Cellat operasyonu kitap kapağı

5. bölüm / 5

Cellat operasyonu

4.Bölüm

Vaveyla Yazarı: hatice arık

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: 4.Bölüm

Beğeni yorum yaparsanız sevinirimmm...

Şimdiden teşekkürler...

(Kaan kılıç)

Türkiye

Nezarethanenin soğuk duvarları hayatımda ilk defa bu kadar kasvetli gelmeye başlamıştı. Çünkü hayatımda ilk defa bu odaya suçlu olarak atılmıştım. Ne kadar yaptığım şeylerin hala arkasında olsam bile şu anda burada olmak kendimi kötü hissetmeme neden oluyordu. Eskiden bu odaya sorguya giren ben şimdi suçlu olarak girmiştim. İster istemez insanın onuru kırılıyordu.

Ama bu yaptığım şeylerden pişman olduğum anlamına gelmiyordu. Gerekirse hapse bile girerdim ama yaptığım şeyden asla dönmezdim.

Ben kötü bir şey yaptığıma inanmıyordum. Eğer suçlu insanları hak ettikleri yerlere atmak suçsa bende paşa paşa hapse girerdim. Ama orada uzun süre kalır mıydım? Pek sanmıyorum.

Yattığım yerden doğrulup ağrımaya başlayan sırtımı esnettim. Saatlerdir buradaydım ama bir insanoğlu bile gelip bir şey dememişti bana. En son İbrahim ile konuştuktan sonra sorgu odasından çıkartılmış ve buraya konulmuştum. Ama saatlerdir ne gelen vardı. Ne de giden.

Daha kötü olan ise saatten haberim yoktu. Ve akşamki operasyona geç mi kaldım bilmiyordum. O operasyona gitmem gerekiyordum ama bir kişi bile gelip bana açıklama yapmadığı için hapse girecek miyim onu da bilemiyordum. Allah kahretsin ki hiçbir halt bilmiyordum. En azından biri gelip bir hafta sonra mahkemen var falan dese rahatlayacaktım. Ama yok kimse gelip bir şey demiyor ki. Sanki biz burada keyfimize duruyorduk.

“Hadi geçin!”

Yan tarafımdan gelen ses ile düşüncelerimden sıyrılıp kafamı o yöne doğru çevirdim. Birisi tahmini yirmi yaşlarının başında diğeri ise on küsür yaşlarında iki tane çocuk yaka paça nezarethaneye atılmıştı. Beni nezarethaneye getiren asker onların kapısını da kilitleyip geldiği kapıdan çıkıp gitmişti. Oturduğum yerden hafifçe dönüp yeni gelen çocukları izlemeye başladım.

Birisi sarı saçlı, kahverengi gözlü ve yaklaşık 1.75 boylarında gibiydi. Diğeri ise kahverengi saçlı, kahverengi gözlü ve 1.85 falandı sanırım. Ve garip bir şekilde ikisi de bana bir yerlerden tanıdık geliyordu. Acaba daha önce onları görmüş olma ihtimalim var mıydı?

Kahverengi saçlı olan benim gibi yere oturup rahat rahat yatarken sarı saçlı olan hala parmaklıkların önünde durmuş askere sesleniyordu. Anlamadığım bu ikisinin burada ne işi vardı? Kavgaya karışmış olsalar askeriyenin nezarethanesinde ne işleri var? Karakolun nezarethanesine atılırlar mantıkken. Askerler desem. İkisinde de öyle bir tip yok. Ve asker olsalar neden nezarethaneye atılsınlar?

“Aferin sana. Yaptığın şeyi beğendin mi? Babam öldürecek beni şimdi.”

Sarı saçlı olan arkasına dönüp arkadaşına bağırdığında diğeri hiç takmadan rahat rahat oturmaya devam ediyordu. Gözlerimi kısıp onları izlemeye devam ettim. İkisi de benim burada olduğumu fark etmemişti. Bu da iyi bir şeydi.

“Beni ilgilendirmez. O senin ile baban arasında.”

Kahverengi saçlı olan oturduğu yerden rahat rahat konuşmaya devam ederken arkadaşını cevaplamıştı. Sarı saçlı olan ise arkadaşı rahat rahat konuşuyor diye sinirlenmiş ve ellerini yumruk yapmıştı.

“Nasıl bu kadar rahat ola biliyorsun ya?! Baban Albay değil mi senin?! Bana kızmayacak diye hiç düşünmüyor musun?!”

Bunların neden burada olduğu anlaşıldı. İkisi de asker çocuğuydu ve sanırım askeriyede kavga çıkarmışlardı. Ama Albay çocuğunu nasıl nezarethaneye atmışlardı ki? Albaydan üst rütbe birisinin onları nezarethaneye atması gerekiyordu. O da General Olcay olmalıydı. Ondan başka üst rütbe birisi yoktu. Onun dışında da Albay çocuğunu nezarethane atacak birisi yoktu zaten.

“Merak etme babam bana kızmaz.”

“Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun ya!”

“Babam çünkü.”

Sarı saçlı olan artık arkadaşının cevaplarından sıkılmış olacaktı ki arkasına dönüp demirliklerden askere seslenmeye devam etti. Birkaç dakika askere seslenmeye devam ettikten sonra artık sesi sinirlerimi bozmaya başladığı için “Yeter ya. Geç otur yerine başımı ağrıttın.” dedim. Aniden sesimi duydukları için ikisi de olduğu yerde sıçramış ve kafalarını bana çevirmişlerdi. Ama beni gördükleri gibi de gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Neden ölüye bakar gibi bakıyordu ki bu ikisi?

“Eren, kolumu cimcikler misin?”

Sarı saçlı olan çocuk bana bakmaya devam ederken arkadaşına seslendiğinde kaşlarım daha çok çatılmıştı. Kolunu neden cimciklemesini istiyordu ki?

“Esad, sen de benim kolumu cimcikler misin?”

“Neden Kaan abiyi sende mi görüyorsun yoksa?”

“Evet, bende görüyorum.”

