapattı.
— Delik…
— ama herkes çıkamaz.
Sabahın ilk ışıkları şehre vuruyordu.
Gazete dağıtan çocuk pavyonun önünden geçti.
Polis şeritleri hâlâ duruyordu.
Gazeteler dağıtıldı.
Manşet aynıydı.
“GECE KATLİAMI”
Ama kimse bir ismi bilmiyordu.
Sadece bir kelime dolaşıyordu.
Fısıltı gibi.
Sokak sokak.
Sokrates
Depoda sessizlik vardı.
Çürük uyumamıştı.
Sigara içiyordu.
Aras da uyanıktı.
Sokrates pencereden dışarı bakıyordu.
Şehir yavaş yavaş uyanıyordu.
Çürük sordu.
— Patron.
— Bu şehir ne zaman temizlenecek?
Sokrates cevap verdi.
— Temizlenmeyecek.
Çürük kaşlarını çattı.
— O zaman?
Sokrates döndü.
Gözleri sakindi.
— Hatırlayacak.
Aras merakla baktı.
— Neyi?
Sokrates masanın üzerindeki davetiyelerden birini aldı.
Kartı parmaklarının arasında çevirdi.
— Bir gün…
— herkesin sırası geleceğini.
Kartın üzerine yeni bir isim yazdı.
Çürük eğilip baktı.
Yazıyı okuyunca kısa bir ıslık çaldı.
— Bu büyük biri.
Sokrates kartı masaya bıraktı.
— Evet.
— O yüzden…
— davetiye erken gönderildi.
Depoda sessizlik oldu.
Şehir uyanıyordu.
Ama kimse bilmiyordu.
Bir yerde…
yeni bir davetiye yazılmıştı.
Gece ilerlemişti.
Şehir yavaş yavaş susuyordu.
Ama bazı sokaklar hâlâ uyanıktı.
Mehmet bankta oturmaya devam etti.
Elindeki davetiye avucunun içinde buruşmuştu.
Kalkmak istedi.
Ama nereye gideceğini bilmiyordu.
Çünkü artık hiçbir yer güvenli değildi.
Şehrin başka bir ucunda araba durdu.
Aras motoru kapattı.
Çürük kapıyı açtı.
Soğuk hava içeri doldu.
Sokrates arabadan indi.
Sokak boştu.
Eski bir depo binasının önündeydiler.
Kapı paslıydı.
Çürük anahtarı çevirdi.
Kapı açıldı.
İçeri girdiler.
Depo karanlıktı.
Aras ışığı yaktı.
Bir masa.
Üç sandalye.
Ve duvarda büyük bir şehir haritası.
Haritanın üzerinde küçük işaretler vardı.
Kırmızı noktalar.
Çürük haritaya baktı.
— Yıldız gitti.
Sokrates başını salladı.
— Ama delik kapanmadı.
Aras sordu.
— Kaç kişi kaldı?
Sokrates defteri açtı.
Sayfayı çevirdi.
Bir liste vardı.
On iki isim.
Kalemle birinin üstünü çizdi.
— On bir.
Çürük gülümsedi.
— Şehir temizleniyor.
Sokrates başını kaldırdı.
— Temizlik değil.
— Denge.
Aynı anda şehir merkezinde…
Bir adam karanlık bir odada oturuyordu.
Masasında gazete vardı.
Manşet büyüktü.
“Pavyonda Kanlı Gece.”
Adam gazeteyi katladı.
Yanındaki adam sordu.
— Yıldız gitti.
Adam başını salladı.
— Biliyorum.
Adam tekrar konuştu.
— Filozof mu yaptı?
Adam sigarasını yaktı.
— Evet.
Adamın yüzü gölgede kalıyordu.
Ama sesi sakindi.
— O zaman sıra bize gelir.
Yanındaki adam korkuyla sordu.
— Ne yapacağız?
Adam sigaradan bir nefes aldı.
— Bekleyeceğiz.
Adam masanın çekmecesini açtı.
İçinden bir kart çıkardı.
Davetiye.
Üzerinde bir isim yazıyordu.
SOKRATES
Adam gülümsedi.
— Çünkü bazen…
— avcı da davetiye alır.
Şehir yine sessizdi.
Ama oyun…
henüz bitmemişti.
Depodaki hava ağırdı.
Sokrates haritanın önünde duruyordu.
Kırmızı noktalar şehrin damarları gibi yayılmıştı.
Çürük sandalyeye oturdu.
— Yıldız düştü.
Aras duvara yaslandı.
— Ama biri yerini doldurur.
Sokrates kalemi kaldırdı.
Haritada yeni bir noktaya dokundu.
— Zaten doldurdu.
Çürük başını kaldırdı.
— Kim?
Sokrates cevap vermedi.
Sadece defteri açtı.
Bir sayfayı çevirdi.
Orada yeni bir isim vardı.
KADİR
Çürük kaşlarını çattı.
— Bu kim?
Sokrates haritaya baktı.
— Yıldız’ın gölgesi.
— Parayı yöneten.
— Ama hiç görünmeyen.
Aras sordu.
— Davetiye gitti mi?
Sokrates başını hafifçe salladı.
— Çoktan.
Şehrin kuzeyinde büyük bir apartmanın en üst katı.
Pencerelerden şehir ışıkları görünüyordu.
Kadir tek başına oturuyordu.
Masasında bilgisayar açıktı.
Ekranda hesaplar.
Para akışları.
Telefonu titredi.
Bir mesaj.
Sadece bir fotoğraf.
Bir kart.
Kadir fotoğrafı büyüttü.
Davetiye.
Üzerinde kendi adı.
KADİR
Altında tek bir cümle.
“Saat başladı.”
Kadir birkaç saniye ekrana baktı.
Sonra güldü.
Telefonu kapattı.
— Demek filozof…
Adam ayağa kalktı.
Pencereye yürüdü.
Şehre baktı.
— Oyun oynamak istiyorsun.
Masaya döndü.
Çekmeceyi açtı.
İçinden siyah bir tabanca çıkardı.
Yanında bir dosya vardı.
Dosyanın üstünde tek bir fotoğraf.
Sokrates
Kadir fısıldadı.
— Hata yaptın.
Depoda Çürük sigara yaktı.
— Bir şey garip.
Aras sordu.
— Ne?
Çürük Sokrates’e baktı.
— Bu adam korkmadı.
Sokrates başını salladı.
— Çünkü henüz anlamadı.
Aras merak etti.
— Neyi?
Sokrates defteri kapattı.
— Davetiyeler…
— ölüm için değildir.
Çürük güldü.
— O zaman?
Sokrates haritaya baktı.
— Seçim için.
Depoda kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Sokrates kapıya doğru yürüdü.
— Gidiyoruz.
Aras sordu.
— Nereye?
Sokrates cevap verdi.
— Kadir’e.
Kapı açıldı.
Gece yine onları bekliyordu.
Ve şehir…
bir kez daha…
nefesini tutuyordu.
Araba depodan çıkarken sokak yine sessizdi.
Motorun sesi geceyi yararak ilerliyordu.
Aras direksiyonda.
Çürük arka koltukta.
Sokrates ön koltukta camdan dışarı bakıyordu.
Şehrin ışıkları uzakta titriyordu.
Çürük sessizliği bozdu.
— Kadir korkmadı.
Sokrates başını hafifçe eğdi.
— Korku sonradan gelir.
Aras sordu.
— Ya gelmezse?
Sokrates kısa cevap verdi.
— O zaman öğrenir.
Kadir’in apartmanının önü sakindi.
