Byo Tapiya efsanesi kitap kapağı

1. bölüm / 2

Bölüm 1 : UNUTULAN KRALLIK

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: Bölüm 1 : UNUTULAN KRALLIK

BYO TAPİYA EFSANESİ
Bölüm 1: Unutulan Krallık

Tarih, her zaman gerçeği anlatmaz.
Bazen yalnızca anlatılmasına izin verileni yazar.
Kaybolan krallıklar vardır; ne fethedilmiş ne de teslim olmuştur.
Sadece… unutulmuşlardır.

Byo Tapiya da onlardan biridir.
Resmî kayıtlarda küçük bir sınır yerleşimi olarak geçer.
Kimi kaynaklarda bir efsane, kimilerinde halk uydurması.
Büyü söylentileri, karanlık varlıklar ve yok oluş hikâyeleri,
tarihçilerin kaleminde “abartı” olarak işaretlenmiştir.

Oysa Byo Tapiya, bir masal değildi.
Surlarında gerçek kan döküldü.
Adları silinen komutanlar savaştı.
Büyü, yalnızca anlatılan bir söylenti değil, yaşanan bir bedeldi.
Ama bir gün…
Byo Tapiya’nın adı yazıtlardan kazındı.
Günlükleri yakıldı.
İsimler susturuldu.
Geriye sadece fısıltılar kaldı.
“Eğer gerçekten var olduysa,” der tarihçiler,
“neden geride hiçbir şey bırakmadı?”
Cevap basittir:
Bazı krallıklar yıkılmaz.
Onlar mühürlenir.
Ve her mühür, bir gün açılmak zorundadır.
Aradan yüzyıllar geçti.
Dünya değişti.
Kılıçların yerini kitaplar, kalelerin yerini şehirler aldı.
Ama kan, hâlâ hatırlar.
Byo Tapiya’nın hikâyesi bitmedi.
Sadece…
yanlış zamana saklandı.
Ve şimdi,
bu hikâye,
onu istemeden uyandıracak
bir öğrencinin ellerine düşmek üzere.

7 Ocak 2026

Ceren,
yaşına göre fazla sessizdi. Bu sessizlik çekingenlikten değil, fazla düşünmekten gelirdi. Varlıklı bir ailenin kızı olmanın getirdiği rahatlık, onun hayatında hiçbir zaman bir amaç olmamıştı. Büyük evler, iyi okullar, düzenli bir hayat… Bunların hepsi vardı. Ama Ceren’in asıl dünyası, odasının bir köşesinde üst üste dizilmiş tarih kitaplarının arasındaydı.
Geçmiş onun için sadece yaşanmış olaylar değildi.
Geçmiş, yarım bırakılmış bir hikâyeydi.
Lise son sınıf öğrencisiydi. Yaşıtları gelecek planları yaparken, o yüzyıllar önce yıkılmış krallıkların neden yok olduğunu düşünürdü. Bir devlet nasıl silinirdi? Bir halk nasıl unutulurdu? Ve en önemlisi… Tarih gerçekten her şeyi yazar mıydı?

O sabah okul sırasına oturduğunda defteri her zamanki gibi hazırdı. Tarih dersi onun için ders değil, bir tür kaçıştı. Zil çaldıktan kısa süre sonra öğretmen sınıfa girdi. Tahtaya büyük harflerle bir başlık yazdı:

YÜZYILLAR ÖNCE KURULMUŞ VE YIKILMIŞ KRALLIKLAR

Öğretmen sınıfa döndü.
“Bugün,” dedi, “haritalarda artık yer almayan krallıkları konuşacağız.”
Sınıfta birkaç öğrenci sıkılmış bir şekilde yer değiştirdi. Ceren ise kalemini daha sıkı tuttu.
“Bazı krallıklar savaşla yıkıldı,” diye devam etti öğretmen.
“Bazıları iç karışıklıklarla. Bazılarıysa… sebebi tam olarak bilinmeden ortadan kayboldu.”
Bir öğrenci el kaldırdı.
“Hocam, nasıl yani? Hiç mi kayıt yok?”
Öğretmen kısa bir gülümseme ile başını salladı.
“Var. Ama eksik. Tarih her zaman olanı değil, kalana bakarak yazılır.”
Ceren’in gözleri tahtadaydı. Bu cümleyi daha önce bir yerde duymuş gibi hissetti, ama nerede olduğunu çıkaramadı.
“Örneğin,” dedi öğretmen, “bazı krallıklar yalnızca birkaç satırla geçer. Nüfusları, yöneticileri, hatta yıkılış nedenleri belirsizdir. Bu yüzden kimileri onları efsane olarak görür.”
“Yani gerçekten var olmamış olabilirler mi?” diye sordu başka biri.
“Bu,” dedi öğretmen, “bakış açısına bağlı.”
Ders ilerledikçe tahtada farklı krallık isimleri belirdi. Bazıları tanıdıktı, bazılarıysa neredeyse hiç bilinmiyordu. Zil çalmaya yakın öğretmen defterini kapattı.
“Şimdi,” dedi, “bir araştırma ödevi vereceğim.”
Sınıfta hafif bir homurtu yükseldi.
“Her biriniz, tarihte kurulmuş ve yıkılmış bir krallığı araştıracaksınız. Kuruluşu, yönetimi, yıkılışı… Ve en önemlisi: neden bugün kimse ondan bahsetmiyor?”
İsimleri sırayla dağıtmaya başladı. Tahtaya yazmadan, doğrudan söyleyerek.
“Selçuklu’nun sınır beyliklerinden biri…”
“Baltık bölgesinde kurulmuş kısa ömürlü bir krallık…”
“Güneyde ticaretle yükselmiş ama ani şekilde çöken bir devlet…”
Sıra Ceren’e geldiğinde öğretmen duraksadı. Elindeki kağıda tekrar baktı. Sonra gözlerini kaldırdı.
“Ceren,” dedi.
“Senin krallığın… Byo Tapiya.”
Sınıfta kısa bir sessizlik oldu.
“Byo… ne?” diye fısıldadı arka sıralardan biri.
Öğretmen sadece başını salladı.
“Kaynak bulmakta zorlanabilirsin,” dedi. “Ama zaten amaç da bu.”
Ceren hiçbir şey söylemedi. Defterine ismi yazdı.
Byo Tapiya.
Kalemi bir an elinde durdu.
Nedense bu isim ona yabancı gelmemişti.
Sanki daha önce…
çok daha önce…
duymuş gibiydi.