İkisi de birbirinin dediğini anladığında gözlerini daha çok büyültüp çığlık atmışlardı. Aynı anda attıkları çığlık ile yüzümü buruşturup elimle kulaklarımı tıkadım. Nasıl bu kadar çığlık atıyor bunlar ya? Birkaç dakika boyunca çığlık attıktan sonra nefesleri tıkandığı için susmuşları. Sonunda sustukları için elimi kulaklarımdan çekip tam konuşacakken tekrar çığlık attıkları için ağzım açık kalmıştı.

Tam susun diye bağıracakken içeriye giren İbrahim ile susup onun halletmesini bekledim. Sonuç olarak artık ben asker değildim. Bir zahmet o halletsin onu da. Hem benim anlamadığım bunlar beni nereden tanıyordu? Gerçi asker çocukları oldukları için bilmeleri normalde ama Kaan abi demişlerdi. O zaman tanıyorlardı beni. Hatta konuşmuşluğumuz vardı. Ama o zaman neden ikisini de hatırlamıyordum ben? Hadi uzun zamandır konuşmadık yüzleri değişti desek en fazla iki yıl olmuştur görüşmeyeli. İki yılda da değişemezlerdi herhalde.

“Ne oluyor lan! Ne bu gürültü?”

İkisi de İbrahim’in sesini duyduklarında korkulukla doğru gidip benden en uzağa gittiler. Bunlar neden benden bu kadar korkuyor ki?

“İbrahim abi lütfen çıkart bizi buradan. Hayalet falan görmeye başladım biz. İyi değiliz. Çıkart bizi lütfen.”

Adının Esad olduğunu öğrendiğim çocuk İbrahim’e yalvarmaya başladığında kaşlarım havaya kalkmıştı. Şimdi hayaletten kastı ben miydim yani? Aklıma gelen şey ile kaşlarım tekrar eski halini almıştı. Doğru ya ölüyüm ben. Ölü olarak biliyor bunlar beni. O yüzden öyle tuhaf tuhaf baktılar bana.

Oturduğum yerde daha fazla yayılıp onlara bakmaya devam ettiğimde benim gibi İbrahim de kaşlarını havaya kaldırıp onlara bakmaya başladı. Ciddiler mi diye ikisinin yüzüne baktıktan sonra kafası çevirip bana baktı. İbrahim ile gözlerimiz kesiştiğinde birkaç saniye birbirimizle bakıştık. Aniden aklıma gelen olay ile dudaklarımda hafif bir sırıtış ortaya çıkarken İbrahim’de dudaklarıma yerleşen sırıtışı gördüğünde aklıma gelen şeyi anlamıştı. Nasıl anladığını hiç sormayın. Biz onunla böyleydik. Bakışlarımızdan bile birbirimizin ne düşündüğünü anlardık. Bazen bu durumdan nefret ettiğim bile oluyordu ama asker olduğumuz için çoğunlukla işimize yarıyordu. Operasyon esnasında sırf bu yüzden çok kez ölümden döndüğümüz olmuştu.

Nasıl oluyordu ikimizde tam olarak bilmiyorduk ama birbirimize baktığımızda aklımızdan aynı şeyler geçiyordu. Belki de aklımıza aynı şeyler geliyordu sadece. Tam olarak bilmiyordum.

“Hayalet gördünüz? İkiniz birden hem de?”

İbrahim’in hafif dalga geçer gibi sorduğu soru ile ağzımdan ufak bir kahkaha kaçmıştı. Sesimi duymasınlar diye elimle ağzımı kapatıp konuşmalarını dinlemeye devam ettim.

“Abi valla görüyoruz ya. Hatta bak orada.”

Esad eli ile benim olduğum tarafı gösterip bana baktığında elimi ağzımdan çekip tek gözümü kırptım. Tabi ikisi de beni görünce duvara daha çok sinmişlerdi. Eren Esad’ın koluna dokunup sessiz bir şekilde “Göz kırptı.” dediğinde İbrahim ve ben kahkaha atmaya başlamıştık. Esad ve Eren duvara daha çok sinip deliye bakar gibi bize bakmaya başladılar. Gülmekten gözümden yaş gelmeye başladığında kendimi durdurmaya çalıştım ama ikisinin bakışlarını gördüğümde tekrardan gülmeye başladım. Ben gülmeye devam ettikçe İbrahim de bana bakıp gülmeye devam ediyordu.

Birkaç dakika daha gülmeye devam ettikten sonra İbrahim’e bakıp “Abi tamam gülme. Bak gülmekten karnıma ağrı girdi.” dedim. Elimle gözümden akan yaşları silip kendimi tekrardan gülmemek için tutmaya çalıştım. Ama karşımda ağzı beş karış açık çocukları gördükçe daha çok gülesim geliyordu.

“Ben sen gülüyorsun diye gülüyorum zaten. Sen gülme asıl.”

Elimi gülmekten ağrıyan karnıma götürüp ayağa kalktım. Ben ayağa kalktığımda Eren ve Esad’da duvara daha çok sinip bir bana bir de İbrahim’e bakıyorlardı. Birkaç saniye daha bekleyip gülmemin tamamen geçtiğinden emin olduktan sonra çocuklar ile benim nezarethanemi ayıran korkuluğa doğru bir adım atıp tam önünde durdum. Teker teker ikisinin de gözlerinin içine bakıp “Siz nereden tanıyorsunuz beni?” diye sordum. Aslında bir yerlerden tanıdık geliyorlardı ama çıkartamıyordum bir türlü. Belki de askeriye de birkaç kere karşılaşmıştık sadece. Karşılaşma ihtimalimiz çok yüksekti. Sonuç olarak birisi Albay oğluymuş. Ama asıl soru onlar beni nereden tanıyordu?

“Dur bir dakika hatırlamıyor musun sen onları?”

İbrahim abimin korkarak sorduğu soru ile kafamı ona doğru çevirip ona baktım. Hatırlamam gerek bir şeyi mi unutmuştum gene yoksa? Vücudumdaki zehir yüzünden bazı şeyleri unutabiliyordum ama genelde kısa süreli oluyorlardı. Herhalde gene onlardan birisi olmuştu. Ama başka bir şey unutmamıştım ki. Başka her şeyi hatırlıyordum. Yani hatırlıyordum herhalde değil mi?