Araba sokağın köşesinde durdu.
Aras motoru kapattı.
Çürük binaya baktı.
— Üst kat.
— Tek giriş.
Sokrates kapıyı açtı.
— Bekleyin.
Çürük kaşlarını kaldırdı.
— Tek başına mı?
Sokrates cevap vermedi.
Sadece yürümeye başladı.
Apartmanın kapısı açıktı.
Merdivenler dar ve eskiydi.
Sokrates yukarı çıkarken ayak sesleri yankılandı.
Üç kat.
Dört kat.
En üst kat.
Koridorun sonunda bir kapı.
Kapının altında ışık sızıyordu.
Sokrates kapıyı çaldı.
İçeriden bir ses geldi.
— Açık.
Sokrates kapıyı itti.
Odaya girdi.
Kadir pencerenin yanında duruyordu.
Elinde bir bardak.
Masada tabanca.
Ve davetiye kartı.
Kadir döndü.
— Hoş geldin filozof.
Sokrates kapıyı kapattı.
— Davetiyeyi aldın.
Kadir gülümsedi.
— Aldım.
— Ama bir şeyi merak ediyorum.
Sokrates bekledi.
Kadir sordu.
— Sen gerçekten insanları kurtardığını mı sanıyorsun?
Sokrates cevap verdi.
— Hayır.
— Onlara seçim veriyorum.
Kadir güldü.
— İnsanlar seçim yapmaz.
— Hayatta kalırlar.
Masadaki tabancayı aldı.
Ama doğrultmadı.
Sadece elinde tuttu.
— Mesela şimdi.
— Seni vurabilirim.
Sokrates yerinden kıpırdamadı.
— Ama vurmayacaksın.
Kadir kaşlarını kaldırdı.
— Neden?
Sokrates davetiye kartını işaret etti.
— Çünkü kartı sakladın.
Kadir birkaç saniye sustu.
Sonra yavaşça tabancayı masaya bıraktı.
— İlginç bir adamsın.
Sokrates bir adım yaklaştı.
— Sen de.
Kadir pencereye baktı.
Şehrin ışıkları aşağıda yanıyordu.
— Yıldız aptaldı.
— Ama ben değilim.
Sokrates cevap verdi.
— O yüzden buradayım.
Kadir döndü.
— Ve?
Sokrates sakin bir sesle konuştu.
— Şehri bırak.
Kadir güldü.
— Bırakmazsam?
Sokrates gözlerini kaldırdı.
— O zaman davetiye…
— kapanır.
Odanın içi sessizleşti.
Kadir birkaç saniye düşündü.
Sonra cebinden başka bir kart çıkardı.
Masaya koydu.
Kartın üzerinde bir isim vardı.
SOKRATES
Kadir yavaşça konuştu.
— Belki de…
— bu gece iki davetiye kapanır.
Oda sessizleşti.
Masada iki davetiye duruyordu.
Biri Kadir’in.
Biri Sokrates’in.
Kadir sandalyeye yaslandı.
— Demek sonunda bana geldin.
Sokrates ayakta duruyordu.
— Sana gelmedim.
— Sana seçenek getirdim.
Kadir başını hafifçe yana eğdi.
— İnsanlar seçenek sevmez.
— İnsanlar güç sever.
Sokrates pencereye baktı.
Şehir aşağıda uzanıyordu.
— Güç geçicidir.
Kadir güldü.
— Ama korku kalıcıdır.
Masadaki silahı eline aldı.
Bu sefer doğrulttu.
Doğrudan Sokrates’e.
— Şimdi söyle filozof.
— Bu şehirde kim kalacak?
Sokrates hiç hareket etmedi.
— Bu şehir…
— kimseye ait değil.
Kadir tetiğe yarım bastı.
Tam o anda…
Koridordan bir ses geldi.
Kapı bir anda açıldı.
Çürük içeri girdi.
Silahı Kadir’e doğrultmuştu.
Arkasında Aras vardı.
Oda bir anda gerildi.
Kadir gözlerini kısarak baktı.
— Demek yalnız değilsin.
Sokrates cevap verdi.
— Hiç olmadım.
Kadir birkaç saniye düşündü.
Sonra yavaşça silahı masaya bıraktı.
— İlginç.
Çürük kaşlarını çattı.
— Oyun mu oynuyorsun?
Kadir sandalyeden kalktı.
Pencereye yürüdü.
Şehre baktı.
— Bu şehir bir oyun zaten.
Sonra arkasını döndü.
Sokrates’e baktı.
— Ama bir şey fark ettim.
Sokrates bekledi.
Kadir konuştu.
— Sen öldürmüyorsun.
— Sen seçim yaptırıyorsun.
Sokrates başını hafifçe salladı.
— Evet.
Kadir davetiyeyi aldı.
Elinde çevirdi.
— O zaman benim seçimim de var.
Çürük silahı biraz daha kaldırdı.
— Patron dikkat.
Kadir Sokrates’e baktı.
— Bu gece…
— seni öldürmeyeceğim.
Oda dondu.
Aras şaşkınlıkla baktı.
Çürük kaşlarını çattı.
— Neden?
Kadir cevap verdi.
— Çünkü seni izlemek daha eğlenceli olacak.
Davetiye kartını cebine koydu.
— Ve bir gün…
— o kartı ben kapatacağım.
Sokrates birkaç saniye Kadir’e baktı.
Sonra döndü.
Kapıya yürüdü.
Çürük ve Aras arkasından çıktı.
Kapı kapanırken Kadir yalnız kaldı.
Pencereye döndü.
Şehre baktı.
Ve fısıldadı.
— Oyun başladı filozof.
Aşağıda araba çalıştı.
Sokrates ve ekibi geceye doğru uzaklaştı.
Şehir ise…
iki avcıyı aynı anda doğurmuştu.
Merdivenlerden inerken ayak sesleri apartmanda yankılanıyordu.
Çürük ilk konuşan oldu.
— Patron… onu bıraktık.
Sokrates durmadı.
— Evet.
Aras kapıyı açtı.
Gece havası yüzlerine çarptı.
Araba hâlâ köşede duruyordu.
Çürük sigarasını yaktı.
— Bu adam diğerlerinden farklı.
Sokrates arabaya bindi.
— Çünkü korkmadı.
Aras direksiyona geçti.
— Ya korkmazsa?
Sokrates camdan apartmana baktı.
— Herkes korkar.
— Sadece zamanı farklıdır.
Apartmanın üst katında Kadir hâlâ pencerenin önündeydi.
Şehrin ışıkları gözlerine vuruyordu.
Cebinden davetiye kartını çıkardı.
Kartın kenarını parmağıyla yokladı.
— Filozof…
Masaya yürüdü.
Çekmeceyi açtı.
İçinden bir dosya çıkardı.
Dosyanın içinde fotoğraflar vardı.
Sokrates.
Çürük.
Aras.
Eski haber kupürleri.
Eski cinayet raporları.
Kadir dosyayı kapattı.
— Seni bulmak zor olmadı.
Sonra telefonu aldı.
Bir numara çevirdi.
Hat açıldı.
— Dinliyorum.
Kadir kısa konuştu.
— Şehre geri dön.
Karşı taraf sustu.
— Kime?
Kadir cevap verdi.
— Filozofa.
Araba şehrin dışındaki köprüden geçiyordu.
Neon ışıkları suya yansıyordu.
Çürük arkaya döndü.
— Bir şey değişti.
Aras sordu.
— Ne?
Çürük Sokrates’e baktı.
— Bu sefer…
— av bizi izliyor.
