Bölümler 2Şu an: 2. Bölüm: GERÇEKLERLE YÜZLEŞME
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Tahir, öğlen sıcağında başındaki şapkasıyla karpuz tarlasının ortasında bir taraftan sulama yapıyor, bir taraftan da olgunlaşmış karpuzları topluyordu. Güneşin yakıcı hararetine rağmen, ara sıra tepelerin arasından süzülüp düz ovadaki tarlalara doğru hafif, serin bir esinti yayan rüzgâr eksik olmuyordu. Vanalardan akan buz gibi suyla toprağı suluyordu. Tarlada o kadar çok olgunlaşmış karpuz vardı ki hem kendi evlerine hem komşularına yetecek, hem de şehirde satmaya götürecek kadarını çoktan bir araya toplamıştı. Tarlasının hemen yanı başında tahtalardan yapılmış, üstü ise kurumuş samanlarla kapatılmış şirin, küçük bir kulübesi vardı. Tahir, bir araya topladığı karpuzları ikişer ikişer kulübeye taşımaya başladı. Tarlaya motosikletle geldiği için hepsini aynı anda eve götürmesi imkânsızdı. Şimdilik kulübeye istifleyecek, yarın sabah ise erkenden gelip onları şehirde satmak üzere yola koyulacaktı. Karpuzları taşımaya devam ettiği sırada, bir motosiklet sesi daha duyuldu ve araç kulübenin hemen dibinde durdu. Gelen, ağabeyi Mustafa'ydı.
Tahir büyük bir heyecanla elindeki karpuzları yere bırakıp:
“ Hoş geldin ağabey, ” dedi.
Ağabeyi buraya daha önce neredeyse hiç gelmemişti; denecek kadar az uğrardı. Tahir’in alın teriyle ıslanmış, eskimiş kıyafetlerinin karşısında, en şık elbiselerini kuşanmış ağabeyi duruyordu. Mustafa'nın her zamanki gibi yüzünden düşen bin parçaydı ama Tahir’i cevapsız bırakmadı:
“ Hoş buldum Tahir. Buraya seninle bir şey konuşmaya geldim ” dedi.
Tahir, "Hayırdır inşallah... Gel gölgede otur, yanımda soğuk su var, ikram edeyim sana ağabey," dedi. Ağabeyine soğuk su uzattıktan sonra beraber gölgeliğe geçtiler. Tahir içeriden, bizzat kendi elleriyle yaptığı ahşap sandalyelerden iki tane getirip buyur etti:
Buyur ağabey, dinliyorum seni.
Mustafa, soğuk bir tavırla:
“ Lafı çok uzatmayacağım Tahir. Bu sene ekimini yapmışsın, ona bir şey demiyorum ama bundan sonraki yıllarda artık buralarda ekim yapmanı istemiyorum. Bildiğin üzere bu arsalar artık benim. Altına imzayı bizzat sen attın ” dedi.
Tahir'in yüz ifadesi anında değişti, donup kaldı. Ağabeyine dönerek:
“ Peki ağabey ama buradan gelecek kârın büyük bölümünü bana vereceğine dair söz vermiştin. Sözünden dönmezsin, değil mi? ” dedi.
Tahir, Mustafa'nın takındığı tavırdan ötürü iyice endişelenmeye başlamıştı. Ağabeyi alaycı bir tavırla ona döndü:
“ Ne sözü Tahir? Ben böyle bir söz verdiğimi hatırlamıyorum. Hem sen o imzayı kendi ellerinle attın, şimdi gelmiş beni mi suçluyorsun? ” dedi.
Mustafa, tapu dairesinde verdiği sözü çiğnemiş, Tahir’le resmen dalga geçiyordu. Tahir daha fazla dayanamadı, öfkeyle ileri atılıp ağabeyinin yakasına yapıştı. Sesini yükselterek:
“ Bana bak ağabey! Sen o sözü verdin diye attım ben o imzayı! Böyle yapacağını bilseydim asla atmazdım. Eğer bu niyetle geldiysen, yarın yine o tapuya gideceğiz ve o arsaları yarı yarıya böleceğiz! ” dedi.
Mustafa, "Yakamı bırak!" diye bağırsa da Tahir’in gözü tamamen dönmüştü. Yakasını daha da sıkarak, "Anlaşıldı mı ağabey?!" dedi ve onu geriye doğru sertçe itti. Mustafa öfkeyle doğrulup üstünü başını düzeltti:
“Beni biraz daha zorlarsan yarın traktörü getirir, bu ekinlerini de kökünden söker atarım! ” dedi.
Mustafa'nın bu tehdidi üzerine Tahir artık kendini tutamadı. İçinde biriken tüm haksızlık duygusu patladı ve kendinden iki yaş büyük ağabeyinin suratına sert bir yumruk indirdi. Ardından nefes nefese haykırdı:
“ Eğer o arsaları yarı yarıya bölmezsek, sana yemin ederim ki seni artık ağabeyim saymam! Seni tüm köye, yedi düvele rezil ederim! ” dedi.
Mustafa, yediği yumruğun acısıyla yüzünü tutarken gözlerinden nefret saçılıyordu:
“ Arsaların hepsi benim! Yarın gelip o ekinlerin hepsini dümdüz etmezsem bana da Mustafa demesinler! ” dedi.
Tahir öfkeden titreyerek son sözünü söyledi:
“ Eğer öyle bir şey yaparsan, sana yemin olsun ki o evini ateşe veririm! Şimdi defol git buradan! ” diyerek onu yine itti.
Mustafa motoruna atladığı gibi geldiği öfkeyle uzaklaştı. Tahir ise olduğu yere yığılıp kaldı. Resmen yıkılmıştı; ağabeyine duyduğu tüm güven yerle bir olmuştu. Kulübenin önünde, çaresizlik ve kırgınlık içinde sessizce ağlamaya başladı.
Başını kaldırdı Tahir ne yapacağını bilemez vaziyette, olduğu yerde kara kara düşünmeye başladı. Eve gidince Fatma’nın yüzüne nasıl bakacaktı? Eşinin, yuvasının huzuru yine kaçacaktı. Kendini hem çok çaresiz hem de tarif edilemez bir öfke içinde hissediyordu.
