Bölümler 1Şu an: Bogaz'ın en sessiz mektubu
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Eylül sonu, hava artık serinlemeye başlamıştı.
Bebek’teki küçük kahvehanenin en köşesindeki masa hâlâ Leyla’nın masasıydı. On yıldır aynı yerde oturur, aynı fincanı isterdi: sade, şekersiz, biraz da soğuk.
O gün farklıydı.
Karşısındaki sandalyeye bir adam oturdu.
Yüzünü tam göremiyordu Leyla, çünkü adamın gözleri denize bakıyordu. Ama omuzlarının düşüşünden, parmaklarının fincan kulpunu fazla sıkı tutuşundan anladı: yorgundu. Çok yorgun.
“Burası hâlâ en iyi manzaraya sahip mi?” diye sordu adam, gözlerini Boğaz’dan ayırmadan.
Leyla hafifçe gülümsedi.
“On yıldır değişmedi. Belki biraz daha kalabalıklaştı.”
Adam başını çevirdi.
Göz göze geldiler.
Ve o an, Leyla’nın kalbi bir anlığına durdu.
Çünkü adamın gözlerinde tanıdık bir şey vardı.
Yirmi üç yıl önceki bir yaz akşamı, Moda’da, denize karşı içtiği ilk sigaranın dumanı gibi tanıdık.
“Sen… Leyla mısın?”
Sesi titriyordu.
Leyla’nın fincanı masaya değdiğinde hafif bir çınlama çıktı.
“Emre?”
İkisi de sustu.
Sanki zaman, Boğaz’ın akıntısına kapılmış gibi yavaşladı.
Emre, o yazdan sonra askere gitmişti.
Sonra yurtdışına.
Sonra evlenmiş.
Sonra boşanmış.
Sonra bir daha evlenmemiş.
Leyla ise evlenmemiş, çocuk yapmamış, sadece aynı semtte, aynı kahvehanede, aynı fincanı içerek beklemişti.
Beklediğini kendine bile itiraf etmeden.
“Bir mektup yazmıştım sana,” dedi Emre sonunda. “Ama göndermedim.”
Leyla’nın gözleri doldu.
“Biliyorum.”
Emre şaşırdı. “Nasıl?”
“Çantanda unuttuğun defterden okudum.
Sen uyurken.
Askere gitmeden önceki gece.”
Emre’nin yüzü önce kızardı, sonra soldu.
“O defter… hâlâ duruyor mu?”
Leyla başını salladı.
“Evde.
Her yıl bir kere çıkarır, okurum.
Sonra yine kapatırım.”
Emre’nin eli masanın üstünden Leyla’nın eline uzandı.
Ama dokunmadı.
Sadece parmak uçları birbirine değecek kadar yaklaştı.
“Pişman mısın?” diye sordu.
Leyla uzun uzun baktı ona.
“Pişman olsam burada olmazdım,” dedi. “Senin masana oturmazdım her gün.
Ama sen gelene kadar… ben burada bekledim.”
Emre’nin gözlerinden bir damla süzüldü.
Ağlamıyordu aslında. Sadece gözleri yorulmuştu.
“O mektubu şimdi gönderebilir miyim?” diye sordu.
Leyla gülümsedi.
Bu sefer gerçekten gülümsedi.
“Göndermene gerek yok.
Ben onu yirmi üç yıldır okuyorum.”
Emre’nin eli nihayet Leyla’nın eline dokundu.
Soğuktu.
Ama Leyla’nın avucunda ısındı.
O akşam Bebek’ten Ortaköy’e yürüdüler.
Boğaz’ın ışıkları suyun üstünde dans ediyordu.
İkisi de konuşmuyordu.
Sadece yürüyorlardı.
El ele.
Bir ara Emre durdu.
Cebinden eski, sararmış bir kâğıt çıkardı.
Mektuptu.
“Okumak ister misin?” diye sordu.
Leyla başını salladı.
“Ama yüksek sesle değil.
Sadece burada, içimde okuyayım.”
Emre mektubu açtı.
Ama okumadı.
Yavaşça katladı ve Boğaz’a doğru uzattı.
Rüzgâr aldı, kâğıt bir martının kanadına değdi, sonra suya düştü.
“Artık gönderdim,” dedi Emre.
Leyla’nın gözleri doldu.
Ama bu sefer gülümsüyordu.
“Ve ben aldım,” diye fısıldadı.
O gece, Boğaz’ın en sessiz köşesinde, yirmi üç yılın yükü suya karıştı.
Geriye sadece ikisi kaldı.
Ve birbirine değen iki el.
Bazen aşk, mektup yazmak değildir.
Bazen aşk, mektubu suya bırakıp yine de karşıdakinin aldığını bilmektir.
Ve bazen… aşk, yirmi üç yıl sonra aynı kahvehanede, aynı masada, aynı fincanın karşısına oturabilmektir.
Bölüm etkileşimi
