10. bölüm · Cehennemin Ortası

BÖLÜM 10: Sırlar ve Yüzleşmeler

Nisa Yağmur

Robotları takip etmek, hayatta kaldığımız günden beri yaptığım en tuhaf ama en bilinçli karardı. Işık şalımda sessizce uyuyordu, ben ise soğuk çelik bedenlerin ardı sıra, yıkılmış sokaklardan geçiyordum.

Zombileri götürdükleri yer… o görüntü aklımdan çıkmıyordu. Tel örgülerle çevrili, büyük bir alan. Adeta dev bir kafes. Zombiler içeri girer girmez, kapı otomatik olarak kapanmıştı. Ve robotlar… hiçbir şey yapmadan dönüp uzaklaşmışlardı.

Ama asıl ilginç olan, robotlardan birinin… bana dönüp birkaç saniye boyunca bakmasıydı. Göz göze geldik resmen. Gözleri yoktu ama sanki beni gördü. Ve sonra başını eğip diğerlerinin peşinden gitti.

Saklandığım yerden çıkmamla birlikte içimde tuhaf bir his büyümeye başladı. Merak mıydı, korku mu, umut mu… bilmiyorum. Ama bu yer, tesadüf olamazdı.

Yavaşça yaklaştım. Tel örgülerin ardında zombiler sanki bir araya toplanmış, hiç kıpırdamadan bekliyordu. Tuhaf bir sessizlik vardı. Normalde onlar böyle olmazdı. Ses duysalar bağırır, cama saldırırlardı. Ama burada… sanki susturulmuşlardı.

O an bir ses duydum.

“Uzak durmalısın.”

İrkilip arka mı döndüm. Kimse yoktu.

Ama ses gelmişti.

“Uzak dur, tehlikedesin.”

Ses… robotlardan geliyordu. Ama çevremde hiçbir robot görünmüyordu.

“Kim var orada?” diye fısıldadım.

Cevap gelmedi.

Tel örgülere biraz daha yaklaştım. O sırada zombilerden biri başını kaldırdı. Gözleri… parlıyordu. Ama bildiğimiz o bulanık, boş bakan gözler değil. Sanki bilinci geri gelmiş gibiydi.

Bir adım geri çekildim.

Ne oluyor burada?

Işık huzursuzlandı. Gözlerini açtı. Tam o an, havada metalik bir vınlama sesi yükseldi. Hemen yere çöktüm.

Yukarıda… bir drone vardı. Ama sıradan bir drone değil. Üzerinde semboller vardı. Gövdesine mavi renkte “SYNTHECO” yazılmıştı.

Syntheco…

Bu ismi bir yerden hatırlıyordum. Sanki eski bir haberden, ya da bir belgede görmüştüm.

Drone hızla uzaklaştı. Ardından, daha önce takip ettiğim üç robot da geri geldi. İçlerinden biri, doğrudan bana baktı.

Ve konuştu:

“İzleniyorsun.”

Kanım çekildi. Hemen geri çekildim, Işık’ı şalımla sarıp kaçmaya başladım.

Ama aklımda tek bir şey vardı:

Kim izliyor bizi? Ve neden?

Koşarken, ayaklarım titriyor, içimdeki panik nefesime ağırlık çöküyordu. Gözüm hiçbir şeyi görmüyordu, sadece uzaklaşmak… oradan, o robotlardan, o tel örgülerden… ve o izleyen şeyden.

Arkamdan gelen hiçbir ses yoktu ama bu, takip edilmediğim anlamına gelmiyordu. İçimde, ensemde bir nefes varmış gibi hissediyordum.

Boş bir binaya daldım. Nefes nefeseydim.

Duvara yaslandım. Sessizlik.

Işık da uyanmıştı, gözleri kocaman açılmış bana bakıyordu. Tuhaf bir şekilde ağlamıyordu. Sanki o da her şeyin farkındaydı.

Titreyen ellerimle çantamdan su çıkardım, bir yudum aldım. Sonra… küçük bir bip sesi duydum.

Durdum.

Cebimden, haftalardır kullanmadığım, artık çalışmıyor sandığım eski telsizi çıkardım. Ekranı karıncalıydı, ama bir şeyler vardı orada. Bir kelime.

