2. bölüm · Cesaret ettin
Yeni Başlangıç
Nior'un içindeki öfke durdurulamaz bir fırtına gibi büyüyordu.
Ağır adımlarla Ayla'ya doğru yürüdü.
Ayla geri çekilemedi. Karşısındaki beden Lior'un bedeniydi ama o gözler... O gözler Lior'a ait değildi.
Kapkaraydılar.
İçlerinde ne merhamet ne de tereddüt vardı.
Ayla'nın boğazı düğümlendi.
"Lior..."
Nior cevap vermedi.
Bir adım daha attı.
Sonra bir anda gözden kayboldu.
Ayla'nın gözleri büyüdü.
Arkasından gelen nefesi hissettiğinde bütün bedeni dondu.
Sonunun geldiğini anladı.
Nior tam arkasındaydı.
Elini kaldırdı.
Parmakları bıçak gibi dümdüzdü. Tek bir hareketle Ayla'nın başını bedeninden ayırabilirdi.
Nior'un eli ileri atıldı.
Ama hedefe ulaşamadı.
Bir şey bileğini yakalamıştı.
Nior'un gözleri ilk kez şaşkınlıkla açıldı.
Arkasına döndü.
Orada duran kişi kendisinden başkası değildi.
Aynı yüz.
Aynı saçlar.
Aynı gözler.
Fakat bu gözlerde karanlık değil, sıcaklık vardı.
"Lior..."
Ayla'nın dudaklarından fısıltı gibi döküldü.
Lior'un ruhu Nior'un bileğini sıkıca tutuyordu.
"Yeter artık," dedi sakin bir sesle.
Nior'un yüzü öfkeyle gerildi.
"Çekil önümden."
"Hayır."
"Onun yüzümden öldün."
"Ve onu öldürerek geri getiremezsin."
Nior ilk kez cevap veremedi.
Çünkü karşısında duran kişi, bu dünyada susturamadığı tek sesti.
Nior'un gözleri hâlâ Lior'un ruhunun kaybolduğu noktadaydı.
Bir şey söylemek istemişti.
Sorular sormak istemişti.
Neden onu durdurduğunu...
Neden geri döndüğünü...
Neden onu yalnız bıraktığını...
Ama fırsatı olmamıştı.
Tanrının verdiği süre dolmuştu.
Lior'un ruhu, sabah sisi gibi yavaşça dağılarak yok olmuştu.
Nior elini uzattı.
Boşluğa.
Hiçbir şey kalmamıştı.
Bir süre olduğu yerde durdu.
Sonra iki eliyle yüzünü kapattı.
Omuzları hafifçe titredi.
Öfkesi gitmişti.
Yerine ağır bir boşluk çökmüştü.
Başını eğdi ve tek kelime etmeden yürümeye başladı.
Ayla olduğu yerde kalmıştı.
Az önce öleceğinden emindi.
Şimdi ise yaşadığına sevinemeyecek kadar şaşkındı.
Gözlerinin önünde gerçekleşen olayları anlamaya çalışıyordu.
Lior'un ruhunu görmüştü.
Onun sesini duymuştu.
Bu konuda hiçbir şüphesi yoktu.
Lior gitmişti.
Gerçekten gitmişti.
Ama aklını kurcalayan başka bir şey vardı.
Nior.
Onun gözlerindeki öfkeyi görmüştü.
Ama Lior'un kayboluşundan sonraki acıyı da görmüştü.
Bir katil böyle üzülmezdi.
Bir büyü böyle yas tutmazdı.
Ayla, uzaklaşan siluete baktı.
"Sen kimsin?" diye fısıldadı.
Rüzgâr dışında cevap veren olmadı.
Ama ilk kez, karşısındaki kişinin ne Lior ne de bir canavar olduğuna dair bir his doğmuştu içinde.
Sanki Lior'un bedeninde yaşayan, kaybolmuş başka bir ruh vardı.
Nior köyün yakınındaki tepeye ulaştığında durdu.
Aşağıda hareketlilik vardı.
Muhafızlar surların önünde sıralanmıştı.
Mızraklar, kalkanlar ve büyüler hazırlanıyordu.
Karşılarında ise yüzlerce yaratık vardı.
Kurt başlı olanlar.
Dört kollu olanlar.
Devasa çenelere sahip olanlar.
Hepsi köye doğru ilerliyordu.
Muhafızlar bağırıyordu.
Yaratıklar kükrüyordu.
İki taraf da birbirini öldürmek istiyordu.
Nior sessizce onları izledi.
Ne korku hissetti.
Ne heyecan.
Ne de nefret.
Sadece baktı.
Lior olsaydı üzülürdü.