Sokrates defteri açtı.
Yeni bir sayfa çevirdi.
Kalemle bir şey yazdı.
Aras aynadan baktı.
— Yeni isim mi?
Sokrates sayfayı kapattı.
— Hayır.
Çürük merak etti.
— O zaman?
Sokrates kısa cevap verdi.
— Yeni savaş.
Şehrin başka bir ucunda eski bir tren garı.
Peron boştu.
Yağmur ince ince yağıyordu.
Bir adam trenden indi.
Uzun palto.
Siyah eldiven.
Cebinden telefonunu çıkardı.
Mesajı okudu.
“Şehre dön.”
Altında tek isim.
KADİR
Adam başını kaldırdı.
Gözleri karanlığa alıştı.
Sonra hafifçe gülümsedi.
— Demek…
— filozof geri döndü.
Adam cebinden küçük bir metal kart çıkardı.
Kartın üzerinde tek bir sembol vardı.
Bir delik.
Adam fısıldadı.
— Bu şehir…
— yeniden kan kokacak.
Ve adam geceye doğru yürüdü.
Çünkü artık…
oyun büyüyordu.
Tren garındaki adam ağır adımlarla yürüyordu.
Yağmur peronun demirlerine vuruyordu.
Ayak sesleri boş istasyonda yankılanıyordu.
Adam durdu.
Telefonunu tekrar çıkardı.
Kadir’in mesajına baktı.
Sonra ekranı kapattı.
— Demek oyun yeniden başladı.
Adam başını kaldırdı.
Şehre doğru baktı.
Gözleri soğuktu.
— Filozof…
— seni merak ediyordum.
Şehrin diğer tarafında araba hâlâ ilerliyordu.
Aras direksiyonu bırakmadan konuştu.
— Birileri geliyor.
Çürük kaşlarını çattı.
— Nereden biliyorsun?
Aras aynaya baktı.
— Şehir sessizleşti.
Sokrates camdan dışarı bakıyordu.
— Kadir boş durmaz.
Çürük sigarasını attı.
— O zaman davetiyeler hızlanacak.
Sokrates başını salladı.
— Hayır.
— Artık davetiyeler değil.
Aras sordu.
— O zaman ne?
Sokrates kısa cevap verdi.
— Av.
Kadir masasında oturuyordu.
Pencerenin önünde şehir ışıkları titriyordu.
Kapı çalındı.
— Gir.
Kapı açıldı.
İçeri bir adam girdi.
Islak palto.
Soğuk gözler.
Kadir gülümsedi.
— Hoş geldin.
Adam paltosunu çıkardı.
— Uzun zaman oldu.
Kadir masanın üstündeki fotoğrafı itti.
Fotoğraf Sokrates’in.
— Bu adam.
Adam fotoğrafa baktı.
Sonra gözlerini kaldırdı.
— Filozof.
Kadir başını salladı.
— Onu istiyorum.
Adam sandalyeye oturdu.
— Ölü mü?
Kadir cevap verdi.
— Hayır.
— Önce kırılacak.
Adam hafifçe güldü.
— Bu iş hoşuma gitti.
Kadir davetiye kartını masaya koydu.
— O bana kart gönderdi.
Adam kartı aldı.
Okudu.
Sonra masaya bıraktı.
— Demek delik açtı.
Kadir gözlerini daralttı.
— Sen kapatacaksın.
Adam ayağa kalktı.
— Ben delikleri kapatmam.
— İçine bakarım.
Sonra kapıya doğru yürüdü.
Durdu.
Başını hafifçe çevirdi.
— Filozofa söyle.
— Av başladı.
Aynı anda Sokrates arabada defteri açtı.
Bir sayfaya baktı.
Boştu.
Kalemi kaldırdı.
Bir isim yazdı.
MURAT
Çürük gördü.
— Yeni davetiye mi?
Sokrates başını kaldırdı.
— Hayır.
— Yeni düşman.
Aras gaza bastı.
Araba karanlığa doğru ilerledi.
Ve şehir…
yeni bir savaşın kokusunu almaya başlamıştı.
Aras aynaya baktı.
— Şehir sessizleştiğinde bir şey olur.
Çürük camdan dışarı baktı.
Sokaklar boştu.
Işıklar yanıyordu ama hayat çekilmiş gibiydi.
— Haklısın.
— Çok sessiz.
Sokrates arka koltukta defteri kapattı.
— Çünkü biri geliyor.
Aras sordu.
— Kadir mi?
Sokrates başını salladı.
— Hayır.
— Kadir gönderir.
— Ama kendisi gelmez.
Çürük sigarasını attı.
— O zaman gelen…
Sokrates cevap verdi.
— Avcı.
Tren garındaki adam şehrin içine girmişti.
Yağmur durmamıştı.
Sokak lambaları asfaltı sarıya boyuyordu.
Adam yürürken cebinden küçük bir metal parça çıkardı.
Bir kurşun.
Parmaklarının arasında çevirdi.
— Filozof…
— bakalım gerçekten düşündüğün kadar akıllı mısın.
Adam kurşunu cebine koydu.
Sonra telefonunu çıkardı.
Bir numara çevirdi.
— Geldim.
Karşı taraftan bir ses geldi.
— Onu bul.
Adam kısa cevap verdi.
— Zaten bulacağım.
Telefon kapandı.
Adam yürümeye devam etti.
Araba köprüyü geçerken Sokrates başını kaldırdı.
— Dur.
Aras frene bastı.
Çürük hemen etrafa baktı.
— Ne oldu?
Sokrates dışarı baktı.
Köprünün ortasında bir adam duruyordu.
Yağmur altında.
Hareket etmiyordu.
Aras şaşırdı.
— Bu kim?
Çürük silahını çıkardı.
— Yolumuzu kesmiş.
Sokrates kapıyı açtı.
— Bekleyin.
Çürük hemen tepki verdi.
— Patron dikkat.
Ama Sokrates çoktan arabadan inmişti.
Yağmur omuzlarına düşüyordu.
Adam yavaşça başını kaldırdı.
Sokrates’e baktı.
İlk kez konuştu.
— Sokrates.
Sokrates durdu.
— Beni tanıyorsun.
Adam hafifçe gülümsedi.
— Uzun zamandır.
Çürük arabadan bağırdı.
— Patron kim bu?!
Adam cevap verdi.
— Ben mi?
Adam cebinden o metal kurşunu çıkardı.
Avucunda tuttu.
— Ben…
— davetiyelerin sonunu yazan adamım.
Yağmur köprünün üstüne vuruyordu.
Şehir nefesini tutmuş gibiydi.
Ve Sokrates ilk kez…
rakibine bakıyordu.
Araba köprüyü geçerken şehir arkalarında kalıyordu.
Gece ağırdı.
Sessizlik arabayı doldurmuştu.
Çürük sonunda konuştu.
— Murat…
— Bu adam kim?
Sokrates camdan dışarı bakıyordu.
— Eski bir asker.
Aras aynadan baktı.
— Paralı mı?
Sokrates başını hafifçe salladı.
— Hayır.
— O para için öldürmez.
Çürük kaşlarını çattı.
— O zaman neden?
Sokrates cevap verdi.
— Çünkü öldürmeyi sever.
Arabada kısa bir sessizlik oldu.
Aras direksiyonu biraz daha sıkı tuttu.
— Güzel.
— Bu daha tehlikeli demek.
Sokrates defteri kapattı.
— Evet.
Şehrin eski sanayi bölgesi.
Yağmur boruların arasından akıyordu.
