1. bölüm / 1
Bu Sokak Bizi BilirSabah Dedikodusu
Bölümler 1Şu an: Sabah Dedikodusu
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gülpınar Mahallesi'nde sabah olmak, başka yerlerdeki gibi güneşin doğmasıyla başlamazdı. Burada sabah, Neriman Teyze'nin mutfak penceresini açıp sokağa seslenmesiyle, karşı apartmandaki Hasan Amca'nın daha kahvaltısını yapmadan dükkânının önünü süpürmesiyle ve mutlaka birilerinin gece yarısı kiminle konuştuğunun öğrenilmesiyle başlardı.
Mahallede öyle sessizce yaşamak, kimsenin dikkatini çekmeden evine girip çıkmak falan mümkün değildi. Birisi yeni perde alsa bütün sokak öğrenir, biri saçını kestirse akşama kadar hakkında en az üç farklı yorum yapılırdı. Üstelik burada haberlerin doğruluğu pek önemli değildi, önemli olan, haberin kahvaltıdan önce yayılmış olmasıydı.
Gülpınar'ın insanları birbirlerinin hayatına fazlasıyla karışırdı ama işin tuhaf yanı, gerçekten başın sıkıştığında ilk kapısını çalacağın insanlar da yine onlar olurdu. Mahalle de kimse yalnız kalmazdı.
Defne Yalçın, telefonunun alarmını üçüncü kez ertelediğinde hayatının geri kalanında da her şeyi beş dakika daha bekletebileceğini düşünüyordu. Yatağının içinde yorganı çenesine kadar çekmiş, gözlerini kapalı tutmak için insanüstü çaba gösteriyordu. O sırada mutfaktan gelen annesinin sesi, hayallerindeki huzurlu sabahın üzerine bir kova soğuk su döktü.
“Defne! Kalktın mı kızım?”
“Uyandım anne!”
“E o zaman neden hâlâ yataktasın?”
Defne gözlerini açmadan yastığa biraz daha gömüldü. “Ruhum uyandı, bedenimle aramızda ufak bir anlaşmazlık var.”
Mutfaktan birkaç saniyelik sessizlik geldi. Ardından annesinin gülmemek için kendini tuttuğunu belli eden sesi duyuldu.
“Pekâlâ, ruhun kalkıp yüzünü yıkasın o zaman. Bir de fırına uğrayıp ekmek almayı unutma!”
Defne yorganı üzerinden atıp doğruldu. “Anne, ben senin kızınım, mahalle bakkalının çırağı değilim!”
“İkisi arasında bir fark göremiyorum. İkisinin de sabah sabah lafı çok!”
Defne, istemeden de olsa güldü. Evlerinin en güzel yanı buydu, bazen insanın canını sıkan şeyler bile birkaç dakika sonra gülünecek bir anıya dönüşürdü. Yatağından kalkıp saçlarını gelişigüzel topladı, yüzünü yıkadıktan sonra üzerine rahat bir pantolon ve açık renkli bir bluz geçirdi. Aynanın karşısında kendine baktığında, gözlerinin altındaki hafif şişlikleri fark edip iç çekti. Dün gece arkadaşlarıyla yaptığı telefon konuşması uzamış, uyumadan önce de bitirmesi gereken siparişlerin hesabını tutmuştu.
Yirmi üç yaşındaydı ve hayatının bir yerinde artık her şeyi düzene koyacağını düşünüyordu. Ne var ki Defne'nin hayatında düzen dediğin şey, genellikle pazartesi sabahları verilen ve salı öğleden sonra unutulan kararlardan ibaretti. Kapıdan çıkmadan çantasını omzuna attı, anahtarını aldı ve annesinin masaya bıraktığı parayı cebine sıkıştırdı. Merdivenlerden inerken üst kattaki komşularının kapısının açıldığını duydu.
Başını kaldırdığında elinde çöp poşetiyle duran Neriman Teyze'yle göz göze geldi. Kadının bakışları önce Defne'nin yüzünde, sonra kıyafetlerinde, ardından da omzundaki çantada dolaştı. Defne, bakışların sıradan bir sabah selamından çok daha kapsamlı inceleme olduğunu anlayacak kadar tecrübeliydi.
“Hayırdır kızım, bu saatte nereye böyle süslendin?”
Defne merdivenin son basamağında durdu. “Günaydın Neriman Teyze. İşe gidiyorum.”
