2. bölüm / 2
BİR SİPER UZAK 21. BÖLÜM
Bölümler 2Şu an: 1. BÖLÜM
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Bir daha dünyaya gelsem
Yine seni severdim
Beni üzesin diye
Beni deli divane edesin diye
Biliyorum
Sen de bir daha dünyaya gelsen
Yine beni sevmezdin
Kahrımdan öleyim diye"
Ümit Yaşar Oğuzcan
Ajda Pekkan: Bi' Tık
Kalben: Doya Doya
28 Şubat 2023 / ANKARA
Artık yılda doğanlara hep gıpta ile bakmıştım. O da Aslı yüzünden. Çocukken kendini kutsal ilan ederdi. Sözde dört senede bir yaşlanırdı. Oysa biz her sene doğum gününü Yirmi Sekiz Şubat'ta kutlardık.
Peki şu an ne alaka? Çok haklısınız. Öğrendim ki Yavuz'umun da doğum günü Yirmi Dokuz Şubat'mış. Yeni kurulan timiyle birlikte devreme ufak bir kutlama yapmak istemiştik.
Çok şey gelişmişti. Mesela Altı Şubat depremi... Acı kaybımız bir hayli fazlaydı. Bizim karargâhtan -Biz de dahil- deprem köylerine gidip orada bir hafta kadar kalmıştık. Hem bizim için, hem de ülkemiz için fazla acı bir olaydı.
Altı Şubat'tan hemen sonra da Yavuz karargâha gelmiş, yeni timi kurulmuştu. Börü. Bizim İsmail ve Aykut da Yavuz'un timindeydi. Ayrıca İsmail, Aykut ve Emir'in isteğiyle timin adı Börü olmuştu. Yeni bir timimiz daha vardı anlayacağınız. Bize nazaran daha az kişilerdi ve daha çok çömezlerden oluşuyorlardı. Hatta o çömezlerden bir tanesi de kadındı. Artık koca karargahta tek kadın ben değildim.
Ama bu kadın Astsubay, bir hayli gıcıktı. Yüzbaşı Arslan'ın peşinde pervane olmuştu. Astsubay Çavuş İrem Uluç. Pervane olması umurumda mıydı? Hayır tabii ki. Bana ne Ömer'den. Ama kendi timi olmasına rağmen bizim timle yatıp kalkmasına sinir olmuştum. Anlaşıldığı üzere ikinci bir Umay vakası yaşanıyordu. Emir öyle dedi.
Emir'le olan bağımız da bir anda artmıştı. Normalde sessiz sedasız takılan Emir, hala dertlerini anlatmasa da daha fazla ama gene sessizce yanımda duruyordu. Gene bülbül gibi ötüyordu ve bu ötmeleri de çoğalmıştı. Mesela sinirlendiği bir olayı içinde yaşamıyor, gelip bana; Ali ve Umut'a anlatıyordu.
"Şunu bağlasana." diyor Aykut, elindeki balonu İsmail'e uzatırken. Onlar hala tam toparlanmış değildi. Eski timlerini hep arıyorlardı. Lakin Yavuz onlara çok iyi gelmişti. Bir abi gibi sahiplenmişti benimkileri. Belki onlara benden bile iyi bir komutan olmuştu...
Bizim Bozkurt'lar da gayet iyiydi. Takılıyorduk işte beraber. Sadece aynı timin içinde yabancı olduğum birisi vardı. Ömer.
Yani umurumda değildi aslında. Ama fark etmeden bu kadar bağlandığımı fark etmemiştim. Hoş sadece Ömer Yüzbaşıya değil, time de körü körüne bağlanmıştım ama yeni yeni fark ediyordum.
"Ya git bağla işte!" diyor İsmail huysuzca.
"Balona gerek var mıydı gerçekten?" diyor İrem, bilmiş bilmiş. Tatlı kızdı aslında. Sadece birisini kafaya taktı mı öldürme planları bile yapabilirdi. Sanırım radarında ben de vardım.
Ömer, her ne kadar tanışmamış gibi davranma düşünceme saygı duysa da bir türlü uzaklaşamıyordu benden. Ya da kader ayırmıyordu bilemem. Ama her ortamda istemeden bir araya geliyorduk.
Ömer'den anlamsız derecede uzun sesli mesajlar da almaya devam ediyordum. Ama girip birini bile dinleme zahmetine hiç girmemiştim. Ne anlatırdı, ne söylerdi bilmiyorum ama son konuşmamızı beyan ettiğim günden beri her gün, hiç aksatmadan geceleri mesaj atıyordu bazen bir, bazen iki, bazen beş...
"Sus lan çömez!" diye bir anda yükseliyor Aykut. İrem'e tahammülü yoktu paşamın. Yani tim içerisinde ne yaşarlar bilmem ama ben bile bir saatten fazla tahammül edemiyorum. O yüzden Aykut'um haklıdır.
