3. bölüm / 5
D.APOKALİPS3. BÖLÜM:
Bölümler 5Şu an: 3. BÖLÜM:
- 1 1. BÖLÜM: SIĞINAK:2.475 kelime
- 2 2. BÖLÜM: YENİ HAYAT:1.855 kelime
- 3 3. BÖLÜM:5.214 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 4. BÖLÜM:2.731 kelime
- 5 5. BÖLÜM:3.206 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Güneşin ilk ışıkları kütüphanenin tozlu camlarından içeri sızarken, uyku tulumlarına sarılmış Aras ve Selin hâlâ derin uykudaydı. Ortalık sessizdi, sadece uzaktan kuşların cılız ötüşleri ve rüzgârın eski çitlerde çıkardığı gıcırtılar duyuluyordu.
Birden üzerlerindeki battaniye kıpırdamaya başladı. Önce hafif bir çekiştirme… sonra daha güçlü bir asılma. Aras homurdanarak döndü, ama battaniye çoktan kaymıştı.
Gözlerini yarı aralayınca, karşısında kocaman parlayan meraklı gözler ve küçük bir burun gördü. Toro, battaniyeyi dişleriyle tutmuş, kuyruğunu sallayarak çekiştiriyordu.
“Ciddi misin küçük bey?” diye mırıldandı Aras, hâlâ uykulu bir sesle.
Selin ise kahkaha atmamak için dudaklarını ısırdı. “Sanırım sabah rutinimiz belli oldu.”
Toro son bir asılmayla battaniyeyi yere bırakıp küçük bir zafer kükremesi çıkardı. Ardından, sanki yaptıklarıyla gurur duyar gibi başını kaldırdı ve kuyruğunu yere çarptı.
Aras uykulu gözlerle doğrulup battaniyeyi yerden aldı. Toro hâlâ heyecanla zıplayıp kuyruğunu sallıyordu.
“Peki, madem öyle…” dedi Aras, yorgun ama alaycı bir gülümsemeyle. Sonra battaniyeyi Toro’nun üstüne doğru attı.
Küçük Carnotaurus bir an ne olduğunu anlayamadan kaldı, sonra battaniyenin altında sağa sola koşturmaya başladı. Burnundan çıkardığı kısa homurtular ve battaniyenin altında dolaşan şekli Aras ile Selin’in kahkahalarını yükseltti.
“Sanırım şimdi de hayalet dinozorumuz oldu,” dedi Selin, elini ağzına kapatarak gülmesini bastırmaya çalışırken.
Toro ise oyunu ciddiye almış gibiydi; battaniyeyi kafasından kurtarmaya çalışırken kendi etrafında döndü, sonra battaniyeyi yere düşürüp gururla üzerine bastı. Küçük bir zafer kükremesi daha attığında Aras kahkahalar arasında, “Tamam tamam, sen kazandın!” diye seslendi.
Aras kahkahası dinince çantasını çekip önüne aldı. İçinden küçük kamp ocağını ve dün geceye sakladıkları konserve kutularını çıkardı. “Hazır mısın Selin? Bugün menümüzde lüks kahvaltı var: konserve fasulye ve bayat ekmek.”
Selin gözlerini devirdi ama dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi. “Şef Aras’ın menüsüne bayılıyorum. Michelin yıldızın nerede kaldı acaba?”
Aras omuz silkti, ocağı yakarken. “Dünya yıkıldıysa yıldız da yıkılmıştır.”
Fasulyeler ısınmaya başlarken Toro merakla kokuyu takip etti. Küçük dinozor burun deliklerini açıp kapatarak kamp ocağının yanına sokuldu, ama Selin hemen elini uzatıp onu hafifçe geri itti. “Hayır ufaklık, senin kahvaltın farklı.”
Çantasından kuruttuğu et parçalarını çıkardı, Toro’nun önüne bıraktı. Küçük yaratık hiç beklemeden üzerine atladı, dişlerini geçirip iştahla çiğnemeye başladı.
“En azından biri menüden memnun,” dedi Selin, Toro’nun heyecanla kuyruğunu sallamasını izlerken.
Aras gülerek ona tabak uzattı. “Afiyet olsun, gazeteci hanım.”
Selin tabağı aldı, bir süre sessizce yedi. Sessizlik rahatsız edici değil, aksine garip bir huzur taşıyordu. Dışarıda hâlâ tehlikeler vardı ama kütüphane içinde, bu küçük sofrada sanki eski dünyanın sıcaklığından bir parça yeniden doğmuş gibiydi.
Kahvaltı bittikten sonra Aras konserve kutularını temizleyip boşlarını çantasına yerleştirdi. Selin de kamp ocağını söndürüp toparladı. Birlikte, sabahın ilk keşif gezisi için hazırlanmaya başladılar.
Aras tüfeğini kontrol etti, şarjörünü çıkartıp tekrar yerleştirdi. Ardından sırt çantasını sırtına takarken Selin’i süzdü. “Hazır mısın?”
Selin elindeki tabancayı kemerine sabitleyip başını salladı. “Hazırım. Ama fazla oyalanmayacağız. İlk günümüzde gereksiz risk almak istemem.”
Aras kısa bir onay mırıltısı çıkardı. “Aynı fikirdeyim. Sadece yakın çevreyi kolaçan edeceğiz. Erzak için nerelere bakabileceğimizi belirleyelim.”
Tam çıkacakları sırada Toro meraklı gözlerle kapıya yöneldi, kuyruğunu sallayarak önden gitmeye çalıştı. Selin gülümseyip onu hafifçe kenara çekti. “Hayır küçük bey, sen şimdilik burada kalıyorsun. Yoksa ilk köşede kaybolursun.”
Toro itiraz eder gibi kısa bir kükreme çıkardı, ama ardından okuma salonuna geri dönüp battaniyenin üzerine kıvrıldı.
Aras ve Selin kapıdan çıkıp bahçeye adım attığında sabahın serin rüzgârı yüzlerine çarptı. Dışarısı sessizdi, ama bu sessizlik güven vermiyordu. Yıkılmış binaların gölgeleri hâlâ tehditkâr görünüyordu.
Aras derin bir nefes aldı. “Haydi, başlayalım.”
Aras ve Selin kütüphaneden çıkıp yola koyuldular. Şehrin bu bölgesi sessizdi; ama bu sessizlikte garip bir ağırlık vardı. Sokaklarda otlar ve yabani çalılar çatlak asfaltın arasından fışkırmış, terk edilmiş araçların etrafını sarmıştı.