Hafiften başıma ağrı girmeye başladığını hissettiğimde elimi şakaklarıma götürüp masaj yapmaya başladım. Daha buraya gelmeden önce ilaçlarımı içmiştim. Ve kısa süreli bir görev olacağı için yanıma ilaçlarımı da almamıştım. Zaten bir kere kullandığımda iki gün idare ediyordu. Ama ne zamandır burada kilitli olduğumu bilmiyordum. Belki de iki gün olmuş bile olabilirdi. İlaçlarım yanımda olsa gene sorun olmazdı. Ama yanımda değildi işte. O yüzden sıkıntı baya büyüktü.

Gözlerim yavaş yavaş kapanmaya başladığında kendimi yere atıp gözlerimin kapanmamasını sağlamaya çalıştım. Beynim algılarını kapatmaya başladığında tırnaklarımı dizime geçirip bilincimi kapatmamaya çalıştım. Eğer şu anda bilincim kapanırsa benim için yolun sonuna geldik demek oluyordu. Ne kadar ölmeyi çok istesem bile şu anda ölmemem gerekiyordu. En azından bir süre daha.

Nezarethanenin kapısı gürültülü bir şekilde açıldığında gözlerim tamamen kararmaya başlamıştı. Tırnaklarımı geçirdiğim yerden akan sıcak bir sıvı hissettiğimde dizimi kanattığımı anlamıştım. Ama eğer elimi oradan çekersem bilincim tamamen kapanırdı. O yüzden bu acıya biraz katlanmam gerekecekti.

“Kaan, bak bana. İyi misin?”

Abim yanıma gelip yüzümü ellerinin arasına aldığında kapanmaya yakın gözlerim ile onun gözlerinin içine baktım. Abim yüzüme baktığında ne düşündüğümü her zaman anlamıştı. Şimdi de anlardı ne hissettiğimi değil mi?

Abim iyi miyim diye her yerimi kontrol ettikten sonra kısık sesle “İyisin. Bendesin.” dedi. Sanki bana değil de daha çok kendini inandırmak istiyormuş gibi konuşuyordu. Ne kadar abime inanmak istesem bile boğazımdan gelen sıcaklık iyi olmadığımın kanıtıydı.

Boğazıma kadar gelen kanın metalik tadı ile kendimi biraz abimden uzaklaştırıp ağzımdaki bütün kanı kusarak çıkarttım. Dudaklarımdan aşağıya akan sıcak sıvı ile bütün vücudumun kontrolü elimden kayıp gitmişti. Kendimi abimin kollarına bıraktığımda dudaklarımdan hala sıcak sıvı akmaya devam ediyordu.

Normalde bu tarz krizler geçirdiğimde yanımda ya Kuzey olurdu ya da tek başıma atlatıyordum. O da çok kısa sürerdi zaten yanımızda ilaçlarım olduğu için hemen hallederdim ama bu sefer yanımda ilaçlarım yoktu ve ilk defam abimin yanında kriz geçiriyordum. Konu ben olduğunda en ufak bir şeye bile deliren abim yanında kan kusmaya başladığımda kim bilir ne biçim deliriyordu şu anda. Ama bilincim kapanmak üzere olduğu ve hiçbir şeyi algılayamadığım için şu anda abimin nasıl bir durumda olduğunu bilemiyordum.

Kafam abimin göğsündeyken elimle tişörtünü çekiştirip bana yaklaş demeye çalıştım. Abimde hemen anladığı için beni kendine doğru çekip yüzlerimizi yaklaştırdı. Dudağımın kenarından hala kan akmaya devam ederken abimde kandan rahatsız olduğu için baş parmağı ile dudağımın kenarındaki kanı silip gözlerimin içine baktı. Boğazımdaki acı tattan kurtulmak için birkaç kere yutkunduktan sonra “Kuzey’i ara.” dedim. Sesim düşündüğümden daha kısık çıkmıştı. Ben bile sesimi zar zor duymuşken abimin duymuş olma ihtimali çok düşüktü.

Kapanmaya yakın olan gözlerim ile abime baktığımda kaşlarını çatmış beni izliyordu. Dediğim şeyi doğru duyup duymadığından emin olmak için “Kuzey’i arayayım?” diye sorduğunda başımı sallayarak onu onayladım. Tekrardan boğazıma doğru gelen bir sıcaklık hissettiğimde gözlerim kapalıyken abime “Kriz geçirdi de o anlar.” dedim. Bu sefer hareket edecek halim almadığı için ağzımdaki bütün kanı abimin üzerine kusmuştum. Az öncekinin aksine daha az kan kustuktan sonra başımı abimin göğsüne yaslayıp ağrıyan gözlerimi kapattım. Abim de dışarıdan birisine seslendikten sonra saçlarımı okşamaya başlamıştı. Kumral tutamlarımı yavaş yavaş okşadığında bilincimi açık tutmak artık neredeyse imkansız hale gelmişti. Dışarıdan birkaç bağırış sesi geliyordu ama o kadar umurumda değildi ki. Kimin ve neden bağırdığını düşünecek bir durumda da değildim zaten.

En son bilincim tamamen kapanmadan önce bir kapının kırılarak açıldığını ve birisinin “Kaan!” diye bağırdığını duymuştum. Sonrasında ise gözlerim tamamen karanlığa gömülmüş ve bilincim kapanmıştı.

Ölmekten hiçbir zaman korkmamıştım. Hatta yıllarca ne zaman öleceğim diye bekleyerek yaşamıştım. Ama şu anda beni bekleyen bir operasyon ve kurtarılmayı bekleyen tonlarca çocuk vardı. Eğer ben şu anda ölürsem onları kimse kurtarmayacaktı belki de. O yüzden ölüm planlarımı biraz daha ertelemem gerekecekti. En azından Dünya daha adaletli bir yer olasıya kadar. Gözüm arkadan kalmayacağı bir zaman olduğunda artık yaşamam içinde bir neden kalmayacaktı. İşte o zaman benim ölüm günüm olacaktı.