“Suna.”

Evet… adımı yazıyordu.

Yutkundum. Telsizi açtım, bozuk bir ses duyuldu. Sonra netleşmeye başladı:

“Seni tanıyoruz. Syntheco’ya yaklaşma. Onlar çözüm değil.”

“Kim… kimsiniz siz?” diye fısıldadım, ama yanıt gelmedi.

Sadece bir koordinat:

Kuzey 41.0082, Doğu 28.9784

Bu… İstanbul’un bir noktasıydı. Eski şehir merkezi. Ama orası yıkılmış, zombilerle doluydu. Oraya gitmek delilikti.

Ama içimde bir ses… başka bir şey söylüyordu.

Oraya gitmem gerekiyordu.

O sırada Işık aniden ağlamaya başladı. Ama çığlık gibi değil. İnce bir mırıldanma gibiydi. Sanki bir ezgiyi tekrarlıyordu. Bu, ona hiç öğretmediğim bir melodiydi…

Ve sonra pencereden baktım. Binanın altından, o üç robot yine geçiyordu. Ama bu kez yalnız değillerdi. Onların ardından yürüyen biri vardı.

Simsiyah giyinmiş, yüzü maskeyle kapalı… ama insan gibi yürüyen biri.

Ve o an anladım.

Robotlar sadece taşıyıcıydı. Asıl tehdit… ya da kurtuluş… onlardı.

Ben hâlâ izleniyordum. Ama artık sadece onlar tarafından değil.

Arif’in sesi kulaklarımda yankılandı bir anlığına.

“Her şey göründüğünden fazlası, Suna. Gözlerine değil, kalbine güven.”

Kalbim donmuştu artık.

Yarın sabah o koordinata gideceğim.

Ya geçmişimle yüzleşeceğim…

Ya da insanlığın son sırrını açığa çıkaracağım.

Ama içten içe artık bir şeyden emindim. Bu salgın…

Babamla ilgiliydi.

Ne yaptıysa, neye sebep olduysa, bu cevaplar sadece İstanbul’un yıkıntıları altında değil… benim kanımda gizliydi.

Ve şimdi hem Işık’ı hem de geçmişimi korumak zorundaydım.

Gece yarısına doğru, şehrin yıkılmış sokaklarında gizlice hareket ediyordum. Elimdeki telsiz hâlâ aralıksız o koordinatı tekrarlıyordu. Her adımda kalbim daha hızlı çarpıyor, gözlerim karanlığa alışmaya çalışıyordu.

Işık, uyku tutmuyordu. Onun güvenliği her şeyden daha önemliydi. Bir yandan da bu koordinatta ne beklediğimi bilmiyordum. Bir tuzak mı? Yoksa gerçek bir cevap mı?

Sokak köşesinde aniden bir ses duydum. Dönüp baktım; siyah giysili, maskeli adam… Yürüyordu, tıpkı robotların ardından yürüdüğü gibi. Ama bu kez doğrudan bana doğru geliyordu.

“Sen Suna’sın.” dedi derin ve kısık bir sesle. “Uzun zamandır seni bekliyoruz.”

Nefesim kesildi. “Kim bekliyor?” diye sordum, ama adam sadece sessizce yaklaştı.

Elinde küçük, metalik bir kutu vardı. “Babanın bıraktığı ipucunu taşıyor. Bu kutu, salgının anahtarını saklıyor.”

“Nasıl güvenebilirim?” diye fısıldadım.

Adam diz çökerek, “Syntheco’nun gerçek yüzünü görene kadar güvenmek zorundasın. Babanın geride bıraktığı umudu yaşatmak için.”

O an, içimde hem korku hem de umut filizlendi.

Yanımdaki küçük beden, Işık, o kutuya merakla baktı.

“Yarın sabah buradan ayrılacağız,” dedi adam, “ve birlikte gerçeklerle yüzleşeceğiz.”

Adamın sözleri henüz içime oturmamıştı ki, arkasından biri daha çıktı. Tanıdık bir yüz… ama burada olmaması gereken biri.

Ege.