Murat karanlık bir hangarın önünde duruyordu.
Elinde telefon.
Kadir’in gönderdiği fotoğraf ekranda.
Sokrates.
Murat fotoğrafa baktı.
Sonra telefonu cebine koydu.
Hangarın kapısını itti.
İçeride birkaç adam vardı.
Silah temizliyorlardı.
Murat içeri girince sustular.
Bir tanesi sordu.
— İş var mı?
Murat kısa cevap verdi.
— Var.
Adam güldü.
— Kim?
Murat ağır ağır konuştu.
— Filozof.
Adamların yüzü değişti.
Biri mırıldandı.
— Davetiye adamı…
Murat başını kaldırdı.
— Onu bulan kimse olmamış.
Bir diğeri sordu.
— Sen bulacak mısın?
Murat masadan bir bıçak aldı.
Parmağıyla ağırlığını tarttı.
— Hayır.
Adamlar şaşırdı.
Murat bıçağı masaya bıraktı.
— O beni bulacak.
Depoya döndüklerinde sabah yaklaşmıştı.
Aras arabayı durdurdu.
Çürük kapıyı açtı.
— Patron…
— bu adam seni avlıyor.
Sokrates içeri yürüdü.
Haritanın önünde durdu.
Kırmızı noktalar hâlâ oradaydı.
Kalemi aldı.
Bir noktanın üstünü çizdi.
— O değil.
Çürük sordu.
— Ne demek?
Sokrates yeni bir nokta çizdi.
Haritanın tam ortasına.
— Şehir.
Aras kaşlarını kaldırdı.
— Anlamadım.
Sokrates sakin konuştu.
— Murat beni aramayacak.
— Çünkü şehir onu bana getirecek.
Depoda kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Sokrates defteri açtı.
Yeni bir sayfa.
Kalem sayfaya dokundu.
Ve tek bir kelime yazdı.
MURAT
Sokrates sayfayı kapattı.
— Davetiye…
— hazır.
Depoda sessizlik ağırdı.
Sokrates haritanın önünde duruyordu.
Kırmızı noktalar şehrin damarları gibi yayılmıştı.
Çürük sigarasını yakarken konuştu.
— Bu Murat…
— seni arayacak.
Sokrates başını salladı.
— Hayır.
— O bekler.
Aras merak etti.
— Neyi?
Sokrates cevap verdi.
— Hata.
Sanayi bölgesindeki hangarda Murat sandalyede oturuyordu.
Masada üç silah.
Bir bıçak.
Ve Kadir’in verdiği fotoğraf.
Sokrates.
Murat fotoğrafı uzun süre inceledi.
Sonra masaya bıraktı.
Adamlarından biri yaklaştı.
— Ne zaman başlıyoruz?
Murat sakin konuştu.
— Başlamadık mı sanıyorsun?
Adam şaşırdı.
— Nasıl?
Murat ayağa kalktı.
— Filozof…
— insanların korkusunu kullanıyor.
Adam başını salladı.
— Evet.
Murat pencereye baktı.
— Ben de onun merakını kullanacağım.
Şehrin merkezinde küçük bir bar.
Gece yarısı.
Kapı açıldı.
İçeri siyah paltolu bir adam girdi.
Kimse dikkat etmedi.
Adam bara yaklaştı.
— Viski.
Barmen içkiyi koydu.
Adam cebinden küçük bir kart çıkardı.
Masaya bıraktı.
Kartın üzerinde bir sembol vardı.
Delik.
Barmen kartı görünce dondu.
Adam viskiden bir yudum aldı.
— Filozofa söyle.
Barmen yutkundu.
— Neyi?
Adam cevap verdi.
— Av başlasın.
Aynı anda depo.
Çürük kapıyı açarak içeri girdi.
Elinde kart vardı.
— Patron…
— biri bunu bıraktı.
Sokrates kartı aldı.
Kartın üzerinde tek bir sembol.
Delik.
Altında bir cümle.
“Şimdi ben gönderiyorum.”
Aras kaşlarını kaldırdı.
— Murat.
Sokrates kartı masaya koydu.
İlk defa hafifçe gülümsedi.
— Güzel.
Çürük şaşırdı.
— Güzel mi?
Sokrates defteri açtı.
Murat’ın isminin yanına küçük bir işaret koydu.
— Çünkü sonunda…
— biri davetiyeyi anladı.
Depodaki ışık haritanın üzerine vuruyordu.
İki isim artık karşı karşıyaydı.
Sokrates
Murat
Ve şehir…
iki avcının ilk adımını bekliyordu.
Depoda gece ağır ağır akıyordu.
Masada iki kart duruyordu.
Biri Sokrates’in gönderdiği davetiye.
Diğeri Murat’ın bıraktığı delik kartı.
Çürük kartlara baktı.
— İlk defa biri cevap verdi.
Aras duvara yaslandı.
— Ve ilk defa biri meydan okudu.
Sokrates masaya yaklaştı.
Kartı eline aldı.
Parmaklarıyla kenarını yokladı.
— Bu iyi.
Çürük kaşlarını kaldırdı.
— İyi mi?
Sokrates kartı tekrar masaya bıraktı.
— Çünkü artık saklanmayacak.
Sanayi bölgesindeki hangarda Murat masanın önünde duruyordu.
Adamlarından biri içeri girdi.
— Patron…
— şehirde konuşuluyor.
Murat başını kaldırdı.
— Ne konuşuluyor?
Adam cevap verdi.
— Filozof.
— Herkes onun davetiyelerinden bahsediyor.
Murat hafifçe güldü.
— Güzel.
Adam şaşırdı.
— Güzel mi?
Murat sandalyeye oturdu.
— Korku yayıldıkça…
— av kolaylaşır.
Gece yarısı.
Şehrin eski limanı.
Rüzgâr denizden sert esiyordu.
Sokrates, Çürük ve Aras arabadan indi.
Depodan getirdikleri küçük bir kutu vardı.
Çürük sordu.
— Bunu buraya mı bırakıyoruz?
Sokrates başını salladı.
— Evet.
Kutuyu yere bıraktı.
Kapağını açtı.
İçinde bir davetiye kartı vardı.
Ama bu sefer isim yazmıyordu.
Sadece bir cümle.
“Filozof burada.”
Aras şaşırdı.
— Onu çağırıyorsun.
Sokrates cevap verdi.
— O zaten geliyor.
Aynı anda…
Sanayi bölgesindeki hangarda Murat telefonuna baktı.
Bir fotoğraf gelmişti.
Liman.
Ve yerde duran kart.
Murat gülümsedi.
— Demek yerini söylüyorsun.
Adamlarından biri sordu.
— Tuzak mı?
Murat paltoyu aldı.
— Tabii ki tuzak.
Adam tekrar sordu.
— Gidecek miyiz?
Murat kapıya yürüdü.
— Avcı tuzağı görür.
Sonra durdu.
Başını hafifçe çevirdi.
— Ama yine de gider.
Liman sessizdi.
Dalgalar iskeleye vuruyordu.
Sokrates karanlıkta bekliyordu.
Çürük silahını kontrol etti.
— Gelirse?
Sokrates kısa cevap verdi.
— Gelecek.
Aras ufka baktı.
Uzakta bir araba farı göründü.
Yavaşça limana doğru yaklaşıyordu.
Çürük fısıldadı.
— Patron…
— geliyor.
Araba durdu.
Kapı açıldı.
Uzun paltoyla Murat arabadan indi.
Rüzgâr paltosunu savuruyordu.
İki adam birbirine baktı.
Şehirden uzak.