…

(2 gün Sonra)

Vücudumu sarak soğuk hava ile ağır ağır göz kapaklarımı açmıştım. Üstümdeki uyuşukluktan kurtulmak için birkaç saniye bekledikten sonra yattığım yerden doğrulup nerede olduğumu algılamaya çalıştım. Issız bir depodaydım. İçeride benden başka kimse yoktu. Ama bir yerden tanıdık geliyordu burası bana, sanki daha önce gelmiştim.

Tam ayağa kalkacakken ayak bileğimde hissettiğim soğuklukla olduğum yere geri çivilendim. Gözlerimi aşağıya doğru çevirip ney olduğuna baktığımda kaşlarım çatılmıştı. Ayak bileğimden duvara zincirlenmiştim. Kafamı kaldırıp etrafı kontrol ettiğimde içeride benden başka kimse gözükmüyordu.

Elimi zincire uzatıp çıkarmaya çalıştım. Ama o kadar sıkı takmışlardı ki yerinden hareket bile etmiyordu. Zinciri biraz daha çekiştirdikten sonra artık bacağım kesilmeye başladığı için zinciri bırakmak zorunda kalmıştım. Etrafımda işe yarar bir şeyler bulma umudu ile etrafı daha dikkatli incelemeye başladım. Ama etrafta ufak bir taş bile olmadığı için elimle zinciri tekrar çekiştirmeye başladım.

Bileğimin kesilmesini umursamadan biraz daha zinciri çekiştirdikten sonra duyduğum bir sesle elim zincirin üstünde donup kaldı.

"Abi... abi kurtar beni lütfen."

Doğru duyuyorum ben değil mi? Etrafıma bakıp sesin nereden geldiğini algılamaya çalıştım ama içeride benden başka kimse gözükmüyordu. Ayağımdaki zinciri tekrardan çıkartmaya çalıştım ama zinciri her zorladığımda bileğimden daha çok kan akıyordu. Zinciri bir daha çektiğimde yine aynı sesi duymuştum.

“Abi korkuyorum.”

Etrafıma bir kere daha baktığımda yine kimseyi görememiştim. Tam arkama dönecekken bir anda deponun içinde yüksek sesli bir silah sesi duyuldu ve olduğum yerde sıçradım. Hayır, bir daha olmamış olsun. Lütfen, bir daha olmaz. Tekrardan kaybetmiş olamam.

Gözümden bir damla yaş aktığında elimin tersi ile silip sesin geldiği yöne doğru kafamı çevirdim. Az önce baktığımda orada olmadığından emin olduğum ve şimdi orada yatan ve tam alnının ortasından silah ile vurulmuş bedeni gördüğümde olduğum yerde donup kalmıştım. İki yıl önceki olay tekrarlanmıştı.

Ben kardeşimi yine koruyamamıştım…

Aniden deponun içinde bir silah sesi daha duyuldu ve karnımda kanımın sıcaklığını hissettim. Hala karşımda yatan kardeşimi izlemeye devam ederken depoda bir silah sesi daha yankılandı. Ve bu sefer tam kalbimin ortasından kurşunun girdiğini hissetmiştim. Ağzımdan kanın metalik tadını hissettiğimde kendimi ölümün pençelerine bırakıp gözlerimi kapattım. Bir daha açamayacak olmam umurumda değildi. Ölmeden önce bir daha kardeşimi görmüştüm. Artık ölsem gam yemezdim.

Vücudum artık beni taşıyamamaya başladığında kendimi salarak kafamın yer ile buluşmasını sağladım. Ne kadar sert düştüğü ya da nereye çarptığı pek umurumda değildi. Zaten artık acısa bile hissedemiyordum.

Vücudumda kalan son güç kırıntısı ile gözlerimi açarak son kez kardeşime baktım. Uzun kumral saçları omzuna dökülmüştü. Bana göre açık saç ona daha bir güzel oluyordu ama o bana inadına hep örerek geziyordu. Bana olan bu inadı nereden geliyordu bilmiyorum ama ne dersem tersini yapmak gibi bir huyu vardı.

Hatta bu huyunu annemden almıştı. Annemde babamı sinir etmek için ne derse tersini yapardı. Ama onun yaptıkları en fazla bir saat sürüyordu. Defne ise bunu bütün hayatında yapıyordu. Hatta en son göreve gitmeden önce kavga etmiştik onunla. Ben odama girilmesinden nefret eden bir insandım. Defne’de bu huyumu bilmesine rağmen ben her göreve gittiğimde odama girip yatağımda uyuyordu. Hatta yatağımdayken fotoğrafını çekip bu fotoğrafı bastırıyordu sonra da odama duvara yapıştırıyordu.

Hani bir insan birinin arkasında bir şeyler çevirirken anlamasın diye arkasını yüz defa kontrol ederdi. Arkamda bir şey bıraktım mı? Yakalanır mıyım acaba? Diye düşünüp bir korkardı ya. Ama Defne’de bunların hiçbiri yoktu. Dediğim gibi fotoğrafını çekip gözüme bile sokuyordu yani. Nasıl bu kadar rahattı onu da bilmiyorum ama ona kıyamayacağımı biliyordu. Ben ona ne kadar kızarsam kızayım asla küs kalamıyordum zaten. O da bu huyumu bildiği için rahat davranıyordu.

Gözlerim yavaş yavaş kapanmaya başladığında kardeşimi baştan ayağa son kez inceleyip gözlerimi karanlığa kapattım. Artık vicdan azabı çekmeme gerek yoktu.

Çünkü bende ölmüştüm.

Nefes nefese yattığım yerden kalkıp etrafı kontrol ettim. Hala hastane odasındaydım. Sakin, sadece kâbus gördüm. Ama bu seferki çok gerçekçiydi. Sanki cidden kendimi orada gibi hissetmiştim. Ve ilk defa kendimin de öldüğünü görmüştüm. Acaba bu bir işaret olabilir miydi? Belki de gerçekten kardeşim ölecektir? Öyle bir şey olmazdı değil mi? Lütfen öyle bir şey olmasın.