Okul çıkışında hava serindi. Bahçeden birlikte çıkan kalabalık yavaş yavaş dağılırken Ceren, her zamanki gibi birkaç arkadaşıyla birlikte yürüyordu. Yanında Ece ve Mert vardı. Günün yorgunluğu konuşmalarına yansımıştı.
“Bu tarih hocası cidden kafayı yemiş,” dedi Mert çantasını omzundan düzeltirken.
“Krallık araştırması ne ya? Yetmezmiş gibi kaynak bulmamızı istiyor.”
Ece başını salladı.
“Benimkini bile doğru düzgün bulamayacağım belli. Google’da iki satır var, o kadar.”
Ceren yürürken onları dinliyordu. Konuşmalara çok karışmazdı. Daha çok gözlemlemeyi tercih ederdi.
“Senin hangisiydi?” diye sordu Ece, Ceren’e dönerek.
“Byo Tapiya,” dedi Ceren kısa bir şekilde.
Mert kaşlarını kaldırdı.
“Ciddi misin? O ne?”
“Ben de bilmiyorum,” dedi Ceren omuz silkerek.
“İşte ondan bahsediyorum,” diye homurdandı Mert.
“Saçma ve gereksiz zor. Var mı yok mu belli olmayan krallıkları araştırıyoruz.”
Ece güldü.
“Aynen. Hoca resmen uğraşsın diye verdi ödevi.”
Ceren hafifçe başını salladı.
“Evet,” dedi.
“Zor gibi.”
Ama içinden geçen bu değildi.
Yolları ayrıldığında Ceren sessizce evine yöneldi. Büyük demir kapıdan içeri girdiğinde ev her zamanki gibi düzenli ve sakindi. Annesi henüz gelmemişti. Babası da muhtemelen ofisteydi.
Ayakkabılarını çıkarır çıkarmaz odasına geçti. Çantasını bir kenara bıraktı. Bilgisayarını açtı.
Arama çubuğuna hiç düşünmeden yazdı:
Byo Tapiya Krallığı
Ekran dolmaya başladı.

Byo Tapiya Krallığı (Tartışmalı)

Byo Tapiya, varlığı kesin olarak kanıtlanamamış, Orta Çağ’ın sonlarına tarihlenen sözde bir yerleşimdir.
Bazı tarihçiler tarafından karanlık uygulamalar, büyü söylentileri ve halk efsaneleri ile ilişkilendirilmiştir.
Ceren kaşlarını çattı. Aşağı kaydırdı.
Krallığın kısa sürede yok olduğu, iç çatışmalar ve akıl dışı inanışlar nedeniyle kendi kendini tükettiği öne sürülmektedir.
Güvenilir kaynaklarda Byo Tapiya’nın siyasi veya kültürel bir başarıya ulaştığına dair bilgi bulunmamaktadır.
Başka bir siteye girdi.
Byo Tapiya: Efsane mi, Tehlikeli Bir Yanılgı mı?
Byo Tapiya’nın yöneticilerinin halkı korku ve batıl inançlarla yönettiği, krallığın bu yüzden çöktüğü iddia edilir.
Bazı kaynaklar, bölgede yaşayan halkın akıbetinin bilinmediğini ve toplu bir yok oluş yaşandığını savunur.
Ceren’in içi sıkıldı. Okudukları garip bir huzursuzluk yaratıyordu.
Bir forum sayfası açıldı.
“Byo Tapiya’yı ciddiye alan varsa bence tarih okumayı bıraksın.”
“Karanlık tarikat masallarından ibaret.”
“Uydurma bir krallık. Gerçek değil.”
Ceren ekranı kapatmadı.
Ama okuduklarına da inanmadı.
Çünkü okuduklarının hiçbirinde gerçek insanlar yoktu.
Ne isim vardı, ne günlük, ne de bir ses.
Sadece suçlamalar.
Bilgisayarın ışığı yüzünü aydınlatırken Ceren sessizce fısıldadı:
“Eğer bu kadar kötüyseniz…
neden bu kadar uğraşmışlar sizi silmek için?”
Ekrandaki sayfalar cevap vermedi.
Ama Ceren ilk kez şunu hissetti:
Byo Tapiya, anlatıldığı gibi bir yer değildi.

Ceren ekranın karşısında biraz daha yaklaştı. Açık sekmelerden biri diğerlerinden farklıydı. Ne reklam vardı ne de başlıkları süsleyen iddialı cümleler. Sade bir sayfa… Neredeyse kimsenin girmediği belliydi.
Sekmenin adı şuydu:
“Byo Tapiya – Tartışmalı Kişiler ve Figürler”
Altında küçük bir not vardı:
Bu sayfa doğrulanmamış kaynaklara dayanır.
Ceren tereddüt etmeden tıkladı.
Sayfa geç yüklendi. Beyaz zemin üzerinde siyah yazılar belirdi. Her isim, kısa ama kesin ifadelerle anlatılmıştı. Fazla kesin… Fazla yargılı.
İlk isim gözüne çarptı.

Dursun (Askerî Lider)
Byo Tapiya’nın sert ve acımasız savunma komutanı.
Halkı korku ile yönettiği, muhalifleri susturduğu iddia edilir.
Krallığın çöküşünde, gereksiz savaş ısrarının etkili olduğu düşünülmektedir.
Ceren kaşlarını çattı. Defterini açtı. İsmi yazdı. Yanına küçük bir not düştü:
“Kaynak yok. Kesin konuşuyor.”
Aşağı indi.

Şükrü (İç Yönetim Sorumlusu)
Halkı yanıltan, kaynakları yanlış yöneten bir figür.
Byo Tapiya’da yaşanan kıtlığın baş sorumlularından biri olarak gösterilir.
Gerçekleri gizleyerek krallığın çöküşünü hızlandırdığı iddia edilmektedir.
Ceren kalemini yavaşça oynattı.
“İddia… yine iddia.”
Bir sonraki isim.