Sessiz limanda.
İlk defa.
Filozof ve avcı…
aynı yerde duruyordu.
Rüzgâr limanda sert esiyordu.
Deniz karanlıktı.
Sadece dalgaların sesi duyuluyordu.
Murat arabadan birkaç adım uzaklaştı.
Etrafına baktı.
Sokrates iskelede duruyordu.
Aralarında on metre vardı.
Çürük ve Aras biraz gerideydi.
Ama Murat’ın adamları görünmüyordu.
Murat gülümsedi.
— Demek filozof…
— gerçekten bekliyorsun.
Sokrates cevap vermedi.
Sadece limanın karanlığına baktı.
Sonra konuştu.
— Yalnız geldin.
Murat omuz silkti.
— Av paylaşılmaz.
Çürük dişlerini sıktı.
— Patron…
Sokrates elini hafifçe kaldırdı.
Çürük sustu.
Murat birkaç adım daha yaklaştı.
Ayakkabısının sesi tahtaya vuruyordu.
— İnsanlar senden korkuyor.
— Ama ben merak ediyorum.
Sokrates başını hafifçe eğdi.
— Neyi?
Murat cevap verdi.
— Seni.
Rüzgâr ikisinin arasında dolaşıyordu.
Deniz iskeleye vurdu.
Murat cebinden bir bıçak çıkardı.
Ama saldırmadı.
Sadece elinde tuttu.
— Davetiyeler…
— güzel fikir.
Sokrates sakin kaldı.
— Ama eksik.
Murat kaşını kaldırdı.
— Eksik mi?
Sokrates cevap verdi.
— Çünkü sonunda…
— herkes ölür.
Murat hafifçe güldü.
— İşte burada aynıyız.
Bir adım daha attı.
Şimdi aralarında birkaç metre vardı.
Çürük gerildi.
Aras nefesini tuttu.
Murat bıçağı yere sapladı.
— Ama bir fark var filozof.
Sokrates bekledi.
Murat gözlerinin içine baktı.
— Sen insanları değiştirmeye çalışıyorsun.
— Ben sadece gerçeği kabul ediyorum.
Rüzgâr şiddetlendi.
Sokrates yavaşça konuştu.
— Gerçek…
— seçimdir.
Murat başını salladı.
— Hayır.
— Gerçek…
— güçtür.
Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra Murat geri çekildi.
Bıçağı yerden aldı.
— Bugün değil.
Çürük şaşırdı.
— Kaçıyor mu?
Murat arkasını döndü.
Arabaya yürümeye başladı.
Sonra durdu.
Başını hafifçe çevirdi.
— Filozof.
Sokrates baktı.
Murat son kez konuştu.
— Bir gün…
— senin davetiyeni ben kapatacağım.
Araba çalıştı.
Farlar limanı aydınlattı.
Ve Murat karanlık yolda kayboldu.
İskelede sessizlik kaldı.
Çürük Sokrates’e baktı.
— Patron…
— bu adam geri gelecek.
Sokrates denize baktı.
— Evet.
Aras sordu.
— O zaman şimdi ne olacak?
Sokrates cebinden defteri çıkardı.
Yeni bir sayfa açtı.
Kalemi kaldırdı.
Ve tek bir kelime yazdı.
SAVAŞ.
Liman tekrar sessizleşti.
Arabanın farları uzaklaştı.
Murat karanlığın içine karıştı.
Çürük uzun süre arabanın gittiği yöne baktı.
— Patron…
— bu adam geri dönecek.
Sokrates cevap vermedi.
Denize baktı.
Dalgalar iskeleye çarpıyordu.
Aras sessizliği bozdu.
— Bu gece onu öldürebilirdik.
Sokrates başını hafifçe salladı.
— Hayır.
Çürük kaşlarını çattı.
— Neden?
Sokrates kısa cevap verdi.
— Çünkü henüz başlamadı.
Şehrin diğer ucunda Murat’ın arabası sanayi yoluna girdi.
Yan koltukta bıçak duruyordu.
Murat direksiyonu tek elle tutuyordu.
Telefonu titredi.
Kadir arıyordu.
Murat açtı.
— Bitti mi?
Murat kısa cevap verdi.
— Hayır.
Kadir sustu.
— Neden?
Murat camdan şehre baktı.
— Çünkü o…
— diğerlerinden farklı.
Kadir’in sesi soğuktu.
— O zaman bitir.
Murat telefonu kapattı.
Fısıldadı.
— Acele etmeyeceğim.
Depoya döndüklerinde sabahın ilk ışıkları görünüyordu.
Harita duvarda hâlâ duruyordu.
Kırmızı noktalar.
İsimler.
Çürük sandalyeye oturdu.
— Şehir ikiye bölündü artık.
Aras başını salladı.
— Filozof ve avcı.
Sokrates masaya yaklaştı.
Defteri açtı.
Sayfayı çevirdi.
Murat’ın isminin yanına küçük bir işaret koydu.
Sonra yeni bir isim yazdı.
Çürük gördü.
— Bu kim?
Sokrates cevap verdi.
— Onun ilk hamlesi.
Aras merak etti.
— Murat mı?
Sokrates başını salladı.
— Hayır.
— Kadir.
Depodaki hava ağırlaştı.
Çürük ayağa kalktı.
— O zaman sıradaki davetiye…
Sokrates defteri kapattı.
— Artık davetiye yok.
Aras sordu.
— Ne var?
Sokrates haritaya baktı.
— Artık…
— savaş var.
Depoda sessizlik oldu.
Ve şehir…
ilk kez gerçekten uyanmaya başladı.
Depoda sabah ışığı duvarlara vuruyordu.
Harita hâlâ ortadaydı.
Kırmızı noktalar artık daha fazla görünüyordu.
Çürük masaya yaslandı.
— Savaş diyorsun.
Aras kollarını bağladı.
— O zaman ilk hamle kimden?
Sokrates defteri kapattı.
— Murat’tan.
Çürük başını salladı.
— Eminim.
Aynı anda şehrin güneyinde eski bir otopark.
Yeraltı betondu.
Murat arabadan indi.
Yanında iki adam vardı.
Birinin elinde çanta.
Murat çantayı aldı.
Açtı.
İçinde silahlar.
Ama Murat silahlara bakmadı.
Çantanın altından bir kart çıkardı.
Bir davetiye.
Üzerinde tek bir isim.
ÇÜRÜK
Adam şaşırdı.
— Bu kim?
Murat kısa cevap verdi.
— Filozofun sağ kolu.
Adam gülümsedi.
— İlk kurşun.
Murat başını salladı.
— Hayır.
— İlk mesaj.
Depoda kapı çalındı.
Çürük hemen silahını çekti.
Aras kapıya yaklaştı.
Kapıyı açtı.
Kapının önünde küçük bir çocuk duruyordu.
Elinde bir zarf.
— Bunu bırakmamı söylediler.
Aras zarfı aldı.
Çocuk koşarak uzaklaştı.
Çürük zarfı açtı.
İçinden bir kart çıktı.
Üzerinde tek bir isim.
ÇÜRÜK
Depoda sessizlik oldu.
Çürük kartı masaya koydu.
— Demek…
— başladı.
Aras Sokrates’e baktı.
— Ne yapacağız?
Sokrates kartı aldı.
Bir süre baktı.
Sonra defteri açtı.
Murat’ın isminin yanına ikinci bir çizgi attı.
— Hamle yaptı.
Çürük gülümsedi.
— Güzel.
Silahını kontrol etti.
— O zaman cevap verelim.
