Bölümler 1Şu an: Soğuk gri
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hayatın ne zaman kırıldığını çoğu zaman sesinden değil, sessizliğinden anlarız.
Büyük felaketlerin gürültülü kopuşlarla geleceğini sanırız kapıların çarpması, telefonların acı bir çınlamayla çalması ya da arkaya bakmadan çekip giden adımların yankısı... Sanki evren düzenimizi değiştirmeden önce bizden izin almak zorundaymış gibi bir yanılgıya kapılırız.
Oysa gerçekte hiçbir şey olmaz. Gökyüzü aynı soluk mavisindedir, insanlar her zamanki adımlarla kaldırımları arşınlar, kahveciler sabahın erken saatlerinde aynı kahveleri hazırlar ve trafik ışıkları kusursuz bir zamanlamayla kırmızıdan yeşile döner.
İnsanın en büyük yanılgısı, yarının kendisine ait olduğuna inanmasıdır. Bir sonraki pazartesinin, gelecek yazın, yıllar sonra gidilecek o uzak şehrin ya da henüz kurulmamış hayallerin kesinliğini garanti sanırız.
Zamanı biriktirebileceğimizi, mutlu anları bir çekmeceye kaldırıp ihtiyaç duyduğumuzda yeniden çıkarabileceğimizi düşünürüz.
Ben de öyle sanıyordum. En azından bugün gri salı öğleden sonrasına kadar.
“Ethan?”
Sesin kime ait olduğunu idrak etmem birkaç saniyemi aldı. Başımı ağır bir hareketle kaldırdım. Masanın diğer ucunda oturan doktor, elindeki kalın mavi dosyayı yavaşça kapattı.
Çerçevesiz gözlüklerinin üzerinden bana bakıyordu yüzünde, hastane koridorlarında ve mabet gibi sessiz muayene odalarında fazlasıyla aşina olduğum o ifade vardı.
Ne tam anlamıyla yıkıcı bir acıma ne de umut vadeden bir rahatlık... Kötü haberlerin ağırlığını taşımaktan yorulmuş, profesyonel bir mesafenin arkasına saklanan dikkatli bir bakış.
“Beni dinliyor musun, Ethan?”
Dinliyordum. Keşke kulaklarım tamamen sağır olsaydı da o kelimelerin zihnime kazınmasına izin vermeseydim.
“ Tam beş ay mı?” dedim. Sesim, kendi kulağıma bile yabancı, ürkütücü derecede sakin çıktı. Sanki bir başkasının tıbbi raporunu tartışıyormuşuz gibi kopuk ve uzaktım.
Doktor ellerini masanın üzerinde birbirine kenetledi.
“Ethan, sana daha önce de açıkladım bu matematiksel bir kesinlik değil,” dedi, sesi alçak ve sakindi. “Tıp bir istatistik bilimidir, kader değil. Tedaviye vereceğin yanıtın seyrini, vücudunun bu sürece nasıl direnç göstereceğini tam olarak öngöremeyiz. Ancak elimizdeki veriler ve klinik tablo bize bu zaman aralığını işaret ediyor.”
Beş ay.
Zihnim bir an için bu rakamın etrafında dolandı. Beş ayda bir insan ne yapabilirdi ki? Bir kariyeri sıfırdan kurabilir, belki başka bir ülkeye taşınabilir, yarım kalmış bir romanı bitirebilir ya da yepyeni bir dil öğrenebilirdi. Beş ay içinde tesadüfen karşılaştığı birine âşık bile olabilirdi.
“Daha az olabilirmi diyorsunuz yani?” diye sordum, gözlerimi masanın ahşap dokusundan ayırmadan.
Doktor yanıt vermedi. Aradaki o kısa sessizlik, odadaki havayı daha da yoğunlaştırdı. İnsan bazen cevabını çok iyi bildiği soruları sırf karşısındakinin de aynı gerçeği kabullendiğini duymak için sorar. Onun suskunluğu, tüm ihtimalleri ortadan kaldırmaya yetmişti.
Başımı hafifçe salladım. Masanın üzerindeki dosyada, siyah büyük harflerle basılmış adımı gördüm:
Ethan James Calloway. Adımın sıradan bir kâğıt parçasının üstünde bu kadar sıradan durması midemde keskin bir sancı yarattı. Sanki hayatımın tüm özü, birkaç satırlık tıbbi terimle özetlenebilecek kadar küçüktü.
“Anladım,” dedim.
Aslında hiçbir şey anlamamıştım. Sadece o adamın bakışlarını daha fazla üzerimde taşımak istemiyordum.
Gözlerimi pencereye çevirdim. New York, her zamanki telaşıyla akıp gidiyordu. Kornalar çalıyor, insanlar kahve bardaklarını ellerinde sıkıca tutarak koşturuyor, caddenin karşısındaki adam telefonuna bakarak yürüyordu. Hiç kimsenin dünyası durmamıştı. Şehrin, benim içimde kopan fırtınadan haberi bile yoktu.
Belki de en acı verici olanı buydu.
Benim için zaman tükenirken, dışarıda milyonlarca insan sadece akşam ne yiyeceklerini düşünüyordu.
Bölüm etkileşimi