Mustafa'nın arkasından, motorun çıkardığı toz bulutuna doğru öylece bakakaldı. Boğazı düğümlenerek, "Aynı kanı taşıyoruz biz... Neden böylesin ağabey? Belki de babam bu yüzden seninle hiç ilgilenmezdi, yüz vermezdi sana," diye söylendi kendi kendine.
Tahir, derin bir iç çekerek yerinden doğruldu. Tarlada kopardığı karpuzları, mekanik bir hareketle kulübeye taşımaya devam etti. Kolları iş yapıyor ama aklı, fikri evinde, yuvasındaydı. Artık çok acı bir gerçeği tam anlamıyla kavramıştı: Kendi elleriyle, bir anlık güven uğruna yuvasının geleceğini yerle bir etmişti.
Tüm karpuzları kulübenin içine güzelce dizdikten sonra kapıyı kilitledi ve tarlaya giden suyu kesti. Artık burada işi kalmamıştı, evine dönebilirdi. Güneş o yakıcı sıcaklığını yitirmiş, yerini akşamüstünün tatlı bir serinliğine bırakmıştı. Her akşamüstü olduğu gibi gökyüzünde kuşlar süzülüyordu. Tahir işlerini bitirince emektar motosikletine binip evin yolunu tuttu. Ancak yüzü o kadar asık ve solgundu ki dışarıdan bakan biri, ters giden bir şeyler olduğunu çok rahat anlardı.
Köye girmeden önce motoru yavaşlatıp biraz duraksadı, etrafına bakındı. Köylülerin birçoğu hararetle buğdayını ve arpasını biçiyordu. "Kolay gelsin!" diye seslendi tarladakilere; onlar da el sallayarak, "Sağ olasın, sana da kolay gelsin!" diye yanıtladılar. Bir süre öylece durup etrafı izledi; ağabeyinin ona yaptıkları ve hayatında ilk kez ona el kaldırmış olması bir türlü aklından çıkmıyordu.
Motoruyla yoluna ağır ağır devam edip köy meydanına geldi. Oğlu Çınar arkadaşlarıyla neşeyle oyun oynuyordu. Onun bu tasasız halini hiç bölmek istemedi ve motorunu doğrudan eve doğru sürdü.
Tahir artık eve varmıştı. Motorunu her zamanki gibi kerpiç ve çamurla kendi yaptığı garajına bıraktı, ardından bahçe kapısını açıp şöyle bir etrafına bakındı. Eşi Fatma içeride olmalıydı; çünkü normalde onu hep bahçede karşılardı. Evin kapısına doğru yürüyüp içeri adımını attı. Fatma salonda oturmuş, akşam yemeği için salata yapıyordu. Tahir’i görünce yüzü aydınlandı:
“ Hoş geldin Tahir’im, ” dedi.
Tahir de bitkin bir sesle, "Hoş buldum," diye cevap verdi. Ağabeyiyle yaşadığı o sert münakaşayı hamile eşine nasıl anlatacağını, söze nereden başlayacağını bir türlü bilemiyordu. Fatma, kocasının yüzüne bakar bakmaz yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu sezdi. Elindeki malzemeleri hemen bir kenara bırakıp endişeyle sordu:
“ Hayırdır inşallah bey... Yüzün kireç gibi asık, ne oldu? ” diye sordu.
Tahir lafı hiç dolandırmadan direkt konuya girdi:
“ Hiç sorma hanım... Ağabeyimle bugün tarlada büyük bir tartışma yaşadık. Üzerime çok geldi, artık kendimi tutamadım ve ona yumruk attım ” dedi.
Fatma önce Tahir’in elini yüzünü kontrol etti, duydukları karşısında iyice tedirginleşerek ayağa kalktı:
“ Bir şeyin yok dimi bey, nasıl olur? Ne dedi de senin gibi sabırlı bir adamı çileden çıkardı? ” diye sordu.
Tahir, önce “ iyiyim “ dedi ardından sırtındaki ağır yükü boşaltırcasına olayı en başından anlatmaya başladı:
“Bugün tarlada karpuz toplarken ağabeyim çıkageldi. Benimle bir şey konuşacağını söyledi. Ben de ona soğuk su ikram ettim, oturduk. Meğer ağabeyim bizi kandırmış Fatma’m... ‘ Bu yıl ekinlerini kaldırdıktan sonra bir daha buralara bir şey ekmeyeceksin, bu arsalar artık tamamen benim ’ dedi. Ben de tapuda bana mahsulün büyük payını vereceğine dair söz verdiğini hatırlatıp çıkıştım. Ama benimle resmen dalga geçti, ‘ Ben öyle bir söz hatırlamıyorum ’ dedi. Öfkeyle yakasına yapıştım, hani seninle böyle anlaşmıştık dedim ama ne dediysem Nuh dedi peygamber demedi, geri adım atmadı.
Fatma, Tahir’in bu anlattıkları karşısında derin bir üzüntü ve büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Gözleri dolmuştu. Tahir yutkunarak konuşmasını sürdürdü:
“ Sonra beni tehdit etmeye başladı. ‘ Beni daha fazla zorlarsan yarın traktörü getirir, bu ekinleri de kökünden söker atarım ’ deyince gözüm döndü. Sinirle suratına yumruğu indirdim ve ardından onu tarladan kovdum ” dedi.
Fatma'nın gözlerinden sessizce yaşlar süzüldü. İleriye doğru bir adım atıp eşine sıkıca sarıldı. Bir süre öylece kaldıktan sonra geri çekildi ve Tahir'in gözlerinin içine bakarak konuştu:
“ Biliyordum bey... Ağabeyinin böyle yapacağını en başından beri biliyordum. Bu gözlerimden akan yaşlar da sadece senin için, sana olan üzüntümden... Yoksa arsaların da, malın mülkün de canı cehenneme! Benim içimi yakan senin o dökülen alın terin, bunca emeğin. Ben sadece sana üzülüyorum, ” dedi.