Bu ani yükselişine belli belirsiz sırıtıyorum. Bizim eski Börü, benim ilk kez doğum günümü kutlarken de bu senaryo yaşanmıştı. Aykut gene balonu İsmail'e bağlattırmayı deniyordu. Selim fazla balon olmasın istemişti. Erkan'sa benim balonu sevdiğimi hissetmiş gibi az bile olduğunu söyleyip azarlamıştı çömezi. Tabii tam azarlarken, hazırlıkları devam ederken ben baskın atmıştım.
Bu son zamanlarda Börü de aklıma fazlasıyla geliyor, rüyama giriyordu. Bir nedeni yoktu. Babamdan fazla girmişlerdi. Hepsinde de rakı masasındaydık.
"Fikrini beyan etti." diyorum düz bir sesle. "Azarlama."
İrem, onu ilk kez savunmama boş boş göz kırpıştırırken kapının önünde bir hareketlilik oldu. Benim doğum günümde yaşananların aynısı yaşanacaktı gene!
Aykut'un uzattığı balonu anında kapıp havaya salıyorum. Hiç umurumda değil! "Yakın mumları." diye de bir emir savuruyorum lakin emrim hayata geçmeden kapı açılıyor. İçeri Yavuz, Yüzbaşı Arslan ve Emir giriyor. Bu salakların Yavuz'u oyalaması gerekiyordu normalde. Neyse ki benim canım İsmail'im mumları yakmayı başarmış oluyor.
Yavuz, kendisine yapılan bu hazırlığı görünce olduğu yerde bir an duruyor ve afallıyor. Bir boşluğuna geliyor. Tek tek hepimize göz gezdiriyor. Bense Yavuz'un timiyle bir şey yapılmayacağını fark ediyorum. Lan insan bir iyi ki doğdun der!
Bu duruma çaktırmadan göz deviriyorum. Kimse çıkmadan da gülümseyip pastayı elime alıyorum ve Yavuz'a doğru ilerliyorum. Tam önünde duruyorum. Bu karargahta herkes uzunda abi. Yavuz'a bile aramda bir yirmi santim vardı. E haliyle başımı kaldırmak zorunda kalıyordum.
"İyi ki doğdun devrem." diyorum kararlı ama tatlı bir ses tonuyla, gülümseyerek. "İyi ki geldin." diyorum ardından da. Hemen ardından elimdeki pastayı biraz ileriye doğru uzatıyorum ki daha rahat üflesin.
Benim kutlamamdan sonra diğerleri de kutluyor ayaküstü. Yavuz, ortaya teşekkürlerini bırakıp pastaya odaklanıyor. Hafifçe eğilip pastayı üflüyor. Üflediği anda ise bir alkış tufanı kopuyor gazinoda. Evet gazinodaydık.
"Dilek diledin mi lan?" diye soruyorum kaşlarımı çatarken. Hiç öyle durmuyordu ama hayırlısı.
"Diledim."
"Ne diledin?"
"Hayırlı bir kısmet." deyip çapkınca göz kırpıyor ve otuz iki diş sırıtıyor. Bu dediğine ben de sırıtıyorum ve pastayı eline tutuşturuyorum.
"Kes şunu." diyorum kaş göz yaparak pastayı gösterirken. "Acıktık." diyorum ardından da.
Emrimi anlamış olacak ki anında pastayı masaya bırakıp bıçak arayışına giriyor. Bunu yaparken "Emredersin." demeyi de ihmal etmiyor.
Yavuz en sonunda da bıçak bulamayınca kendi çakısına kaldı ve pastanın tepesine bindi. İlk dilimi tabağa yerleştirmeye çalışırken İrem, sanırsın karargâha devlet başkanı gelmiş gibi bir hışımla öne atıldı. Hedefi gene Ömer'di.
"Iy," diyerek yüz buruşturuyor Emir. Yanıma geldiğini de o an fark ediyorum. "Bu niye vıcık vıcık bir kız?" diye soruyor nefret ve tiksinti dolu bir sesle. Haklıydı aslında.
Bu tepkisine gülmemek için kendimi zor tutuyorum. "Aman boş ver." diyorum omuz silkerek.
Yavuz, kendisinden önce bizi düşündüğü için pastayı birçok dilimlere ayırmış, tabaklara koyuyordu. İrem'se Yüzbaşıyı düşündüğü için kaptığı ilk tabağı gururla ona götürüyordu. Ama bilmediği bir şey vardı: Ömer tatlı sevmezdi.
"Ömer’e götürüyor." diye homurdanıyor Emir. İşte nişancı olunca böyle gözlem yeteneği artıyordu. Biraz da öveneyim yani!
"Ömer tatlı sevmez." diyorum anında, yan gözlerle İrem'e bakarken.
"Doğru." diyor Emir. "Bak unutmuştum ben." diyor imayla dolu bir sesle. Bu sefer de sert bir bakış kendisine fırlatıyorum. "Umay en azından taktiksel davranıyordu," diye fısıldadı Emir, bakışlarını İrem’den ayırmadan. "Bu direkt cephe taarruzu yapıyor. Baksana."