Sokrates başını kaldırdı.
— Hayır.
Çürük kaşlarını çattı.
— Neden?
Sokrates kartı masaya bıraktı.
— Çünkü bu…
— davetiye değil.
Aras merak etti.
— O zaman?
Sokrates sakin konuştu.
— Bu…
— savaş ilanı.
Depodaki ışık haritanın üstüne vurdu.
İki isim artık karşı karşıyaydı.
Sokrates
Murat
Ve şehir…
iki tarafın ilk kanını bekliyordu.
Depodaki hava sertleşmişti.
Masada duran kart herkesin dikkatini çekiyordu.
ÇÜRÜK
Kırmızı haritanın ortasında sanki yeni bir hedef yanmıştı.
Çürük kartı tekrar eline aldı.
Bir süre baktı.
Sonra gülümsedi.
— Demek beni seçti.
Aras başını salladı.
— Bu tuzak.
Sokrates masaya yaklaştı.
— Evet.
Çürük sandalyeden kalktı.
— O zaman gidelim.
Sokrates başını hafifçe eğdi.
— Nereye?
Çürük kartı gösterdi.
— Çağırdığı yere.
Sokrates kısa cevap verdi.
— Hayır.
Çürük kaşlarını çattı.
— Kaçıyor muyuz?
Sokrates haritaya baktı.
— Hayır.
— Avlanıyoruz.
Şehrin kuzeyindeki terk edilmiş tersane.
Demir vinçler rüzgârda sallanıyordu.
Murat beton zeminde yürüyordu.
Yanında üç adam.
Birinin elinde dürbün vardı.
— Gelir mi?
Murat cevap verdi.
— Gelmez.
Adam şaşırdı.
— Neden?
Murat gülümsedi.
— Çünkü o aptal değil.
Adam tekrar sordu.
— O zaman?
Murat cebinden küçük bir metal parça çıkardı.
Yuvarlak.
Ortası oyuk.
Bir delik.
— O beni bulacak.
Depoda Sokrates defteri açtı.
Çürük hâlâ ayaktaydı.
Aras haritaya bakıyordu.
Sokrates kalemi kaldırdı.
Haritanın bir köşesine dokundu.
Tersane.
Çürük şaşırdı.
— Orası…
Aras gözlerini kıstı.
— Tuzak.
Sokrates başını salladı.
— Evet.
Çürük gülümsedi.
— O zaman gidiyoruz.
Sokrates defteri kapattı.
— Hayır.
Aras sordu.
— Neden?
Sokrates kısa cevap verdi.
— Çünkü tuzağın içi…
— boş olacak.
Tersanede Murat bekliyordu.
Rüzgâr demiri titretiyordu.
Adamlarından biri dürbünle baktı.
— Kimse yok.
Murat başını salladı.
— Bekle.
Dakikalar geçti.
Sessizlik.
Sonra adam tekrar baktı.
— Hâlâ kimse yok.
Murat yavaşça gülümsedi.
— Güzel.
Adam şaşırdı.
— Güzel mi?
Murat cebinden telefonu çıkardı.
Bir mesaj geldi.
Fotoğraf.
Bir kart.
Üzerinde tek bir kelime.
MURAT
Altında küçük bir cümle.
“Ben de beklemeyi bilirim.”
Murat birkaç saniye ekrana baktı.
Sonra hafifçe güldü.
— Filozof…
— oyun başlıyor.
Depoda Çürük sigarasını söndürdü.
— Onu kızdırdın.
Aras kapıya yürüdü.
— Ve bu iyi değil.
Sokrates haritaya baktı.
Kalemi kaldırdı.
Murat’ın isminin yanına üçüncü bir çizgi attı.
— Hayır.
Çürük merak etti.
— Ne?
Sokrates yavaşça konuştu.
— Bu…
— tam istediğim şey.
Depoda sessizlik oldu.
Ve şehir…
iki avcının gerçekten birbirini aramaya başladığı anı yaşıyordu.
Depoda ışıklar hâlâ yanıyordu.
Ama artık içeride durmanın anlamı kalmamıştı.
Sokrates defteri kapattı.
Masadan aldı.
Ceketinin içine koydu.
Çürük silahını beline yerleştirdi.
— Patron…
— artık saklanamayız.
Sokrates kapıya yürüdü.
— Zaten saklanmıyoruz.
Aras anahtarları aldı.
— O zaman çıkıyoruz.
Kapı açıldı.
Sabahın soğuk havası içeri doldu.
Depo arkalarında kaldı.
Araba çalıştı.
Motorun sesi boş sanayi sokağında yankılandı.
Aras direksiyondaydı.
Çürük arkaya baktı.
— Bu şehir artık küçük.
Sokrates camdan dışarı bakıyordu.
— Evet.
— Ve artık herkes uyanıyor.
Aras sordu.
— Nereye gidiyoruz?
Sokrates kısa cevap verdi.
— Şehrin içine.
Araba sanayi bölgesinden çıkıp ana yola girdi.
Sabah trafiği yeni başlıyordu.
İnsanlar işe gidiyordu.
Kimse gecenin savaşından habersizdi.
Çürük hafifçe güldü.
— Dün gece herkes uyurken şehir değişti.
Sokrates cevap verdi.
— Hayır.
— Şehir sadece yön değiştirdi.
Aynı anda…
Tersanede Murat hâlâ duruyordu.
Telefonu cebine koydu.
Adamlarından biri sordu.
— Ne yazıyordu?
Murat kısa cevap verdi.
— Filozof bekliyor.
Adam güldü.
— O zaman gidip bulalım.
Murat başını salladı.
— Hayır.
— Şehir zaten bizi buluşturacak.
Sonra arabaya bindi.
Motor çalıştı.
Ve tersaneden ayrıldılar.
Şehrin ortasında.
Köprünün üzerinde.
İki araba zıt yönlerden ilerliyordu.
Birinde Sokrates.
Diğerinde Murat.
Henüz birbirlerini görmüyorlardı.
Ama aynı şehre giriyorlardı.
Aynı sokaklara.
Aynı savaşa.
Ve şehir…
iki avcının aynı anda depodan çıkıp
aynı oyuna yürüdüğünü bilmiyordu.
Köprüden geçtikten sonra şehir tamamen uyanmıştı.
Arabalar çoğalmıştı.
İnsanlar kaldırımlarda yürüyordu.
Kimse bu sabahın farklı olduğunu bilmiyordu.
Aras direksiyonu sola kırdı.
— Nereye?
Sokrates kısa cevap verdi.
— Merkeze.
Çürük arka koltuktan eğildi.
— Murat da merkeze gelir.
Sokrates başını salladı.
— Evet.
— Çünkü güç orada.
Şehrin diğer ucunda Murat’ın arabası kırmızı ışıkta durdu.
Direksiyonun üstünde parmaklarını ritimle vuruyordu.
Yanındaki adam sordu.
— Onu nerede arayacağız?
Murat camdan dışarı baktı.
İnsanlara.
Kalabalığa.
— Aramayacağız.
Adam şaşırdı.
— Neden?
Murat kısa cevap verdi.
— O da bizi arıyor.
Şehir merkezindeki eski meydan.
Ortada büyük bir saat kulesi.
İnsanlar etrafında dolaşıyordu.
Aras arabayı yavaşlattı.
— Burada mı?
Sokrates kapıyı açtı.
— Evet.
Çürük de indi.
— Kalabalık.
Sokrates meydanı izledi.
— Savaşın en iyi yeri.
— Kimse fark etmez.