Tahir, eşinin bu çaresiz halini gördükten sonra vicdanen daha da ezildi, içi parça parça oldu. Fatma, gözlerini silip endişeyle eşine döndü:
“ Peki, ya yarın dediğini yapar da gerçekten gelip ekinleri sökmeye kalkarsa? O zaman ne yapacaksın bey? ” diye sordu.
Tahir, dişlerini sıkarak kararlı bir sesle yanıt verdi:
“ Ben ona orada yapacaklarımı açık açık söyledim hanım. Sabah herkesten önce, gün ağarmadan tarlaya gideceğim. Eğer gelip bir olay çıkarmaya, ekmeğimize el uzatmaya kalkarsa gereken neyse onu yaparım. Zaten bitti artık... O adam benim ağabeyim falan değil,” dedi.
Fatma, kocasının gözlerindeki o tehlikeli kararlılığı görünce iyice tedirgin oldu. Durumu daha fazla germemek için, "Neyse bey, sen geç içeri de biraz dinlen. Bir çaresine bakacağız elbet," diyerek onu sakinleştirmeye çalıştı.
Tahir içeri geçerken Fatma mutfakta tek başına kalmış, kara kara düşünmeye başlamıştı. Ne yapacağını, bu felaketin önüne nasıl geçeceğini hiç bilmiyordu. İçindeki korku büyürken, bu durumu çözmek için komşulardan yardım isteyip istememe konusunda derin bir tereddüt yaşamaya başladı.
Tarlada Tahir’le yaşadığı kavganın ardından Mustafa da kendi evine vardı. Yumruğun etkisiyle kaşında küçük bir açılma olmuş, sızan kan yüzünde kurumuştu. Eşi Gülizar, kocasının bu halini görünce dehşet içinde çığlığı bastı:
“ Bu halin ne Mustafa?! Yüzün gözün kanlar içinde, ne oldu sana böyle?! ” diye sordu.
Mustafa, eliyle kaşındaki kanı silerek öfkeyle homurdandı:
“Tahir’in yanına gittim, buralara bir daha ekim yapmamasını söyledim. O da bu söylediklerim üzerine utanmadan, sıkılmadan bana el kaldırdı, vurdu. Ama ben ona ne yapacağımı çok iyi biliyorum,” dedi.
Bunun üzerine Gülizar, eşini sakinleştirmek yerine adeta yangına körükle gitti:
“Ne yapabileceksin? Yapman gerekeni orada, bugün yapacaktın! Adam seni dövüp eve göndermiş,” dedi.
Gülizar bir hışımla içeri gidip elinde pamuk ve kolonyayla geri döndü. Mustafa’nın karşısına dikilip, canını acıta acıta kaşındaki kurumuş kanı temizlemeye başladı. Mustafa acıyla tıslayarak kafasını geriye çekti ama Gülizar onu tuttu. Olayı daha da büyütecek bir hırsla Mustafa’nın gözlerinin içine baktı:
“ Eğer tarlaya girmene izin vermez, karşına dikilirse sen de ona vurmaya başla! Karşılığını misliyle ver, o bunu çoktan hak etti,” dedi.
Mustafa, karısına öfkeyle yüzünü dönerek dişlerini sıktı:
“ Yarın sabah traktörü ambardan çıkaracağım. Gidip o tarlayı da, ekinleri de dümdüz edeceğim, süreceğim! Bana vurmak neymiş, o nanköre göstereceğim,” dedi.
Kaşına basılan kolonyanın sızısıyla yüzünü buruşturan Mustafa, "Öyle yapacağım zaten, o ekinler kalmayacak," diye mırıldanarak, öfkesinden hırpalanmış bir halde kendini koltuğa bıraktı ve uzandı.
Gecenin zifiri karanlığı, yavaş yavaş şafağın ilk soluk ışıklarına teslim oluyordu. Tahir, her sabah köyü uyandıran horozlardan bile önce gözlerini açmış, çoktan hazırlanmıştı. İçindeki huzursuzluk uyumasına izin vermemişti zaten.
Fatma uykulu gözlerle yatakta doğrulduğunda, Tahir’in kapının önünde gitmeye hazır beklediğini gördü. Hemen arkasından sevgiyle ve endişeyle seslendi:
“ Tahir’im, tarlada yemen için bir şeyler hazırlayıp kaplara koymuştum. Hemen şuradaki askılıkta duruyor, onu da yanına al. Bir de... Eğer ağabeyin Mustafa gelirse, ne olur olabildiğince kavga etmemeye çalış. Ne dersen de, sonuçta o senin ağabeyin...”
Tahir, askılıktaki azık torbasını alıp eşine döndü. Yüzündeki gerginliği saklamaya çalışarak güven veren bir sesle konuştu:
“ Fatma’m, hiç endişelenme sen. Gelse bile hiçbir şey yapamaz. Hem sen benim ahlakımı, yapımı çok iyi bilirsin; mecbur kalmadıkça kimseye elimi kaldırmam, bir şey yapmam,” dedi.
Bu sözlerden sonra Fatma, Tahir daha fazla gerilmesin diye yüzüne sahte bir rahatlama kondurdu, "Tamam" der gibi başını salladı. Ama aslında kararını çoktan geceden vermişti; Nuri amcanın oğlu Zafer’e gidip olanı biteni anlatacaktı.
Güneşin ilk ışıkları tepelerin arkasından iyice belirmeye başladığında saat sabahın 6'sını gösteriyordu. Tahir, emektar motosikletini sessizce çalıştırıp tarlanın yolunu tuttu. Motorun sesi sokakta yankılanıp uzaklaşırken, Fatma da hiç vakit kaybetmeden üzerini düzeltip kapıyı arkasından kilitledi ve doğruca Zafer’in evinin yolunu tuttu.
Fatma, nefes nefese kalmış bir halde Zaferlerin evinin bahçe kapısına sertçe bir iki defa vurdu. İçeriden ses gelmeyince, kalbinin gümbürtüsüyle ısrarla birkaç defa daha vurdu. Nihayet içeriden ayak sesleri geldi ve demir kapının kilidi gıcırdayarak açılmaya başladı.