“İyi de insan işe giderken de böyle hazırlanır mı? Dün de seni akşam geç saatte gördüm. Bir yere mi gittin?”
“Evet, Neriman Teyze. Eve gittim. Evimizin kapısı var ya, oradan içeri girdim.”
Neriman Teyze dudaklarını birbirine bastırdı. “Aman, ne sinirlisin! İnsan bir şey soramayacak mı?”
“Sor tabii, hatta istersen akşam sana günlük faaliyet raporumu getireyim. Sabah kaçta uyandım, ne yedim, hangi sokağa bastım, hepsini yazayım.”
Defne'nin yüzündeki masum gülümsemeyi gören Neriman Teyze, elindeki poşeti biraz daha sıkı tuttu. “Sen çok konuşuyorsun kızım, sonra başına iş açılınca gelme bana.”
“Başımın belası zaten şu an karşımda duruyor, daha ne olsun?”
Defne kahkahasını tutamayarak apartmandan çıktı. Arkasından Neriman Teyze'nin söylendiğini duydu ama dönüp bakmadı. Mahallede birinin son sözü söylemesi gerekiyorsa o kişi çoğunlukla Neriman Teyze olurdu, Defne, son sözü söylemese bile en azından karşısındakini düşündürmeden bırakmazdı. Bu da onun kendince küçük zaferiydi.
Sokağa adım attığında Gülpınar Mahallesi çoktan uyanmıştı. Köşedeki fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusu yayılıyor, bakkalın önünde iki adam dün akşamki futbol maçını tartışıyor, kaldırımın kenarında oturan çocuklar okula gitmemek için annelerine son savunmalarını yapıyordu. Hasan Amca, dükkânının önündeki tabureye oturmuş çayını karıştırırken Defne'yi görünce elini kaldırdı.
“Günaydın kızım! Bugün de mi dünyayı kurtarmaya gidiyorsun?”
“Yok Hasan Amca, bugünlük sadece kendimi kurtaracağım. Dünya biraz beklesin.”
“Sen önce şu Efe'yle aranızı düzelt de sonra dünyaya bakarsın.”
Defne'nin adımları bir anda yavaşladı. “Hasan Amca, sabah sabah Efe'nin adını anarak günah işliyorsun. Daha kahvaltı yapmadım, sinirlenirsem tansiyonum çıkar.”
Hasan Amca kahkahasını sokağa yaydı. “Ulan kızım, siz çocukken de böyleydiniz. Birbirinize laf yetiştirmekten oyuncaklarınızı unuturdunuz. Şimdi büyüdünüz, hâlâ aynı tas aynı hamam.”
“Ben büyüdüm Hasan Amca. Büyümeyen birileri var ama isim vermeyeceğim.”
“Vermene gerek yok, herkes biliyor.”
Defne, cevap vermek için ağzını açmıştı ki sokağın karşı tarafından gelen motor sesi konuşmasını yarıda bıraktı. Başını çevirdiğinde, lacivert tişörtünün kollarını dirseklerine kadar kıvırmış, bir elinde anahtarlarını sallayarak yürüyen Efe Demir'i gördü. Saçları her zamanki gibi gelişigüzel duruyor, yüzünde de insanın sabrını ölçmek için özel olarak tasarlanmış o meşhur ifadesi bulunuyordu.
Efe, mahallenin oto tamir dükkânını işletiyordu ve yirmi altı yaşına gelmesine rağmen sabahları herkesten önce uyanmayı, herkesten önce işini açmayı ve herkesten önce Defne'nin sinirini bozmayı başarıyordu. Çocukluklarından beri birbirlerini tanıyorlardı. Aynı sokakta büyümüş, aynı bakkaldan alışveriş yapmış, aynı duvarın önünde bisiklet sürmüşlerdi. Hatta küçükken Defne'nin saçını çekip kaçan çocuğun da Efe olduğunu hatırlayan mahalle sakinleri hâlâ bu konuyu gülerek anlatırdı. Defne ise o olayı hiç komik bulmazdı. Efe her fırsatta kendisine o günkü ağlama sesini taklit ederdi.
“Ne o Yalçın, sabah sabah yine mahalleliyi kendine mi topladın?” diye seslendi Efe, yanlarına yaklaşırken.
Defne kollarını göğsünde birleştirdi. “Hayır Demir, seni bekliyorduk. Mahallenin neşesi eksikti, sonunda teşrif ettin.”