Köydeki insanları düşünürdü.
Masumları düşünürdü.
Ama Nior'un gözünde gördüğü şey farklıydı.
Bir taraf bölgesini koruyordu.
Diğer taraf bölgeyi ele geçirmek istiyordu.
Hepsi buydu.
Köpek sürülerinden ne farkları vardı?
Bir sürü kendi alanına giren yabancıları parçalamaya çalışırdı.
Diğer sürü ise o alanı ele geçirmek isterdi.
İnsanlar da yaratıklar da aynı şeyi yapıyordu.
Kendilerine anlamlar yüklüyorlardı.
Onur.
Görev.
İntikam.
Vatan.
Ama sonuç değişmiyordu.
Öldürenler ve ölenler.
Nior'un gözleri savaş alanında gezindi.
Bir çocuk ağlıyordu.
Bir muhafız korkusunu saklamaya çalışıyordu.
Yaratık sürüsünün ön saflarında açlıktan kemikleri görünen yaratıklar vardı.
Bir anlığına kaşlarını çattı.
Lior'un anıları zihninde yankılandı.
"Bu kadar basit değil."
Nior başını kaldırdı.
Rüzgâr saçlarını savurdu.
"Öyle mi?" diye fısıldadı.
Ama bu kez cevap veren olmadı.
Savaşın ilk borusu çaldı.
Ve iki taraf birbirine doğru koşmaya başladı.
Köylüler çoktan evlerini terk etmeye başlamıştı.
Yaşlılar çocukların ellerinden tutuyor, aileler taşıyabilecekleri birkaç eşyayı yanlarına alıyordu.
Kimse kahramanlık yapmak istemiyordu.
Kimse savaşın ortasında kalmak istemiyordu.
Bu savaşın sonucunu sonradan öğrenmek, içinde bulunmaktan çok daha güvenliydi.
Nior onları sessizce izledi.
Korkuyorlardı.
Hayatta kalmaya çalışıyorlardı.
Bu davranışı anlayabiliyordu.
Çünkü ölümden kaçmak bütün canlıların ortak içgüdüsüydü.
Ardından bakışlarını yeniden savaş alanına çevirdi.
Muhafızlarla yaratıklar artık birbirlerine yaklaşmıştı.
Bağırışlar rüzgâra karışıyordu.
Nior yürümeye başladı.
Köylülerin gittiği yönün tersine.
Savaşa doğru.
Burası Lior'un görmek istemediği bir yerdi.
Her ölümde üzülürdü.
Her kayıp onu yaralardı.
Nior ise bu duyguları anlamsız bulmuştu.
Onun gözünde savaş, sadece canlıların birbirini öldürmesiydi.
Ne kutsaldı.
Ne de şerefli.
Yine de şimdi savaş alanına yaklaşırken içinde açıklayamadığı bir his vardı.
Belki de ilk kez Lior'un neden üzüldüğünü anlamak istiyordu.
İlk çarpışma gerçekleşti.
Bir yaratığın pençeleri bir muhafızın zırhını parçaladı.
Aynı anda üç mızrak yaratığın göğsüne saplandı.
İkisi de yere düştü.
İkisi de öldü.
Nior durdu.
Yerde yatan bedenlere baktı.
Birkaç gün önce olsa gözlerini bile kırpmazdı.
Ama şimdi...
Bir şey farklıydı.
Ölen muhafızın yanında küçük bir tahta kolye vardı.
Yaratığın boynunda ise kemikten yapılmış bir tılsım.
İkisi de savaşmadan önce onları takmıştı.
İkisi de kendileri için değerli bir şey taşıyordu.
İkisi de ölmek istememişti.
Nior'un bakışları sertleşti.
"Bu yüzden mi üzülüyordun, Lior?"
Sessizlik dışında cevap gelmedi.
Ama ilk kez savaş alanına baktığında yalnızca ölüler görmüyordu.
Kaybedilen şeyleri de görmeye başlıyordu.
Nior'un gözleri savaş alanında dolaştı.
Bir muhafız son nefesini verirken titreyen eliyle boynundaki yüzüğü tutuyordu.
Bir başkası, aldığı yaraya rağmen geri çekilmiyor, arkasındaki köylülere ulaşılmasın diye savaşmaya devam ediyordu.
Nior kaşlarını çattı.
Onlar sadece topraklarını korumuyordu.
Bu insanların aileleri vardı.
Eşleri.
Çocukları.
Dostları.
Bu savaşa girerek onları bir daha hiç görememe riskini kabul etmişlerdi.
Bakışları diğer tarafa kaydı.
Yere düşen bir yaratığın yanında başka bir yaratık duraksamıştı.