Dur bir dakika ben az önce hastane odası mı dedim? Hastane odasında ne işim vardı benim? En son operasyon da değil miydik biz? Etrafımı biraz daha incelediğimde hastane odası değil de daha çok bir revir gibi bir yerdeydim. Üstümde ki çarşafı kenara çekecekken koluma giren ağrı ile ağzımdan ufak bir inilti firar etmişti. Kafamı koluma indirip baktığımda koluma serum takıldığını görmüştüm. Serum hortumunu takip ederek kafamı yukarıya kaldırdım. Torba gibi olan şeyi gördüğümde kaşlarım çatılmıştı. Bunun içindeki sıvının beyaz olması gerekmiyor muydu? Peki neden yeşil renkti? Zehir falan mı veriyorlardı bana ne yapıyorlardı?

Serumu kolumdan çıkartacakken içeriye doktorun girmesi ile elimi çekip doktorun yüzüne baktım. Kim olduğunu bilmiyordum. Özellikle düşman olup olmadığını hiç bilmiyordum. O yüzden hemen güvenmek yoktu ama güvenmediğimi bellide etmeyecektim.

Doktor odaya girip bana baktığında kaşları havalanmıştı. Uyandığıma şaşırmıştı sanırım. Kaç gündür uyuyordum lan ben? Doktor yanıma gelip elindeki dosyayı yanımdaki komidine koyup bana baktı.

"Nasılsınız? Nasıl hissediyorsunuz kendinizi?"

Bu soruyu hayatımda çok kez duymuştum her sorulduğunda “İyiyim” deyip geçmiştim. Ama bu sefer daha önemli sorularım vardı. Doktorun sorduğu soruyu es geçip ben de ona soru sordum. "Timim nerede?"

İlk sorduğum soru onlardı. Nerede ve nasıl olursam ilk onları sorardım. Ben onların komutanıydım. Onların canı bana emanetti. Birine bir şey olursa komutanlarıma benim hesap vermem gerekirdi.

Doktor kaşlarını çatarak konuşmaya başladı ve "Hangi timden bahsediyorsunuz acaba?" dedi. Timim burada değil miydi yani? O zaman beni buraya kim getirmişti ve neredeydim? Kaçırılmış mıydım? Peki kim kaçırmıştı? Ve niye hiçbir şey hatırlamıyordum? Tekrardan doktora bakıp merak ettiğim ikinci soruyu sordum.

“Neredeyim ben?”

“MİT binasındasınız.”

Ağzım beş karış açık doktora baktığımda komidine attığı dosyayı eline alıp kucağıma bıraktı. Ben hala anlamaz gözlerle bir dosyaya bir de doktora bakmaya devam ederken. Kucağımda ki dosyayı işaret edip “Cellat operasyonu için buraya geldiniz.” dedi.

Kaşlarım çatık bir şekilde dosyaya bakmaya devam ederken dosyanın kapağını açıp içerisindekileri okumaya başladım.

Operasyonun adı; Cellat operasyonu.

Ekip başkanı; Yüzbaşı Kaan Kılıç.

Ekip üyeleri; Onbaşı Kuzey Alabey, Ceylan Çağlayan, Merve Işık, Cenk Aktürk, Atlas Sancak, Hakan Karaca ve Gölge timi.

Cellat ismi bana bir yerlerden tanıdık geliyordu sanki? Acaba daha önce duymuş olma ihtimalim var mıydı? Öylesine duymuşumdur belki de. Boşver şimdi bunu. Bundan daha önemli işlerim vardı. Ben ne ara MİT binasına getirilmiştim ve bu operasyon ne zaman planlanmıştı? Sanırım öğrenmem gereken çok fazla soru vardı.

“Eğer kendini daha iyi hissediyorsan operasyon odasına götürebilirim seni?”

Doktorun teklifi ile düşüncelerimden sıyrılıp elimdeki dosyayı kapattım ve doktora uzattım. Doktor elimden dosyayı alınca bu sefer elimi koluma uzatıp tek hamlede serum kablosunu söktüm.

“Ne yapıyorsun? Öyle bir anda serum mu çıkartılır?”

Doktorun hafif sesini yükselterek söylediği şey ile tek kaşımı havaya kaldırarak öldürücü bakışlar attım. O da hemen kendine gelerek hafifçe yutkundu.

“Gidelim mi? Benim işim var daha.”

Konuyu değiştirmek için sorduğu soru ile dudağımın kenarı hafifçe kalmıştı. İnsanların senden korkması ne kadar güzel bir şeydi. Sırf benden korktukları için hiç kimse ters bir şey demeye cesaret edemiyordu. Eğer ters bir şey derlerse tek bir bakışım yetiyordu.

Doktorun bana korku dolu gözlerle baktığını gördüğümde yattığım yerden kalkıp “Gidelim.” dedim. O da sanki benim emirimi bekliyormuş gibi hızla yanımdan ayrılıp kapıya koştu ve kendini dışarıya attı. Bende hızla onu takip edip dışarıya çıktım. Ben odadan dışarıya çıktığımda sol tarafa dönüp bir koridora girdi. O önümden hızlı hızlı yürürken bende arkasından yavaş yavaş yürüyordum.

Birkaç defam MİT binasına gelmişliğim vardı. Kuzey hem MİT hem de askeriye için çalıştığı için belli aralıklarla MİT binasına geliyordu. Onun güvenliğinden de benim timim sorunlu olduğu için nereye giderse yanında bir kişi bulunduruyorduk. Çoğunlukla da yanında ben bulunuyordum. Diğerlerine göre bizim aramız daha iyi olduğu için Kuzey yanında beni istiyordu. Sadece müsait olmadığım zamanlarda da başka birisini veriyordum yanına.

Birkaç yeri daha geçtikten sonra bir kapının önünde durduk. Kapının yanındaki bölmeye şifreyi girdi ve kapı otomatik açıldı. Doktor kenara çekilerek bana kapıyı işaret etti. “Benim işim var gitmem lazım. Zaten herkesin içeride olması lazım.” dedi. Onu başımla onayladığımda yanımdan geçip bir koridoru geçti ve ortadan kayboldu.

Onu izlemeyi bırakarak kafamı önümdeki kapıya çevirdim ve bir adım atarak içeriye girdim. İçeriye girdiğim gibi arkamdan kapı kapanmıştı. Bir daha dışarıya nasıl çıkacağımı daha sonra düşünmeye karar vererek İçeriyi incelemeye başladım.