Efe, elindeki anahtarları avucunda çevirdi. “Beni özlediğini bu kadar açık söylemene gerek yoktu. İnsanların içinde utanıyorum.”
Hasan Amca çayından bir yudum aldı. “Bak, ben size bir şey söyleyeyim mi? Siz ikiniz evlenseniz bu sokakta bir gün huzur kalmaz ama en azından bedava eğlencemiz olur.”
Defne'nin gözleri büyüdü. “Hasan Amca!”
Efe ise hiç istifini bozmadı. “Ben razıyım da kendisi biraz naz yapıyor.”
“Seninle evlenmektense ömür boyu Neriman Teyze'nin dedikodularını dinlerim!”
“Büyük konuşma. Neriman Teyze'nin dedikoduları bile bir noktada bitiyor.”
Hasan Amca öyle bir güldü ki elindeki çayı dökecek sandılar. Defne, Efe'ye ters ters bakıp yürümeye başladı. Onunla konuşmak, duvara laf anlatmaktan farksızdı, üstelik duvarın en azından insanı sinirlendirmek gibi bir amacı yoktu. Efe arkasından seslendiğinde adımlarını hızlandırdı.
“Fırına mı gidiyorsun?”
“Hayır, Mars'a. Ekmek almaya oradan gideceğim.”
“İyi, dönüşte bana da bir tane getir. Borcumu yazarız.”
Defne arkasını dönmeden elini havaya kaldırdı. “Senin borç defterin ayrı bir roman olur. Adını da Ödemeden Yaşamanın Yolları koyarız.”
“Yazar adını sen koyarsın artık.”
Defne, istemeden gülümsediğini fark edince yüzünü hemen toparladı. Bu adamın en sinir bozucu özelliği, insanı kızdırdıktan sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi davranmasıydı. Daha da kötüsü, Defne bazen ona cevap yetiştirirken kendini gerçekten eğlenirken buluyordu. Elbette bunu Efe'ye söylemek gibi bir hata yapmayacaktı. Bazı sırlar insanın kendisinde kalmalıydı, özellikle de Efe Demir gibi birinin eline koz vermemek gerekiyorsa.
Fırının önüne geldiğinde kapının önünde bekleyen Zeynep Arslan'ı gördü. Zeynep'in elinde iki poşet, omzunda çantası vardı ve yüzündeki ifade, sabahın bu saatinde dünyadaki bütün insanlardan şikâyetçi olduğunu anlatmaya yetiyordu. Defne onu görünce sevinçle yanına gitti.
“Günaydın güzelim. Hayırdır, yüzün neden cenaze evi gibi?”
Zeynep başını ona çevirdi. “Mert.”
Defne bir an durdu, sonra derin bir nefes aldı. “Daha günün başındayız. Ne yaptı bu sefer?”
“Dün akşam bana saat sekizde evde olacağını söyledi. Saat on birde aradım, açmadı. On bir buçukta mesaj attım, cevap vermedi. Gece on ikide çevrim içiydi ama bana yazmadı. Sabah da kalkmış, hiçbir şey olmamış gibi ‘Günaydın, uyudun mu?’ yazmış.”
Defne'nin yüzü ciddileşti. “Bir dakika, adam gece on ikide çevrim içi olup sana yazmadı mı?”
“Evet.”
“Sabah sana uyuyup uyumadığını mı sordu?”
“Evet Defne, evet!”
Defne başını iki yana salladı. “Bu adamın zekâsını ölçmek için yeni ölçü birimi icat etmek lazım. Santimetre yetmez, kilometre de yetmez. Bence doğrudan sabırla ölçelim.”
Zeynep istemeden güldü ama hemen ardından telefonunu çıkarıp ekrana baktı. “Bir de bana kahve alacağını söylemişti. Onu da unutmuş.”
“İşte şimdi ciddi bir meseleye geldik. Kahve sözü verip tutmamak affedilemez. İnsan sevgilisine yalan söyleyebilir ama kahve konusunda dürüst olacak.”
“Sen de Efe'yle uğraşacağına kendi hayatına baksan?”
Defne, fırının kapısını açarken arkadaşına döndü. “Benim hayatım gayet yolunda.”
Zeynep kaşını kaldırdı. “Sabah sabah adamla sokak ortasında evlenme kavgası yaptığını duydum.”