Bu dediğine de yüz buruşturuyorum. İrem ve Umay yan yana gelmemesi gereken iki kişiydi bence. Tam o sırada da Yavuz, elinde üç tabakla bize yanaştı. Yeteneği buydu koçumun. Tabaklardan birisini Emir'e, diğerini de bana uzatıyor. Hafifçe tebessüm edip uzattığı tabağı alıyorum ve bakışlarımı Emir'in kitlendiği İrem'lere çeviriyorum. "Bırak ya," diyorum, tabağıma koyulan pastadan küçük bir çatal alırken. "Ömer hallerinden memnun görünüyor."
Bu dediğimi arsızca sırıtmaya başladı Emir. "Ömer?" dedi imayla. Belli belirsiz bir kahkaha attı. "Yeme beni! Ömer'i tanımıyormuş gibi konuşma."
"Tanımıyorum ki." diyorum omuz silkerken. "Son olanlardan sonra tanıyamıyorum." Pastadaki bakışlarımı bir anda Emir'e çeviriyorum. "Rahatsızsa da hayır demeyi öğrensin. Bana ne."
"Zeyno'm işte!" diyor Yavuz, omuzuma hafifçe yumruğunu vururken.
"Adama acıdım yalnız." dedi Emir, sesine sahte bir acıma katarken. "Sana bakmaya çalışıyor ama İrem izin vermiyor."
"Hadi oradan!" diyorum dirseğimle koluna bir tane geçirirken. Aslında haklıydı da, biraz mala yatmam gerekiyordu. "Kendi başının çaresine baksın koskoca Yüzbaşı." Durup kaşlarımı çatıyor, Emir'i süzüyorum. "Hem sen ne kadar çok konuşmaya başladın son zamanlarda? Hani sen sessiz elemandın?"
"Çevremdeki saçmalık katsayısı arttıkça konuşma ihtiyacım doğuyor Zeynep," dedi dümdüz bir ifadeyle. Sonra kendi tabağını işaret etti. "Bir saçmalık da meyveli pasta almanız."
"Yavuz seviyor."
"Bok bulsa yer o." diyor açık açık. Bu dediğine gür bir kahkahayı basıyor Yavuz. Öyle ki kendince takılan herkes dönüp bize bakıyor. Yüzbaşı da dahil.
"Ne kadar açık sözlüsün." diyorum düz bir şekilde. Gülmemek için tabağımdaki kremayla oynamaya başlıyorum. Neden derseniz Yavuz yüzünden rezil olmuştuk! Gülemem şu an!
"Yalan mı?" diyor Emir, benden destek beklercesine.
"Ya benim bokla böcekle bir sorunum yok." diyor Yavuz. "Vatanımın boku vatanımın böceği." diyor ardından da. "Haklı."
"Hah yaşa!" diyor Emir kendinden beklenmeyen bir neşeyle. Şaşırmıştım bu neşesine. Beklemiyordum çünkü. Genelde sessiz sakin takılmasına alışmıştım, ondan büyük ihtimalle. "Ayrıca sancağa saygımız sonsuz da," dedi Emir gözlerini devirerek. "Gıda mühendisliği sınırlarını zorlamayalım istersen."
"Ya siz ne anlarsınız ağzınızın tadından!" dedi Yavuz, tabağındaki son pasta dilimini de çatalına takarken. Sonra gözü Ömer’in tarafına kaydı. Bakışları bir an sertleşir gibi oldu ama hemen ardından çapkın sırıtışını yüzüne yerleştirip bana döndü. "Zeyno, senin bu çömez bizim Yüzbaşıyı esir aldı yalnız." diye fısıldadı. "Kurtarma operasyonu düzenleyelim mi, yoksa kaderine mi terk edelim?"
Gözüm ister istemez o tarafa kaydı. İrem, elinde pastayla Ömer’in dibinde bitmiş, yüzündeki abartılı gülümsemeyle bir şeyler anlatıyordu. Ömer ise her zamanki gibi geçit vermez, mesafe kokan duruşuyla dikiliyordu karşısında. Yüzündeki ifade tam olarak 'askeri disiplin' ile 'sabır sabır ya sabır' arasında gidip geliyordu. İrem’in uzattığı tabağa bakışı, patlamaya hazır bir mühimmatı inceler gibiydi.
Ve evet... Tam da dediğim gibi; Ömer o pastadan tek bir çatal bile almadı. İrem’in tüm hevesi kursağında kalırken, Ömer bakışlarını bir saniyeliğine karargahın kalabalığından sıyırıp doğrudan bana çevirdi.
O an göz göze geldik.
Karanlık, yorgun ama bir o kadar da bir şeyler söylemek isteyen gözleri doğrudan bendeydi. Her gece telefonuma düşen ama açıp dinlemediğim uzun sesli mesajların sebebi tam karşımda duruyordu işte. Göğsümde garip, sıkışık bir his peydah oldu ama çaktırmadım. Bakışlarımı soğukkanlılıkla üzerinden çekip önümdeki tabağa döndüm.
