1. bölüm / 1
BükGiriş
Bölümler 1Şu an: Giriş
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bazı yorgunluklar vardır;
uyuyunca geçmez, dinlenince azalmaz, konuşunca hafiflemez.
Benimki onlardan biriydi.
Uzun süre adını koyamadım. Çünkü insan kendine “tükendim” demek istemiyor. O kelime çok ağır. Daha çok “idare ediyorum” dersin, “şimdilik böyle” dersin, “biraz zor bir dönemden geçiyoruz” dersin. Ama içinden bir şey her gün biraz daha eksilirken, bunu kelimelere dökmek istemezsin.
Eşim yanımdaydı.
Evin içi doluydu.
Günler akıyordu.
Ama ben yalnızdım.
Çünkü bazı yalnızlıklar kalabalıkta yaşanır. Yanında biri varken, hatta seni severken yaşanır. Kimse fark etmez. Sen de fark ettirmemeye çalışırsın.
Bizim hikâyemiz bir sabah ansızın başlamadı. Büyük bir patlama yoktu. Daha çok, sessiz bir sızı gibi geldi. Önce vücutta. Sonra düşüncelerde. En son da gecelerde.
Ameliyatlar vardı.
Arka arkaya gelen.
İnsanı hem fiziksel hem ruhsal olarak yoran türden.
Hastane kokusu, floresan ışıklar, “bir şey yok” cümleleri, ama içten içe hissedilen bir tuhaflık… Hastaneden çıktık. Eve geldik. Hayata devam ettik. Dışarıdan bakınca “toparlanmıştık”.
Gerçekten de bir süre iyiydik.
Ama iyilik bazen sessizdir.
Ve sessiz şeyler fark edilmez.
Arada bir “yanma” oluyordu. Anlatması zor bir his. Ağrı değil. Acı değil. Sanki vücudun içinden geçen bir elektrik gibi. Kalp hızlanıyor, nefes değişiyor, sonra geçiyor. Biz de geçsin diye bekliyorduk. Çok üstünde durmadık. Çünkü insan korkmak istemiyor.
“Geçer,” diyorsun.
“Yorgunluktandır,” diyorsun.
Sonra bir gün eşim bana baktı ve şunu söyledi:
“İçimde bir şey var ama anlatamıyorum.”
İşte o an her şey değişti.
Çünkü bir insan anlatamıyorsa, kelimeler yetmiyorsa, orada bir şey büyüyordur. Ve sen ne kadar sevsen de, o şeyle yüzleşmeden onu durduramıyorsun.
İlk büyük atak hastanede başladı. Aynı o dönemlerde. Kalp, nefes, baş dönmesi, yanma, bayılacak gibi olma hissi. Acil. Tahliller. Temiz sonuçlar. “Bir şeyin yok.”
Ama ben eşimin gözlerinde şunu gördüm:
“Korkuyorum ve bu korkunun adı yok.”
Zaman geçti. Yine toparlandık. Hayat aktı. Ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. İçten içe tetikteydik. Geceler daha sessizdi. Uykular daha hafifti.
Sonra “bir uzmana gidelim” dedik.
İyi niyetle.
İşte en büyük kırılma orasıydı.
İlk psikiyatri görüşmesinde eşim bir insan gibi değil, bir dosya gibi ele alındı. Etiketler havada uçuştu. “Sen depresyondasın.” “Sen antidepresanlıksın.” “Sen iyi değilsin.”
Bu cümleler belki tıbbi olarak sıradan olabilir. Ama yanlış zamanda, yanlış tonda, yanlış kişiye söylendiğinde insanın ruhuna çentik atar.
O görüşmeden sonra her şey hızlandı.
Hastanedeki ataklar geri geldi.
Gece uyanmalar başladı.
Yanma hissi arttı.
Kalp çarpıntısı daha sık oldu.
Ve en korkuncu…
Düşünceler değişti.
“Ya geçmezse?”
“Ya hep böyle kalırsam?”
“Ben neden iyileşemiyorum?”
O cümle…
“Ben iyileşemiyorum.”
Benim içimde bir yerde bir şey koptu.
Çünkü o noktadan sonra sadece eşimi değil, bizim hayatımızı korumaya çalışıyordum. Geceleri yatakta oturup nefesini dinliyordum. Uyanacak mı diye değil… korkuyla uyanacak mı diye.
Doktor değildim.
Psikolog değildim.
Ama onun yanındaki tek kişiydim.
Su getirdim.
Buz koydum.
Nefes saydım.
Masaj yaptım.
Hikâyeler anlattım.
Sessizce ağladım.
Ve fark ettim ki bu süreç sadece onun sınavı değilmiş.
Bu, benim de sınavımmış.
Bu kitap, “nasıl iyileştik” kitabı değil.
Bu kitap, nasıl ayakta kaldık kitabı.
Bölüm etkileşimi