Bir apartman bloğunun cephesi yarılmış, sanki dev bir el binayı ortadan ikiye ayırmış gibi devrilmişti. İçerideki eşyalar hâlâ görünüyor, çocuk odasında bir beşik, salonda yere devrilmiş bir televizyon vardı. Zamanda donmuş bir an gibiydi.
Biraz ileride yolun ortasında devrilmiş bir otobüs duruyordu. Camları kırılmış, içerisi darmadağın olmuştu. Kapılarından biri paramparça edilmiş gibiydi; Aras ve Selin’in gözleri birbirine kaydı, ikisi de bu izlerin sıradan bir kaza olmadığını biliyordu.
Havanın içinde ağır bir yanık kokusu vardı, sanki geçmişteki yangınların izleri hâlâ kalmıştı. Yollarda dinozor ayak izleri görülüyor, bazıları devasa, bazılarıysa küçük ama hızlıydı.
Selin başını kaldırdı. Yıkılmış bir binanın çatısında göçükler arasında sıkışmış bir otomobil duruyordu, lastikleri hâlâ yukarıya doğru havada sallanıyordu. “Sanki dünya bir gün içinde alt üst olmuş gibi,” dedi kısık sesle.
Aras cevap vermedi, ama gözleri her gölgeyi tarıyordu. Silahı elinde, parmağı tetikten uzak ama hazır bekliyordu.
Bir köşeyi döndüklerinde, yere saçılmış market poşetleri ve kırık camların yanında küçük bir çocuk oyuncağı gördüler: solmuş, tek gözü kopmuş bir peluş ayı. Selin kısa bir an durakladı, ama hemen adımlarını hızlandırdı.
Uzaklardan bir kükreme sesi duyuldu. Ne çok yakındı ne de çok uzakta; ama yeterince ürkütücüydü. İkisi de istemsizce hızlarını arttırdı.
Aras kapı eşiğinde durdu, çantasından çıkardığı küçük el fenerinin ışığını kapıya çevirdi. Marketin cam kapıları paramparçaydı; üstündeki tabelanın yarısı asılı, rüzgârda hırlayan naylon posterler sallanıyordu. Tekerlekli pazaryeri arabaları yavaşça bir köşede devrilmiş, birinin içinde eski gazete parçaları ve paslanmış teneke kutular vardı.
Aras küçük bir işaret yaptı — iki parmakla sola doğru — Selin de başını salladı. Asker alışkanlığıyla etrafı tarayıp, sessizce kapı aralığından içeri süzüldü. Kapı yavaşça itildi; menteşeler bir şarkı tutturdu ama fazla gürültü çıkarmadı. İçerisi loştu; güneş kırık camlardan uzun çizgiler halinde düşüyor, rafların arasını altın toz gibi çiziyordu.
İçeri girer girmez Aras etrafa bakındı, tüfeğini kaldırdı ama tetikte durmadı — daha çok alanı işaret edecek şekilde yönlendiriyordu. Selin fenerini raf aralarına tutuyor, rafları sistematik olarak süzüyordu. İlk olarak girişteki reyonlara göz attılar: meyve-sebze mankenleri, şimdi yalnızca kurumuş plastik torbalar ve dağılmış etiketler vardı. Birkaç yerinde plastik kabarcıklar hâlâ yarı sağlam; raflarda sararmış fiyat kartları asılıydı.
Aras “sessiz” diye dudağının kenarından işaret etti; hareketleri kısa, ekonomikti. İkisi de aynı yöntemi uyguladı: Aras sağ koridoru, Selin sol koridoru çabuk, ama dikkatli adımlarla temizledi. Ellerini her seferinde raflara sürmeden, gölgelerin arkasını eliyle süzerek ilerlediler. Raf aralarında metal klipsli kutular, konserve sırıkları ve yerlere saçılmış paketler buldular. Bazı raflar tamamen boştu; bazı raflar ise şanslı olduklarını hissettirecek kadar doluydu — birkaç kutu konserve fasulye, üç kutu ton balığı, bir torba pirinç (yarısı açık), birkaç küçük şişe su.
Eczane köşesini incelerken Selin, rafta duruşu hâlâ düzgün bir ilk yardım çantası buldu; içinde steril bandajlar, makas, bir şişe antiseptik ve birkaç tek kullanımlık eldiven vardı. İlaç rafında birkaç kutu ağrı kesici ve ateş düşürücü; tarihler pek okunmuyordu ama paketin ağzı yırtılmamıştı. Selin bunları dikkatle torbasına koydu. “Yeterince değil ama işe yarar,” diye fısıldadı.
Soğutucuların olduğu koridora doğru ilerlediklerinde boğuk bir koku yayıldı; uzun süre çalışmamış dolapların kapakları pas tutmuş, içleri çürümüş ve kaygandı. Aras kapakları tek tek itip baktı; çoğunda yalnızca küf ve çöpler vardı. Bir dolabın köşesinde, plastikle kaplanmış birkaç paket hâlâ sıkıca mühürlüydü — ancak Aras bunları kokladı ve yüzünü buruşturdu; güvenli görünmüyorlardı. “Bunlar riskli,” diye mırıldandı. “Buzdolabı yerine kutulanmış, mühürlü gıdaları tercih edelim.”
Depoya doğru ilerlediler; marketin arka kapısı yükleme alanına açılıyordu. Orada, paletler hâlâ üst üste dizilmiş, bir iki sandık yarı açık bekliyordu. Aras, ağır rulmanlı kapıyı iterek açtı; içeride biraz daha az toz vardı. Bir paletin altında nispeten iyi durumda birkaç kasa su ve bir kutu pille karşılaştılar — AA, birkaç büyük el lambası pilleri ve bir taşınabilir şarj aleti. Ayrıca bir kutu içinde basit tamir aletleri: pense, tornavida, sağlam bir levye, birkaç metre paraşüt ipi ve bir rulo güçlü bant. Selin kutuları hızla çantaya yerleştirdi; gözleri parlıyordu. “Bunlar hayat kurtarır,” dedi.
Aralarında kısa bir sessizlik oldu; marketin içindeki yankılar, dışarıdaki dünyanın kalanından farklı, daha az acımasızdı ama yine de soğuktu. Aras depoyu kolaçan ederken zemin kenarlarında, kapı eşiğine doğru büyük üçgen benzeri ayak izleri fark etti — taze sayılmazdı ama belirgindi. Devamında, cam kapının önünde toprakta bir iz sürüyordu: büyük, yuvarlak, derin. Dinozor ayak izleri. Aras işareti Selin’e aldı, parmağını dudaklarına götürüp sessiz olun demeden önce, Selin zaten dondu.