Irmak (Büyücü)
En tehlikeli figürlerden biri.
Yasaklı uygulamalar yaptığı, karanlık varlıklarla iletişim kurduğu öne sürülür.
Byo Tapiya’nın sonunu getiren olayların Irmak tarafından başlatıldığına inanılır.
Ceren’in eli durdu.
İçinde hafif bir sıcaklık hissetti. Göğsünün ortasında, daha önce hastanede hissettiği o tanıdık dalga… Ama bu kez daha kısaydı.
Derin bir nefes aldı ve yazmaya devam etti.
“En tehlikeli denmiş ama neden?”
Aşağı kaydırdı.

Burak (Komutan)
Şiddete eğilimli, kontrolsüz bir asker.
Savaşlarda sivillerin zarar görmesini umursamadığı iddia edilmektedir.

Olcay (Komutan)
İkiyüzlü ve çıkarcı.
Krallık yıkılmadan önce taraf değiştirdiği yönünde söylentiler vardır.
Ceren her ismi tek tek defterine geçirdi.
Altını çizdi. Yanlarına soru işaretleri koydu.
Son başlık daha karanlıktı.

Desmodus (Mitolojik Varlık)
Byo Tapiya efsanelerinde geçen sözde bir figür.
Halkı korkutmak için uydurulmuş bir varlık olduğu düşünülmektedir.
Gerçekliğine dair hiçbir kanıt yoktur.
Ceren ekranı uzun süre izledi.
Hepsi kötüydü.
Hepsi suçluydu.
Kimse savunulmamıştı.
Defterini kapatmadı. Aksine son bir sayfa açtı ve şunu yazdı:
“Hepsi aynı taraftan anlatılmış.”
Bilgisayarın saatine baktı.
Gece olmuştu.
Ceren kalemini masaya bıraktı ama içindeki his büyüyordu.
“Eğer bu insanlar gerçekten buysa,” diye düşündü,
“neden isimleri hâlâ hatırlanıyor?”
O anda fark etti:
Bu sayfa, Byo Tapiya’yı anlatmıyordu.
Onu mahkûm ediyordu.

Ceren defterini kapatmadan önce bilgisayar ekranına bir kez daha baktı. Açık sekmeler üst üste binmişti. İsimler, suçlamalar, yarım bilgiler… Hepsi aynı yere çıkıyordu. Yorgunluk göz kapaklarına çökerken başını masaya doğru eğdi.
“Biraz dinleneyim,” diye mırıldandı.
Ama uyku, beklediğinden hızlı geldi.
Toprak soğuktu.
Ceren ayaklarının altındaki zemini hissettiğinde ilk fark ettiği şey buydu. Ayağa baktı; taş döşeli bir zemin… Etrafında yüksek, karanlık duvarlar yükseliyordu. Gökyüzü kırmızıya çalan bir siyahlıktaydı.
Bir kale.
“Burası…” dedi fısıltıyla.
“Neredeyim ben?”
“Yanlış soru.”
Ses arkasından geldi.
Ceren hızla döndü. Karşısında genç bir kadın duruyordu. Koyu saçları omuzlarına dökülüyordu. Gözleri sakindi ama derin… Sanki çok şey görmüş gibiydi.
“Doğru soru şu,” dedi kadın.
“Ne zamandır beni arıyorsun?”
Ceren’in kalbi hızlandı.
“Sen kimsin?” diye sordu.
“Burası neresi?”
Kadın hafifçe gülümsedi.
“Burası hatırlanan son yer.
Benim adım Irmak.”
Ceren bir adım geri attı.
“Irmak…”
“Byo Tapiya’daki Irmak mı?”
Gülümseme silinmedi.
“Demek adımı biliyorsun.”
“İnternette yazıyor,” dedi Ceren.
“Tehlikeli olduğun, her şeyi mahvettiğin yazıyor.
Büyü, karanlık varlıklar… hepsi senin yüzündenmiş.”
Irmak başını yana eğdi.
“Ve sen buna inandın mı?”
Ceren duraksadı.
“Hayır,” dedi sonunda.
“İnanmadım. Çünkü hepsi çok… aynı.”
Irmak yavaşça yaklaştı. Adımları sessizdi.
“Çünkü hepsi sahte,” dedi.
“Yazılanların tamamı.”
“Tamamı mı?” dedi Ceren.
“O zaman neden herkes aynı şeyi söylüyor?”
“Çünkü gerçek,” dedi Irmak,
“tehlikelidir.”
Ceren göğsüne bastırdı elini.
“Peki bu ne?” diye sordu.
“Okurken hissettiğim sıcaklık?
İsmini duyduğumda, yazdığımda…
Bu normal değil.”
Irmak Ceren’in eline baktı. Sonra gözlerini kaldırdı.
“Kan,” dedi sakince.
“Hatırlar.”
Ceren’in boğazı kurudu.
“Ne demek o?”
“Ben kimim? Sen bana neden göründün?”
Irmak bir an sustu. Sonra başını kaldırıp kale surlarına baktı.
“Şimdi hepsini söylersem,” dedi,
“uyanırsın.”
“Ben zaten rüyadayım,” dedi Ceren öfkeyle.
“Değil mi?”
Irmak tekrar gülümsedi. Bu kez gülümsemesinde hüzün vardı.
“Rüya demek,” dedi,
“gerçek olmadığı anlamına gelmez.”
“Peki sen kimsin?” diye üsteledi Ceren.
“Gerçekten kimsin?”
Irmak gözlerini Ceren’e dikti.
“Ben Byo Tapiya’nın susturulan sesiyim,” dedi.
“Ve sen…
onu yeniden duyacak olansın.”
Ceren bir adım daha yaklaştı.
“Beni neden seçtin?”
Irmak hafifçe geri çekildi.
“Seni ben seçmedim,” dedi.
“Zaten seçilmiş olarak doğdun.”
“Nasıl yani?” dedi Ceren.
“Ben sıradan biriyim!”
Irmak başını salladı.
“Hayır,” dedi yumuşak bir sesle.
“Sen sadece henüz hatırlamıyorsun.”
Gökyüzü kararmaya başladı. Kale silikleşiyordu.
“Bekle!” diye seslendi Ceren.
“Her şey yalan diyorsun ama gerçeği söylemiyorsun!”
Irmak geri çekilirken son kez konuştu:
“Sabırlı ol, Ceren,” dedi.
“Yakında öğreneceksin.”
Ceren irkilerek uyandı.
Bilgisayar hâlâ açıktı. Ekran kararmış, saat sabaha yaklaşmıştı. Göğsünde hafif bir sıcaklık vardı. Ama bu kez korkutmuyordu.
Sadece…
uyanmaya başladığını hissettiriyordu.