Kapıyı aralayan, gözleri mahmurlu yaşlı Nuri amcaydı. Karşısında sabahın köründe tir tir titreyen Fatma’yı görünce şaşkınlıkla yüzünü buruşturdu:
“ Hayırdır inşallah kızım, kimsin? Ne istiyorsun bu sabahın köründe? ” dedi.
Fatma, adamın kim olduğunu sormaya fırsat bile bulamadan, can havliyle direkt konuya girdi:
“Amca, Zafer ağabey nerede?!”
Nuri amca iyice endişelenerek, "Zafer içeride uyuyor kızım, ne bu telaş hayırdır?" dediği esnada, içeriden sesleri duyan Zafer alelacele kapıda belirdi. Üzerine geçirdiği gömleğin düğmelerini iliklerken sordu:
“Hayırdır inşallah Fatma... Yüzün bembeyaz, telaşlı gözüküyorsun, ne oldu?”
Fatma, boğazına düğümlenen hıçkırığı yutkunarak anlatmaya çalıştı:
“Zafer ağabey... Dün Tahir’le Mustafa ağabey tarlada kapıştılar. Mustafa ağabey Tahir’i kandırıp tüm arsaları kendi üzerine almış. Bugün de gelip traktörle bütün ekinleri süreceğini söylemişti. Tahir yaklaşık yarım saat önce evden çıktı, tarlaya gitti. Çok endişeleniyorum, birbirlerinin kanına girecekler, ne olur yardım edin!”
Duydukları karşısında Zafer’in de Nuri amcanın da uykusu bir anda dağıldı. Durumun ciddiyetini hemen kavrayan baba-oğul, vakit kaybetmeden harekete geçtiler. Zafer avludaki motorun yanına koşup marşa basarken, bastonuna dayanan yaşlı Nuri amca da şaşırtıcı bir çeviklikle motorun arkasına doğru yöneldi.
Nuri amca motora binmeden hemen önce arkasına dönüp Fatma’ya seslendi:
“ Kızım, sen hiç durma, hemen muhtara da haber ver! O da gelsin tarlaya, hadi elini çabuk tut!”
Motor gürültüyle çalışıp tarlaya doğru hızla uzaklaşırken, Fatma aldığı talimatla arkasını dönüp köy meydanına, muhtarın evine doğru koşmaya başladı.
Fatma, ciğerleri sökülürcesine koşarak hiç durmadan soluğu bu sefer de muhtar Ali Gündüz’ün evinde aldı. Kalbi ağzında atarken tahta kapıya sertçe vurdu. İlk başta içeriden ses seda çıkmadı. Zaman daralıyordu; içindeki korkuyla birkaç kez daha, bu sefer daha güçlü vurdu. Nihayet içeriden anahtar sesi geldi ve kapı açıldı.
Kapıyı açan, muhtarın eşi Ayşe’ydi. Sabahın bu vaktinde Fatma’yı nefes nefese, üstü başı toz içinde görünce endişeyle kaşlarını kaldırdı:
“Hayırdır Fatma? Ne bu halin kızım, şafak sökmeden? ” dedi.
Fatma, ciğerlerine giren keskin sabah havasıyla yutkunup yaşananları bir çırpıda, adeta tek bir nefeste anlattı. Durumun vehametini anlayan Ayşe teyze, "Aman Allah’ım!" diyerek hızlıca içeri koştu ve eşini yatağından sarsa sarsa uyandırdı.
Çok geçmeden muhtar Ali Gündüz, gömleğinin düğmelerini apar topar ilikleyerek kapıya geldi. Yüzünde hem bir babacanlık hem de olayın büyümesinden korkan bir devlet görevlisinin ciddiyeti vardı. Fatma’ya bakarak hayıflandı:
“ Kızım, dün akşam neden gelmedin bana? Sabaha kalmadan gider konuşurdum ikisiyle de, olayı büyütmeden kapatır, kardeşleri barıştırırdık,” dedi.
Fatma, başını öne eğerek suçlulukla fısıldadı:
“ Olayı kimseye söylemekte tereddüt ettim muhtar amca... Korktum, her şey daha kötü olur sandım.”
“ Tamam kızım, olan olmuş artık, hayıflanmanın sırası değil ” dedi. Ardından muhtar Ali amca sözlerine devam edip "Ben hemen şimdi arabaya atlar giderim tarlaya, merak etme."
Muhtar hızla içeri geçip masanın üzerindeki araba anahtarını kaptı, ceketini omuzuna atarak merdivenlerden aşağıya hızlı adımlarla indi. Avludaki emektar arabasının kapısını açıp binerken Fatma arkasından dualar ediyordu. Arabanın motoru büyük bir gürültüyle çalışıp köyün dar sokağından tarlaya doğru tozu dumana katarak uzaklaştı.
Muhtarın da gittiğini, olaya artık köyün ileri gelenlerinin el koyduğunu gören Fatma, göğsündeki o ağır taşın biraz olsun hafiflediğini hissetti. Bir an olsun rahat nefes alarak, evde tek başına bıraktığı oğlu Çınar’ın yanına dönmek üzere evine doğru bitkin adımlarla yol aldı.
O saatlerde Mustafa hırsından yatağından fırlamış, herkesten önce tarlaya varmıştı bile. Gözü hiçbir şeyi görmüyordu; traktörü hiç acımadan gürültüyle ekinlerin içine sokmuş, o güzelim yeşilliği, dökülen alın terini acımasızca sürmeye başlamıştı. Toprak yarılıyor, Tahir'in aylardır gözü gibi baktığı emekleri traktörün arkasındaki pullukların altında ezilip gidiyordu.