Toplantı odası gibi bir şey değildi. Daha çok tek katlı ufak bir ev gibiydi. Sağ tarafta küçük bir mutfak gibi bir şey vardı. Onun ilerisinde de oturma köşesi gibi bir yer vardı. Sol tarafta da çalışma masaları ve uzun bir toplantı masası vardı. Masa da oturan insanları gördüğümde derin bir nefes vermiştim.

Timim buradaydı.

Sanırım onlarla beraber buraya getirilmiştik. Ama aslı soru buraya nasıl getirildiğimizdi? Sonuç olarak biz en son görevdeydik. Oradan buraya ışınlanacak değildik herhalde. Ya vurulmuştum ve bayıldığım için hiçbir şey bilmiyordum. Ya da benim bilmediğim bir şeyler dönüyordu burada.

Kapı sessiz bir şekilde açıldığı için kimse geldiğimi fark etmemişti. Konuşmaları duyabileceğim bir yere geçip neler konuşacaklarını beklemeye başladım. MİT müsteşarı masanın başına oturmuştu. Onun yanında Kuzey karşısında da İbrahim vardı. İbrahim’in yanında rütbe sırası ile timin geri kalanları oturmuştu. Kuzey’in yanında da dört kişi oturuyordu. Sanırım Cellat operasyonun da olan diğer kişiler bunlardı. Ama bir kişi eksikti. Acaba o neden gelmemişti? Sonuç olarak toplantı yapılıyordu. Onun da burada olması gerekirdi.

Aniden Kuzey’in konuşmasıyla düşüncelerimden sıyrıldım. “Yalnız Kaan bu anlaşmayı kabul etmez.” Dedi.

Sanırım Cellat operasyonundan bahsediyordu. Ama neden kabul etmeyeyim ki? Sonuç olarak devlet bana bir görev vermişti. Sonun da ölüm olsa bile kabul ederdim. Ama neden Kuzey kabul etmez demişti ki? Bana verilen her görevi kabul ettiğimi biliyordu. Neden kabul etmez demişti ki?

“Neden kabul etmesin ki?”

Benim merek ettiğim soru Kerem tarafından sorulduğunda gözlerimi kısarak Kuzey’in cevabını beklemeye başladım. Tabi sırtı bana dönük olduğu için yüzünü göremiyordum ama olsun.

“Kaan askerliğe geri dönmek istemiyor çünkü.”

Kuzey’in yaptığı açıklama ile kaşlarım daha çok çatılmıştı. Ne demek askerliğe geri dönmek istemiyor? İyide ben askerliği bırakmadım ki zaten? Ne demekti bu şimdi? Ne dönüyor burada tam olarak?

Aniden beynime gelen anılarla gözlerim fal taşı gibi açıldı. Her şeyi yavaş yavaş hatırlamaya başladım. Güvercin operasyonu, ailemin öldürülmesi, Kuzey’le ölmemiz, Amerika'ya taşınmamız, katil olmam. Her şeyi hatırlıyordum.

En son nezarethanedeydim. Sanırım ilaçlarımı uzun bir süre kullanmadığım için kısa süreli hafıza kaybı geçirmiştim. Tekrardan. Artık bu hafıza kayıplarından da sıkılmaya başlamıştım. En azından saçma bir şey yapmadan hafızam geri geliyordu. Bir de yanlışlıkla bir şey yaparsam her şeyi mahvederdim.

“Ben Kaan ile konuşacağım. Sen boşver onu da kendin imzala.”

İbrahim’in hafif tehdit barındıran sesi ile gözlerimi kısıp onu izledim. Sanki sesinde ufak bir ‘Eğer imzalamazsan seni öldürürüm.’ demeye çalışıyor gibiydi. Ama ben buradayken öyle bir şey yapabilir miydi? Tabi ki de hayır. Ben Kuzey’i ona hayatta bırakmazdım.

Kuzey biraz daha önündeki kağıdı inceledikten sonra masanın üzerindeki kalemi eline aldı. Sözleşmeyi imzalamaması için hemen masaya doğru yürüyüp elindeki kalemi havada kaptım. Az çok sözleşmenin ne olduğunu biliyordum ve imzalamasını istemiyordum.

Aslında Kuzey çoğu insandan daha zeki birisiydi. Ama çok merhametli bir insandı. İki duygu sömürüsü yapıldığında hemen kanıyordu. Babasından nefret etmesine rağmen bile içinde onu affetmek için savaş verdiğini biliyordum. Çok çabuk kin tutan bir insan değildi yani. Ve bu çok çabuk kandırılmasına neden oluyordu. Burada buluna herkes de bunu gayet iyi bildiği için Kuzey’in bu huyunu kullanmaya çalışıyorlardı. İkimizin samimi olduğunu ve Kuzey anlaşmayı imzalarsa benim de onun yanından geleceğimi biliyorlardı. Ama bende bunların oyununa kanacak göz yoktu. Kuzey’i kandıra bilirlerdi ama ben yemezdim.

“Bu kadar masum bir çocuğu kandırmaya utanmıyor musunuz siz?”

Teker teker herkesin gözünün içine bakarak sorduğum soru ile bazıları gözlerini çekmiş başka yere bakıyordu. Bazıları ise sanki hiçbir şey yapmamışlar gibi gözlerimin içine bakmaya devam ediyorlardı. Bunların en başında da İbrahim vardı.

“Kandırmak mı?”

Kuzey’in şaşkın bir sesle sorduğu soru ile tabi ki de kandırılmaya çalıştığını fark etmediğini anlamıştım. Zaten asıl fark etseydi şaşırırdım. Böyle olaylarda genelde saf oluyordu.

“Bizim kimseyi kandırdığımız falan yok. Kendisi ekibe katılmak istedi. Zorlamıyoruz kimseyi.”

İbrahim’in konuşması ile ellerimi yumruk yapıp sakinleşmeye çalıştım. Sanki ben onun gözüne baktığımda bile ne düşündüğünü bilmiyordum. Bir de gelmişler beni enayi yerine koyuyorlar.