Ceren bilgisayarın başında doğruldu. Rüyanın etkisi hâlâ üzerindeydi ama anlamaya çalışmadı. Sorular kafasında dönüyordu fakat cevap aramıyordu. Sadece şunu biliyordu:
İnternette yazılanlar… doğru değildi.
Defterini yeniden açtı. En temiz sayfayı çevirdi.
Sayfanın üstüne büyük harflerle şunu yazdı:

BYO TAPIYA KRALLIĞI – ALTERNATİF OKUMA

Derin bir nefes aldı.
“Ödev bu,” dedi kendi kendine.
“Ben de bunu yazacağım.”
İlk isimle başladı.

DURSUN
Kalemi yavaşça hareket etti.
Dursun, Byo Tapiya’nın savunma komutanıdır.
Sert bir asker olarak anılsa da, asıl amacı halkı korumaktır.
Kararlarını korkuyla değil, sorumlulukla almıştır.
Gereksiz savaşlardan kaçınmış, krallığın ayakta kalması için zaman kazanmaya çalışmıştır.
Ceren durdu. Okuduğunu tekrar okudu.
İnternette yazılan “acımasız” kelimesi, zihninde yer bulamamıştı.
Yanına küçük bir not düştü:
“Savunmacı lider.”

ŞÜKRÜ
Sayfayı aşağı kaydırdı.
Şükrü, krallığın iç düzeninden ve halktan sorumlu kişidir.
Kaynakları korumaya çalışmış, özellikle kıtlık dönemlerinde halkın zarar görmemesi için çaba göstermiştir.
Sessiz ama etkili bir yöneticidir.
Ceren kaşlarını çattı.
“Niye hep suçlamışlar ki seni?” diye mırıldandı.
“Halk yanlısı,” diye yazdı kenara.

IRMAK
Bu ismi yazarken kalemi bir an durdu.
Ama nedenini düşünmedi.
Irmak, Byo Tapiya’da bilgi ve şifa ile anılan bir figürdür.
Büyü iddiaları abartılmış olabilir; asıl amacı krallığı korumak ve yıkımı geciktirmektir.
Yasaklı değil, bilinmeyen yöntemler kullanmıştır.
Ceren elini göğsüne götürdü.
Hafif bir sıcaklık…
Geçti.
“Bu da mantıklı,” dedi kendi kendine.
Yanına şunu ekledi:
“Günah keçisi yapılmış olabilir.”

AKASYA
Yeni bir sayfa açtı.
Akasya, krallık tarihindeki en çelişkili isimlerden biridir.
İhanetle suçlansa da, hakkında net bir kanıt bulunmamaktadır.
Büyük ihtimalle politik sebeplerle dışlanmış ya da yanlış anlaşılmıştır.
Ceren başını yana eğdi.
“Kesin bir şey yok ama suçlu ilan edilmiş,” dedi.
“Bu da tanıdık.”

MERYEM
Son isimdi.
Meryem, tarih kayıtlarında neredeyse hiç yer almayan bir figürdür.
Ancak adı geçen az sayıdaki belgede, halk arasında saygı gören biri olduğu anlaşılmaktadır.
Bilerek silinmiş olma ihtimali yüksektir.
Ceren kalemi bıraktı.
Defterine baktı. Yazdıkları, internette okuduklarının tam tersiydi. Ama ilk kez bir şeyler yerine oturuyordu.
Sayfanın en altına şunu yazdı:
Not:
Byo Tapiya hakkında yazılanlar tek taraflıdır.
Karakterlerin tamamı suçlu gibi gösterilmiştir.
Bu durum, krallığın bilinçli olarak kötülenmiş olabileceğini düşündürmektedir.
Defteri kapattı.
Ödev hazırdı.
Ve Ceren, neden böyle yazdığını bilmiyordu.
Sadece… doğru hissettirmişti.