Gözlerim büyüdü. “Ege?!”

O da beni görünce kısaca başını salladı. Yüzünde tuhaf bir ciddiyet vardı, ama aynı zamanda suçluluk da saklıydı.

“Neler oluyor?” dedim, geri çekildim. “Bu bir oyun mu? Yoksa beni izlemek için gönderilmiş bir ajansın parçası mısın, Ege? Senin bu işle ne alakan var?!”

Maskeli adam bana döndü. “Bilmeye hakkın var.”

Ege yavaşça yaklaştı, ellerini göstererek sakinleştirmeye çalıştı. “Suna… Sana söyleyemedim. Çünkü söyleseydim, beni hiç affetmezdin. Ama bu sadece benim sırrım değildi.”

Gözlerimden yaşlar süzülmeye başlamıştı. “Konuş artık. Gerçeği duymaya hakkım var.”

Ege derin bir nefes aldı.

“Ben… senin babanla çalışıyordum, Suna. Salgından önce. O, bu işin kontrolden çıkacağını biliyordu. Bunu durdurmak için gizlice bir ekip kurdu. Biz, onun ‘ikinci planı’ydık. Ama o yakalandı, sistemden silindi… Ve ben sana hiçbir şey anlatamadım.”

“Syntheco…” dedim fısıltıyla. “Bunların arkasında o şirket var, değil mi?”

Maskeli adam başını salladı. “Syntheco, insanlığı kurtardığını sanıyor. Aslında onu kontrol ediyor.”

Ege, titreyen sesle devam etti: “Ve sen, Suna… senin kanında bir şey var. Baban senin vücuduna bir direnç taşıdı. Belki de... tek çözüm sensin.”

O an içimde bir şey kırıldı. Kızgınlık, hayal kırıklığı… ama her şeyden çok korku. Işık’a sarıldım. Küçük elleri beni sıkıca tuttu.

“Peki… şimdi ne olacak?” dedim.

Ege gözlerime baktı. “Arif ve diğerleri hâlâ güvendeyse, önce onları bulmalıyız. Sonra planı uygulayacağız.”

Ve yola çıktık. Yıkıntılar arasında ilerledik, maskeli adam önden yürüyordu. Birkaç saat sonra o binanın önündeydik… Arif’lerin saklandığı yerin.

Kapıyı çaldığımızda, içeriden gelen ayak seslerini duydum. Sonra kapı açıldı.

Arif karşımdaydı. Gözleri uykusuzluktan kan çanağı gibiydi ama beni görünce birden parladı.

“Suna?!”

Boynuna atıldım. Gözlerim dolmuştu, kelimeler boğazıma dizilmişti. “Seni tekrar görmek... çok iyi geldi.”

Ama o sırada içeriden bir ses daha yükseldi.

“Suna?”

Dönüp baktım. Halil.

Yatakta doğrulmuştu. Solgun ama uyanıktı. Gözleri bana odaklanmıştı.

Donakaldım. “Abi...”

Koşup yanına gittim, ellerini tuttum. “Seni kaybettiğimizi sanmıştım.”

Zayıf bir gülümsemeyle, “Ben de sizi…” dedi. “Ama buradayız. Ve sanırım artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”

Maskeli adam, Ege ve Arif aynı anda bana baktılar.

Şimdi hiçbir şey saklanamazdı.

Savaş başlamak üzereydi. Ve cevaplar, sonunda ortaya çıkıyordu.

Halil’in gözleri yavaşça açılmış, sesi zayıf ama canlıydı. Onu tekrar konuşurken duymak... nefes almayı yeniden öğrenmek gibiydi.

Arif hemen yanına geldi, elini omzuna koydu. “Bizi tanıyor musun Halil?” dedi, sesi titrek.

Halil hafifçe başını salladı. “Suna… Arif… Işık…” Gözleri tek tek hepimizi taradı. “Syntheco hâlâ… burada mı?”

O an içim buz gibi oldu. Demek uyanır uyanmaz hatırladığı ilk şey buydu.

Ege ve maskeli adam kenarda duruyordu. Herkesin gözleri Halil’deydi. Ama Halil’in gözleri doğrudan maskeli adama dikilmişti.