“Burada birileri önce geldi,” dedi Aras, sesini alçaltarak. “İnsanlar ya da… başka bir şey. İzler marketin arka tarafına çıkıyor.”
Selin raftan küçük bir defter aldı; kapanmış ama kenarında notlar, birkaç isim silik. İç sayfada bir kurşun kalemle yazılmış hızlı bir not vardı — tarih yoktu ama birkaç kelime okunuyordu: “su — 2 palet”, “gece vardiyası — yok”. Selin notu cebine koydu; bunlar, burada daha önce bir grubun uğradığını gösteriyordu.
İkisi sistematik şekilde rafları boşaltıp, alabileceklerini seçtiler. Konserve kutularını arşivleyip ağır olanları sırt çantalarına pay ettiler. Selin küçük plastik poşetlerde kalan bisküvi paketlerini, enerji barlarını ve bir kutu bebek maması benzeri kuru karışımı aldı — kullanışlı olabileceğini düşündü. Aras, plastik su şişelerini tek tek kontrol edip sağlam olanları ayırdı; iki tane sapasağlam su şişesi buldular ve bunları öncelikli olarak ayırdılar.
Arama sırasında marketin ortasındaki kasa sıralarının birinin altında, sobaya benzer bir metal kapak ve etrafında yanık izleri vardı; biri burada ateş yakmış olmalıydı. Kasa açma bölgesinin arkasında, rafların gölgesinde küçük bir battaniyeye sarılmış, boş bir çadır parçası bulundu. “Geçici kamp,” dedi Selin. “Birileri burayı kullandı.”
Aras başını salladı, etraftaki duvarları dinledi. İçlerinden biri raftan bir teneke alırken, yukarıdan hafif ama net bir gıcırtı duyuldu; tahta basamağın titreşimi gibi, ama çok uzakta değildi. Aras hemen işaret verdi — eliyle ikiye ayrılacakları, birinin arka çıkışı kontrol edeceği yönünde. Selin elindeki mini el fenerini kapatıp başını çevirirken, ikisi kısa ama ayrıntılı bir planla eldeki eşyaları toparladı: su, konserve, medikal malzemeler, piller, aletler. Toro’yu akıllarından çıkarmadılar; küçük dostlarını düşünerek fazla gıda da alıp kütüphaneye geri götürmeyi planladılar.
Son olarak, Aras kasaya doğru yürüdü, çekmecenin içinde paslı ama sağlam bir bıçak, bir el feneri yedeği ve küçük bir rulo tel bant buldu. Hepsini dikkatle paylaştılar. Selin, torbasına son bir bakış attıktan sonra Aras’a baktı: “İkinci kata çıkmadan önce bunları güvenli bir yere taşıyalım,” dedi.
Aras başını salladı; çantaları omuzlarına takarken gözleri marketin ikinci katının merdivenlerine takıldı. Taşınan yükün ağırlığıyla birlikte, parmaklarının arasındaki buz gibi metalin verdiği soğuk gerçekliği hissettiler — dışarıda ayak izleri vardı; izlerin yönü belirsizdi; sessizlik, bir anda daha da yoğunlaştı.
Merdivenin dibine vardıklarında Aras önde, Selin ise hemen arkasında durdu. Aras ilk adımını atmak üzereyken yukarıdan, merdiven boşluğuna vuran ışığın kırılmasıyla karanlık duvara devasa bir gölge düştü.
Gölge kıpırdadı. Uzun boynu, kocaman kafası ve sivri pençeleri varmış gibi görünüyor, duvara uzadıkça daha da tehditkâr bir şekil alıyordu. Selin’in eli istemsizce tüfeğinin namlusuna kaydı, nefesi boğazında düğümlendi. Aras kasıldı, tetikte gözünü yukarıdan ayırmadı.
Gergin birkaç saniye boyunca yalnızca nefes alışlarını duydular. Sonra, gölgenin sahibi merdiven korkuluğunun ardından belirdi: minicik bir Compsognathus.
İncecik gövdesi, hızlı titreyen kafası ve parlak gözleriyle onları süzdü. Yere düşen ışığın açısı yüzünden minik yaratığın gölgesi dev bir canavar gibi görünmüştü. Şimdi ise gerçek haliyle, neredeyse bir tavuk kadar, zararsız gibi duruyordu.
Selin boğazında biriken soluğu bıraktı, istemsizce hafifçe güldü.
Aras ise gülümsemedi, gözlerini yaratığın hareketlerinden ayırmadı. “Küçük görünüyor olabilir,” dedi kısık sesle, “ama bu tipler genelde tek dolaşmaz.”
Compsognathus, başını hafif yana eğdi, kısa bir ötüş gibi ses çıkardı. Ardından bir anda ileri atılır gibi yaptı, sonra durdu ve öylece merdiven korkuluğunun üzerinde onları izlemeye devam etti.
Sessizlik ağırlaştı. Sanki daha fazlası da karanlıkta saklanıyormuş gibiydi. Aras eliyle Selin’e “şimdilik bekle” işareti yaptı, gözleri karanlık merdiven boşluğunda gezinirken, içgüdüleri ona bunun yalnızca basit bir tesadüf olmadığını
söylüyordu.
Compsognathus tıkırtılı adımlarla merdivenlerden indi ve tam karşılarında durdu. Minik gövdesiyle tehditkâr görünmeye çalışıyor, dişlerini gösterip tiz bir tıslama çıkarıyordu. Sanki dev bir canavarmış gibi meydan okuyordu onlara.
Aras sabrını koruyarak silahını kaldırmadı. Ayağını hafifçe ileri atıp yaratığı kenara itmeye çalıştı. “Hadi, defol git,” diye homurdandı. Ama Compsognathus geri çekilmek yerine iyice dikildi, başını sallayarak hâlâ tıslamaya devam etti.
Selin kaşlarını çattı. “Cesaretine bak…” diye mırıldandı, eli istemsizce tabancasına kayarken.
O anda, arkadan ani bir hareketle Toro fırladı. Küçük bedenine rağmen inanılmaz bir özgüvenle kükredi. Ses beklenmedik derecede gürdü ve kütüphanede yankılandı.
Compsognathus bir an dondu, sonra paniğe kapılmış gibi tiz bir çığlık atarak gerisin geri kaçtı. Merdivenleri hızlıca tırmanıp karanlığın içine kayboldu.