"Kendi başının çaresine baksın," dedim sesimi olabildiğince umursamaz tutmaya çalışarak. "Koca tim komutanı, bir astsubayın taarruzunu kıramıyorsa bıraksın bu işleri."
"Uf," dedi Emir alçak sesle, hafifçe kıkırdayarak. "İşte bu ağır oldu."
"Ağır değil," diye homurdandım kendi kendime.
Kalabalık ortamlardan oldum olası nefret eder; sıkılıp darılırdım. Gene öyle olmuştu. Haddinden fazla insan vardı. Özellikle bir kişi oldum olası bayıyordu beni.
Elimdeki boş tabağı "Sus da tut şunu!" diye söylenerek Emir'in eline tutuşturuyorum. "Hava almaya gidiyorum." diye de durum bilgilendirmesi verip gazinonun kapısına doğru ilerlemeye başlıyorum. Dışarıda kar yağıyordu ve ben mont falan almayacaktım. Kardan da nefret ederdim ama işte, çıkmam lazımdı. İrem’in vıcık vıcık halleri ve Ömer’in üzerimdeki yoğun baskısı bir an üstüme üstüme gelmişti.
Koridordan çıkıp bahçeye adımladığımda Şubat ayının ayazı yüzüme bir kırbaç gibi çarptı. Derin bir nefes çektim ciğerlerime. O arada da cebimdeki telefon titredi. Çıkarıp ekrana baktım. Yine o. Ama bu sefer ses atmamıştı.
*Yüzbaşı Arslan: Aşağı inme, hava çok soğuk. Montunu da almamışsın zaten.
Bu yazdığı mesajla istemeden dişlerimi sıkmış ve göz devirmiştim. Telefonun ekranını kapatıp hışımla cebime atıyorum. Abim olsa bunlar olmazdı...
Abim, yaklaşık bir haftadır görevdeydi. Dağda bayırda geziyor, çatışıyordu anlayacağınız. Günlerce mesaj yazmadığı da oluyordu, sadece iyiyim yazması da.
İlerlemeye başladım. Adımlarımı sırf o söyledi diye daha bir hırsla bahçenin ortasındaki banka doğru yönlendirdim. Kar tane tane yağmaya başlamıştı. Gece çökmüş, karargâhın gri, ağır havasına kışın puslu beyazı karışmıştı. Yüzüme çarpan rüzgâr içimdeki siniri bir nebze soğutur sanıyordum ama nafile.
Üşüdüğümü çıktığım andan beri iliklerime kadar hissediyordum ama geri dönmek, Ömer'in dediklerine boyun eğmek gibi gelecekti. Kıllarımı göğsümde bağlayıp dik dik karşımdaki nöbet kulübesine bakıyorum.
Tam o sırada arkamdan gelen bot seslerini duydum. Karın üzerinde çıkardığı tok, ritmik çıtırtı… Tanımamak imkânsızdı. Adımlar aceleci değildi ama kararlıydı.
Arkamı dönmedim. Ses tam arkamda durana, tanıdık, ağır koku etrafımı sarana kadar hareket bile etmedim.
Beklemediğim bir anda üzerime ağır, sıcak bir kütle bırakıldı bir anda. Omuzlarıma yerleştirilen parkanın sıcaklığı, vücuduma yayılan ayazı bir bıçak gibi kesti. Parkanın yakaları çeneme kadar çıkmıştı; içi buram buram Ömer kokuyordu.
"Sana laf anlatmak, teröristle müzakere etmekten daha zor Zeynep." dedi. Sesi kısıktı. Pürüzlü, yorgun ve doğrudan kulağımın dibindeydi.
Omuzlarımdaki parkayı söküp atmak için elimi hızla kaldırdım ama o benden hızlı davranıp parkanın önünü tuttu, beni kendine doğru çevirdi. Gene göz göze gelmiştik. "Çıkarma şunu," dedi emreder gibi. Ama gözlerinde her zamanki sert komutan edasından ziyade, tükenmeye yakın bir çaresizlik vardı. "Üşüyorsun işte."
"Senin bana hiç mi saygın yok?" diyorum, buz gibi soğuklukla. "Benim kararlarıma, koyduğum sınırlara hiç mi saygın yok Ömer? Konuşmak istemiyorum diyorum, seni dinlemek istemiyorum diyorum!" dedim sinirle. "Sen hâlâ peşimden geliyorsun!"
Ömer bir adım bile geri atmadı. Bakışlarındaki yorgun ama yılmaz ifadeyle yüzüme baktı. Göğsü derin bir nefesle kalkıp indi.
"Sana saygım sonsuz Zeynep," dedi, net bir şekilde. "Ama bu duruma saygı duyamıyorum."
"Neye?" diye soruyorum kaşlarımı çatarken.