“Ben sizin beyninizde dönen tilkileri bilmiyor muyum? Kuzey’e gideceksiniz anlaşmayı imzalatacaksınız. Sonra da onu önüme sürüp beni de operasyona dahil etmeye çalışacaksınız.” Teker teker hepsinin gözünün içine baktım. En son da İbrahim’in gözünün içine bakıp “Önce ki planın işe yaramadı şimdi de bunu mu yapayım dedin yani?” diye sordum.

“Başka bir seçenek bırakmıyorsun çünkü!”

İbrahim oturduğu yerden kalkıp bağırarak kurduğu cümle ile benim de sinirlerim tavan yapmaya başlamıştı artık. Ben ona beni bırak diyordum o inadına bırakmıyordu hala.

“Sana bir kere benim peşimi bırak dedim. Neyini anlamıyorsun hala! Şu saçma sapan kurduğunuz ekibe dahil olmak istemiyorum! Çok istiyorsanız tek başınıza yaparsınız! Ama ben yokum!”

Artık sinirlerime hakim olamadığım için bağırarak cümlemi tamamladıktan sonra Kuzey’in kolunu tutup odadan dışarıya doğru çekiştirdim. Kapının önüne geldiğimiz de aklıma kapının şifre ile açıldığı gelince içimden bildiğim bütün küfürleri sıralamaya başlamıştım. Ne diye kapılar şifre ile açılırsa zaten.

Kafamı Kuzey’e doğru çevirip “Aç şu kapıyı.” dedim. Buraya hep onunla geldiğim için kapıların şifresini de o biliyordu. Zaten o olmadan bir yere gitmediğim için benim bilmeme de gerek kalmıyordu. O yüzden şifreyi ben bilmiyordum.

Kuzey’in aklı hala içeri de ki konuşma da kaldığı için ilk dediğimde anlamamıştı. Kolunu dürttüğümde kendine gelip “Efendim?” diye sordu. Elimle kapıyı gösterip “Kapı.” dediğimde hemen kendini toparlayıp kapının şifresini girmişti.

Kapı açıldığında Kuzey’in kolunu tekrar çekiştirip odadan dışarıya çıkarttım. Garip olansa arkamızdan kimse gelmiyordu. Acaba çıkamayacağımızdan mı eminlerdi. Yoksa artık cidden peşimizi bırakmışlar mıydı? Öğrenirdik bunu da birazdan. Hayırlısı diyelim.

Etrafımı kontrol ederek çıkışa doğru ilerlediğimde etrafta anormal olan hiçbir şey görmemiştim. Kuzey arkamdan gelirken hala daha neler olduğunu algılamaya çalışıyordu. Şuradan bir kurtulursak ona da anlatırdım zaten her şeyi.

Bir dönemeci daha döndüğümüzde karşıma birisi çıkmıştı ve birbirimize çarpışmıştık. Çarpışmanın etkisi ile tam karşımda ki kız düşecekken belinden tutup düşmesini engelledim. Refleks ile onu kendime çektiğimde kafası göğsüme çarpmıştı. Kafası hala göğsümdeyken hafifçe kafasını yukarıya doğru kaldırmış ve gözlerimizin kesişmesini sağlamıştı.

Kahverengi tutamları omzuna kadar uzuyordu ve perçemleri ile çok hoş durmasını sağlıyordu. Kahverengi saçlarının aksine yeşil gözleri öyle bir parlıyordu ki sanki ben buraya ait değilim diyordu. Benim gözlerimin yeşili ile aynı ton bir rengi vardı. Ama sanki lens gibi duruyordu.

Kızı incelemem çok uzun sürdüğü için hemen bir adım geri atıp ondan uzaklaştım. Belki rahatsız olabilirdi.

“Çok özür dilerim. Acelemiz varda gitmek zorundayız. Kusura bakmayın.”

Kuzey’in kolunu tekrar tutup çektim ve kızın yanından geçip çıkış kapısına doğru ilerledim. Zaten tanıdık olduğumuz için hiç kimse bizi durdurmaya çalışmamıştı. Otomatik kapıdan dışarıya çıkıp etrafta taksi var mı diye incelemeye başladım. Etrafta taksi göremeyince ceplerimi arayıp telefonumu bulmaya çalıştım. Ve tabi ki de telefonumu bulamamıştım. O telefonu İbrahim almadıysa bende hiçbir halt bilmiyorum.

Kuzey’in kolunu çekiştirmeye devam ederek MİT binasından uzağa yürümeye başladım. Yolda her türlü önümüzden taksi geçerdi sonuç olarak. MİT binasından biraz uzaklaştıktan sonra Kuzey tişörtümün ucunu çekiştirip “Kaan ne oldu az önce?” diye sordu. Dediğim gibi normal şartlar altında çok zeki bir insandı ama bazen böyle fabrika ayarlarına döndüğü olabiliyordu.

“Eve gidelim bi anlatacağım ben sana her şeyi.”

Önüme bakıp yürümeye devam ederken yaptığım açıklama ile Kuzey pek ikna olmamış gibiydi ama bunu yüzüme söylemiyordu. Herkes gibi o da tersimden korkuyordu. Ama ona çok fazla o yüzümü göstermediğim için biraz rahattı.

Yolda biraz daha yürüdükten sonra yanımızdan bir taksi geçmişti. Hemen onu durdurup taksiye bindik ve gideceğimiz yerin adresini söylemiştim. Ankara da ki ailemin evi hala daha duruyordu. Oranın satılmasını istemediğim için sahte bir alıcı kimliği oluşturup orayı satın almıştım. İçeride ki hiçbir şeye dokunmamış öyle bırakmıştım. Zaten iki yıldır da hiç oraya uğramamıştım. Şu anda da dikkat çekmemek için oraya gidemiyordum ama yarın oraya gitmeyi çok istiyordum. Belki Amerika’ya dönmeden yanıma hatıra kalması için birkaç bir şey alabilirdim.