Sabah zilinin sesi okul koridorlarında yankılanırken Ceren sınıfa girdi. Elinde defteri vardı. Diğer ödevlerden farklıydı bu defter; sanki normal bir kağıt parçası değilmiş gibi ağır geliyordu.
Birinci ders tarihti.
Ceren yerine oturdu. Sınıf yavaş yavaş dolarken arka sıralardan fısıldaşmalar yükseliyordu. Çoğu öğrenci ödevi son gece aceleyle yapmıştı. Bazılarıysa neredeyse hiç kaynak bulamamıştı.
Tarih öğretmeni sınıfa girdiğinde ortam bir anda sustu.
“Günaydın,” dedi kısa bir ses tonuyla.
“Geçen ders verdiğim ödevleri bugün kontrol edeceğim.”
Ceren defterini masanın üzerine koydu. Kalbi hızlı atmıyordu. Garip bir sakinlik vardı içinde.
Öğretmen sırayla sıraların arasından yürüyerek defterleri topladı. Ceren’in defterini eline aldığında kapağına baktı. Bir an duraksadı.
“Byo Tapiya,” dedi kendi kendine.
Masasına döndü. Defterleri açtı. Sınıf sessizdi; sadece sayfa çevirme sesleri duyuluyordu.
Dakikalar geçtikçe öğretmenin yüz ifadesi değişmeye başladı. Kaşları çatıldı. Kalemiyle bazı satırların altını çizdi. Ceren başını kaldırmadı ama öğretmenin defterine fazla uzun süre baktığını hissediyordu.
Sonunda öğretmen gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı.
“Ceren,” dedi.
Ceren başını kaldırdı.
“Evet hocam?”
Öğretmen defteri hafifçe kaldırdı.
“Senin ödevin… diğerlerinden oldukça farklı.”
Sınıfta meraklı bakışlar dolaştı.
“Byo Tapiya,” diye devam etti öğretmen,
“kaynaklara göre acımasız, karanlık ve baskıcı bir krallık.
Ama sen burada tam tersini yazmışsın.”
Defteri açtı ve yüksek sesle okudu:
“‘Dursun, halkı korumaya çalışan bir savunma komutanıdır.’
‘Irmak, günah keçisi ilan edilmiş bir figürdür.’
‘Krallık bilinçli olarak kötülenmiş olabilir.’”
Başını kaldırdı.
“Bunları neye dayanarak yazdın?”
Ceren derin bir nefes aldı. Ayağa kalkmadı ama sesi netti.
“Hocam,” dedi,
“internetteki kaynakların tamamı aynı dili kullanıyor.
Hiçbirinde birincil belge yok.
Hepsi ‘iddia edilir’, ‘düşünülmektedir’ diyor.”
Sınıfta hafif bir kıpırdanma oldu.
“Devam et,” dedi öğretmen.
“Eğer gerçekten bu kadar kötü bir krallıksa,” dedi Ceren,
“neden bu kadar ayrıntılı şekilde suçlanmış?
Normalde unutulan krallıklar birkaç satırla geçilir.
Ama Byo Tapiya hakkında herkes aynı şekilde kötü konuşuyor.”
Öğretmenin yüzü sertleşti.
“Yani,” dedi,
“tarihçilerin tamamının yanıldığını mı söylüyorsun?”
Ceren başını salladı.
“Hayır hocam.
Ama tek taraflı yazıldığını düşünüyorum.
Bu yüzden alternatif bir okuma yaptım.”
Sınıfta arka sıralardan hafif bir kıkırdama duyuldu.
“Alternatif okuma,” dedi öğretmen.
“Bu bir edebiyat dersi değil, tarih dersi.”
Ceren bir şey söylemedi.
Öğretmen defteri kapattı.
“Kaynaklara uymayan yorumlar,” dedi,
“kişisel yorum olarak kalır.
Bu nedenle ödevin… yeterli değil.”
Kalemini deftere bastırarak notu yazdı.
Ceren defteri geri aldığında notu gördü.
Düşüktü.
“Oturtabilirdin,” dedi öğretmen.
“Ama tarih, hislerle yazılmaz.”
Ceren başını salladı.
“Anladım hocam.”
Yerine oturdu.
Öğretmen diğer defterlere geçti. Ama sınıf artık sessiz değildi. Öğretmenin sırtı dönükken fısıldaşmalar başladı.
“Alternatif tarihçiymiş,” dedi biri alaycı bir sesle.
“Yeni krallık kuracak herhalde.”
Başka biri güldü.
“Byo Tapiya’yı savunmuş bir de.”
Ceren önüne baktı.
Hiçbirine cevap vermedi.
Ama içinde garip bir şey oldu.
Kırılmadı.
Utanmadı.
Sadece şunu düşündü:
Eğer yanlış yazdıysam,
neden bu kadar doğru hissettirdi?
Zil çaldığında sınıf boşalmaya başladı.
Ceren defterini çantasına koydu.
Byo Tapiya’yı savunmuştu.
Ve bunun bedelini ödemişti.
Ama içten içe şunu biliyordu:
Bu hikâye, burada bitmiyordu.

Okul çıkışında hava kapalıydı. Bulutlar alçalmış, rüzgâr serinlemişti. Ceren okul kapısından çıktığında Ece ve Mert onu bekliyordu. Yüz ifadelerinden derste olan biteni duymuş oldukları belliydi.
“Ceren,” dedi Ece, yanına yaklaşarak.
“Hocayla bayağı bir konuştunuz içeride. Ne oldu?”
Mert çantasını omzundan indirip söze girdi.
“Notu kırmış diyorlar. Doğru mu?”
Ceren yürümeye başladı. Onlar da adımlarını ona uydurdu.
“Evet,” dedi sakin bir sesle.
“Düşük verdi.”
“Niye ama?” dedi Ece.
“Ödevini okudu resmen. Konuşman da mantıklıydı bence.”
Mert kaşlarını çattı.
“Dur,” dedi.
“Sen gerçekten Byo Tapiya’yı savundun mu?”
Ceren hafifçe nefes verdi.
“Savunmak değil,” dedi.
“Yazılanları sorguladım.”
Bir süre sessizce yürüdüler. Sonra Ece dayanamadı.
“Tamam da,” dedi,
“internette yazanlar bayağı netti.
Acımasız, karanlık, kötü…
Sen nasıl tam tersini yazdın?”
Ceren durdu. Kaldırımın kenarında durup onlara döndü.
“Çünkü,” dedi,
“hepsi birbirinin aynısıydı.”
Mert gözlerini devirdi.
“Nasıl yani?”
“Bak,” dedi Ceren,
“Dursun için ne yazıyor?
‘Acımasız komutan.’
Ama neden acımasız?
Kime karşı?
Hiçbir örnek yok.”
Ece başını eğdi.
“Evet… detay yoktu.”
“Ben de dedim ki,” diye devam etti Ceren,
“eğer bir krallık sürekli saldırı altındaysa,
bir savunma komutanı sert görünür.
Ama bu onu zalim yapmaz.
Belki de adam sadece halkı korumaya çalışıyordu.”
Mert sessizleşti.
“Şükrü’ye bak,” dedi Ceren.
“‘Kıtlığın sorumlusu’ diyorlar.
Ama kıtlık neden olmuş, savaş mı varmış,
ambarlara ne olmuş… hiçbir şey yok.
Herkes suçlamış, kimse şartlara bakmamış.”
Ece’nin yüzü ciddileşti.
“Peki Irmak?”
Ceren’in adımları yavaşladı.
“Irmak,” dedi,
“en bariz olanıydı.
Büyücü deyip geçmişler.
Karanlık, tehlikeli, yasaklı…
Ama hiçbir kaynak ne yaptığını söylemiyor.”
“Belki gerçekten kötüdür?” dedi Mert temkinli.
“Belki,” dedi Ceren.
“Ama ben şunu düşündüm:
Bir şeyleri açıklayamıyorsan,
en kolayı ‘tehlikeli’ demektir.”
Ece bir süre düşündü.
“Akasya’yı da yazmıştın.”
“Evet,” dedi Ceren.
“İhanetle suçlanmış ama kanıt yok.
Taraf değiştirmiş diyorlar ama hangi tarafta?
Bence politik olarak harcanmış.”
Mert başını salladı.
“Peki Meryem?”
Ceren hafifçe gülümsedi.
“En sessizi.
Hakkında neredeyse hiçbir şey yok.
Ama ismi tamamen silinmemiş.
Bu da bana şunu düşündürdü:
Belki bilerek unutturulmuş.”
Ece Ceren’e dikkatle baktı.
“Bunları yazarken… garip hissettin mi?”
Ceren duraksadı.
“Evet,” dedi sonunda.
“Garip ama kötü değil.
Sanki… yanlış bir şeyi düzeltiyormuşum gibi.”
Mert güldü.
“Cidden tarih manyağısın.”
“Hayır,” dedi Ceren.
“Ben sadece…
herkesin aynı şeyi söylemesine güvenmedim.”
Bir süre daha yürüdüler. Ece sessizliği bozdu.
“Hocanın tepkisi ağırdı ama,” dedi.
“Bence cesurdu.”
Ceren omuz silkti.
“Belki,” dedi.
“Ama yine de anlamadılar.”
“Ya gerçekten yanılıyorsan?” dedi Mert.
Ceren gökyüzüne baktı.
“Yanılıyor olabilirim,” dedi.
“Ama şunu biliyorum:
Eğer Byo Tapiya gerçekten anlatıldığı gibiyse,
biri çıkıp bunu böyle savunmazdı.”
Ece yavaşça gülümsedi.
“Yani içinden gelmiş.”
Ceren başını salladı.
“Evet,” dedi.
“Ve bu beni biraz korkutuyor.”
Yolları ayrıldığında Ceren evine doğru yürümeye devam etti. Kapıya geldiğinde durdu.
Bugün sınıfta alay edilmişti.
Notu kırılmıştı.
Ama ilk kez,
yalnız olmadığını hissetmişti.
Ve Byo Tapiya,
artık sadece bir ödev değildi.