Aynı anda Murat’ın arabası da meydana yaklaşıyordu.
Adamlarından biri camdan baktı.
— Meydana gidiyor.
Murat gülümsedi.
— Demek aynı şeyi düşündük.
Araba durdu.
Murat indi.
Palto rüzgârda hafifçe dalgalanıyordu.
Kalabalığın arasına karıştı.
Saat kulesinin altında Sokrates duruyordu.
Çürük birkaç adım gerideydi.
Aras meydanı gözlüyordu.
Bir süre hiçbir şey olmadı.
Sonra…
Kalabalığın içinden bir adam yürüyerek yaklaştı.
Uzun palto.
Sert bakışlar.
Murat.
İki adam göz göze geldi.
Bu sefer liman gibi boş değildi.
Etraflarında yüzlerce insan vardı.
Murat birkaç adım yaklaştı.
— Güzel yer seçmişsin filozof.
Sokrates sakin kaldı.
— Sen de.
Murat etrafa baktı.
— İnsanlar arasında savaşmak ilginç.
Sokrates cevap verdi.
— Çünkü gerçek savaş…
— görünmez olur.
Murat hafifçe güldü.
— O zaman bir şey soracağım.
Sokrates bekledi.
Murat yaklaştı.
— Bu şehirde…
— sonunda kim kalacak?
Sokrates gözlerini kaldırdı.
— Kim seçim yaparsa.
Murat başını salladı.
— Yanlış.
— Kim hayatta kalırsa.
Kalabalık meydanda akmaya devam ediyordu.
Ama saat kulesinin altında…
iki adam aynı oyunu düşünüyordu.
Ve şehir…
yakında hangi tarafın gerçekten avcı olduğunu görecekti.
Köprünün ortasında trafik ağırlaşmıştı.
Sabah güneşi suyun üzerine vuruyordu.
Aras direksiyonu yavaşça çevirdi.
— Şehir uyandı.
Çürük camdan dışarı baktı.
İnsanlar yürüyordu.
Otobüsler doluyordu.
Kimse gece olanlardan habersizdi.
— Ama savaş başladı.
Sokrates sessizdi.
Defteri cebinde duruyordu.
Gözleri kalabalığın içindeydi.
— Kalabalık…
— en iyi saklanma yeridir.
Aras sordu.
— Murat da bunu biliyor mu?
Sokrates kısa cevap verdi.
— Evet.
Şehrin diğer tarafında Murat’ın arabası dar bir sokağa girdi.
Yanında iki adam vardı.
Biri telefona bakıyordu.
— Filozof şehir merkezinde.
Murat direksiyonu çevirdi.
— Biliyorum.
Adam şaşırdı.
— Nasıl?
Murat gülümsedi.
— Çünkü o saklanmaz.
Araba kırmızı ışıkta durdu.
Murat başını kaldırdı.
Karşı şeritte bir araba vardı.
Siyah.
İçinde üç kişi.
Çürük camdan dışarı bakıyordu.
Aras direksiyondaydı.
Ve arka koltukta…
Sokrates.
İki araba yan yana durmuştu.
Kırmızı ışık yanıyordu.
Bir anlık sessizlik.
Murat ve Sokrates göz göze geldi.
Hiçbiri hareket etmedi.
Hiçbiri silaha davranmadı.
Sadece baktılar.
Işık yeşile döndü.
Arabalar hareket etti.
Biri sağa döndü.
Diğeri sola.
Çürük arkaya baktı.
— Patron…
— o muydu?
Sokrates kısa cevap verdi.
— Evet.
Aras sordu.
— Neden ateş etmedik?
Sokrates camdan şehre baktı.
— Çünkü savaş…
— sokakta başlar.
Araba kalabalığın içine karıştı.
Şehir artık ikisini de taşıyordu.
Ve her sokak…
her köşe…
her gölge…
artık bir av alanıydı.
Arabalar ayrıldıktan sonra şehir tekrar normal akışına döndü.
Ama o birkaç saniye…
iki adamın birbirini gördüğü an…
artık her şeyi değiştirmişti.
Aras dikiz aynasından baktı.
— Yakındı.
Çürük arka koltuğa yaslandı.
— Çok yakındı.
Sokrates hiçbir şey söylemedi.
Şehrin içine bakıyordu.
Kalabalık büyüyordu.
— Artık saklanmayacak.
Aras sordu.
— Murat mı?
Sokrates başını hafifçe salladı.
— İkimiz de.
Murat’ın arabası dar bir sokağa girdi.
Yanındaki adam hâlâ gerilmişti.
— Az önceydi.
— Onu vurabilirdin.
Murat direksiyonu çevirdi.
— Hayır.
Adam şaşırdı.
— Neden?
Murat sakin konuştu.
— Çünkü korkmadı.
— Ve korkmayan adam…
— yanlış zamanda ölmez.
Şehir merkezindeki kalabalık artıyordu.
Sokrates arabadan indi.
Çürük hemen arkasından.
Aras arabayı park etti.
— Burada mı kalacağız?
Sokrates meydandaki kalabalığa baktı.
— Hayır.
— Yürüyeceğiz.
Çürük hafifçe güldü.
— Filozof yürüyüşü.
Sokrates cevap verdi.
— Av yürür.
Aynı anda Murat da arabadan indi.
Farklı bir sokakta.
Ama aynı merkeze doğru yürüyordu.
Paltonun içinden küçük metal parçayı çıkardı.
Ortası oyuk…
bir delik.
Parmağıyla çevirdi.
— Filozof…
— artık saklanamazsın.
Şehrin ortasında…
iki farklı sokaktan…
iki farklı adam yürüyordu.
Kalabalık aynıydı.
Sokak aynıydı.
Ama hedef…
artık aynıydı.
Bir köşe…
bir an…
bir hata…
ve şehir…
ilk gerçek kanını görecekti.
Şehir öğleye doğru daha da kalabalıklaşmıştı.
Sokaklar doluydu.
Korna sesleri, ayak sesleri, konuşmalar…
Ama kalabalığın içinde iki adam yürüyordu.
Birbirlerini arayarak.
Sokrates dar bir sokaktan meydana doğru ilerliyordu.
Çürük birkaç adım gerisinde.
Aras karşı kaldırımda yürüyordu.
Kimse üçlü olduklarını anlamıyordu.
Çürük alçak sesle konuştu.
— Onu hissediyorum.
Sokrates yürümeye devam etti.
— Evet.
Aras kulaklığını düzeltti.
— Kuzey tarafı hareketli.
Sokrates gözlerini kaldırdı.
Kalabalığın içinde uzun bir palto gördü.
Murat.
Murat da durmuştu.
Kalabalığın içinden Sokrates’i görmüştü.
İki adam arasında yine insanlar vardı.
Ama mesafe bu sefer daha azdı.
Murat yürümeye başladı.
Adımları yavaş ama kararlıydı.
Sokrates de durmadı.
Kalabalık onların arasından akıyordu.
Bir kadın geçti.
Bir çocuk koştu.
Bir otobüs gürültüyle durdu.
Ama iki adam sadece birbirine bakıyordu.
Aralarındaki mesafe üç metreye düştü.
Çürük gerildi.
Elini ceketine attı.
Sokrates hafifçe elini kaldırdı.
— Hayır.
Murat da bunu gördü.
Gülümsedi.
— Hâlâ kurallarla oynuyorsun filozof.
Sokrates cevap verdi.
— Kurallar değil.
— Denge.
Murat başını salladı.
— Yanlış.
— Güç.
Bir adım daha yaklaştı.
