2. bölüm · Buzun Yemini
Bölüm 2 : Buzdan Güneşe
Dağların soğuk, karla kaplı zirvelerinden inerken Arvik’in gözleri ufukta yeni bir manzara arıyordu. Kar taneleri hâlâ havada süzülüyordu ama artık nadirdi ve rüzgârın sertliği hafiflemişti. Dağlar geride kalmış, buz ve gri tonlarının yerini daha ılıman bir toprak alıyordu. Arvik, Hakon ve birkaç genç savaşçı dağlardaki kamp alanını terk ederek geniş bir vadinin kenarına geldiler. Burada artık kar yoktu; toprak kahverengi, çimenler sararmış, arada yeşil otlar göz kırpıyordu. Güneş, hafifçe bulutların arasından kendini gösteriyor, Arvik’in sarı saçlarını altın rengiyle parlatıyordu. Kar ve buzun soğuk, gri tonlarından sonra bu sıcak ışık göz kamaştırıcıydı. Fakat rahatlama kısa sürdü; gözleri hâlâ uzak tepelerden inen Norveç ordusunun hareketlerine kilitlenmişti. Binlerce siyah zırhlı asker vadiye doğru kayıyor, her adımda toprağı sallıyor ve vadide yankılanan ayak sesleri Arvik’in kulaklarında bir çan gibi çınlıyordu.
Arvik’in kalbi hızla atıyordu. Hakon yanına gelerek hafifçe omzuna dokundu ve gülümsedi, “Biliyor musun, Arvik… burası daha yaşanabilir gibi. Kar yok, rüzgâr hafif, güneşi görebiliyoruz.” Arvik bakışlarını vadinin diğer ucuna çevirdi; güneşin sıcak ışığı altında bile savaşın gölgesi hâlâ her yerdeydi. Genç savaşçılar kılıçlarını kuşandı, kalkanlarını kaldırdı ve vadinin karşı tarafındaki düşmana odaklandı. Ordu genişti, hareket kabiliyeti fazlaydı ama Norveçlilerin sayı üstünlüğü de göz ardı edilemezdi.
Güneşin ışığında toprağın kahverengi ve yeşil tonları Arvik’in gözlerini kamaştırıyordu; vadinin sonunda berrak bir nehir akıyordu. Su sessiz ve akıcıydı, savaşın gölgesinde huzurlu bir tezat oluşturuyordu. Fakat sessizlik uzun sürmedi; oklar ilk kez havada süzüldü, kalkanlar birbirine çarptı ve çeliğin sesi vadide yankılanmaya başladı. Arvik’in nefesi hızlandı, kalbi sıkıştı ve kılıcını her darbede daha sıkı kavradı. Hakon’un yüzünde hem korku hem cesaret vardı; elleri titriyordu ama kalkanını bırakmıyordu. Jorund’un emirleri vadide yankılanıyor, genç savaşçılar kararlı bir şekilde pozisyonlarını koruyordu.
Her an yeni bir saldırı, yeni bir düşman, yeni bir tehlike geliyordu. Vadi genişti; hareket serbestiyeti fazla olmasına rağmen kaos da büyüktü. Arvik’in gözleri bir Norveçli genç savaşçıya takıldı. Göz göze geldiler; ikisi de birbirini öldürmeye hazır değildi ama savaşın acımasız gerçekleri çok açıktı: hayatta kalmak için karşı tarafla savaşmak zorundaydılar. Kar ve güneşin sıcaklığı, savaşın soğuk ve acımasız kurallarını değiştirmiyordu.
Arvik kılıcını yukarı kaldırdı ve güneşin ışığında parlayan çeliğe baktı. Dağların soğuk, karla kaplı sessizliği geride kalmıştı; artık güneş vardı, toprak, çimenler, sararmış otlar ve berrak nehir vadide uzanıyordu. Ama savaş hâlâ üzerlerinde bir gölge gibi duruyordu. Arvik, Hakon ve genç savaşçılar için bu sadece bir başlangıçtı. Dağları geride bırakıp güneşli vadilere inmiş olmalarına rağmen, savaşın acımasız gerçekleri onları bekliyordu. Her adımda korku, cesaret, ölüm ve yaşam vardı. Ve böylece, genç kahramanımız dağları terk ederek güneşli vadilerde yeni bir sınavın içine adım atmış oldu.