“Sen… Kara Gözcü.” dedi fısıltıyla.

Ege ona döndü. “Hatırlıyor musun onu?”

Halil başını zorlukla salladı. “Babamın… son projesiydi. Eğer plan çökerse… seni bulmamızı söyledi.”

Maskeli adam, yani Kara Gözcü, başını öne eğdi. “Ben artık sadece bir hafıza taşıyıcısıyım. Onun yükünü seninle paylaşacağım, Halil.”

Bir sessizlik oldu. Sonra Halil, bana baktı. “Suna. Baban... seni korumak için her şeyi yaptı. Ama o sırla... yalnız başa çıkamazsın.”

Donup kalmıştım. Kalbim sıkışıyordu. “Hangi sır?”

Halil gözlerini kapadı. Yorgundu ama anlatmaya devam etti. “Sen… direnç taşıyıcısısın. Ama sadece bu değil. Babam… senin DNA’na… bir anahtar yerleştirdi. Tüm ağı kapatabilecek bir anahtar. Syntheco sisteminin merkezine erişebilecek tek kişi sensin.”

Bir adım geri çekildim. Bu... bu benim taşıyabileceğimden çok daha fazlaydı.

Işık, dizlerime sarıldı. Minik parmakları titriyordu. Onu kucağıma aldım, nefesim daralmıştı. Arif yanımdaydı, ama ona bile ne diyeceğimi bilmiyordum.

Kara Gözcü cebinden küçük bir cihaz çıkardı. Üzerinde solmuş bir etiket vardı:

"PROTOTYPE: Project Alev"

“Bu,” dedi yavaşça, “senin içindeki sistemle eşleşebilir. Ama aktive edilmesi için ya senin iraden… ya da hayatın gerekiyor.”

Tüm gözler bana döndü.

Sanki o an zaman dondu.

Ben... seçilmemiştim. Doğrudan biçilmiştim.

Ve artık hiçbir şey, eskisi gibi olmayacaktı.

O an, odaya biri girdi. Kapı aralandı ve içeri adım attığında herkes yerinde dondu kaldı.

Nil.

Kara Gözcü sertçe döndü. “Que faites-vous ici? (Sen burada ne arıyorsun?)”

Nil ona soğukkanlı bir ifadeyle baktı. Ardından hafifçe gülümsedi. “Artık Fransızca konuşmam gerekmiyor,” dedi düzgün bir Türkçeyle. “Ben Türkçe konuşabiliyorum.”

Herkes şaşkınlıkla bakarken Nil ilerledi. “Benim burada olmamın bir sebebi var. Ve artık hiçbir şeyi gizlemeye gerek yok.”

Kara Gözcü bir adım geri attı, şüpheyle yaklaştı ona. “Neyi biliyoruz ki bizden gizledin?”

Nil iç çekti. “Syntheco beni yıllar önce seçti. Ama bana verdikleri şey... kontrol edemeyecekleri kadar büyük bir farkındalık kazandırdı. Şimdi hanginizin tarafında olduğumu ben bile bilmiyorum.”

Kafamda her şey çalkalanırken bir şey aniden içimi dürttü. Halil’e baktım, sonra aklıma geldi:

“Bir saniye… Babamla sen,” dedim Halil’e dönerek, “yedi yıldır konuşmuyordunuz. Peki bu planı... nasıl biliyordun?”

Herkes susmuştu.

Halil bana uzun uzun baktı. Sonra gözleri yere kaydı. “Çünkü babam bana yedi yıl önce bir kayıt bıraktı. Bir gün sen bu yaşa geldiğinde, bu sistem harekete geçecekti. O zaman bu anı izleyecektim. İzledim de.”

Kara Gözcü derin bir nefes aldı. “Yani bu bir saatli bomba gibiydi. Hepimiz sadece doğru anı bekliyorduk.”

O an içimde bir şey çatladı.

Ben sadece hayatta kalmaya çalışan biri değilmişim.

Ben bir planın parçasıydım.

Ve artık, bu planın son adımı başlıyordu.