Toro ise göğsünü şişirip kuyruk sallayarak havalara girdi. Kükremesinin ardından başını Aras ve Selin’e çevirdi, adeta “gördünüz mü ne kadar güçlüyüm!” der gibi bir edayla dolanıyordu.
Selin, gülmemek için kendini zorladı. “Sanırım bizi kurtaran artık belli,” dedi alaycı bir tonla.
Aras ise hafif bir gülümsemeyle Toro’nun başını okşadı. “Aferin küçük. Ama o özgüvenini fazla şişirme, daha yolun başındayız.”
Toro gururlu bir homurtu çıkarıp yine etrafında dolandı, kendince büyük bir zafer kazanmış gibiydi.
Aras başını iki yana sallayıp hafifçe gülümsedi. Selin’e dönerek eliyle Toro’yu işaret etti.
“Bizimle gelme demiştik ama bu yaramaz bizi dinlemedi…” dedi alçak sesle. Sonra Toro’nun hâlâ zafer edasıyla dolanışını izleyip ekledi: “Eh, gelmesi daha iyi oldu.”
Selin kıkırdadı, başını salladı. “Bizi dinlemeyeceği belliydi zaten. Hem… sanırım şimdilik iyi ki dinlememiş.”
Toro gururlu bakışlarla ikisine birden bakıyor, kükremesinin yankısı hâlâ kulağındaymış gibi gururlanıyordu. Aras, bu küçük yaratığın varlığının onlara hem yük hem de güç olacağını o an daha iyi anladı.
Üçlü dikkatli adımlarla merdivenleri çıktı. Aras önde, Selin hemen arkasında, Toro ise heyecanla etrafı koklaya koklaya tırmandı.
İkinci kat, alt kata göre çok daha dağınıktı. Raflar devrilmiş, kitaplar ve dergiler yerlere saçılmıştı. Tozlu havada her adımlarında küçük parçacıklar havalanıyordu. Birkaç kırık camdan süzülen ışık içeriyi aydınlatıyor ama köşeler hâlâ karanlıktı.
Aras rafların arasını tek tek kontrol etti, birkaç boş konserve kutusu, yarısı çürümüş yiyecek paketleri ve kırılmış şişeler dışında bir şey bulamadı. Selin ise tezgâhların arkasına göz gezdirdi; eski, işe yaramaz piller ve paslanmış mutfak bıçakları dışında değerli hiçbir şey yoktu.
Toro, bir köşeye yuvarlanmış paslı bir teneke kutuya burnunu soktu. Kutunun çıkardığı gürültü üzerine hızla geri sıçrayıp tiz bir ses çıkardı, ardından da sanki büyük bir tehlikeyi savuşturmuş gibi kuyruğunu sallayarak ikisinin yanına döndü.
Selin içini çekti. “Sanırım burası da diğerleri gibi boş.”
Aras başını salladı, çevreyi bir kez daha taradıktan sonra omzundaki çantayı düzeltti. “Evet… burada vakit kaybetmeye gerek yok. İhtiyacımız olan şeyleri başka yerde arayacağız.”
Toro yine bir şeyler bulmuş gibi yerdeki eski bir dergiyi ayağıyla dürtüyor, ama aslında sadece oyalanıyordu.
Güneş yavaş yavaş batıya kayarken üçlü marketten ayrıldı. Sokak yine sessizdi, yalnızca ayaklarının altında ezilen cam kırıklarının sesi yankılanıyordu.
Selin çantasını omzuna alıp homurdandı. “Koskoca iki katlı marketten çıkan ganimet: iki konserve, yarım şişe su ve birkaç çakmak. Kıyamet sonrası hayat resmen lüks içinde.”
Aras gülümser gibi oldu. “Bunlar bile bir şans sayılır. Çakmakları bulmamız büyük iş. Ateş olmadan uzun süre hayatta kalamayız.”
Selin başını salladı. “Doğru… ama keşke biraz daha yiyecek bulabilseydik. İkimize yetse bile bu minik obur var,” dedi ve Toro’yu işaret etti. Toro kuyruğunu sallayıp keyifle yola devam ediyordu, sanki sözleri anlamış gibi küçük bir ötüş çıkardı.
Aras bir an yavruya baktı, sonra Selin’e dönüp hafifçe kaşlarını çattı. “Onu yanımıza almak kolay bir karar değildi. Ama artık vazgeçemeyiz. Hem… sanırım ileride düşündüğünden daha faydalı olacak.”
Selin omuz silkti. “İtirazım yok. Bugün işe yaradı, ama hâlâ alışmam biraz zaman alacak.”
Bir süre sessizlik oldu. Yıkılmış binaların arasında yürürken gökyüzü kızıllığa dönmüştü. Aras sessizliği bozdu:
“Biliyor musun, ben bu kadarını beklemiyordum. Çocukken hayatta kalma hikâyelerini okurduk, filmler izlerdik… Ama işin gerçeği, hiçbir hazırlık yeterli olmuyor.”
Selin yanına yürüdü, bakışlarını yere indirdi. “Ben de… savaş bölgelerinde çok şey gördüm, ama bu…” Kısa bir duraksama. “İnsanın zihni hiçbir zaman buna hazır olamıyor.”
Aras’ın yüzünde ciddi bir ifade belirdi. “O yüzden birbirimize güvenmekten başka çaremiz yok.”
Toro o sırada bir taşın üzerine çıkıp kükredi, ama çıkardığı ses daha çok öksürükle karışık bir cıyaklamayı andırıyordu. İkisi de gülmeden edemedi.
Aras birden eğilip Toro’yu kucağına aldı. Yavru şaşkın bir ses çıkardı ama hemen ardından keyifle başını Aras’ın göğsüne yasladı. Aras gülümseyerek parmağıyla Toro’nun karnının yanına hafifçe dokundu.
“Kral mı ilan ediyorsun kendini, ha?” dedi alaycı bir tonla.
Toro, sanki gerçekten soruya cevap veriyormuş gibi kısa bir kükreme çıkardı, ardından kuyruğunu sallayarak patileriyle Aras’ın üniformasına dokunmaya başladı.
Selin kahkahasını tutamadı. “Korkarım yakında seni tahtından indirecek, Aras. Bir bakmışsın, evin asıl sahibi o olmuş.”
Aras gözlerini devirdi, ama yüzünde istemsiz bir tebessüm vardı. Toro ise hâlâ gururla kıpırdanıyor, sanki söylediği her şeyi onaylarcasına hareket ediyordu.
