13. bölüm · BOZKIRIN KALBİ

KARŞI

Abidin Türk

Elçin o sabah erkenden uyandı.
Ama kalkmadı.
Çadırın tavanına baktı. İçinde net bir his vardı. Kararsızlık değildi bu. Korku da değildi. Daha çok, yapılması gerekeni bilmenin ağırlığıydı.
Ayaz gitmişti.
Bu düşünce canını acıtmadı.
Ama onu beklemek… yetmeyecekti.
Obada düzen vardı. Herkes yerini, görevini bilirdi. Elçin’in yeri belliydi: karışmamak, sormamak, sınırda durmak. Yıllardır böyleydi. Merhametini sessizce yaşar, bilgeliğini göze sokmazdı.
Ama şimdi içindeki ses, sessiz değildi.
Elçin ayağa kalktı.
Obanın yaşlıları ateş başında toplanmıştı. Konuşmalar yarım, sesler düşüktü. Elçin yaklaştığında sustular. Bu, nadir olurdu.
“Bir diyeceğim var,” dedi Elçin.
Sesini yükseltmedi. Ama netti.
Yaşlılardan biri başını kaldırdı.
“Söyle,” dedi.
“Ayaz’ın gittiği yol,” dedi Elçin,
“yalnız gidilecek bir yol değil.”
Bir mırıltı dolaştı. Elçin devam etti.
“O, yalnız gitmeyi seçti. Bu onun gücü,” dedi.
“Ama yalnız dönmesi, bizim zayıflığımız olur.”
Bir başkası araya girdi.
“Bu işler alplerin işidir.”
Elçin bakışını kaçırmadı.
“Bu işler insan işidir,” dedi.
“Ve Ayaz, bir insan.”
Sessizlik oldu.
“Elçin,” dedi yaşlılardan biri,
“sen obanın düzenini bilirsin.”
“Biliyorum,” dedi Elçin.
“Bu yüzden konuşuyorum.”
Bu, bir meydan okuma değildi.
Ama geri adım da değildi.
“Ben gitmeyeceğim,” dedi Elçin.
“Yasaksa da gitmeyeceğim. Ama beklemeye de razı değilim.”
Yaşlılar birbirine baktı. Bu söz, düzeni sarsıyordu. Ama yıkmıyordu.
“Elçin,” dedi en yaşlısı,
“neden?”
Bu soruya Elçin ilk kez kaçmadı.
“Çünkü onu beklemek, onu kaybetmeye razı olmak olur,” dedi.
“Ben razı değilim.”
Bu cümle, ateşin çıtırtısından daha yüksek geldi.
Uzun bir sessizlik oldu. Sonra yaşlı adam başını eğdi.
“Gitmiyorsun,” dedi.
“Ama biz seni durdurmayacağız.”
Bu, bir izin değildi.
Ama bir engel de değildi.
Elçin başını eğdi.
“Bu yeter.”
Çadırına döndüğünde kalbi hızlı atıyordu. İlk kez obanın çizdiği sınırın dışına adım atmıştı. Ayaz bilmiyordu. Ama Elçin, bu adımı onun için attığını inkâr etmedi.
O an anladı:
Bu his artık sadece içinde taşınacak bir şey değildi.
Bu, uğruna durulacak bir şeydi.
Ve bozkırda, en büyük karşı duruş
kılıçla değil,
kalple yapılırdı.