Bir anlığına savaşmayı unutmuş gibiydi.
Sonra öfkeyle kükreyerek ileri atıldı.
Nior bunu fark etti.
Yaratıklar da farklı değildi.
Onların da sürüleri vardı.
Yavruları vardı.
Birlikte avlandıkları, birlikte yaşadıkları canlılar vardı.
Onlar da bu savaşa girerek sürülerine bir daha dönememe riskini alıyordu.
Bir süre sessiz kaldı.
Bu düşünce hoşuna gitmemişti.
Çünkü her şeyi basitleştiriyordu.
Ama aynı zamanda karmaşıklaştırıyordu.
Bir taraf kötü değildi.
Diğer taraf da iyi değildi.
İki taraf da kaybetmekten korkuyordu.
İki taraf da kendileri için değerli olan şeyleri korumaya çalışıyordu.
Nior savaş alanına baktı.
Birkaç gün önce olsa yalnızca ölen bedenleri görürdü.
Şimdi ise o bedenlerin arkasında kalan boşlukları görüyordu.
Ve ilk kez bunun neden Lior'u üzdüğünü anlamaya başlıyordu.
Savaş bütün şiddetiyle devam ederken yer aniden sarsıldı.
Önce muhafızlar durdu.
Sonra yaratıklar.
Toprak çatladı.
Savaş alanının dört bir yanına yayılan siyah ışıklar gökyüzüne yükseldi.
Nior gözlerini kıstı.
Ne olduğunu anlaması uzun sürmedi.
Yere saçılmış cesetler hareket etmeye başlamıştı.
Ölü muhafızlar ayağa kalkıyordu.
Ölü yaratıklar da.
Kırılmış kemikler birleşiyor, boş göz çukurlarında yeşilimsi ışıklar yanıyordu.
Panik yayıldı.
Muhafızlar geri çekildi.
Yaratık sürüleri dağılmaya başladı.
Savaş durmuştu.
Çünkü artık herkesin karşısında ortak bir düşman vardı.
Uzakta, siyah bir kayanın üzerinde yaşlı bir adam duruyordu.
Elindeki asa parlıyordu.
Göğsünde büyük bir kristal asılıydı.
Bir Ruh Çağıran Falcı.
Savaşın ortasında ortaya çıkmıştı.
Ölüleri kendi ordusuna dönüştürmek için.
Nior hiç düşünmeden ileri atıldı.
Toprak ayağının altında parçalandı.
Ölülerden oluşan ilk sıra ona saldırdı.
Birini savurdu.
Diğerini yere çarptı.
Kemikler havaya saçıldı.
Bir büyü ışını yanından geçti.
Bir diğeri omzunun üzerinden.
Nior durmadı.
Her adımda ölüler ordusunda bir gedik açıyordu.
Ruh Çağıran Falcı'nın gözleri büyüdü.
Yaklaştığını görünce büyülerini peş peşe fırlatmaya başladı.
Ama Nior hepsinden kaçtı.
Aralarındaki mesafe birkaç adıma düştü.
Falcı korkuyla geri çekildi.
Nior elini kaldırdı.
Tek bir darbeyle işini bitirebilirdi.
Adam da bunu anlamıştı.
Yüzü bembeyaz kesilmişti.
Nior'un eli havada kaldı.
Aklında bir anlığına Lior'un sesi yankılandı.
"Her zaman öldürmek zorunda değilsin."
Sessizlik.
Sonra Nior yönünü değiştirdi.
Asaya vurdu.
Asa ortadan ikiye ayrıldı.
Ardından kristale.
Kristal çatladı.
Bir saniye sonra binlerce parçaya bölündü.
Savaş alanındaki bütün ölüler aynı anda yere yığıldı.
Ruh Çağıran Falcı dizlerinin üzerine çöktü.
Artık sıradan bir adamdan farkı kalmamıştı.
Tam o sırada gökyüzünden altın renkli ışıklar indi.
Kraliyet birlikleri.
Zırhlı şövalyeler ve büyücüler savaş alanına ulaştı.
İçlerinden biri öne çıktı.
Üzerindeki işlemeli zırh diğerlerinden çok daha gösterişliydi.
Herkes diz çökmeye başladı.
Kral gelmişti.
Kraliyet muhafızları hızla Ruh Çağıran Falcı'yı zincire vurdu.
Kral ise dikkatini başka birine çevirdi.
Nior'a.
Savaş alanının ortasında duran genç adama.
Kral birkaç saniye onu inceledi.
Dağılan ölüler ordusunu.
Kırılmış asayı.
Parçalanmış kristali.