"Aramıza ördüğün bu duvara, sanki hiç var olmamışım gibi davranmana saygı duyamıyorum." diyor anında. "Gözünün önünde eriyip gitmeme izin veriyorsun." diye devam etti, aramızdaki son bir adımı da kapatarak. Ben tam ağzımı açacaktım ki benden önce o davrandı. "Bu durumda benden saygı isteyip arkamı dönüp gitmemi istemene saygı duyamam. Yapamam."
Yüzündeki sarsılmaz ifade, gözlerindeki çaresiz kararlılıkla birleşince göğsümün tam ortasına bir ağırlık oturuyor. İrem’in gazinodaki pervaneliği, bizimkilerin içerideki neşeli gürültüsü, Ankara’nın soğuğu... Hepsi bir anda silindi gitti o an. Sadece Ömer ve ben kalmıştık resmen.
"Yapamıyorsan öğrenmek zorundasın Yüzbaşı." dedim, sesimin titrememesine özen göstererek. "Çünkü ben eski Zeynep değilim!" diyorum dişlerimin arasından. Bakışlarımı parkanın yakalarını tutan ellerine çevirip dik dik bakıyorum. "Ayrıca nöbetçiler görüyor. Çek ellerini."
"Görsünler," dedi hiç tereddüt etmeden. Elleri milim kımıldamadı. "Varsın Yüzbaşı, Üsteğmenine parka giydiriyor desinler. Çok mu umurumda sanıyorsun?"
"Benim umurumda!" dedim sesimi bir tık yükselterek. Omuzlarımı geriye çekip ellerinden kurtuldum ama parkayı da üzerimden atmadım. Zira dürüst olmak gerekirse, donmak üzereydim. "Ayrıca git, İrem Astsubayın sana ayırdığı pastayı ye!" diye homurdanıyorum.
"Tatlı sevmem ben." diyor anında. "Biliyorsun."
"Bilmiyorum!" diyorum bende anında. "Senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum!"
Ömer'in kaşları yavaşça yukarı kalktı. Her zaman karanlık, yorgun bakan gözlerinde -Hoş bana karşı öyle bakmıyordu ama olsun- anlık bir şimşek çaktı. Sonra dudaklarının kenarı çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek kadar yukarı kıvrıldı.
"Bir saniye," dedi, adeta bir keşifte bulunmuş gibi sesini alçaltarak. Az önce açtığım mesafeyi tek bir koca adımda yeniden kapattı. "Sen kıskandın mı?"
"Ne?" deyip yalandan sert bir kahkaha attım. Üniformam üzerine size yemin ederim dostlar, ben kıskanç bir insan asla olmadım. "Kimi, kimden kıskanacağım ben?" diyorum çenemi yukarı dikerek. "Seni mi?" diyorum başımı hafifçe sağa eğerken. "Hiç tanımamışsın beni."
"Zeynep," diyor. Her zaman olduğu gibi adımı söylediğinde sesi yumuşuyor. "Aptal değilim. Kızın ne yapmaya çalıştığını ben de görüyorum. Mesafe koymuyor değilim, ortamı germemek için katlanıyorum sadece."
"Bana açıklama yapma," dedim arkamı dönmeye yeltenirken. "Bana borçlu olduğun bir açıklama yok." Durup bir milim yaklaştırdım yüzümü kendisinin yüzüne. "Zira ikiniz de sikimde dahi değilsiniz."
O da benim gibi tek bir milim yaklaştırdı yüzünü yüzüme. "Öyle mi?" diye sordu neredeyse duyulmayan bir sesle. Ama nefesi yüzüme çarpıyordu ve ben bundan hiç hoşlanmıyordum.
"Aynen öyle." diyorum onun gibi.
"Kıskanmadın yani?" diye soruyor tek kaşını kaldırıp geri çekilme zahmetinde bile bulunmadan.
"Ben sen miyim?" diyorum belli belirsiz sırıtırken. "Meslektaşlarımı arkadaşlarımdan kıskanmam." Burada Yavuz'a ve Emir'e gönderme yapmıştım. Çünkü Ömer Bey, ben ne zaman Emir'le konuşursam kitlenirdi bize. Yavuz'a ne zaman baş başa kalsak bir yerlerden çıkıp beni çağırırdı.
Bu dediğim kendisini anlık olarak afallatıyor. Boş boş göz kırpıştırıyor ama bunu yaparken bile gözlerini gözlerimden çekmiyor. Hala çok güzel bakıyor.
"Kabul kıskanıyorum." diyor beklemediğim bir anda. "Ama onlarla konuşup görüşmeni değil." diyor ardından da. Tam ağzımı açıp cevap verecekken biraz daha yaklaştırıyor yüzünü. Öyle ki ben konuşsam dudaklarımız değecekti.
Bu duruma istemeden yutkunuyorum. Rahatsız olmuştum. Bu yüzden hafifçe geri çekiliyorum ancak gene de yakındık. O da sonunda bu duruma saygı duyuyor ve yaklaşmıyor.