Tahir, Mustafa’dan yaklaşık on dakika sonra tarlanın başına ulaştı. Kulübenin arkasından dolanıp tarlayı gördüğü an, motorun gürültüsünü bile bastıran bir öfke patlaması yaşadı. Gözü dönmüştü resmen. Motoru daha tam durdurmadan, yana doğru devrilmesine bile aldırmadan üzerinden atladı. Tozun toprağın içinde dengesini zor bela koruyarak, devasa adımlarla traktöre doğru koşmaya başladı. Dişlerini öyle bir sıkıyordu ki çene kemikleri dışarı fırlayacaktı.
Mustafa, motorun sesini ve üzerine doğru çılgın gibi koşan kardeşini görünce traktörü stop etti. Pulluğun çıkardığı o çatırtı sesi bıçak gibi kesildi, yerini motorun sıcak homurtusuna bıraktı. Mustafa, dün akşam karısından aldığı gazla geri adım atmayacağını göstermek ister gibi, traktörün yüksek basamağından yavaşça aşağı indi. Üzerindeki tozu silkeleyerek kemikli yüzüne sert, meydan okuyan bir ifade takındı ve yaklaşan kardeşine doğru dikildi. Tahir, adeta soluk almadan ağabeyinin tam dibine sokuldu. İçindeki yangına, gözünün önünde ezilen ekinlerine rağmen elini hemen kaldırmadı; son bir bağla tutunmak ister gibi Mustafa’nın gömleğinin yakasını iki eliyle kavradı. Sesi öfkeden titriyordu:
“ Bak... Abimsin, büyüğümsün dedim sustum. Al şu traktörünü de defol git buradan! Git abim, zorlama beni! ” dedi.
Mustafa ise geri adım atmaya niyetli değildi. Dün akşam karısının evde ettiği o ağır laflar, kaşındaki o ince sızı ve yediği yumruğun hırsı içini kavuruyordu. Oraya zaten bu olayı büyütmek, dünkü yumruğun hesabını sormak için gelmişti. Tahir’in gözlerinin içine dik dik bakarak tükürürcesine konuştu:
“ Ben bugün bu tarlayı süreceğim ulan! Duydun mu beni? Süreceğim! ” dedi.
Tahir, ellerini abisinin yakasında daha da sıkarak dişlerinin arasından tısladı:
“ Ben burada nefes aldığım sürece, bu tarlaya o pulluğu bir daha vurmana izin vermeyeceğim!”
Mustafa, gözlerini karartıp "Senden mi izin alacağım!" diyerek Tahir’in ellerini sert bir hamleyle yakasından savurdu ve arkasını dönüp hışımla traktörün basamağına doğru yöneldi. Tek amacı o direksiyona tekrar geçip kardeşinin emeğini gözünün önünde ezmekti.
Tahir baktı ki laftan anlayacağı yok, Mustafa’nın arkasından uzandığı gibi gömleğinin yakasından tekrar yakaladı. Bütün gücüyle asılıp Mustafa'yı traktörün basamağından tarlanın sert, tozlu toprağına doğru savurdu. Mustafa dengesini kaybederek sırtüstü yere kapaklandı. Sırtı toprağa değdiği an Mustafa’nın içindeki öfke adeta hararetlendi, gözü döndü. Yattığı yerden kalkarken yüzü hırstan kıpkırmızı kesilmişti.
Mustafa, sırtına batan sert toprak parçalarıyla birlikte hırsla yerinden doğruldu. Gözü tamamen dönmüştü; ileriye doğru atılarak Tahir’in boğazına yapıştı. Tahir ne olduğunu anlamadan, Mustafa bacağıyla sert bir çelme takarak onu tarlanın ortasına serdi. Tahir sırtüstü yere düştüğü an, Mustafa üzerine çöküp dünkü yumruğun hıncıyla yüzüne sert bir yumruk yapıştırdı. Yumruğun şiddetiyle Tahir’in dudağı patladı, ağzına metalik bir kan tadı yayıldı.
Ancak Tahir çabuk toparlandı. Boğazını sıkan elleri bütün gücüyle kavrayıp yana doğru sertçe çekti ve üzerindeki Mustafa’yı yana fırlattı. Bu sefer üste çıkan Tahir oldu. Aylardır verdiği emeğin gözünün önünde mahvedilmesinin getirdiği o çaresiz öfkeyle, ağabeyinin yüzüne peş peşe yumruklar indirmeye başladı. Mustafa’nın burnundan fışkıran kan, tarlanın tozlu toprağına karışıyordu.
Mustafa acıyla inleyerek alttan Tahir’in karnına sert ve kör bir yumruk vurdu. Tahir aldığı darbeyle nefesi kesilerek geriye doğru sendeledi. İkisi de acı ve öfkeyle, toz toprak içinde yeniden doğrulmaya çalışırken uzaktan keskin bir motor sesi tarlada yankılandı.
Gelenler, emektar motosikletleriyle tozu dumana katarak tarlaya dalan Zafer ve arkasına tutunmuş yaşlı Nuri amcaydı.
Zafer, kavganın ortasına yaklaştığı an frene asılıp motoru güvenli bir şekilde durdurdu. Arkasındaki yaşlı Nuri amcanın sağ salim yere ayak bastığından emin olur olmaz, motoru yan yatırmaya bile fırsat bulamadan ayaklığı hızla indirip toz bulutunun arasından iki kardeşe doğru koştu.
Bacaklarındaki derman yetmeyen yaşlı Nuri amca ise yürümekte bile zorluk çekiyordu. Adımlarını zor bela atarak arkalarından gelmeye çalışırken, elini çaresizce havaya kaldırıp uzaktan sesini duyurmaya çalıştı:
“ Tahir! Mustafa! Yapmayın oğlum, etmeyin... Siz kardeşsiniz, aynı ananın babanın kanısınız! ”
Zafer, kan revan içindeki iki kardeşin ortasına bir duvar gibi daldı. İkisini de omuzlarından yakalayıp geriye doğru iterek ayırmaya çalıştı. Ancak Mustafa’nın gözü öyle bir dönmüştü ki dünkü yumruğun ve az önce yere serilmenin hıncını hala alamamıştı. Zafer’in kollarının arasından sıyrılmaya çalışarak, Tahir’e doğru körlemesine yumruklar savurmaya, saldırmaya devam ediyordu:
“ Bırak Zafer! Soracağım bunun hesabını, bırak! ” diye bağırıyordu. Zafer Mustafa’ya “ Bak Tahir durdu sende duracaksın, dinleyeceksin ulan! “ dedi
Tahir karnını tutarak geriye doğru sendelemiş, nefes almaya çalışırken öfkeyle abisine bakıyordu. Mustafa ise hala bir hamle yapma derdindeydi.