Defne'nin eli kapının kolunda kaldı. “Nereden duydun?”
“Gülpınar'da yaşıyoruz, Defne. Burada haberlerin ışık hızıyla yayıldığını hâlâ öğrenemedin mi?”
Defne tavana baktı. “Ben bu mahalleden taşınacağım.”
“Geçen sene de söyledin.”
“Bu sefer ciddiyim.”
“Geçen sene de ciddiydin.”
İkisi birbirine bakıp gülmeye başladı. Fırından aldıkları sıcak ekmeklerin kokusu, sabahın serinliğine karışırken bir süre kapının önünde oyalanıp konuşmaya devam ettiler. Defne, Zeynep'in Mert'le olan ilişkisini dinlerken bir yandan da kendi hayatının neden bu kadar sakin olduğunu düşünüyordu. Sonra bunun iyi bir şey olduğuna karar verdi. Sürekli kavga eden çiftler, birbirini kıskanan insanlar, gece yarısı gelen mesajlar ve cevapsız telefonlar ona göre değildi.
Defne, aşkın insanın hayatını güzelleştirmesi gerektiğine inanıyordu , insanı uykusuz bırakıp sabah sabah tansiyonunu yükseltmesine değil. Tabii bu düşüncesini Efe Demir'in yanında dile getirse, adamın mutlaka söyleyecek bir şey bulacağından emindi.
Fırından çıkıp sokağın aşağısına yürüdüklerinde Cemre Aydın'ı gördüler. Cemre, elinde telefonuyla bir duvarın önünde durmuş, ekrana bakarak gülümsüyordu. Onu tanıyan herkes, Cemre'nin birine âşık olduğunda bunu saklayamadığını bilirdi. Gözlerinin içi parlar, konuşurken durduk yere gülümser, telefonuna gelen en sıradan mesajı bile dünyanın en güzel haberiymiş gibi okurdu.
Defne ile Zeynep birbirlerine baktılar. İkisinin de yüzünde aynı ifade vardı: Burada bir şeyler dönüyordu ve bunu öğrenmeden hiçbir yere gitmeyeceklerdi.
“Cemreee!” diye seslendi Defne.
Cemre başını kaldırdı, telefonu hemen arkasına sakladı. “Ne var?”
Zeynep gözlerini kıstı. “Telefonu neden sakladın?”
“Saklamadım.”
“Cemre, telefonu sırtının arkasına koydun.”
“Kolum yorulmuştu.”
Defne kahkaha attı. “Kolun telefon tutmaktan mı yoruldu, yoksa Aras Şah' ın mesajlarını okumaktan mı?”
Cemre'nin yüzündeki gülümseme bir anda kayboldu. “Siz nereden biliyorsunuz?”
Zeynep, Defne'nin koluna girdi. “Demek Aras Şah. Güzel, bugün kahvaltıdan önce iki haber öğrendik. Mert'in suçları ve senin gizli aşkın.”
“Gizli aşkım falan yok!” diye itiraz etti Cemre. “Aras'la sadece konuşuyoruz.”
Defne başını salladı. “Tabii. Ben de Efe'yle sadece tartışıyorum. Birbirimize evlilik teklifleri savuruyoruz ama tamamen arkadaşça.”
“Efe sana evlenme mi teklif etti?” diye sordu Cemre, gözleri büyüyerek.
Defne alnına vurdu. “Allah'ım, ben niye ağzımı açıyorum?”
Zeynep kahkahalarına engel olamadı. Cemre ise merakla ikisinin arasında bakışlarını gezdiriyordu. Defne, konuşmayı daha fazla uzatmadan arkadaşlarını yürümeye ikna etti. Gülpınar'da bir şeyleri açıklamaya çalışmak, bazen hiç konuşmamaktan daha tehlikeliydi. İnsan bir cümle söyler, o cümle üç farklı ağızdan geçer, akşamına bambaşka bir hikâyeye dönüşürdü. Üstelik mahalledeki herkes bu hikâyeye kendi yorumunu eklemeyi kendine hak görürdü.
Öğleye doğru Defne, çalıştığı küçük pastanenin tezgâhının arkasında siparişleri düzenlerken sabah yaşananları düşünüyordu. Pastane, mahallenin en sevilen yerlerinden biriydi. Defne'nin hazırladığı kurabiyeler yüzündendi. İnsanlar bazen sırf onunla iki laf etmek, bazen de yeni çıkan tatlılardan almak için uğrardı. Defne burada çalışmayı seviyordu. Hamurun kokusu, fırından çıkan keklerin sıcaklığı, vitrine dizilen pastaların renkleri ona kendisini iyi hissettiriyordu.