"Gözlerini kıskanıyorum." diyor sanki cevap beklediğimi anlamış gibi. "Gözlerinin de onlara bakmasını kıskanıyorum."
Bir şey demiyorum ve doğrudan kendisine bakıyorum. Bakışlarımda ne vardı bir fikrim yoktu ama Ömer bir hayli seviyordu gözlerimi, bakışlarımı. Bunu da dile getirmekten çekinmiyordu.
"Öyle bakma." diyor bir çocuk gibi, hafiften çaresizce.
"Nasıl bakıyormuşum?" diyorum kaşlarımı çatarken.
"Güzel bakıyormuşsun." diyor anında, gözlerimin en derinine; sanki büyülenmiş gibi bakarken. "Çok güzel bakıyormuşsun barut güzeli."
Yalan yok bu dediğine etkilenmiştim. Onu şair edecek kadar, ablasına anlatacak kadar mı güzeldi gözlerim? Dalıp gidecek kadar mı sevmişti bakışlarımı?
"Çekil!" diye sinirle ama fısıltıyla; resmen tıslayarak. Aramızdaki mesafeyi arttırmak için kendisini hafifçe itiyorum.
Ömer, yüzüne memnun bir sırıtış yerleştirirken sadece bir adım geri gidiyor. O da saygıdan. Yani ben öyle umuyorum. Bana saygısı sonsuzmuş ya hani…
Zaten içeri gireceğim için bir anda omuzlarımdaki parkayı alıp Ömer'in göğsüne doğru fırlatıyorum. O da arsızca sırıtmaya devam ediyor! Şeytana uymuş olsaydım çoktan sıkıştım kafasına!
"Eskisi gibi davranman için ne yapmam gerek?" diyor parkasını düzeltip katlamaya başlarken.
Bu dediğine olabildiğince sert bir bakış fırlatıyorum. İstemeden de burnumdan solurken sağ elimi yumruk yapıyorum. "Hayatımdan da, önümden de çek git!" diyorum bu sefer bağırırken. Hemen sonra da sinirle karargaha doğru ilerliyorum. Hızlıca ilerlediğim için omuz omuza çarpışıyoruz ama bu umurumda olmuyor.
"Sana yemin ederim Üsteğmen!" diye bağırıyor arkamdan. Sesi anlamsız şekilde neşeli çıkıyordu. "Senin güvenini tekrar kazanmazsam bu üniforma bana haram olsun."
***
"Salak mısın sen?" diye söyleniyorum, elimdeki tabakları mutfak tezgahına sertçe bırakırken. Annemlere Aslı’nın doğum gününü kutlamak için gelmiştim. Ondan önce de aramıştım evdeler mi diye. Evdelerdi. Lakin evde, gecenin bir köründe geleneksel altın günü yapıyorlardı! Canım Aslı'm da bana bunun bilgisini vermemişti. Geldiğimden beri bu meraklı onlarca teyze de beni sorguya çekmişti. Bu durumdan hiç memnun değildim!
Ben annemlere gelmeden abim de dönmüştü görevden. Yorgun falandı ama sırf Aslı’nın doğum gününü kutlamak için benimle gelmişti ve o da saatlerdir sorguya çekiliyordu. Hasret de giderememiştik.
"Ne be?' diyor Aslı, girdiği mutfak kapısını arkasından kapatırken. "Gelene git diyemem ya!'
"Bana buranın insan kaynağının bilgisini neden vermedin?" diye soruyorum sinirle. "Geldiğim gibi sorguya çekildim!"
"Ne yapabilirim?" dedi gözlerini kaçırırken. "Hizmet etmekten telefonu elime mi aldım?" diye şikayette de bulunuyor hanımefendi. Aslında sinirim sorguya çekilmemdendi. Mesela sen benim maaşımı be yapacaksın teyze? Bu yaştan sonra asker mi olacaksın?
"İyi, sus." diye homurdanıyorum. "Doğum gününü de zehir ettiler zaten."
"Keşke sadece bunlar zehir etseydi." diyor Aslı, gözlerini kaçırıp hafifçe durgunlaşırken. Bir şeyler dönmüştü. Teyzemin de modu her zamankine göre daha düşüktü.
"Ne oldu?" diye soruyorum, mutfak tezgahına yaslanırken. "İyi değilsiniz siz." diyorum.
Sıkıntıyla derin bir nefes verirken bir sandalye çekip oturuyor. Dirseklerini masaya dayayıp başını ellerini arasına alıyor. Bu tepkisine kaşlarımı çatıp yanına doğru adımlıyorum ve tam karşısındaki sandalyeyi çekip oturuyorum. Elimi uzatıp koluna koyuyorum.
"Anlat Aslı," diyorum destekleyici bir ses tonuyla. "Ne oldu?"