Aras ve Selin dar bir sokağa girdiklerinde yankılanan tiz bir çığlık kulaklarını tırmaladı. İkisi de anında durdu, bakışlarını birbirine çevirdi. Aras tüfeğini kaldırdı, Selin de tabancasını çekti.
Çığlık bir kez daha geldi, bu kez daha yakından. Sesin geldiği tarafa yöneldiler, adımlarını hızlandırarak köşeyi döndüler.
Duvar dibine sinmiş bir kadın gördüler. Dizlerinin üzerinde, kollarıyla başını korumaya çalışıyor, korkudan nefesi düzensiz çıkıyordu. Önünde ise küçücük bir Compsognathus, tehditkâr tıslamalar çıkararak ona yaklaşmaya çalışıyordu.
Kadının panik dolu bakışları Aras ve Selin’e kaydı, ama tek kelime edemedi.
Aras, hiç tereddüt etmeden öne atıldı. Tüfeğini doğrultmadı, çünkü mermiyi böyle bir yaratık için harcamak istemiyordu. Ayağıyla sert bir hamle yaparak Compsognathus’u kadından uzaklaştırdı. Küçük yaratık tiz bir çığlık çıkarıp sendeledi, sonra duvardaki bir boşluktan hızla sıyrılıp karanlığa kaçtı.
Sessizlik çöktü. Kadın hâlâ titriyordu, sırtını duvara yaslamış halde derin derin nefes alıyordu. Toro da araya girip hırlayarak kaçan yaratığın arkasından baktı, sonra gururlu bir şekilde Aras’ın yanına döndü.
Selin silahını indirip kadına doğru eğildi. “Tamam, geçti… Artık güvendesin,” dedi sakin bir sesle.
Aras ise çevreyi gözleriyle taradıktan sonra kadına yaklaştı. “Bize bir şey olmayacak. Merak etme.”
Kadının gözlerinden yaşlar süzülüyordu, ama hayatta kalmanın verdiği şokla kısık bir teşekkür mırıldanabildi.
Aras, kadının titreyen bedenine kısa bir bakış attı. Selin ise yavaşça yanına eğildi, sakin bir sesle konuştu:
— Korkma, buradan çıkıyoruz.
Kadın cevap vermedi ama gözlerindeki panik, Selin’in koluna tutunarak kalkmasıyla biraz olsun hafifledi. Toro ise hâlâ meraklı gözlerle minik Compsognathus’un kaçtığı yöne bakıyor, ara ara burnunu havaya kaldırarak kokluyordu.
Üçü kadını ortalarına alarak sessizce sokaktan ilerlediler. Şehir, sabah güneşine rağmen ürkütücü bir sessizlik içindeydi. Camları kırılmış binalar, kapıları zincirlenmiş dükkânlar ve köşelerde rüzgârla savrulan gazete parçaları… Her adımda yankılanan ayak sesleri, sanki etrafta birilerinin onları dinlediğini hissettiriyordu.
Selin arada bir arkasına bakıyor, kadının hâlâ ayakta durabildiğinden emin oluyordu. Aras ise elleri tüfeğinde, gözü sürekli çevredeydi. Toro ise bu yeni tanıştıkları insana kısa aralıklarla bakıyor, kokusunu tanımaya çalışıyor ama tehdit görmediği için uslu uslu yürüyor gibiydi.
Kütüphaneye vardıklarında Aras önden girip içeriyi kontrol etti. Ardından Selin ve kadın içeri geçti. Kapıyı kapattıklarında, dışarıdaki uğursuz sessizlik bir anda boğucu olmaktan çıkıp güven hissine dönüştü.
Kadın, kütüphanenin geniş salonuna bakınca derin bir nefes aldı. Dizlerinin bağı çözülmüş gibi yere oturdu. Aras ve Selin birbirlerine kısa bir bakış attılar; belli ki kadının konuşmaya hazır olması için biraz zamana ihtiyacı vardı.
Toro ise hiç vakit kaybetmeden bahçeye koşup bir şeyler koklamaya ve kelebek kovalamaya başladı.
Kadın yere oturduktan kısa süre sonra, hem korkunun hem de yorgunluğun ağırlığıyla gözleri kapandı. Başını kütüphane salonunun tozlu duvarına yaslayarak derin bir nefes verdi, ardından sessizce uykuya daldı.
Aras bir süre ona baktı, sonra hafifçe iç çekerek Selin’e döndü:
— Şansımıza, tam çökmek üzereyken karşılaştık onunla.
Selin sessizce başını salladı.
— Neyse ki şimdi güvende… Biz de işimize bakalım.
İkisi de çantalarını açıp marketten buldukları erzakları düzenlemeye başladılar. Konserveler kütüphanenin sağlam duran raflarının bir kısmına dizildi, şişe sular köşeye yerleştirildi. Aras, kutulardan birini açıp içindeki bataryaları ve küçük el fenerini çıkardı, işe yarar mı diye kontrol etti. Selin ise buldukları battaniyeyi katlayıp kullanılabilir hâle getirdi, daha sonra lazım olacak diye kenara koydu.
Raflara yiyecekler dizilirken kütüphane adeta sessiz bir depo gibi görünmeye başladı. Sessizlik yalnızca bahçeden gelen Toro’nun sevinçli koşu sesleriyle bozuluyordu.
İşlerini bitirince Aras, kollarını kavuşturup rafa yaslandı.
— Fena değil… Yavaş yavaş burası gerçekten yaşanabilir bir yere dönüşüyor.
Selin gülümseyerek ona baktı.
— Ve artık yalnız da değiliz.
Kadının derin nefesleri arada bir duyuluyordu. O sırada Toro kapıdan başını uzattı, ağzında bulduğu eski bir bez parçası vardı. Aras hafifçe gülerek kafasını salladı:
— Sanırım o da kendince katkı sağlıyor.
Kadın gözlerini araladığında kütüphanenin loş ışıklarıyla karşılaştı. Bir süre nerede olduğunu anlamaya çalıştı; sonra çantasını kenara bırakıp duvara yaslandığını fark etti. Karşısında oturan Aras ve Selin sessizce ona bakıyordu.
Selin, sakin ve yumuşak bir sesle konuştu:
— İyisin, merak etme. Güvendesin artık.
Kadın dudaklarını aralayarak zoraki bir gülümseme yaptı.
— Teşekkür ederim… Benim adım Elif. Zooloğum. Daha doğrusu, öyleydim.
Aras kaşlarını hafifçe kaldırdı.