Hayatın bütün karmaşasına rağmen, bir şeyleri kendi elleriyle hazırlayıp insanların yüzünde küçücük bir mutluluk görmek güzeldi. Tam önlüğünü düzeltip yeni bir tepsi kurabiyeyi rafa yerleştiriyordu ki kapının üzerindeki zil çaldı. İçeri giren kişiyi gördüğünde yüzündeki gülümseme yavaşça silindi.
Efe Demir.
Defne, elindeki maşayı tezgâha bıraktı. “Hayırdır? Sanayi sokağın diğer tarafında.”
Efe etrafına bakındı, sonra vitrindeki kurabiyeleri işaret etti. “Burada da yiyecek satıldığını duydum. Bir kontrol edeyim dedim.”
“Çok komik. Ne istiyorsun?”
“Bir kahve.”
“Burası pastane, kahve de var. Tebrik ederim, doğru adrese gelmişsin.”
Efe güldü. “Bir de iki tane kurabiye alayım.”
“Başka?”
“Güler yüz.”
Defne, ona birkaç saniye boyunca sessizce baktı. “O ürünümüz bugün tükendi. Yarın sabah erken gelirsen belki bulursun.”
Efe dirseklerini tezgâha dayayıp hafifçe öne eğildi. “Bana özel bir tane ayıramaz mısın?”
“Hayır.”
“Çocukluk arkadaşlığı hatırına?”
“Hayır.”
“Mahalle hatırına?”
“Hayır.”
“Peki, geçen ay bisikletinin lastiğini kim tamir etti?”
Defne'nin gözleri kısıldı. “Sen tamir etmedin, lastiğe hava bastın.”
“İnsan bir teşekkür eder.”
“Teşekkür ederim, şimdi kahveni al ve git.”
Efe kahkahasını tutamadı. Defne onun gülüşünü görmemek için arkasını döndü, kahve makinesini çalıştırdı. Kendine kızıyordu çünkü Efe'nin geldiği andan beri pastanenin havası değişmiş gibi hissediyordu. Düpedüz saçmalıktı. Efe her gün birilerini sinir ediyor, her gün bir şeylere gülüyor ve her gün aynı rahat tavırla hayatına devam ediyordu. Defne'nin bundan etkilenmesi için hiçbir sebep yoktu. Üstelik onun gibi bir adamla uğraşmak, başlı başına tam zamanlı bir işti.
Kahvesini ve kurabiyelerini hazırlayıp önüne koyduğunda Efe cebinden cüzdanını çıkardı. Defne, parayı alıp kasaya koydu ve para üstünü uzattı. Efe ise bozuk paraları avucuna alırken tezgâhın üzerinde duran küçük kâğıdı fark etti. Kâğıtta, pastanenin o günkü siparişleri ve teslim saatleri yazıyordu. En üstteki siparişin yanına kırmızı kalemle bir kalp çizilmişti.
“Bu kalp kimin için?” diye sordu.
Defne'nin eli havada kaldı. “Ne?”
“Şu kalp. Siparişin yanındaki.”
“Bir müşterinin doğum günü pastası. Üzerine kalp koyacağız.”
Efe başını salladı, yüzünde alaycı bir ifade belirdi. “Tabii. Ben de zaten kalp görünce heyecanlanıyorum.”
“Efe, gerçekten işin gücün yok mu?”
“Var. Ama senin sinirlenmeni izlemek kadar eğlenceli değil.”
Defne elindeki bezi tezgâha bıraktı. “Bak, seninle çocukluğumuzdan beri tanışıyoruz diye her istediğin zaman gelip beni sinir edebileceğini sanıyorsun. Bir gün gerçekten sabrım taşacak.”
Efe'nin yüzündeki gülümseme biraz yumuşadı. “Biliyorum.”
Defne, bu kadar kolay cevap vermesini beklemiyordu. Bir an ne diyeceğini bilemedi. Efe de sanki bunu fark etmiş gibi kahvesinden bir yudum aldı, ardından cebinden telefonunu çıkardı. Aralarında kısa bir sessizlik oldu. Pastanenin içinden fırının hafif uğultusu geliyor, dışarıdan geçen insanların sesleri duyuluyordu. Defne, Efe'nin neden birden sustuğunu merak etti ama bunu sormadı. Merak etmek başka şeydi, belli etmek başka.