Ve öldürülmemiş bir suçluyu.
Sonunda yavaşça yaklaştı.
"Neden?" diye sordu.
"Neden onu öldürmedin?"
Nior cevap vermeden önce bir an düşündü.
Çünkü bu sorunun cevabını o da tam olarak bilmiyordu.
Kralla Nior'un arasındaki sessizlik uzun sürmedi.
Uzaktan yaklaşan ayak sesleri duyuldu.
Kraliyet askerleri hemen dikkat kesildi.
Savaş alanına yeni bir grup geliyordu.
Nior başını çevirdi.
Ayla.
Ve ekibi.
Gözleri karşılaştığı anda havadaki gerilim değişti.
Ayla'nın yüzünde şaşkınlık vardı.
Nior'un yüzünde ise bastırılmış bir öfke.
Kral bunu fark etti.
Bakışlarını birinden diğerine çevirdi.
Sonunda Ayla'ya döndü.
"Birbirinizi tanıyor musunuz?"
Bir an duraksadı.
Sonra Nior'u işaret etti.
"Yoksa... bu gerçekten Lior mu?"
Ayla'nın boğazı düğümlendi.
Birkaç saniye konuşamadı.
Sonunda sessizce cevap verdi.
"Evet."
"Bu, Lior."
Nior'un yüzü anında sertleşti.
Etrafındaki hava ağırlaştı.
Kraliyet muhafızlarından bazıları istemsizce geri çekildi.
"Sus."
Ayla'nın gözleri büyüdü.
Nior'un sesi öfkeyle titriyordu.
"Lior'un adını anmaya hakkın mı var senin?"
Kral şaşkınlıkla ona baktı.
Nior bir adım öne çıktı.
"O senin yüzünden öldü."
Savaş alanı sessizliğe gömüldü.
Ayla'nın yüzü soldu.
Kral konuşmak istedi.
Ama Nior ondan önce devam etti.
"Ben Lior değilim."
Sesi bu kez daha sakindi.
Ama çok daha ağırdı.
"Ben Nior'um."
Rüzgâr savaş alanında dolaştı.
"Bir SUR seviye bilinçli infaz büyüsü."
Kraliyet büyücülerinin yüzleri değişti.
Bazıları duyduklarına inanamadı.
Bazıları ise korkuyla birbirine baktı.
Bilinçli büyüler zaten efsane gibiydi.
SUR seviyesindekiler ise felaket olarak anlatılırdı.
Nior kimseye bakmadan konuşmayı sürdürdü.
"Onu öldürmedim."
Yerde zincire vurulmuş Ruh Çağıran Falcı'yı gösterdi.
"Çünkü Lior bunu istemezdi."
Bir an sustu.
Sesinde ilk kez yorgunluk hissediliyordu.
"Lior öldürmek istemezdi."
Nior'un yumrukları sıkıldı.
"Onu iki yaşından beri tanıyorum."
Bu sözlerden sonra sessizlik daha da ağırlaştı.
Çünkü ilk kez herkes aynı şeyi fark etmişti.
Karşılarında duran kişi Lior değildi.
Ama Lior'un hayatının neredeyse tamamına tanıklık etmişti.
Belki de dünyada onu en iyi tanıyan varlık oydu.
Nior'un bakışları savaş alanında dolaştı.
Krala.
Ayla'ya.
Muhafızlara.
Ve onları sessizce izleyen herkese.
Sonra tekrar konuştu.
"Başlangıçta onu Tanrı'nın emriyle seçtim."
Sesinde ne gurur ne de pişmanlık vardı.
"Sadece verilen görevi yerine getiriyordum."
Bir an sustu.
"Lior'un bedeninde yaşamaya başladım."
Bakışları uzaklara kaydı.
"Onun gözlerinden dünyayı gördüm."
"Ve zaman geçtikçe bir şey fark ettim."
Nior'un sesi yavaşladı.
"Eğer Tanrı bana seçim hakkı vermeseydi bile..."
Yumruğunu sıktı.
"...yine onu seçerdim."
Kimse konuşmuyordu.
"Lior tanıdığım herkesten farklıydı."
Kral dikkatle dinliyordu.
Nior devam etti.
"Sizler hayatlarınızı anlamlara zincirliyorsunuz."
"Krallık."
"Görev."
"Şan."
"İntikam."
"İnanç."
Her kelime savaş alanında yankılandı.
"Sonra da o zincirlerin özgürlük olduğunu sanıyorsunuz."
Ayla başını kaldırdı.
Nior'un gözlerinde ilk kez öfkeden çok hüzün vardı.
"Ama Lior öyle değildi."
"O hayatını tek bir amaca adamadı."