Halil zorlukla doğruldu. “Vakit geldi,” dedi. “Bu sefer ya sistemi kapatacağız… ya da hepimiz onun parçası olacağız.”

Nil sessizce bana baktı. “Senin kararınla bitecek bu. Savaşın değil, seçimlerin belirleyecek her şeyi.”

Gözüm Işık’a kaydı. Minik gözleri hâlâ bana umutla bakıyordu.

Ve ben, ne olursa olsun onu koruyacağıma söz verdim.

Kara Gözcü ağır adımlarla kapıya yöneldi. “Hepimiz için zor bir yol olacak. Ama başlamak zorundayız.”

O sırada Ege yanımıza yaklaştı. “Syntheco’nun ana merkezine giden yol, düşündüğünüzden daha tehlikeli. Ve orada bizi bekleyen sadece teknoloji değil.”

“Ne demek istiyorsun?” diye sordum.

Ege gözlerini kararttı. “Orada, Syntheco’nun koruması olarak programlanmış insanlar ve robotlar var. Ayrıca… içeride senin geçmişinden gelen sırlar da olabilir.”

Korku ve merak birbirine karıştı. Kalbim sıkıştı. Ama artık geri dönüş yoktu.

Sonunda, hepimiz derin bir nefes aldık.

Hazırdık.

Ve o an, yeni bir savaşın, yeni bir umudun kapıları aralanıyordu.

Kapı ağır ağır açılırken, içeri yayılan soğuk hava ciğerlerimi yakıyordu. Syntheco’nun ana merkezi, dışarıdaki yıkımın aksine, teknoloji harikası bir laboratuvar gibi görünüyordu. Parlak ışıklar, metalik yüzeyler ve düşük bir uğultu vardı.

İçeri adım attığımızda Nil bir adım öne çıktı. “Burası benim için de bir ceza yeri,” dedi. “Ama buradan kaçmanın tek yolu doğruyu bulmak.”
Kara Gözcü sessizce etrafı tarıyordu. “Sistem bizi izliyor,” dedi. “Her hareketimizi kaydediyorlar.”

Adımlarımız yankılanırken, aniden bir alarm çaldı. Kırmızı ışıklar yanıp sönmeye başladı.

“Tuzağa düştük!” diye bağırdı Ege. “Gizli kapılar kapanıyor!”

Herkes paniğe kapılmıştı ama ben sadece bir noktaya odaklandım: İçerideki sırlar, babamın bıraktığı ipuçları ve kendi kaderim.

Ve o anda, içimdeki güç uyanmaya başladı.

Ben sadece bu oyunun bir parçası değildim.

Ben, oyunu bitirecek olan kişiydim.

Alarm sesi odanın içinde yankılanırken, kapılar gürültüyle kapandı. Ortalık aniden karardı; sadece acil durum ışıkları kırmızı renkte yanıp sönüyordu.

Arif hemen etrafı kontrol etti, “Burada tuzak var. Ama panik yapmayın, birlikteyiz.” dedi sakin bir sesle.

Nil, bana döndü: “Suna, bu sistem seni durdurmaya çalışıyor. Onlar, seni anahtar olarak görüyorlar ama seni kontrol edemezler.”

Gözlerim onun üzerinde olsa da, aklım başka bir yerdeydi. “Halil’in uyarısı hala kulağımda,” dedim kendi kendime. “Nil gerçekten bize yardım edecek mi?”

O sırada Kara Gözcü önümüzdeki bir paneli açtı. “Buradan ilerleyebiliriz. Ama dikkatli olun; sistem kendi savunma mekanizmalarını devreye soktu.”

Birkaç metre ilerledik. Duvarlardan lazerler fırlıyordu. Ege hızlıca zekice hamlelerle tuzakları etkisiz hale getirdi.

Sonunda, büyük bir kapıya geldik. Üzerinde dijital bir kilit vardı. Kara Gözcü cihazı çıkardı, kilide dokundu. “Burası, babanın bıraktığı veri merkezi.”

Kapı yavaşça açılırken içeriye eski kayıtlar, belgeler, ve teknolojik donanımlar yayılıyordu.

Halil, hafifçe öksürdü. “Burada… bütün cevaplar saklı."