— Zoolog mu? Yani hayvan davranışları üzerine mi çalışıyordun?
Elif başını salladı.
— Evet. Çocukluğumdan beri hayvanların iç dünyası ilgimi çekerdi. Üniversite, yüksek lisans, saha çalışmaları derken… Hayatımı buna adadım. Özellikle kuşlar ve primatlar üzerinde çalıştım. İnsanlarla benzer yönleri olan türler hep ilgimi çekmiştir.
Sesi hafifçe titredi, gözlerini yere indirdi.
— Kıyamet başladığında, bir araştırma için sahadaydım. Dinozorların ortaya çıkışıyla hiçbir ilgim yok… Ama dünya altüst olunca benim bildiğim bütün düzen de çöktü. Artık not defterlerimin, raporlarımın hiçbir anlamı kalmadı. Sadece hayatta kalmaya çalıştım.
Selin dikkatle dinliyordu.
— Yani… dinozorlar hakkında çok şey bilmiyorsun ama hayvan davranışları konusunda tecrüben var, öyle mi?
Elif iç çekti.
— Evet. Bu yaratıklar tamamen yabancı olsa da, içgüdüleri, korkuları, bazı davranış kalıpları… düşündüğümüz kadar uzak değil. Onları anlamak, bazen en azından tahmin etmek mümkün olabilir.
Kısa bir sessizlik oldu. Aras derin bir nefes aldı ve sesini alçaltarak konuştu:
— Anladım… Yani yanımızda kalırsan, bize gerçekten faydalı olabilirsin.
Elif’in gözlerinde hafif bir umut kıvılcımı belirdi.
— Yanınızda kalmama izin verir misiniz? Tek başıma uzun süre devam edemem…
Selin hiç düşünmeden başını salladı.
— Burada herkesin bir şansı olmalı. Senin de.
Aras sessiz kaldı, ama bakışlarından çoktan kararını verdiği belliydi.
Elif bir süre sessiz kaldı, sanki hâlâ ortamı sindirmeye çalışıyordu. Aras çantasından küçük bir şişe su çıkarıp ona uzattı.
— Şimdi biraz toparlan, dedi. Burada yeni bir düzen kurmaya çalışıyoruz. Herkesin bir görevi var.
Elif şişeyi aldı, küçük bir yudum içti.
— Nasıl bir düzen?
Selin ellerini kucağında birleştirdi.
— Basit. Gün doğmadan kalkıyoruz. Önce çevreyi kontrol ediyoruz, bahçedeki çitleri gözden geçiriyoruz. Gündüzleri yiyecek ve malzeme aramaya çıkıyoruz. Akşamları da burayı daha güvenli hale getirmek için çalışıyoruz.
Aras araya girdi.
— Burada hayatta kalmak için herkesin katkı sağlaması şart. Birimiz tembellik ederse hepimiz tehlikeye gireriz.
Elif başını salladı.
— Ben yapabileceğimin en iyisini yaparım. Özellikle hayvanlarla ilgili bir durum olursa… belki işinize yararım.
Selin hafifçe gülümsedi.
— Eminim yararsın. Burada yalnız değiliz artık, üç kişi olduk.
Elif’in yüzünde şaşkınlıkla karışık bir rahatlama belirdi. Belki ilk kez, uzun zamandır, bir yere ait olabileceğini hissetmişti.
Elif, kütüphanenin köşesindeki sandalyede oturmuştu. Yüzünde hâlâ yorgunluk ve belirsizlik vardı; buranın güvenli olup olmadığını, gerçekten neye dahil olduğunu düşünüyordu. Tam o sırada yere sürüklenen kumaşın sesi duyuldu.
Toro, ağzıyla kavradığı büyük battaniyeyi çekiştirerek Elif’in yanına gelmişti. Minik dinozor, belli ki battaniyeyi omzuna örtmeye çalışıyordu ama boyu yetmediği için pes etmeyip battaniyeyi Elif’in dizlerine bırakıp başını ona sürttü.
Elif’in gözleri büyüdü, önce korku refleksiyle geri çekilmek istedi, ama sonra minik yaratığın sıcak bakışlarını fark etti. O an içindeki gerginlik biraz gevşedi. Dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi.
— Sen… sen gerçekten düşündüğüm kadar korkutucu değilsin, dedi fısıldayarak.
Selin uzaktan izledi, hafifçe kaşlarını kaldırarak Aras’a dönüp alçak sesle mırıldandı:
— Galiba Toro, insanlara güvenmeyi bizden daha hızlı öğretiyor.
Aras gülümsedi, sessizce başını salladı.
Elif, Toro’nun battaniyeyi dizlerine bırakıp başını sürtmesinden sonra hâlâ şaşkın haldeydi. Ne diyeceğini bilemiyordu. O sırada Toro birden geri dönüp köşeden küçük plastik topunu getirdi. Önüne bıraktı, sonra başını kaldırıp büyük gözlerle Elif’e baktı.
Bir anlık sessizlik oldu. Elif, topa sonra Toro’ya baktı.
— …Benden seninle oynamamı mı istiyorsun?
Toro, kısa bir cıvıltıya benzer ses çıkarıp burnuyla topu ileri itti.
Selin kıkırdadı.
— Galiba seni arkadaş olarak seçti.
Elif’in dudakları istemsizce yukarı kıvrıldı. Yavaşça topu aldı, hafifçe Toro’nun önüne yuvarladı. Toro topun peşinden sevinçle koştu, geri getirip yine önüne bıraktı.
Elif’in gülümsemesi büyüdü.
— Bu kadar… saf olman… hiç aklıma gelmezdi.
Aras kolunu göğsüne yaslayıp onları izledi.
— İşte bu yüzden ona güveniyoruz. Toro, bu dünyada hâlâ masum şeyler olduğunu hatırlatıyor.
Toro topu bir kez daha getirdiğinde Elif gülmeye başladı. Önce kısık bir kahkaha, ardından uzun zamandır çıkmadığını fark ettiği hafif bir neşe. Kendi sesine şaşırmış gibi elini ağzına götürdü.
— Uzun zamandır… böyle gülmemiştim, dedi neredeyse fısıldayarak.
Selin yumuşak bir ifadeyle onu izledi.
— Bu dünyada gülmek zor. Ama bazen tam da ihtiyacımız olan şey bu.
Elif derin bir nefes aldı, gözleri kısa bir an parladı.
— Ben hep hayvanların insanlara bir şey öğretebileceğini savunurdum. Şimdi… galiba kendi sözümü yeniden hatırladım.