Gece – Ceren’in Odası

Ceren yatağında sırtüstü yatıyordu. Oda karanlıktı ama zihni hiç karanlık değildi. Perdeden sızan sokak lambası ışığı tavana ince bir çizgi gibi vuruyordu.
Gözlerini kapattı.
Açtı.
Tekrar kapattı.
“Saçma,” diye mırıldandı kendi kendine.
“Sadece bir ödev.”
Ama öyle hissettirmiyordu.
Öğretmenin sesi hâlâ kulağındaydı:
“Byo Tapiya acımasız bir krallıktır. Bunu inkâr edemezsin.”
Ceren yan döndü, yorganı çenesine kadar çekti.
Kalbinde hafif bir sıkışma vardı.
Korku değildi.
Ama huzursuzluktu.
Telefonuna uzandı. Saate baktı: 02.13
“Niye bu kadar takıldım ki…” dedi sessizce.
Ama aklına yine aynı şey geliyordu:
Okudukları değil…
okuyamadıkları.
İnternetteki boşluklar.
Aynı cümlelerin tekrar tekrar kopyalanması.
Hiç kimsenin “neden” dememesi.
Gözleri ağırlaşırken son düşündüğü şey şuydu:
Ya yanlış değilsem?

Aynı Saatler – Öğretmenin Evi

Tarih öğretmeni masasının başında oturuyordu. Önünde bir kupa soğumuş çay, yanında da bir yığın ödev.
Normalde bu saatte çoktan yatmış olurdu.
Ama elindeki dosyayı kapatamamıştı.
Ceren – Byo Tapiya
Kaşlarını çattı.
“Bu çocuk…” diye mırıldandı.
“Çok farklı bir yerden bakmış.”
Ödevi tekrar açtı. Paragrafları yeniden okudu.
Bu kez not verir gibi değil,
okur gibi.
Dursun bölümü.
“Savunmacı bir lider…”
“Şartların zorlaması…”
“Hmm…”
Şükrü bölümü.
“Kıtlığın tek suçlusu ilan edilmesi…”
“Bu da ilginç…”
Kalemiyle masaya hafifçe vurdu.
Sinirlenmiyordu.
Ama rahatsız oluyordu.
“Bu anlatı… neden bu kadar ters?” dedi kendi kendine.
Bilgisayarını açtı.
Tarayıcıya yazdı: Byo Tapiya – alternatif kaynaklar
Sonuçlar yine aynıydı.
Aynı cümleler.
Aynı sıfatlar.
Bir an durdu.
“Ya,” dedi fısıltıyla,
“gerçekten herkes aynı yerden kopyalıyorsa?”
Bu düşünceyi hemen itti.
Başını salladı.
“Hayır,” dedi.
“Bu kadar büyük bir konuda hata olmaz.”
Ama içindeki küçük bir ses susmuyordu.

Ertesi Gün – Okul Çıkışı (Ece’nin Odası)

Ece bilgisayar başındaydı. Ceren eve gitmişti ama Ece’nin içi rahat değildi.
“Bu kadar üstüne gidilmesi saçmaydı,” dedi kendi kendine.
Merakı ağır bastı.
Tarayıcıyı açtı.
Byo Tapiya yazdı.
Okudu.
Okudu.
Bir site, bir site daha.
“Gerçekten hep aynı,” dedi fısıldayarak.
Sonra daha derine indi.
Arama çubuğuna farklı kelimeler yazdı.
“Byo Tapiya – kayıp kayıt”
“Byo Tapiya – çelişki”
“Byo Tapiya – efsane”
Bir süre sonra…
Farklı bir forum başlığı çıktı.
Tıklamadan önce durdu.
Kalbi hızlandı.
“Bu da ne…”
Sayfa yavaşça yüklendi.
Yorumlar eskiydi.
Bazıları silinmişti.
Ama bir cümle Ece’nin gözlerine çarptı:
“Resmî anlatının tersini yazanlar ciddiye alınmaz.”
Ece’nin boğazı kurudu.
“Ceren…” dedi.

Aynı Gün Akşamı – Ceren’in Odası

Ceren masasına oturmuş, defterine bakıyordu.
Ödev bitmişti ama içi bitmemişti.
Telefonu titreşti.
Ece:
“Ceren… konuşmamız lazım.”
Ceren yazıyı okudu.
Parmakları hafifçe titredi.
“Ne oldu?” diye yazdı.
Ece birkaç saniye yazmadı.
Sonra mesaj geldi.
Ece:
“Senin yazdıkların… o kadar da saçma değil.”
Ceren derin bir nefes aldı.
“Ben de öyle hissediyorum,” diye fısıldadı.
Ama henüz ikisi de bilmiyordu ki,
Byo Tapiya artık sadece bir araştırma konusu değildi.
Birileri okumaya başlamıştı.
Birileri sorgulamıştı.
Ve bazı hikâyeler,
yanlış hatırlandıklarında değil…
sorgulandıklarında uyanırlardı.