Tam o sırada tarlanın girişinde tozu dumana katarak duran bir arabanın fren sesi daha yankılandı. Zafer ve Nuri amcanın hemen ardından, köy muhtarı Ali Gündüz de tarlaya varmıştı. Arabanın kapısını hızla açıp kendini dışarı attı. Yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle, ceketinin önünü bile iliklemeden doğrudan kavganın ortasına doğru koşmaya başladı. Muhtarın heybetli sesi tarlada çınladı:
“ Durun ulan! Yıkın o elleri aşağı! Kardeşsiniz ulan siz !”
Herkes nihayet tarlanın ortasında, tozun toprağın içinde bir araya toplanmıştı. İki kardeş hâlâ nefes nefese, üstleri başı kan ve çamur içinde birbirlerine dik dik bakıyorlardı.
Ortama ilk ağır darbeyi, nefes nefese kalan yaşlı Nuri amca vurdu. İkisine de hüzün ve sitem dolu gözlerle bakarak, bastonunu toprağa sertçe vurdu:
“ Rahmetli Mehmet'in kemikleri sızlamıştır şimdi toprağın altında! Siz ne yapıyorsunuz böyle yahu? Babanız bu toprakları birbirinizi yiyin diye mi bıraktı size? ” dedi. Onun bu sözleri, tarlada buz gibi bir hava estirdi.
Hemen ardından köy muhtarı Ali Gündüz araya girerek otoritesini ortaya koydu. Kaşlarını çatıp iki kardeşe baktı:
“ Yahu alıp veremediğiniz ne sizin? Mustafa! Sen önce şu traktörün kontağını kapat, kulaklarımız sağır oldu burada! Sonra da gel bakalım buraya... Kulağıma hiç de hoş olmayan birtakım şeyler geldi, ”’dedi.
Mustafa içindeki o büyük inada, karısının dolduruşuna ve hırsına rağmen köyün muhtarının sözünü çiğnemeyi göze alamadı. Muhtar Ali’nin yüzündeki o ciddi ifade geri adım atmasına yetti. Dişlerini sıkarak traktöre doğru yürüdü, basamağa basıp yukarı uzandı ve kontağı sertçe çevirdi. Traktörün o dakikalardır süren "pata pata" gürültüsü bir anda bıçak gibi kesildi.
Ortama çöken o ani sessizlik, az sonra konuşulacak olan büyük hesaplaşmanın habercisi gibiydi. Mustafa traktörden inip tekrar kalabalığa doğru yürürken, herkes onun ağzından çıkacak savunmayı bekliyordu.
Muhtar Ali, ellerini arkasında birleştirip Mustafa’nın tam karşısına dikildi. Gözlerini adamın üzerinden ayırmadan, o ağır ve hesap soran sesiyle sordu:
“ Gel bakalım Mustafa, doğru mu duyduklarım? Sen bu saf Tahir’i kandırıp tüm arsaları kendi üzerine mi aldın? Ne iş ulan bu? ”
Mustafa, bu kirli gerçeğin muhtarın ve Nuri amcanın önünde bu kadar çabuk ve çıplak bir şekilde ortaya çıkması karşısında ne diyeceğini bilemedi. Yüzü dünkü yumruktan sonra şimdi de utançtan ve sıkışmışlıktan kıpkırmızı kesildi. Gözlerini kaçırdı, ayaklarıyla toprağı eşeledi, önce biraz durdu. Kendini toparlamaya çalışarak suçu Tahir’in üzerine atmak istedi:
“ Aha, Tahir efendi burada! Öyle bir şey yok, varsa kendisi söylesin!” dedi, sesini yüksek çıkararak haklı görünmeye çalıştı.
Tahir, patlayan dudağındaki kanı elinin tersiyle sildi. Gözlerinde ayların birikmiş kırgınlığı ve az önceki kavganın yorgunluğu vardı. Abisine tiksinir gibi bakarak söze girdi:
“Madem benim anlatmamı istiyorsun, anlatayım muhtar amca! Anlatayım da herkes duysun abimin ne mal olduğunu...”
Tahir derin bir nefes aldı, tarladakiler çıt çıkarmadan onu dinliyordu:
“ Abimle Tapu Müdürlüğüne gittik. Benim amacım babamdan kalan arsaları usulünce, yarı yarıya bölmekti. Ama abim orada ağız değiştirdi; ‘Hepsini benim üstüme yapalım, ben sana her yıl hakkın olan payı vereceğim’ dedi. Ben kararımda ısrar edip ‘Olmaz abi, hak neyse o’ deyince tapunun ortasında bana bağırdı çağırdı. ‘Al hepsi senin olsun o zaman, bir daha da yüzüme bakma!’ dedi. Muhtar amca, öz abimin o lafı benim vicdanıma dokundu. Ailemin dağılmasından, abimle düşman olmaktan korktum. O an ne yapacağımı bilemeden, sırf iş büyümesin diye gittim imzayı attım... Ama abim ne yaptı? Beterini yaptı! Geldi bugün benim rızkımı, ekinimi sürmeye kalktı! ”
Tahir’in son sözleri tarladaki sessizliğe bir bomba gibi düştü. Yaşlı Nuri amca duyduklarıyla başını iki yana sallayıp Mustafa’ya nefretle baktı.
Yaşlı Nuri amca, bastonunu hırsla yere vurarak öfkeyle Mustafa’ya baktı:
“ Sen küçükken de böyleydin Mustafa...” dedi. Ardından yanındaki oğlu Zafer’e dönerek o eski günlerin şahitliğini istedi:
“ Hatırlıyor musun oğlum? Ben, sen ve rahmetli Mehmet amcan tarla başındayken, babası Mustafa hakkında bize bir şey söylemişti. Ne demişti?”