Kafamı kapıya yaslayarak camdan dışarıyı izlemeye başladım. Ama her boş kaldığımda aklıma çarpıştığımız o kız geliyordu. Siması çok aşırı tanıdık geliyordu ama bir yandan da sanki tanımıyormuş gibiydim. Kahverengi saçlarına nazaran yeşil olan hareleri çok hoş duruyordu. Ne kadar lens oldukları belli olsa bile ona ayrı bir hava katmıştı ve çok hoş duruyordu. Ve bu gözlerinin gerçek rengini daha çok merak etmeme neden oluyordu. Sanki o gözlerde beni kendisine çeken bir şey vardı ama ne olduğunu hala daha anlayamamıştım. Zaten bir daha karşıma çıkmayacağı için de kurcalamama gerek yoktu.

Araba durduğunda düşüncelerimden sıyrılıp geldiğimiz yere baktım. Aras’ın bizim için ayarladığı otele gelmiştik. Ne kadar iki yıldır Türkiye’ye gelmiyor olsak bile olurda gelmek zorunda kalırsak diye Aras bizim için bu oteli ayarlamıştı. Otel bir arkadaşınınmış. Yani rahat rahat saklana bileceğimiz bir yerdi.

Aras’ın çoğu arkadaşı mafya olduğu için buranın sahibi de mafyaydı. O yüzden de burada daha çok suçlular konaklıyordu. Bakalım buradan kimseyi öldürmeden çıkabilecek miydim.

Arabanın kapısını açıp dışarıya çıktım. Yanımda telefon dahil hiçbir şey olmadığı için taksi ücretini Kuzey ödüyordu. Zaten aramızda o kadar küçük bir miktar paranın lafı olmazdı.

Kuzey taksi ücretini ödedikten sonra otelin içine girip resepsiyona doğru ilerledik. Buraya ilk defa geliyorduk ama Aras resepsiyona adınızı söylediğiniz de sizi tanırlar demişti. Yani bizim bir şey yapmamıza gerek yokmuş.

Resepsiyonun önüne geldiğimiz de çalışan kadın kafasını bilgisayardan kaldırıp gülümseyerek bize baktı.

“Hoş gerdiniz. Size nasıl yardımcı olabilirim?”

“Oda kiralamak istiyorduk da.”

“Tabi. Kimlik kartı rica edebilir miyim?”

Yanımda hiçbir şey olmadığı için tabi ki de kimlik kartım da yoktu. O yüzden kafamı Kuzey’e çevirip “Ben de kimlikte yok.” dedim. Kuzey de hemen cebinden cüzdanını çıkartıp içinden kimliğini çıkarttı ve kadına uzattı. Normal de sahte kimlik kullanıyorduk ama şu anda gerçek kimliğini vermişti. Çünkü Aras gerçek isimlerimiz üzerinden bilgilendirme yapmıştı. O yüzden kadının sahte isimlerimizi bilmesine imkan yoktu. Zaten giriş kaydı yapılmayacağı için yerimizin bulunması da çok zordu.

Kadın kimliğe bakıp tam bilgisayardan işlem yapacakken isim soy isimi gördüğünde hemen işlem yapmayı bırakıp arkasından bir kart alıp kimlikle beraber bize geri uzattı.

“Odanız en üst katta. Bulamazsanız size yardımcı olurlar zaten. İyi günler dilerim.”

“Sağ olun. Size de iyi günler.”

Kuzey kimliğini bende odanın anahtarını aldıktan sonra içeriye doğru yürüyüp asansörün önüne geldik. Asansörün tuşuna basıp gelmesini beklerken Kuzey de ara da bir bana bakıyordu. Sanırım bir şey demek istiyordu ama çekiniyordu sormaktan.

Asansörün kapısı açıldığında düşüncelerimden sıyrıldım. Zaten bir ara illa ne düşündüğünü söylerdi. Kuzey ile beraber asansöre binip en üst kata bastığımız da asansörün kapıları kapanmış ve yukarıya doğru çıkmaya başlamıştık. Asansör yukarıya doğru çıkarken ikimiz de tek kelime etmemiştik. En sonun da en üst kata geldiğimiz de asansörün kapısı açılmış ve ikimiz de dışarıya çıkmıştık.

Görevli kadının verdiği kartın üzerinde ki numaraya bakarak hangisinin bizim odamız olduğunu bulmaya çalıştım. Zaten bu katta çok fazla oda olmadığı için hemen odayı bulabilmiştik. Kadının bize verdiği kartı kapı kulpunun altına tutup okuttum. Kapının açıldığına dair ses çıktığında kulpu aşağıya doğru çekip kapıyı açtım.

İçeriye girip salona doğru ilerledim ve kendimi koltuğa attım. Buraya daha önce gelmemiştim evet ama hiç odayı incelemeye de gerek yoktu. Kısa süreliğine buradaydık zaten. En fazla iki güne tekrar Amerika’ya dönecektik. O yüzden boşu boşuna alışmaya gerek yoktu.

Kuzey de odaya girip karşıki koltuğa oturduğunda ona bakmadan “Aras’ı ara. Acil buraya gelsin. Gelirken de bilgisayarını getirsin senin.” dedim. Kuzey de dediğimi hiç sorgulamadan telefonunu çıkartıp Aras’ı aramıştı. Bizim onunla anlaşma şeklimiz buydu zaten. İkimiz de birbirimizin dediği şeyi hiç sorgulamadan yapardık. Çünkü ikimiz de bir şey dediysek çok önemli bir şey olduğu için demişizdir. O yüzden Kuzey benim dediğimi bende Kuzey’in dediğini hiç sorgulamadan yapardık.

Bilgisayarını istememin sebebi de bu ekibin neler yaptığı takip etmesini istememdi. O ekip hakkında içim de kötü bir his vardı. İşimize çomak sokacaklar gibi duruyordu. Özellikle İbrahim hiç duracak gibi durmuyordu. Bu işin sonunda ya onlar kazanacaktı. Ya da biz kazanacaktık. İkimizin birden kazanması imkan dahilinde bile değildi.

Bakalım bu savaşın sonunda kazanan biz mi olacaktık yoksa tekrardan mezara giren mi biz olacaktık?

İşte onu zaman gösterecekti.

...

Bir bölüm daha sonuna geldik.

Sizce bu savaşı kim kazanır.

Yorumları bekliyorumm...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

75okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 144

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıkaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikapsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18