Şimdi neredeyse yüz yüzeydiler.
Kalabalık onların etrafından akıyordu.
Murat cebinden metal parçayı çıkardı.
Ortası oyuk küçük halka.
Delik.
Sokrates’e uzattı.
— Bu şehir böyle.
Sokrates parçaya baktı.
— Eksik.
Murat kaşını kaldırdı.
— Nasıl?
Sokrates cebinden kendi kartını çıkardı.
Davetiye.
Masaya değil…
Murat’ın eline bıraktı.
Üzerinde tek kelime vardı.
MURAT
Kalabalık akmaya devam ediyordu.
İki adam birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra Murat gülümsedi.
— Güzel.
Kartı cebine koydu.
— Ama bu…
— benim son davetiyem olmayacak.
Sokrates başını hafifçe eğdi.
— Ben de bunu bekliyorum.
Murat geri çekildi.
Kalabalığın içine karıştı.
Birkaç saniye içinde gözden kayboldu.
Çürük hemen yaklaştı.
— Patron…
— bu adam gerçekten deli.
Sokrates meydanın ortasında durdu.
Şehre baktı.
— Hayır.
Aras sordu.
— O zaman?
Sokrates sakin konuştu.
— O da bu deliğin içinde doğmuş.
Ve şehir…
iki adamın birbirini bırakmayacağını anlamaya başlamıştı.
Kalabalık meydanı doldurmaya devam ediyordu.
Ama Sokrates birkaç saniye daha aynı yerde durdu.
Sanki Murat’ın bıraktığı boşluğu hissediyordu.
Çürük yaklaştı.
— Kayboldu.
Aras kalabalığı taradı.
— Çok hızlı.
Sokrates başını çevirdi.
— Hayır.
Çürük kaşını kaldırdı.
— Ne demek hayır?
Sokrates meydanın ortasındaki saat kulesine baktı.
— O kaçmadı.
— Sadece yer değiştirdi.
Murat gerçekten de meydandan ayrılmamıştı.
Sadece kalabalığın içine karışmıştı.
Bir sokak ötede durdu.
Duvara yaslandı.
Cebinden davetiye kartını çıkardı.
Sokrates’in yazdığı kart.
MURAT
Parmağıyla kartın kenarını gezdirdi.
Sonra hafifçe gülümsedi.
— Filozof…
— bu oyunu seviyorum.
Yanındaki dar sokaktan bir adam çıktı.
Murat’ın adamlarından biri.
— Patron?
Murat kartı cebine koydu.
— Takip ettiler mi?
Adam başını salladı.
— Hayır.
Murat başını kaldırdı.
Meydana doğru baktı.
— Etmeyecekler.
Adam sordu.
— Neden?
Murat kısa cevap verdi.
— Çünkü o beni kovalamaz.
Meydanda Sokrates yürümeye başladı.
Çürük ve Aras arkasından geldi.
— Patron nereye?
Sokrates kalabalığın içinden çıkarken konuştu.
— Hareket edeceğiz.
Aras sordu.
— Murat’ı mı arıyoruz?
Sokrates başını salladı.
— Hayır.
Çürük şaşırdı.
— Neden?
Sokrates kısa cevap verdi.
— Çünkü o da beni aramıyor.
Bir süre sonra üçü de meydandan uzaklaştı.
Dar bir sokağa girdiler.
Kalabalık azalmıştı.
Çürük sigarasını yaktı.
— Bu savaş tuhaf.
Aras başını salladı.
— Evet.
— Kimse saldırmıyor.
Sokrates durdu.
Sokağın ortasında.
— Çünkü bu…
— sabır savaşı.
Aynı anda Murat arabaya bindi.
Motoru çalıştırdı.
Yanındaki adam hâlâ anlamamıştı.
— Patron…
— neden şimdi bitirmiyoruz?
Murat direksiyona baktı.
— Çünkü o da benim gibi.
Adam merak etti.
— Nasıl?
Murat cevap verdi.
— Avı öldürmeden önce…
— nasıl düşündüğünü anlamak ister.
Araba sokağın içinden uzaklaştı.
Şehrin iki farklı tarafında iki araba ilerliyordu.
Birinde Sokrates.
Diğerinde Murat.
İkisi de birbirini aramıyordu.
Ama ikisi de aynı şeyi biliyordu.
Bu şehir…
artık ikisine de küçük gelmeye başlamıştı.
Ve bir gün…
aynı sokakta…
aynı saniyede…
biri gerçekten tetiğe basacaktı.
Araba ağır ağır ilerliyordu.
Sokrates arka koltukta sessiz oturuyordu.
Çürük direksiyondaydı.
Aras yan koltukta şehri izliyordu.
Yağmur yeni başlamıştı.
Camdan aşağı süzülen damlalar sokak lambalarını bulanıklaştırıyordu.
Çürük sessizliği bozdu.
— Patron.
Sokrates gözünü camdan ayırmadı.
— Söyle.
— Bu Murat meselesi…
— sence nasıl bitecek?
Sokrates birkaç saniye cevap vermedi.
Sonra sakin bir sesle konuştu.
— İki ihtimal var.
Aras başını çevirdi.
— Nedir?
Sokrates cevap verdi.
— Ya o beni öldürecek.
— ya ben onu.
Çürük hafif güldü.
— Üçüncü ihtimal yok mu?
Sokrates başını salladı.
— Yok.
Şehrin başka bir tarafında.
Murat arabasını karanlık bir depo binasının önünde durdurdu.
Motor sustu.
Kapı açıldı.
İçeriden iki adam çıktı.
Murat arabadan indi.
Adamlar saygıyla başını eğdi.
— Patron.
Murat yürürken sordu.
— İçeride mi?
— Evet.
Murat depo kapısından içeri girdi.
İçerisi yarı karanlıktı.
Tavan lambaları sarı ışık yayıyordu.
Ortada sandalyeye bağlı bir adam vardı.
Murat yavaşça yaklaştı.
Adam korkuyla titriyordu.
— Ben bir şey yapmadım…
Murat sandalyenin önünde durdu.
— Yapmadın.
Adam şaşırdı.
— O zaman neden—
Murat cebinden davetiye kartı çıkardı.
Adamın önüne tuttu.
Kartta isim yazıyordu.
Adamın adı.
Adamın yüzü bembeyaz oldu.
— Hayır…
Murat sakin konuştu.
— Bu şehirde bazı insanlar…
— çok fazla şey görüyor.
Tabancayı çıkardı.
Silah sesi depoda yankılandı.
Aynı anda Sokrates’in arabası köprüden geçiyordu.
Sokrates gözlerini kapadı.
Sanki uzak bir şeyi hissediyordu.
Aras fark etti.
— Patron?
Sokrates gözlerini açtı.
— Murat yine birini öldürdü.
Çürük aynadan baktı.
— Nereden biliyorsun?
Sokrates kısa cevap verdi.
— Çünkü…
— oyun hızlanmaya başladı.
Araba köprüyü geçti.
Şehrin ışıkları arkada kaldı.
Sokrates cebinden bir zarf çıkardı.
Çürük fark etti.
— O ne?
Sokrates zarfa baktı.
— Yeni davetiyeler.
Aras kaşını kaldırdı.
— Kaç tane?
Sokrates zarfı açtı.
İçinde birkaç kart vardı.
İsimler yazılıydı.
Sokrates kartlara baktı.
Sonra tek cümle söyledi.
— Bu şehir yakında çok sessiz olacak.
Ve araba karanlığın içine doğru ilerlemeye devam etti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

44okunma 23beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18