Efe kapıya yönelmeden önce arkasına döndü. “Bu arada, akşam mahallede toplanıyoruz. Hasan Amca'nın bahçesinde. Annem seni de çağırmamı söyledi.”
Defne kaşlarını kaldırdı. “Annen neden beni çağırıyor?”
“Çünkü annem seni seviyor.”
“Seninle aynı fikirde olmaması çok güzel.”
Efe başını iki yana salladı. “Saat sekizde. Geç kalma.”
“Gelip gelmeyeceğimi söylemedim.”
“Gelirsin.”
“Bu kadar emin olma.”
Efe kapıyı açıp dışarı çıktı. “Sen gelmezsen Neriman Teyze bütün akşam nerede olduğunu sorar. Bence kendine bu işkenceyi yapma.”
Defne istemeden güldü. Efe arkasını dönmeden elini kaldırdı ve sokakta kayboldu. Defne birkaç saniye kapıya baktıktan sonra kendi kendine söylendi. “Bir gün şu adamı gerçekten susturacağım.” Fakat içinden geçen başka bir düşünceyi kendisine bile itiraf etmek istemiyordu. Efe gelmiş, iki kahve içmiş gibi konuşmuş, onu sinir etmiş ve gitmişti ama pastanede bıraktığı sessizlik, geldiği zamankinden daha fazla dikkatini çekiyordu.
Akşam olduğunda Gülpınar Mahallesi'nin ortasındaki küçük bahçe, her zamanki gibi kalabalıktı. Hasan Amca birkaç sandalye çıkarmış, kadınlar evlerinden tabak tabak yiyecek getirmiş, çocuklar bahçenin bir ucundan diğerine koşmaya başlamıştı.
Böyle akşamlarda kimsenin özel davete ihtiyacı olmazdı. Birinin kapısının önüne sandalye koyması yeterliydi. Bir süre sonra herkes orada olur, çaylar demlenir, tabaklar elden ele dolaşır ve konuşmalar gecenin ilerleyen saatlerine kadar sürerdi. Mahallenin insanları birbirlerinin hayatlarını anlatmayı severdi ama en çok da kendi hayatlarını anlatırken başkalarının araya girip yorum yapmasına alışkındılar.
Defne bahçeye girdiğinde annesinin çoktan Neriman Teyze'yle sohbete daldığını gördü. Zeynep, Mert'in yanındaki sandalyede oturuyordu ve yüzündeki ifadeden, gün içinde aralarında bir barış anlaşması imzalandığı anlaşılıyordu. Cemre ise telefonunu elinden bırakmamak için özel bir çaba harcıyor, Aras'ın bahçeye gelip gelmediğini belli etmeden kontrol ediyordu. Defne, bütün bu manzarayı görünce gülümsedi. Bazen insanın hayatında hiçbir şey değişmiyor sanırsın ama aslında herkes kendi içinde bir şeylerle uğraşırdı. Kimi sevdiğini saklamaya çalışır, kimi kıskançlığını belli etmemek için uğraşır, kimi de birinin kendisine neden farklı davrandığını anlamaya çalışırdı.
“Defne, kızım, gel buraya!” diye seslendi Neriman Teyze. “Sana bir şey soracağım.”
Defne gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. “Neriman Teyze, vallahi daha yeni geldim.”
“İki dakikalık iş.”
“Senin iki dakikanla bizim iki dakikamız aynı değil.”
Hasan Amca gülerek araya girdi. “Bırak kızı Neriman, daha çayını içmedi.”
“Ben kötü bir şey mi soruyorum?” diye karşılık verdi Neriman Teyze. “Sadece Efe'yle aralarında bir şey var mı, onu merak ettim.”
Bahçedeki konuşmalar bir anda kesildi. Defne'nin yüzü önce şaşkınlıktan, sonra öfkeden kızardı. Mert dudaklarını birbirine bastırarak gülmemeye çalışırken Zeynep, arkadaşının koluna dokunup sakin olmasını işaret etti. Efe ise bahçenin diğer ucunda Hasan Amca'ya yardım ederken başını kaldırdı. Herkesin gözü Defne'ye çevrilmişti ve o an Defne, hayatında ilk kez birinin sorusuna cevap vermeden önce bütün mahalleyi susturmayı ciddi ciddi düşündü.