Toro, Elif’in dizlerine tırmanmaya çalışırken pes edip topu tekrar burnuyla itekledi. Küçük dinozorun bu ısrarı, sanki ona “yalnız değilsin” demenin başka bir yoluydu.
Aras sessizce ayağa kalktı, kütüphanenin yüksek tavanına bakarak mırıldandı:
— Belki de burası, her şeye rağmen hâlâ yeni bir başlangıç yapabileceğimiz yer.
Elif ise battaniyeyi omuzlarına çekip Toro’nun başını okşarken, ilk kez içinde bir güven kıvılcımı hissetti.
Gece çökerken, kütüphane sessizliğe büründü. Dışarıda uzaklardan ara sıra gelen kükremeler yankılansa da kalın duvarların ardında kendilerini görece güvende hissediyorlardı.
Selin ve Aras uyku tulumlarına yerleşti, Elif battaniyesine sarıldı. Toro ise bir süre topuyla oynadıktan sonra sessizce Elif’in yanına kıvrıldı. Elif önce ürkek bir bakış attı ama sonra küçüğün sıcaklığını hissedince içi garip bir huzurla doldu.
Karanlığın içinde yalnızca nefes alışları duyuluyordu. Yorgunluk, endişeyi bastırdı ve üçü de kısa sürede uykuya daldı.
Sabahın ilk ışıkları kütüphanenin tozlu camlarından süzülüp içeri dolarken Elif gözlerini açtı. Sessizlik hâkimdi; Aras ve Selin hâlâ uyuyordu. Yavaşça doğruldu, battaniyeyi omuzlarından kaydırdı.
Tam o sırada karşısında Toro’yu gördü. Küçük dinozor, başını sağa sola eğerek meraklı gözlerle onu süzüyordu. Elif gülümseyerek aynı hareketi yaptı, başını yana yatırdı. Toro, hemen ardından aynı şekilde başını yana eğdi.
Elif hafifçe kahkaha attı.
— Beni taklit mi ediyorsun küçük dost?
Toro cıvıltıya benzer kısa bir ses çıkardı, sonra bir adım atıp yine başını salladı.
Elif onunla göz göze geldi, içinden geçenleri fısıldar gibi söyledi:
— Sen sandığımdan çok daha zekisin…
Minik yaratık, sanki söylediklerini anlamış gibi kuyruğunu salladı. Elif’in kalbine yayılan sıcaklık, ilk kez bu yeni dünyada “ait olma” hissini taşıyordu.
Elif, Toro’nun peşinden bahçeye çıktı. Sabah güneşi bahçedeki çitlerin arasından süzülüyordu. Önce sıradan bir keşif sandı ama Toro onu kenara, gölgeli bir köşeye doğru sürükledi.
Orada gördüğü şey karşısında irkildi. Küçük bir yığın oluşturulmuştu: birkaç fare, tüyleri dağılmış bir kuş, hatta ufak bir sincabın cansız bedeni. Elif gözlerini kocaman açtı.
Toro yanına geçip kuyruğunu salladı, sonra başını kaldırıp Elif’e baktı. Küçük dinozorun bakışlarında sanki “Bunları senin için topladım” der gibi bir anlam vardı. Ama dikkatini en çok çeken şey, avların bahçenin ortasına değil, kenara düzgünce bırakılmış olmasıydı.
Elif fısıldadı:
— Demek kendi avını yapıyorsun… ve üstelik ortalığı kirletmemeye çalışıyorsun…
Bunu söylerken içindeki bilim insanı kimliğiyle bir titreme hissetti. Toro’nun davranışları yalnızca içgüdü değildi; belli belirsiz bir düzen, bir düşünce vardı.
Elif diz çöktü, avlara dikkatle bakarken başını salladı.
— Sen… gerçekten sandığımdan çok daha farklısın.
Toro burnuyla yere hafifçe vurdu, sanki onaylarcasına.
Elif, bahçede oynayan Toro’ya dikkatle bakarken gözleri istemsizce onun sırtında takılı kaldı. Önce yanlış gördüğünü sandı, ama güneşin ışığı altında daha net seçiliyordu: minik, kemiksi çıkıntılar… Bir Carnotaurus’un sırtında olmaması gereken şeylerdi bunlar.
Kaşlarını çattı, biraz daha yaklaştı. Toro kuyruğunu sallarken o da bir an donakaldı. Kuyruğun ucunda, henüz tam gelişmemiş ama belirgin bir kemiksi topuz şekilleniyordu. Bu, bir Ankylosaurus’a ait özelliktir diye düşündü istemsizce.
Elif derin bir nefes aldı.
“Bu imkânsız…” diye mırıldandı kendi kendine. Normal şartlarda farklı türlerin bu şekilde birleşmesi doğada yaşanacak bir şey değildi. Bu yavru, sadece bir Carnotaurus değildi. Onu farklı kılan, belki de yaratılma sürecinde yapılmış bir değişiklikti.
Gözlerini Toro’dan ayıramazken içinde bir ürperti belirdi; aynı zamanda da tarifsiz bir merak. Çünkü karşısında duran bu küçük yaratık, kıyametin ardındaki daha büyük sırrın canlı kanıtı olabilirdi.
Toro bir anda kendi gölgesini fark etmiş gibi kuyruğuna döndü. Ucunda yeni şekillenmeye başlayan minik kemik topuzunu görür görmez, merakla etrafında dönmeye başladı. Kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan bir kedi gibi, birkaç kez sağa sola hamle yaptı. Minik kükremeleri, sanki oyuna dalmış bir çocuğun hırıltılı kahkahaları gibiydi.
Ama birkaç turdan sonra nefesi kesildi, küçük gövdesi yoruldu. Topuzu yakalayamadan pes etti. Bir esneme ile yere bıraktı kendini, sonra sürünerek Elif’in yanına geldi. Başını onun dizlerine yasladı ve derin bir nefes vererek kıvrıldı.
Elif aşağıya baktığında, henüz biraz önce kendi gözlerini dehşetle dolduran o sıradışı kuyruğun ucunu, şimdi masum bir şekilde uykuya dalan yavruyla birlikte gördü. İçinde bir çelişki kabardı: hem korku hem şefkat. Toro, onun dizlerinde küçücük bir sır gibi uyuyordu.