"Tek bir düşünceye hapsolmadı."
"Tek bir kimliğin içinde yaşamadı."
Rüzgâr saçlarını savurdu.
"İnsanlara yardım etti çünkü yardım etmek istiyordu."
"Güldü çünkü mutlu olmuştu."
"Ağladı çünkü üzülmüştü."
"Yaşadı çünkü yaşamak istiyordu."
Nior'un sesi neredeyse fısıltıya dönüştü.
"O özgürdü."
Bakışları birer birer insanların üzerinde gezindi.
"Sizin aksinize."
Bu sözler kimseyi bağırarak suçlamıyordu.
Ama sessizce hepsini yaralıyordu.
Çünkü Nior'un anlattığı kişi artık hayatta değildi.
Ve onu anlatan varlık, insan bile değildi.
Belki de bu yüzden sözleri daha ağır geliyordu.
Bir süre sonra Nior gözlerini kapattı.
"Ben bir infaz büyüsüyüm."
"Öldürmek için yaratıldım."
"Fakat Lior..."
İlk kez sesi titredi.
"...bana yaşamanın ne olduğunu öğretti."
Nior derin bir nefes aldı.
Gözleri sertti ama sesi daha ağırdı.
"Sizleri seçmedim."
Bir an durdu.
Bakışlarını krala çevirdi.
"Kahramanları… kralları… azizeleri… büyücüleri… yaratıkları…"
Söylediği her kelime sanki bir yargıydı.
"Çünkü siz hep aynı şeyi yapacaktınız."
"Ölene kadar."
"İnsanları öldürmek için kullanılacaktınız."
Sessizlik yayıldı.
"Neredeyse hepiniz aynısınız."
Nior’un sesi daha da keskinleşti.
"Pozitiflik için negatifliği yok edenler."
Başını hafif eğdi.
"Ama Lior böyle değildi."
Bakışları bir an uzaklaştı.
"Negatifliği bir tehdit olarak görmezdi."
"Bir düşman olarak değil."
"Onarılabilir bir çatlak gibi görürdü."
Kral kaşlarını çattı.
"Anlıyorum," dedi sakin bir sesle.
"Lior'u çok sevmişsin."
"Ve onun bakışıyla yaşamaya karar vermişsin."
Bir an durdu.
"Gerçekten bununla mı yaşayacaksın?"
O anda Nior'un yüzü değişti.
Öfke geri döndü.
Ama bu kez farklıydı.
Daha derin.
Daha kişisel.
"EVET."
Sesi savaş alanında yankılandı.
"Lior bana şunu sordu."
Bir adım öne çıktı.
"Eğer birini öldürürsem…"
"O kişiden ne farkım kalır?"
Nior'un yumrukları sıkıldı.
"Bunu anlamıştı."
"Ve ben de anlamaya çalışıyorum."
Sesi hızlandı.
"Lior olmaya çalışacağım."
"Onun baktığı gibi bakacağım."
"Onun yaşadığı gibi yaşayacağım."
Bir an durdu.
Sonra sesi yavaşladı.
"Çünkü hayat…"
İlk kez kelimeleri seçer gibiydi.
"İlk defa bana güzel geldi."
"Farklı geldi."
"İlginç geldi."
"Mutlu geldi."
Sözleri birbirine karıştı.
"Bazen tekrar ediyorum."
"Aynı şeyleri söylüyorum."
"Ama sizin aksinize…"
Gözleri sertleşti.
"Sizin hayatınız güç, amaç, ölüm ve kazanmak arasında sıkışmışken…"
"Benim hayatımda bir his var."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Ve ben o hissi hiçbir şeye değişmem."
Nior arkasını döndü.
Kalabalığın arasından yürümeye başladı.
Kimse onu durdurmadı.
Kimse onunla konuşmadı.
Savaş alanının gürültüsü arkasında kalırken, adımları giderek uzaklaştı.
Onu izleyenler için bu bir zafer miydi, yoksa bir tehdit mi… kimse tam olarak anlayamadı.
Çünkü Nior, tanrılar seviyesine yükselebilecek bir varlıktı.
Ama o yükselmedi.
En yukarıya değil.
En aşağıya da değil.
İnsanların arasına.
Eksiklerin, korkanların, hissedenlerin yanına.
Çünkü onun için artık güç bir amaç değildi.
Sadece bir seçimdi.
Ve o seçimini yapmıştı.
Sessizce fısıldadı.
"Sen asla ölmedin, Lior."
Bir an durdu.
Rüzgâr yüzüne vurdu.
"Söz veriyorum."
Sonra yürümeye devam etti.
Ve yeni başlangıç başladı.
