1. bölüm / 1
BU DA GEÇERDernek günleri
Bölümler 1Şu an: Dernek günleri
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yosunlar ve midye kabuklarına bulanmış, körfezle öpüşen bir bankta yalnız başıma oturuyordum. Elimde; son kullanma tarihi dün bitmiş, kenar mahalle bakkallarının gözdesi olan, piyasadaki en ucuz birayla bakışıyorduk. Kokusu, daha ben varil boyundayken bana sarılan ayyaş dedemi hatırlatıyordu.Sinirimi şişenin etiketinden tırnaklarımla çıkartmaya çalışıyordum. İşaret parmağımdaki tırnağımın arası dolup taşana kadar etiketi soydum. Ama asıl sorunum etiket değil, şişenin içindeki sahte mutluluktu. Halbuki bu zıkkımdan kurtulmak için ne bedeller ödemiştim.Yaklaşık yedi sekiz ay kadar önce, bağımlılığım sebebiyle bir dernekte yatmıştım. Derneğe, gerçekten bu illetten kurtulmak isteyenler, buraya gönül vermiş kişilerce tespit edilip yatırılıyordu. İlk gittiğim günlerde gerek maddenin gerek alkolün ağır yoksunluğunu yaşıyordum. Dernekteki iyileşme arkadaşlarım her sorunuma koşuyor, benimle iletişim kurmak istiyorlardı. Ama nafile; bu sohbet tek taraflı kalıyor, onlara değil cevap vermek, gülümseyemiyordum bile. Sanki mutluluğu, o pislikleri içerek vadeli bir kredi gibi çekmiştim; derneğin ilk günlerinde ise bu borcu mutsuzlukla ve kahrolası ağrılarla ödüyordum.Barındığımız villamsı evde toplamda 12 oda vardı. İki katlı, heybetli bir binaydı. Binanın tam ortasında ise şanlı bayrağımız asılıydı. Bu görüntü uzaktan bakıldığında, 3 banttaki benekli beyaz bilardo topunu anımsatıyordu. Bazılarıysa buraya "Beyaz Saray" derdi.Türkiye’nin dört bir yanından gelen; ekseriya ailesini yüzüstü bırakmış, mazlum diyebileceğimiz insanlarla kalıyordum. Şaşılacak şeydir, yattığım süre boyunca bir tane bile kötü niyetli insana rastlamamıştım. Çoğunun geçimi kıt kanaatti. Neredeyse hepsi zevk için değil; yaşantısını, yaşadıklarını unutmak için içip bağımlı rolüne bürünmüştü. 12 odanın birkaçı barınma için kullanılıyordu. Tahmin edersiniz ki biz bu yatakhanelere kendi aramızda "koğuş" diyorduk.
Koğuş Sakinleri ve Küçük Osman
Bulunduğum koğuşta beş kişiydik. Neredeyse dip dibe olan evlerimize rağmen o güne kadar hiç tanışmadığımız Aliço abi vardı; benim yattığım ranzanın altında yatardı. Yan ranzanın üst tarafında, henüz 25’lerinde olmasına rağmen saçı sakalı kederden süt beyazı olmuş Enes abi; onun altında ise Ankara’nın bağrından gelen, gerek bıyığıyla gerek "he la" nidasıyla, "Ankara bir insan olsaydı bu abi olurdu" dediğim Tahir abi vardı. Tabii bir de o ana dek tanışmadığım, kayıp kardeşim küçük Osman...Osman henüz 17 yaşındaydı. Boyu uzun, yanık bir esmer tene sahip, zayıfça bir çocuktu. Gözleri; dallarının kahvesi, yapraklarının yeşiliyle bütünüyle bir akasya ağacını andırırdı. Bakışlarındaki keskinlik, ruhunu temsil edercesine belirgindi. Ona bakınca hem nasıl bir fırlama olduğunu hem de ormanın kralı bir aslanın cesaretine sahip olduğunu anlıyordum. Onu çok sever, bir o kadar da onun için endişelenirdim. Çünkü buraya gelen herkes illa hayattan bir darbe yemiş, o illet yüzünden bir şeyler kaybetmişti. Bizim eleman ise buraya yanlışlıkla seçilmiş gibi etrafta takılır, abileriyle kaynatırdı. "Ben uyuşturucuyu bıraktım abi, sıra alkole başlamakta, bir de onu test edelim" der, herkesi kahkahalara boğardı. Boğardı boğmasına ama ben korkardım; çünkü bu kadar kolay şakasını yapabilen birinin bu illetten çok da korkmadığını düşünür, ürperirdim. Osman’la samimi olmam, üstümden o pisliklerin akıp gitmesinden sonra başlayacaktı.Krediyi ödemeye devam ettiğimden, ilk bir iki hafta ne lakırtılara dahil olabildim ne de derslere vakit ayırabildim. Oyalanmam gereken bir şeyler bulmalıydım çünkü dernekte telefon kullanmak yasaktı. Bu sıralarda kitapla tanıştım; kitap, bağımlılığın yerini doldurmakla kalmayacak, hayatımın dönüm noktası olacaktı. İlk okuduğum kitap Kürk Mantolu Madonna idi. Yoksunluk sürecinde olduğum için duygularımı en üst düzeyde yaşıyor ama bir yandan da bastırmaya çalışıyordum. Ama nafile... Bizim Raif Bey’in pişmanlıkları, kalabalığın içindeki o yalnızlığı, odadakiler işitmesin diye beni battaniyeyi kafama çekip ağlamaya zorladı. Bu duygu bana o kadar işlemiş olacak ki hayalimdeki Madonna'nın silüetini rüyamda görmüştüm.