Tarih Eserleri Müzesi – Öğleden Sonra

Müze her zamanki gibi sessizdi.
Sessizlikten de öte, zamanı emmiş gibiydi.
Tarih öğretmeni ağır adımlarla taş zeminde ilerlerken etrafına bakıyordu. Cam vitrinlerin içinde kılıçlar, tabletler, mühürler ve parçalanmış parşömenler duruyordu. Hepsi bildik çağlara aitti. Hititler. Urartular. Roma.
Ama öğretmenin zihni orada değildi.
Byo Tapiya.
Bu ismi ilk kez bir öğrencinin ödevinde bu kadar “ters” görmüştü.
Ve bu terslik, onu rahatsız etmekten çok…
çekiyordu.
Bir görevliye yaklaştı.
“Geç Orta Çağ ve efsanevi krallıklar bölümü neredeydi?” diye sordu.
Görevli kısa bir tereddütten sonra başıyla arka salonu işaret etti.
“Pek ziyaret edilmez,” dedi.
“Çoğu parça katalog dışıdır.”
Bu cümle öğretmenin içini daha da kıpırdattı.
Arka Salon
Salon daha karanlıktı. Işıklar loştu ve vitrinlerin camı çiziklerle doluydu. Burada sergilenenler “kesin” değil, “iddia” sayılan eserlerdi.
Bir rafın önünde durdu.
Tozlu…
Ahşap kaplı…
Etiketi sararmış bir vitrin.
Ve orada, diğerlerinden farklı duran bir şey vardı.
Bir kitap.
Kalın kapaklı.
Deri cildi çatlamış.
Kenarları neredeyse kömür rengi.
Altındaki küçük metal etikette silik harfler seçiliyordu:
“Kaynağı Belirsiz – Yazarı Bilinmiyor”
“Muhtemel Krallık Kaydı”
Öğretmen eğildi.
Gözlerini kısarak baktı.
Kitabın sırtında tek bir kelime zorla okunuyordu:
BYO TAPIYA
Kalbi hızlandı.
“İmkânsız…” diye fısıldadı.
Görevliyi çağırdı. Uzun uğraşlardan sonra, kitabın camdan çıkarılmasına izin verildi. Eldiven takıldı. Kitap masaya kondu.
Kapağı açtığında…
zaman adeta dağıldı.
Kitabın İçeriği
Sayfaların çoğu yırtıktı.
Mürekkep yer yer akmıştı.
Bazı satırlar tamamen silinmişti.
Ama okunabilen yerler vardı.
Ve dil…
bildiği hiçbir dile benzemiyordu.
Harfler tanıdık gibi ama değildi.
Bazı semboller akıyordu.
Bazıları keskin çizgilerden oluşuyordu.
Öğretmen telefonu çıkardı.
Sayfa sayfa fotoğraf çekti.
Bir satır özellikle gözüne çarptı:
“Ir’ma-ka len Tharys, so’ul ven Byo.”
Altında yarı silinmiş bir cümle:
“Dursen kar valeth… koru’na halk.”
Nefesi kesildi.
“Bu… bu bir kronik,” dedi kendi kendine.
“Bir masal değil. Bir tarih yazımı.”
Ama neden hiçbir yerde yoktu?
Öğretmenin Evi – Gece
Ev sessizdi.
Sadece bilgisayarın fan sesi duyuluyordu.
Öğretmen çektiği fotoğrafları ekrana yansıttı.
Yaklaştırdı.
Kontrastı artırdı.
Harfleri tek tek inceledi.
“Bu Latin değil…”
“Arapça hiç değil…”
“Runik de değil…”
Tarayıcıya yazdı:
“unknown historical script”
“fictional medieval language”
“lost kingdom alphabet”
Sonra harfleri tek tek görsel aramayla yükledi.
Sonuçlar geldi.
Bazıları uydurma dil projeleriydi.
Bazıları fantastik evrenler.
Ama bir sonuç…
onu durdurdu.
“Proto-mitolojik kökenli sentetik dil.”
“Tarihsel kayıt olarak sınıflandırılmaz.”
Altında küçük bir not vardı:
“Bu tür diller genellikle tek bir kaynakta görülür.”
Öğretmen sandalyesine yaslandı.
“Tek bir kaynak…” dedi fısıltıyla.
“Yani bu kitap.”
Ekrandaki fotoğrafa tekrar baktı.
Ir’ma-ka kelimesine.
Bir an için…
sanki harfler kıpırdadı.
Gözlerini kırptı.
Her şey normale döndü.
Ama içindeki his gitmedi.
“Ceren…” dedi sessizce.
“Sen neye dokundun?”
Ve ilk kez öğretmen şunu düşündü:
Belki de yanlış olan,
öğrencinin yazdıkları değil…
tarihin kendisiydi.

Gece – Öğretmenin Çalışma Odası

Masa tamamen doluydu.
Basılmış fotoğraflar, ekrana yansıtılmış büyütülmüş harfler, yan yana yazılmış şekiller… Öğretmen elindeki kalemi dudaklarına götürmüş, gözlerini kısmıştı.
“Bu harf… tekrar ediyor,” dedi kendi kendine.
Bir sembolü daire içine aldı.
Altına bir ok çizdi.
“Sesli olmalı.”
Başka bir sayfayı yaklaştırdı. Aynı sembol, farklı kelimenin ortasında vardı.
“Yani alfabe tutarlı,” diye mırıldandı.
“Uydurma değil.”
Defterine not aldı:
Ir’ma-ka
Ir = akış / hareket
ma = kök / soy
ka = kişi / varlık
Durdu.
Kalemi masaya bıraktı.
“Bu… bu bir isim değil,” dedi fısıltıyla.
“Bu bir unvan.”
Bilgisayara döndü.
Fotoğraflardan birini açtı.
Bir cümle diğerlerinden daha netti:
“Byo ven Tapy-a, karan len Ir’ma-ka.”
Harfleri tek tek okudu.
Kelimeleri ayırdı.
“Byo… Tapy… kuruluş… Irmak…”
Göğsünde garip bir baskı hissetti.
Tam o anda odadaki lamba bir anlığına titredi.
Öğretmen başını kaldırdı.
“Elektrik mi…” dedi.
Ama ışık sabitlendi.
Sessizlik geri geldi.
Yine de içindeki huzursuzluk büyüyordu.