“Yok,” dedi sonunda, kelimelerin üzerine basa basa. “Efe'yle aramızda hiçbir şey yok. Hiçbir zaman da olmadı.”
“Emin misin kızım?” diye sordu Neriman Teyze. “Çocukluktan beri birbirinizi tanıyorsunuz. İnsan bazen en yakınındaki kişiyi geç fark eder.”
Defne'nin boğazına bir şey düğümlendi ama yüzündeki ifadeyi bozmadı. “Ben Efe'yi çok iyi tanıyorum. O yüzden eminim.”
Efe, elindeki sandalyeyi yere bıraktı. Defne'ye baktığında yüzünde her zamanki alaycı ifade yoktu. Sanki söylemek istediği bir şey vardı ama doğru zamanı bulamıyordu. Defne ise onun bakışlarını fark ettiği anda gözlerini kaçırdı. Bu konuşmanın burada bitmesini istiyordu. İnsanların kendi hayatını didik didik etmesinden, her gülüşün altına bir anlam yüklemesinden ve iki kişinin aynı sokakta büyümüş olmasını mutlaka bir aşk hikâyesine çevirmesinden bıkmıştı.
Tam o sırada bahçenin girişinden bir ses yükseldi.
“İyi akşamlar! Geç mi kaldım?”
Herkes başını çevirdi. Kapının önünde duran genç adamı mahallede daha önce gören yoktu. Elinde küçük bir valiz vardı, yüzünde yorgun ama sıcak bir gülümseme taşıyordu. Hasan Amca ayağa kalkıp ona doğru yürüdü.
“Hoş geldin evladım. Kimi arıyorsun?”
Genç adam valizinin sapını düzeltti, ardından bakışlarını bahçedekilerin üzerinde gezdirdi.
“Ben buraya yeni taşındım. Yarın tanışırım diye düşünmüştüm ama sanırım sesinizi duyunca dayanamadım.” Hafifçe gülümsedi. “Benim adım Kerem. Yalçın ailesinin eski evine yerleştim.”
Defne'nin annesi elindeki çay tepsisini tutarken bir anda durdu. Yüzündeki ifade değişmiş, gözleri genç adamın yüzüne sabitlenmişti. Neriman Teyze bunu fark eden ilk kişi oldu. Başını hafifçe yana eğdi, ardından Defne'nin annesine baktı.
“Yalçınların eski evi mi?” diye tekrarladı kadın, sesi eskisinden daha kısık çıkarak.
Kerem başını salladı. “Evet. Ev sahibi, yıllardır boş durduğunu söyledi.”
Defne annesinin yanına yaklaştı. “Anne, bir şey mi oldu?”
Annesi cevap vermedi. Elindeki tepsiyi masaya bıraktı, sonra genç adama yeniden baktı. Bahçedeki neşeli uğultu yavaş yavaş azaldı. Efe de bulunduğu yerden doğrulmuş, Defne'nin annesini dikkatle izliyordu. Birkaç saniye önce kahkahaların yükseldiği bahçeye şimdi tuhaf bir sessizlik çökmüştü.
Kerem, etrafındaki değişimi fark etmiş olacak ki gülümsemesini biraz geri çekti. “Bir sorun mu var?”
Defne'nin annesi başını iki yana salladı ama yüzündeki tedirginliği gizleyemedi.
“Yok evladım,” dedi, sesi güçlükle duyulurken. “Hoş geldin.”
Defne, annesinin koluna dokunduğunda kadının elinin titrediğini hissetti. İçine açıklayamadığı bir huzursuzluk yerleşti. Kerem sıradan bir taşınma hikâyesiyle gelmişti, hepsi buydu. Fakat annesinin yüzündeki ifade, gelişin onlar için sıradan olmadığını söylüyordu.
O gece Defne eve döndüğünde herkes uyumuştu. Ayakkabılarını sessizce çıkarıp mutfağa geçti, kendisine bir bardak su doldurdu. Annesinin salondaki koltukta oturduğunu görünce şaşırdı. Kadın televizyonu kapatmış, önündeki sehpanın üzerinde duran eski bir fotoğrafa bakıyordu. Defne yaklaşınca fotoğrafı hemen ters çevirdi.