Benden, desteğimden güç almış gibi başını kaldırıp bakıyor bana. Gözleri dolmuştu. Çocuk gibi bakıyordu. Biraz daha ısrar etsem veya anlatmaya başlasa ağlayacaktı. "Babam aradı." dedi beklemediğim bir anda.
Aslı'nın babasıyla Aycan teyzem, Aslı daha çok küçükken -Dört yaşındayken- boşanmışlardı. Sebepleri de ismini anmak istemediğim bu herifin Aslı'ya psikolojik baskı kurmasıydı. Teyzeme dokunmamıştı ama Aslı'da birçok travma bırakmıştı.
Boşandıktan hemen sonra da teyzem Mayıs’a hamile olduğunu öğrenmişti. Aldırmak istemiş ancak annem ve dayım engel olmuştu. Teyzem de en sonunda kabullenip Mayıs'a da bakmıştı.
Gerçekleri öğrendiğinde on yaşındaydı Mayıs. Ablasına saygı duymuş, o da babasıyla görüşüp konuşmak istememişti. Belki eniştem olacak eleman Mayıs'ı bile bilmiyordu...
Baba baskısı yaşamadan, özgürce büyümüştü Mayıs. Aslı, genelde bu konuda ona çok özenirdi. Tek özendiği konu da buydu zaten. Kardeşini çok severdi normalde ama bu konuda da hep özenirdi. Şu anki güvensizliği, asosyalliği ve dik kafalılığı babasına dayanıyordu Aslı'nın.
"Niye aramış?" diyorum sakin kalmaya çalışırken. Lakin nasıl sinir olduysam öfkeden sesim titriyordu. "Ne hakla arıyor lan? Ne diyor?" Şaşırmıştım çünkü numarası bile yoktu Aslı'da. Nereden, nasıl bulmuştu?
"Bilmiyorum." diye fısıldadı. Gözünden usulca bir damla akıp yolunu buldu. Bense onun bu haline dayanamıyordum.
Elimi kolundan çekip oturduğum yerden kalkıyorum. Aslı’nın oturduğu sandalyenin önüne gelip hala başında olan ellerini alıp tutuyor; yüzünü kendime çeviriyorum ancak yüzüme bakmıyor, gözlerini kaçırıyor.
"Yıllar sonra," dedi Aslı. Gözünden bir damla daha süzüldü. Elini hızlıca elimden çekip gözyaşını sildi. Başını hafifçe sağa sola, kabullenmek istemezcesine salladı. "Neden tekrar geldi?" diye soruyor Aslı çocuk gibi. "Görüşmek istiyormuş. Helalleşmek miymiş, neymiş. Ölmeden önce kızlarımı göreyim demiş." diyor ağlamamaya çalışırken.
"Yalan yapıyordur." diyorum. "Hasta falan değildir. Boka batmıştır." Sesim istemeden yükseldiğinde hızla mutfak kapısına baktım. Koridordan teyzelerin neşeli çay kaşığı sesleri ve kahkahaları geliyordu hâlâ. Abimin o her zamanki 'görevdeki sabırlı adam' sesiyle bir teyzeye kibarca karşılık verdiğini duydum. Derin bir nefes alıp sesimi alçalttım. "Kızlarım demiş ya." diye mırıldanıyorum alayla hafif bir kahkaha atarken. "Mayıs'ın varlığından bile haberi yoktu onun! Şimdi gelmiş 'kızlarım' mı diyor? Yüzsüz herif!"
"Annem mahvoldu." dedi Aslı, sesi kısılmıştı. "Teyzem odasına kapatıp saatlerce ağladı misafirler gelmeden önce. Mayıs daha bilmiyor. Mayıs'a söyleyemedik."
Mayıs umursamayacaktı, emindim. Hatta babası olacak adama olan nefreti daha da artacaktır. Ama şu an gerçekten söyleyemezdik. O adamın Aslı’nın çocukluğunda açtığı yaraları, o küçük kızın 'babam beni sevmiyor' korkusuyla nasıl içine kapandığını en iyi ben biliyordum. Şimdi gelip, hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına kaldığı yerden dâhil olamazdı.
"Mayıs'a söylenmeyecek," dedim net bir sesle. "En azından bu gece değil. Sen de o gözlerini sil hemen." Elimi kaldırıp Aslı'nın yüzüne koyuyorum ve kendime doğru hafifçe çeviriyorum. "Aslı, bak bana."
Başını kaldırıp yüzüme baktı. Gözleri kan çanağı gibiydi ama o dik kafalı, pes etmeyen Aslı'nın kırıntıları hâlâ oradaydı.
"O adamın senin hayatına tek bir kelime bile söylemeye hakkı yok. Ben söyletmem." diyorum kararlılıkla. "Canını sıkma, halledeceğiz."
"Ya annem?" diye fısıldadı. "Annem yumuşar gibi oldu Zeynep. Benim için boşanmıştı."