Aynı Gece – Ceren’in Rüyası

Ceren ayaklarını serin bir zeminde hissetti.
Gözlerini açtığında ayakta duruyordu.
Ama odasında değil.
Etrafında sonsuz bir düzlük uzanıyordu.
Toprak koyu maviydi.
Gökyüzü… akıyordu.
Bir nehir, gökyüzünden yere doğru dökülüyordu.
Ama su gibi değil.
Işık gibi.
“Burası neresi…” dedi Ceren.
Arkasından bir ses geldi.
Yumuşak, sakin ama derin.
“Hatırlaman gereken yer.”
Ceren döndü.
Irmak oradaydı.
Uzun saçları rüzgârla değil, zamanla hareket ediyordu. Gözleri berraktı ama içinde yüzyıllar vardı.
“Sen… sensin,” dedi Ceren.
“Rüyalarımdaki kişi.”
Irmak gülümsedi.
“Ben rüyaların değil,” dedi.
“Hatıranın içindeyim.”
Irmak elini kaldırdı.
Düzlük çatladı.
GÖRÜ – BYO TAPIYA’NIN KURULUŞU
Ceren artık başka bir yerdeydi.
Dağlarla çevrili bir vadi.
Ortadan güçlü bir nehir geçiyordu.
İnsanlar vardı. Yorgun ama umutlu.
Irmak’ın sesi yankılandı:
“Byo Tapiya, kaçıştan doğdu.”
Ceren kalabalığın içinde bir adam gördü. Gençti. Omuzları genişti ama yüzü sert değil, kararlıydı.
“Dursun…” diye fısıldadı.
Irmak başını salladı.
“O, halkını korumak için savaşan ilk muhafızdı. Taht için değil.”
Sahne değişti.
Tahta benzer bir yapı. İnsanlar tartışıyordu. Açlık vardı.
Bir adam öne çıktı. Gözleri zeki, sesi sakindi.
“Şükrü,” dedi Irmak.
“Su kanallarını o kurdu. Ama tarih onu açlığın sebebi yaptı.”
Ceren’in boğazı düğümlendi.
Bir kadın gördü sonra. Saçları rüzgârda savruluyor, elleri kanlı ama bakışları merhametliydi.
“Akasya…” dedi Ceren.
“desmodusun binicisi,” dedi Irmak.
“Savaşta bile öldürmedi.”
Bir çocuk…
Sessiz.
Köşede yazı yazıyordu.
“Meryem,” dedi Irmak.
“Şifa iksirlerini yaratan oydu. Ama yazdıkları saklandı.”
Nehir bir anda yükseldi.
Işıklar karardı.
RÜYANIN SONU

Irmak Ceren’e döndü. Bu kez gülümsemiyordu.
“Zaman daralıyor,” dedi.
“Ne demek istiyorsun?” diye sordu Ceren.
“Gerçek okunmaya başladığında,” dedi Irmak,
“yanlışlar rahatsız olur.”
“Kim?” diye sordu Ceren.
“Kim yanlış yazdı bunları?”
Irmak cevap vermedi.
Sadece şunu söyledi:
“Öğretmenin…”
Ceren’in kalbi sıkıştı.
“…çok derine bakıyor,” dedi Irmak.
“Onu uyar.”
“Nasıl?” diye bağırdı Ceren.
Ama nehir yükseldi.
Işık gözlerini aldı.
Irmak’ın son sözü yankılandı:
“Bazı diller okunmak için değil…
uyanmak içindir.”
Ceren Uyandı
Ceren yatakta doğruldu.
Nefes nefeseydi.
Aklında tek bir düşünce vardı:
Öğretmen tehlikede.
Ve artık Ceren şunu biliyordu:
Byo Tapiya, geçmişte kalmamıştı.
Sadece sessiz kalmıştı.

Ceren sabaha kadar uyuyamadı.
Gözlerini her kapattığında nehir geri geliyordu. Gökyüzünden yere akan o ışık… Irmak’ın sesi… Ve en çok da son cümle.
“Onu uyar.”
Ama nasıl?
Ceren bir lise öğrencisiydi. Bir öğretmene ne diyebilirdi ki?
“Rüyamda biri bana seni durdurmamı söyledi” mi?
“Eski bir krallığın dili seni tehlikeye sokuyor” mu?
Kendi kendine sordu:
Byo Tapiya gerçekten bir krallık mıydı, yoksa kasıtlı olarak silinmiş bir gerçek mi?
Tarih, her zaman kazananların yazdığı bir masalsa… kaybedenlerin sesi nereye giderdi?
Bir dil neden yasaklanırdı?
Bir kitap neden yırtılır, cümleleri neden silinirdi?
Ve en önemlisi…
Irmak kimdi?
Bir hayal mi?
Bir bilinç mi?
Yoksa Ceren’in damarlarında dolaşan, henüz uyanmamış bir hatıra mı?
Ceren yatağında doğrulup pencereden dışarı baktı. Sokak lambası hâlâ yanıyordu. Dünya normaldi. İnsanlar uyuyordu. Zaman ilerliyordu.
Ama Byo Tapiya ilerlemiyordu.
Bekliyordu.
O sırada, başka bir evde bir öğretmen eski bir alfabeyi çözmeye çalışıyordu.
Başka bir odada yırtık bir kitap, sayfalarının okunmasını bekliyordu.
Ve bir nehir, geçmiş ile bugünün arasındaki sınırı inceltiyordu.
Peki gerçek ortaya çıktığında ne olurdu?
Tarih kendini savunur muydu?
Yoksa hatırlanan her şey, yeni bir bedel mi isterdi?
Ceren henüz bilmiyordu.
Ama artık şundan emindi:
Bu sadece bir ödev değildi.
Bu sadece bir rüya değildi.
Ve Byo Tapiya, unutulmak istemiyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

7okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…