“Anne, iyi misin?”
“İyiyim kızım. Sen neden uyumadın?”
“Su içecektim. Sen neden hâlâ ayaktasın?”
Annesi hafifçe gülümsedi. “Aklıma birkaç şey takıldı.”
Defne karşısındaki koltuğa oturdu. “Kerem yüzünden mi?”
Kadının yüzü bir anlığına gerildi. “Nereden çıkardın?”
“Çünkü adam geldiğinden beri sanki biri sana kötü haber vermiş gibi davranıyorsun.”
Annesi derin bir nefes aldı, sonra kızının elini tuttu. “Defne, bazen geçmişte kalan şeyleri geçmişte bırakmak gerekir. Her kapı açıldığında içeri girmek zorunda değilsin.”
Defne kaşlarını çattı. “Ne demek bu?”
“Şimdilik bir şey demek değil. Benden duyduğun her şeyi hemen sorgulama, olur mu?”
Defne annesinin eline baktı. Kadın ona bir şey anlatmak istiyor ama anlatamıyordu. Bunu hissediyordu. Yine de üstelemedi annesinin gözlerinde gördüğü yorgunluk, daha fazla soru sormasına engel oldu.
Ayağa kalkıp annesinin yanağına bir öpücük kondurdu, ardından odasına gitti. Yatağına uzandığında aklı hâlâ Kerem'deydi. Yalçınların eski evi yıllardır boştu. Çocukken o evin önünden geçerken pencerelerinin neden hep kapalı olduğunu merak ederdi. Annesi her sorduğunda konuyu değiştirir, babası ise yalnızca evin artık kimseye ait olmadığını söylerdi. Defne o zamanlar bunu fazla önemsememişti. Şimdi ise yıllardır kapalı duran kapının yeniden açılması, evdeki herkesin huzurunu bozmuş gibiydi.
Telefonu titrediğinde düşüncelerinden sıyrıldı. Ekranda Efe'nin adı belirdi.
Efe: Uyudun mu?
Defne mesajı okudu, dudaklarını büzdü ve cevap yazdı.
Defne: Hayır. Senin gibi insanların varlığından dolayı uyku düzenim bozuldu.
Cevap hemen geldi.
Efe: Ben de seni çok düşündüğüm için uyuyamadım zaten.
Defne gözlerini devirdi.
Defne: Kendine başka eğlence bul Demir.
Bir süre mesaj gelmedi. Defne telefonu bırakmak üzereyken ekran yeniden aydınlandı.
Efe: Şaka bir yana, annen bu akşam iyi görünmüyordu. Bir şey mi oldu?
Defne'nin parmakları ekranın üzerinde durdu. Efe de fark etmişti demek. Bir an ona her şeyi anlatmayı düşündü ama ortada anlatabileceği bir şey yoktu. Annesi hiçbir şey söylememişti. Yine de içindeki huzursuzluğu biriyle paylaşmak iyi gelebilirdi.
Defne: Bilmiyorum. Kerem geldiğinden beri garip davranıyor. Sanki onu tanıyor ama tanımıyormuş gibi.
Bu kez Efe'nin cevabı biraz gecikti.
Efe: Kerem mi?
Defne: Evet, yeni taşınan çocuk.
Efe: Anladım. Yarın konuşuruz. Bir şey olursa beni ara, tamam mı?
Defne mesajı birkaç kez okudu. Efe'nin dalga geçmeden, laf sokmadan, her zamanki gibi kendisini sinirlendirmeye çalışmadan yazması tuhaftı. Bir an için çocukluklarından beri tanıdığı o adamın başka bir tarafını görmüş gibi hissetti. Sonra kendine kızıp telefonu yastığının yanına bıraktı. Her şeyi büyütmeye gerek yoktu. Efe sadece merak etmişti, hepsi buydu.
Defne o gece uykuya dalmadan önce tek bir şeyi bilmiyordu. Kerem'in o eve taşınması, yalnızca annesinin sakladığı bir geçmişi değil, Gülpınar Mahallesi'nde herkesin kendince emin olduğu pek çok şeyi değiştirecekti. Yıllardır aynı sokakta yaşayan insanlar, birbirlerinin hayatını bildiklerini sanıyorlardı. Oysa bazı hikâyeler vardı ki en yakın komşular bile yalnızca kapalı bir pencereye bakıyordu.
Bölüm etkileşimi