Zafer, gözlerini Mustafa’nın üzerinden ayırmadan babasına döndü:
“ Evet baba, çok iyi hatırlıyorum... "Bu oğlanın hırstan gözü dönüyor, dünya malı için her şeyi yapar " demişti bize.
Kendi öz babasının yıllar önceki teşhisi tarladaki herkesin yüzüne bir tokat gibi çarpınca Mustafa’nın söyleyecek tek bir kelimesi bile kalmadı. Muhtar Ali Gündüz, aradaki o resmiyeti ve babacanlığı bir kenara bırakıp köyün kanun koyucusu edasıyla Mustafa’nın tam karşısına dikildi. Sesi buz gibi ve tehditkardı:
“ Yaptığın hiç hoş değil Mustafa. Kardeş kanını paraya, toprağa satmışsın resmen. Şimdi beni iyi dinle; yarın sabah ilk iş, kardeşin Tahir’i de alıp o tapu dairesine gideceksiniz. Yaptığın bu büyük yanlıştan döneceksin, o arsalar usulünce yarı yarıya bölünecek! Aksi takdirde... Aksi takdirde aklına bile gelmeyecek şeylerle karşılaşırsın! Seni bu köyde barındırmam, adını her yerden sildiririm, duydun mu beni?! ” dedi.
Muhtarın bu kesin ve geri dönüşü olmayan uyarısı, tarladaki gerilimi bambaşka bir boyuta taşımıştı. Mustafa hem muhtarın tehdidiyle hem de babasının vasiyetinin ağırlığı altında adeta ezilmişti.
Mustafa, muhtarın herkesin önünde kendisini bu şekilde tehdit etmesine ve köşeye sıkıştırmasına fena halde sinirlenmişti. İçindeki hırs ve karısının dolduruşları, köy otoritesine duyduğu korkunun önüne geçti. Yüzündeki suçluluk ifadesi bir anda yerini küstah bir kararlılığa bıraktı. Muhtarın gözlerinin içine baka baka, dişlerinin arasından konuştu:
“ Muhtar amca, Nuri amca... Yaşınıza başınıza saygım sonsuz, ama iş bitti artık! Kanunsa kanun, imzaysa imza; buraların hepsi resmi olarak benim üzerime. Bu yıl, sırf sizin hatırınız için bu ekinleri bozmayacağım, Tahir kaldırsın hasadını... Ama artık bu topraklar bana ait! Yapacağınız hiçbir yaptırım da bu yasal gerçeği değiştiremez! ” dedi.
Muhtar Ali Gündüz, ömrü boyunca köyde böyle bir dik başlılıkla, böyle bir ahlaksızlıkla karşılaşmamıştı. Mustafa’nın "yaptırımlarınız gerçeği değiştirmez" diyerek devleti ve köyün namusunu hiçe sayması üzerine çıldırmışçasına sinirlendi. Adeta gözlerinden ateş fışkırarak Mustafa’nın üzerine yürüdü, parmağını göğsüne doğru sallayarak bağırdı:
“Sen ne diyorsun ulan Mustafa?! Sen kime şekil koyuyorsun, bana karşı mı geliyorsun?! Kimsin lan sen koca köyün düzenini bozacaksın?!”
Mustafa, muhtarın bu öfkesine rağmen geri adım atmadı, çenesini dikleştirerek pişkince karşılık verdi:
“Ben kimseye karşı gelmiyorum muhtar amca... Sadece yasal olan hakkımı koruyorum!”
Muhtar Ali Gündüz, derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştı ama gözlerindeki o sert, ölümcül bakış Mustafa’nın üzerindeydi. Muhtar, bu adamın laftan ya da kanundan anlamayacağını, onun anladığı dilden konuşmak gerektiğini fark etmişti. Mustafa’ya tiksinir gibi bakarak son sözünü söyledi:
“ Bunu sen istedin Mustafa... Madem kanunun arkasına sığınıp kardeşinin hakkını yersin, madem köyün büyüklerine saygısızlık edersin, o zaman sonuçlarına da katlanırsın! Şimdi hemen o traktörüne bin ve köye dön. Akşam köy odasında heyeti de, köy halkını da toplayacağım. Senin hakkında köy halkı ne karar verirse, ardına bakmadan onu uygulayacağız! Seni bu köyde yaşatıyorlar mı, herkes yüzüne tükürüp seni selamsız sabahsız bırakıyor mu, o zaman göreceğiz hakkını! Hadi yallah!”
Mustafa, traktörün vitesini hırsla büyüterek gürültüyle tarladan çıktı ve arkasında devasa bir toz bulutu bırakarak tozlu köy yoluna koyulup gitti. Onun gidişiyle tarlaya çöken sessizlikte, Tahir utancından ne yapacağını bilemez bir haldeydi. Patlayan dudağını eliyle silerek muhtara ve köylülere döndü:
“ Abimin yaptığı bu büyük saygısızlık nedeniyle sizden özür dilerim Ali amca. Nuri amca, Zafer... Siz de haklarınızı helal edin. Olayların bu raddeye gelmesini, böyle olmasını hiç istemezdim... Ama siz nasıl haberdar oldunuz da yetiştiniz buraya? ” dedi.
Nuri amca, bastonuna dayanarak Tahir’e şefkatle baktı. Mustafa’nın hırsına karşılık Tahir’in bu mahcubiyeti onun yüreğini sızlatmıştı:
“Orasını boş ver şimdi Tahir, orası mühim değil, dedi Nuri amca, yorgun bir nefes alarak devam etti: "Bak, gel bugün karpuzlar tarlada dursun, acele etme. Yarın götürürsün kasabaya. Sen şimdi doğruca eve dön; üstünü başını değiştir, elini yüzünü yıka, bugün güzelce bir dinlen oğlum."