Sabri Abi ve İlk Ezber
Dernek, inanç aşılamanın bağımlılıkla savaştaki en önemli unsur olduğuna inanırdı; bu yüzden de maneviyatla ilgili iki üç dersimiz mevcuttu. Bunlardan birinde, elimizdeki kağıtlara bakarak Kur'an'dan dualar ezberliyorduk.Bir salı sabahı, arkadaşlarımla sınıfta ezber dersinin başlamasını bekliyorduk. Sınıfımız aşağı yukarı kırk elli metrekare büyüklüğünde, mıknatıs şeklinde birleşmiş üç masadan oluşan; bu mıknatısın iki ucunun ortasında küçük bir öğretmen masası barındıran samimi bir ortamdı. Sıkıntıdan defterime imzamı karalıyordum. O sırada sınıfa, o ana kadar sadece muhasebeyle uğraştığını düşündüğüm Sabri abi girdi. Sabri abinin saçları arpa renginde, gözleri ise doğarken birbirlerine hangi renkte olacaklarını haber vermemişler gibi farklı renkteydi. Sınıfın ortasına, ellerini arkasında kavuşturup belinin ağrısından sebep hafif topal yürüyüşünü sergileyerek geldi ve gülümseyerek seslendi:— "Arkadaşlar kağıtlarımızı çıkaralım, ezber dersi başladı. Lütfen ezberi eksik olanlar ezber yapsın, bitirenler ise Kur'an'dan okuma yapsınlar."Benim çocukluktan kalma bir asilik huyum vardı. Şimdi bu Amerikan artistlerini andıran adamın dediğini mi yapacaktım? Tabii ki hayır. Aldım önüme Kuyucaklı Yusuf’u, okumaya başladım. Okuyordum ama odaklanamıyordum; çünkü Sabri abi herkesin yanına gelerek hem çalışıyorlar mı diye kontrol ediyor hem de ezberleyenlerin sayfasına artıyı çakıp "Aferin sana aferin, diğer duaya geç şimdi" diyordu.Sıra yanımdaki elemana, Osman’a geldi. Osman o sırada daha ortama alışamamış, benim gibi "pislik" evresindeydi. Elindeki kağıda "G... koyayım" yazmakla bir hayli meşgul gözüküyordu. Sabri abi yine gülümseyerek bu çelimsiz, melek yüzlü çocuğa sordu:— "Sen neden ezber yapmıyorsun Osmancığım?"Osman arkasına yaslandı:— "Abi ben zaten biliyorum."Sabri abi şüpheyle gülümsedi:— "Oku bakalım Fatiha'yı."Osman, Fatiha'yla birlikte dört beş sureyi daha peş peşe okuyuverdi. Sabri abi kâh Osman’a şaşırarak kâh benim kitap okuduğumu görüp sırıtarak bana doğru yöneldi. Doğrudan bana seslendi:— "Kardeşim, sen neden ezber yapmıyorsun?"— "Abi benim çok aram yok böyle şeylerle. Hem sevmem hem de kitap okuyorum zaten."— "Ama bizim burada öğrenmemiz gereken en önemli şey, her istediğimizi yapamayacağımız. O yüzden hadi kardeşim, başla ezberlemeye."— "Tamam abi, birazdan ezberleyip gelirim bir iki dua."— "Hadi bakalım."Ben ezbere koyuldum. O ana kadar ezber yeteneğimin bu kadar iyi olduğunu ben de bilmiyordum. Arka arkaya, yaklaşık yirmi otuz dakikada Felak ve Nas surelerini ezberledim. Ve büyük bir iş başarmış gibi böbürlenerek seslendim:— "Sabri Hocam!"— "Hadi bakalım, neleri ezberledin?"— "Felak'la Nas'ı."