Sabahın sarı ışığı salonu yumuşatırken Aras ve Selin henüz uyanıyordu; Toro Elif’in dizlerinin yanında kıvrılmış, arada bir kuyruğunu hafifçe sallıyordu. Elif usulca kalktı, gözleri hâlâ yarı kapalı iki arkadaşına baktıktan sonra sessizce onların yanına oturdu ve konuşmaya başladı — önce fısıltıyla, sonra profesyonel bir tonda:
“Dinozorlarla doğrudan çalışmadım ama türler üzerine çok okudum, saha notlarım var,” dedi Elif. “Toro’da birkaç olağan dışı şey gördüm. Sadece görsel değil; davranışsal da.”
Aras uykulu gözlerle bakarak, “Söyle bakalım,” dedi. Selin ise feneri kapıp onlara doğru döndü; dikkatleri tamamıyla Elif’teydi.
Elif, Toro’ya bakıp parmağıyla işaret etti: “Birincisi, sırtındaki çıkıntılar. Carnotaurus’ların normal anatomisinde böyle kemiksi, zırhlaşmış küçük plakalar yahut düzenli osteoderm dizilimi yoktur. Toro’nun sırtında ise, yatay sıralar halinde, belirgin kemikli çıkıntılar var — ankylosauridlerin zırhına benzeyen bir yapı. İkincisi, kuyruğun ucu: o topuz, Ankylosaurus tarzı bir topuza işaret ediyor. Bu iki unsur bir arada, doğal evrim koşullarında beklenmeyecek kadar alışılmadık.”
Selin kaşlarını çatarak, “Yani melez mi diyorsun?” diye sordu.
Elif durdu, kelimelerini tarttı: “Bunu kesinlikle söyleyemem — elimde DNA yok, laboratuvar kayıtları yok. Ama sahadaki veriler mantık yürütmeme izin veriyor: Bu yavru salt bir Carnotaurus değil. En makul açıklama, insan etkili genetik müdahaleler ya da laboratuvar ortamında yapılmış bir melezleme/karma genetik düzenleme sonucu ortaya çıkan bir canlı olabileceği. Bu, deneklerle veya deneylerle ilgili doğrudan bir bağlantım olmadığı anlamına gelmiyor; ancak böyle bir sonuç, dünyadaki diğer anormalliklerle tutarlı.”
Aras sert bir sesle, “Yani bu yaratık laboratuvarda 'tasarlanmış' olabilir mi?” dedi.
Elif omuz silkerek cevap verdi: “Olasılıklar arasında. Bir olasılık da şu: bir tür viral etki ya da hızlandırılmış büyüme faktörü, gen havuzunda beklenmedik değişimlere yol açtı. Ancak benim en güçlü sezgim, insanlar tarafından yapılan bir müdahalenin izi olması. Çünkü anatomik kombinasyonlar — zırh + pençeli av gövdesi + kuyruk topuzu — doğal seçilimle bu kadar kısa sürede karşımıza çıkacak gibi değil.”
Selin titreyen bir sesle, “Peki bu ne demek? Tehdit mi, yoksa… kurtarıcı mı?” diye sordu.
Elif gözlerini Toro’dan ayırmadan sakin konuştu: “Her ikisi de olabilir. Davranışlarına baktım: Toro kendi küçük avlarını yapıyor, ama bulduklarını düzenli biçimde kenara koyuyor — sanki ‘ortalıkta kötü görüntü’ oluşturmasın diye temizliyor. Bu, basit içgüdüden öte, belli bir düzen ve ‘öğrenilmiş davranış’ izlenimi veriyor. İnsanlara karşı da şaşırtıcı derecede hızlı bir sosyal bağ kurdu — Aras’a, Selin’e tepki veriyor; korku yerine ilgi ve güven gösteriyor. Bu, erken dönem imprinting (bağlanma) ile açıklanabilir ama aynı zamanda genetik bir eğilim de olabilir: insanlara karşı daha toleranslı, sosyalleşebilir bir yapıya sahip olması mümkün.”
Aras sessiz kaldı, sonra yavaşça soruyu yöneltti: “Yani onu bir silah, bir savunma mekanizması gibi kullanmak isterlerse ne olur? Ya da bir gün bize zarar verirse?”
Elif yüzünde profesyonel, soğukkanlı bir ifade belirdi: “Bu risk her zaman var. Küçükken sevecen olan bazı yırtıcılar, erginleşince içgüdüsel davranışlarına dönebilir. Eğer Toro’nun genetiğinde saldırganlığı ya da savunma-baskılayıcı modifikasyonlar varsa, büyüdüğünde beklenmedik tepkiler olabilir. Bu yüzden iki şey kritik: (1) Sosyalleştirme ve rutin; yani onu provokasyondan ve travmadan korumak, güvenli bir bağ kurmak. (2) Gözlem ve kayıt. Her davranışı not etmek, gelişimindeki anormallikleri erken fark etmek için gerekli. Ben bu süreci gözlemlemek istiyorum — davranış kayıtları, tepkiler, beslenme tercihleri… bunlar bize çok şey söyleyecek.”
Selin, biraz kızgın biraz meraklı: “Yani sen burada çalışmak istiyorsun? Bizimle mi kalacaksın?”
Elif başını kaldırıp, yüzünde kararlı bir ifade: “Evet. Burada kalıp Toro’yu izlememe izin verin. Elimde teorik bilgi ve saha notlarım var; size pratik hayatta kalma bilgisi vermem mümkün olmayabilir ama Toro’nun davranışlarını okuma konusunda yardımcı olacağım. Ve eğer bu gerçekten bir 'melez'se, onun varlığı bulduğumuz ipuçlarını bir araya getirmemizde anahtar olabilir.”
Aras derin bir nefes verip baktı; koruyucu içgüdüsüyle, “Tamam. Ama bir şartım var: Toro bizimle ve biz de onunla. Kimse rızamız olmadan onu silah olarak kullanamaz.” dedi.
Elif hafifçe başını salladı, “Anlaştık. Ben de onu bir denek olarak değil, canlı bir birey olarak göreceğim.”
Sohbet hafifçe gevşerken Toro uykudan uyanıp başını kaldırdı; Elif’e bakıp hafifçe homurdu. Aralarında yeni bir sessiz anlaşma gibi bir şey oluştu: merak, sorumluluk ve bir parça korku — ama hepsinden önemlisi, ortak bir umut.
Evet yeni bölüm ile karşınızdayım umarım beğenirsiniz...
Bölümün geneli hakkında ne düşünüyorsunuz ?
En sevdiğiniz karakter kim ?
Toro hakkında ne düşünüyorsunuz ? Gerçekten bir melez olabilir mi ?
Yeni bölüm de görüşmek üzere...
Bölüm etkileşimi