Nuri amca bunu söyledikten sonra elini babacan bir tavırla Tahir’in omzuna bıraktı, ona güç vermek ister gibi hafifçe sıktı. Köy muhtarı Ali Gündüz de araya girerek, az önce Mustafa’ya gösterdiği o sert çehresini yumuşattı ve Tahir’in gözlerinin içine baktı:
“Evladım, hiç canını sıkma. Ananın, babanın helal rızkını, senin hakkın olanı o hayırsıza yedirmemek için elimden gelen ne varsa yapacağım. Müsterih ol, ” dedi.
Tahir, uğruna canını dişine taktığı toprakta yapayalnız olmadığını anlayınca derinden bir nefes aldı. Gözleri dolarak muhtara, Nuri amcaya ve Zafer’e ayrı ayrı teşekkür etti. Tarladaki hararet yerini akşamki büyük hesaplaşmanın sessizliğine bırakırken, hep birlikte motorlara ve arabaya binerek köyün yolunu tuttular.
Mustafa, traktörü bahçeye adeta fırlatır gibi park edip kendini eve attı. Aşırı tedirgin halinden, titreyen ellerinden ve yüzünün gözünün kan içindeki dağınık halinden bir şeylerin ters gittiği kabak gibi ortadaydı. Eşi Gülizar kocasına bakar bakmaz, yüzünde o her zamanki küçümseyici ve öfkeli ifadeyle karşısına dikildi:
“ Yine sen dayak yedin, değil mi? Yine o Tahir seni dövdü, değil mi? Sürüm sürüm süründürdü seni tarlada! Yazıklar olsun senin erkekliğine! ” diyerek cırladı.
Mustafa, kafasını iki elinin arasına alıp hırsla bağırdı:
“Sus kadın, sus! Yerin kulağı var, kapa o çeneni artık!” dedi ve çaresizlik içinde ekledi:
“Başımıza boş yere bela açtık! Beni doldurdun, doldurdun, o tarlaya sürdün... Bak ne oldu şimdi? Muhtar ve köylüler başımıza toplandı, herkesin gözünde haksız konuma düştük durduk yere! Yetmedi, bir de orada öfkeme yenilip muhtara karşı çıktım... Biz bittik bu sefer Gülizar, bittik! Bir şeyler yapmak lazım ama ne yapacağız, hiç bilmiyorum...”
Bu sözlerden sonra Gülizar’ın gözleri fal taşı gibi açıldı. Olayın ciddiyetini yeni yeni kavrayarak sesini biraz kıstı:
“Muhtara neden karşı çıktın Mustafa? Ne dedi ki sana o koca ihtiyar?”
Mustafa, çaresizce sedire çöktü, yüzündeki kanı elinin tersiyle silerken konuştu:
"Arsaları yarı yarıya böl, yarın tapuya gidip bu yanlıştan dön" dedi, karşı çıktım! Yasal hakkım falan deyip diklendim adama. O da çıldırdı... Akşam köy odasında köyün önde gelenlerini, heyeti toplayacak. ‘Köy halkı senin hakkında ne karar verirse onu uygulayacağız ’ dedi. Ne yapacağız biz şimdi? Nasıl çıkacağız bu işin içinden?”
Bugüne kadar hırsından gözü dönen, dünya malı için kardeşini harcayan Mustafa, hayatında ilk defa kendi hatalarını, karısının dolduruşuna gelerek nasıl bir uçurumun kenarına geldiğini anlayabilmişti. Ama artık çok geçti, ok yaydan çıkmıştı.
Tahir eve dönmüştü artık. Motoru garaja koyup bahçe kapısına doğru yürürken evin kapısı açıldı ve Fatma belirdi.
Tahir’in yüzünü ve çamura bulanmış halini görünce gözleri anında doldu. Ona hitaben:
“Tahir'im... Ağabeyindir ama söyleyeceğim maalesef, eli kırılsın! Ne hale gelmişsin öyle...” diyerek gözlerinden yaşlar aktı.
Fatma, eşini bahçeye oturttu. İçeriden aldığı sıcak suyu, kolonya ve pamuğu beraberinde getirerek bahçede duran masanın üzerine koydu. Yavaştan dudağını ve kaşını silmeye başladı. Silerken de gözleri dolup dolup yüzüne bakıyordu eşinin.
Tam o esnada Çınar içeriden bahçeye çıktı. Babasını ilk defa bu durumda görüyordu. Yüzü kaygılı bir şekilde:
“Baba... Ne oldu sana böyle?” dedi.
Tahir, ne olursa olsun küçücük oğlunu bu kirli kavgalardan, aile arasındaki bu husumetten uzak tutmak istiyordu. Çınar’ın o kaygılı gözlerine bakarak burukça gülümsedi, sesini olabildiğince sakin tutmaya çalışarak:
“Küçük bir kaza geçirdim babam, önemli bir şey yok...” dedi.
Çınar babasının bu haline çok üzülmüştü. Minik kalbinden geçen ilk şeyi yaptı; babasının masanın üzerindeki elini iki minik eliyle tutup sıkıca öptü. Sanki öpünce babasının tüm acısı geçecekmiş gibi sarıldı o ele.
Tahir, oğlunun bu hesapsız, dünyalara bedel hareketi karşısında duygulandı. Eğilip Çınar’ın başını içine çeker gibi koklayıp öptü ve ona güç vermek ister gibi gözlerinin içine baktı:
“Bak, şimdi çok daha iyi oldum işte...” diyerek gülümsedi. Babasının gülüşünü gören Çınar’ın da yüzü biraz olsun aydınlandı.
Fatma, kocasının yüzündeki kanı temizleyip gerekli pansumanı bitirdikten sonra, elindeki pamukları ve tası topladı. Gözlerindeki yaşları tülbendinin ucuyla silerek Tahir’e döndü:
“Ben sana sıcak bir çorba ısıtayım bey, içini ısıtır, ” diyerek yavaşça içeri geçti.
Bahçede Çınar ve Tahir baş başa kalırken, Tahir akşam köy odasında kurulacak o büyük mahkemeyi, muhtarın Mustafa’ya çektiği resti düşünüyordu.
Bölüm etkileşimi