— "Vay! Oku bakalım."Ben okumaya koyuldum, o ise yüzündeki o gizemli tebessümle birlikte ezberimi kontrol ediyordu. Duaları bitirdim, tatmin olarak Sabri abinin yüzüne doğru bir bakış attım. O ise şaşırarak seslendi:— "Yiğit, gel gel şunu dinle! Adam yirmi dakikada iki dua ezberledi, helal olsun vallahi."— "Okusun bakalım ne ezberlemiş, hadi birader dinliyoruz."Ben yine hem utanarak hem de tatminlikle duaları ardı sıra okudum. Yiğit abi yüzünde hiçbir mimik oynatmadan sordu:— "Lan bizi mi yiyorsun, biliyor muydun duaları?"— "Yok abi vallahi bilmiyordum, şimdi ezberledim. İstiyorsan bir tane de sen seç, onu ezberleyeyim."— "Gerek yok kardeşim, aferin sana, bravo vallahi."Sabri abi söze girerek ekledi:— "Sende profesör olacak kafa var, aferin böyle devam."O gün tarif edilemez bir mutluluk yaşadım. Çocukluğumda zeki olduğumu hocalar bazen anneme bazen bana söylerlerdi ama hem o kadar uzun zaman sonra hem de böyle bir ortamda, kendimi bu kadar yalnız ve pişman hissederken söylenmesi, haftalar sonra dopamin tutulmasına uğramamı sağlamıştı. Bu Amerikan artistini çok sevmiştim. Ondan aldığım takdir bir yana, Yaradan'ın bunca yaptığım günahlardan sonra beni bu halde görüp takdir edişini ruhumdan kemiklerime kadar hissediyordum.Cumartesi günüydü. Hafta sonları ders olmadığı için bir iki saatlik genel mıntıka temizliğinden sonra bütün gün bize kalıyordu. Mıntıka bitiminde hızlı adımlarla odaya girdim. İki tane banyo olduğu için hemen havluma sarıldım ve kantinden yazdırdığım duş lifiyle şampuanımı aldım. Tam banyoya yürümeye başlamışken Osman elinde üç farklı şampuan ve havluyla karşımda duruyordu. Onu öyle görünce garipseyerek sordum:— "Osman, üç tane yetecek mi kardeşim? Benimkini de vereyim mi?"— "Abi harbiden versene, abilerden aldım bunları da. Duştan sonra veririm geri."— "Al vereyim birader de niye dört tane lazım sana?"— "Abi hangisi daha kaygan onu deneyeceğim, genç adamız bizim de ihtiyaçlarımız var."İşte bu elemana burada kanım ısındı. Isındı ama o şişeyi tabii ki ona hediye ettim, artık o şişeyle bir işim yoktu.Duştan sonra balkona çıktım. Yavaş yavaş çevredeki güzellikleri tadabiliyor, hissedebiliyordum. Güneş batıyordu; gökyüzü yukarıdan aşağıya çarşaf gibi uzanmış, üç farklı renge bürünmüştü. Derin bir nefes aldım. İçimden de bir güzel şükrettikten sonra karşıya, bir halı saha boyu ilerideki çobana baktım. Elindeki değnekle koyunlarını güdüyor, değişik nidalar atıyordu.Bu sırada derneğin beyaz ticari aracı bize doğru gelmeye başladı. Bu araç gelince anlardık ki yeni hastalar; eski defteri yırtıp atıp yeni defterin sayfasına ilk kelimeyi yazanlar gelirdi. Sesi duyan dışarı çıktı ve kimisi alkış tutmaya, kimisi ıslık asılmaya başladı. Bu karşılayış buranın adetiydi. Gelenler kendilerini değerli hissetsinler; burada onca yaşadıklarına karşın bir kez olsun önemli biri olarak gözüktüklerini, bilindiklerini anlasınlar diye yapılırdı.
Bölüm etkileşimi