Tam ağzımı açıp bir şey söyleyecekken mutfağın kapısı aniden açıldı. İkimiz de anında başımı o yöne çeviriyoruz. İçeri giren abimdi; arkasından kapıyı kapatıp sırtını kapıya yasladı. Üniformasından yeni çıkmıştı, sivil kıyafetlerinin içinde bile askeri duruşunu bozmayan abimin yüzünde garip bir ifade vardı. Yorgun gözleri ikimizin üzerinde gezindi; bir bana, bir Aslı’nın ağlamaktan kızarmış gözlerine baktı.
"Ne oluyor burada?" dedi abim, sesi alçak ama sorgulayıcıydı. Aslı hızla gözlerini kaçırıp masadaki peçeteye uzandı. Ben ise abime bakıp derin bir nefes alıyorum. Çünkü biliyordum; eğer işin içinde aileye uzanan bir tehdit ya da geçmişin gölgesi varsa, abim bu mutfaktan çıkıp o adamı bulmak için tek bir saniye bile düşünmezdi.
Aslı’nın ağladığını an kaşlarını çatıp kapının önünden ayrıldı abim. Yanıma adımlayıp benim gibi dizlerini büküp çöküyor. Aslı’nın yüzünü ellerinin arasına alıp yüzünü incelemeye başlıyor.
"Ne oldu abicim? Niye ağlıyorsun?"
Cevap veremedi Aslı. Sessizce döktüğü gözyaşlarının sayısı arttı sadece. Hal böyle olunca da söze benim girmem gerekiyordu.
"Özcan aramış," diyorum, adamın adını söylerken bile ağzımda kötü bir tat kalmış gibi yüzümü buruşturarak. "Aslı'yı aramış. Helalleşmek istiyormuş, kızlarımı göreceğim diye tutturmuş."
Abimin yüzündeki yumuşak, meraklı ve abi şefkati dolu ifade anında dondu. Şakaklarındaki kasların kasıldığını, çenesinin kenetlenmesini milim milim izledim. "Özcan?" dedi, sesi o kadar soğuk çıkmıştı ki mutfağın havası bir an buz kesmişti resmen. "O şerefsiz hangi yüzle aramış bu evi?"
"Nereden bulduysa numarayı bulmuş işte," dedim öfkeyle. "Aslı’yı küçükken ne hale getirdiği yetmedi, şimdi gelmiş 'kızlarım' diyor yüzsüz adam!"
Abim derin bir nefes verdi başta; ellerini Aslı’nın yüzünden çekti. Doğrulup masaya ilerledi ve ellerini masanın üzerinde kenetledi. Aslı’ya baktı. "Hangi numaradan aramış? Telefonun yanında mı?"
Bir hıçkırık kaçtı Aslı’nın ağzından. Sadece başıyla onaylayabildi. "Ver numarayı." dedi sert ve kararlı bir şekilde.
"Abi hayır!" diye çıkışıyorum bir anda. Hızlıca ayaklanıyorum da. Numarayı alıp yazacaktı, buluşacaktı. Orada da neler olurdu bilmiyorum ama pek iyi şeyler olmayacaktı.
Başını çevirip bana bakıyor. "Boşuna konuşma, gelemezsin." diyor anında.
"Geleceğim!" diyorum sinirle.
"Zeynepcim, hayır güzelim." diyor tane tane, sakin kalmaya çalışan bir şekilde. "Tek gideceğim, halledeceğim."
"Rüyanda görürsün," diyorum, göğsümde kollarımı birleştirip başımı dikleştirerek. "Beni burada bırakıp tek başına şov yapmaya gidemezsin."
"Zeynep-"
"Umurumda değil!" diye kestim sözünü. "Aslı’yı bu halde bırakıp hiçbir şey yokmuş gibi davranamam. Seninle geleceğim, o herifle ne konuşuyorsan duyacağım. Nokta."
Abim derin bir nefes verip başını kaldırıp tavana baktı. Sabır dilenir gibi bir hali vardı ama benim geri adım atmayan inadımı gayet iyi bilirdi. Zaten küçüklüğümden beri ne zaman bir olaya karışsa peşine takılırdım.
Sıkıntıyla ensesini kaşıdı, sonra bana doğru bir adım attı; eğilip sesini iyice alçalttı. "İyi, tamam. Ama sesini çıkarmayacaksın, sadece dinleyeceksin. Anlaşıldı mı?"
"Anlaşıldı komutanım," dedim hafifçe sırıtarak.
Arkamız dönüp baktığımızda Aslı sandalyeden kalkmış, yaşlı gözleriyle bize bakıyordu. "Çocuklar," dedi tatlı tatlı, sessizce. "Çok olay çıkarmayın ne olur. Annem duyarsa mahvolur."
Abim gidip Aslı’nın saçlarını hafifçe karıştırdı. "Tamam güzelim." dedi abim. "Halledeceğiz."
Aslı'dan numarayı alıp sonunda çıkıyoruz mutfaktan. Şu eve geldiğimizde her türlü olay oluyordu ya. On Beş Temmuz'da yaşadığım ikonik şeyler, geçen geldiğimde ağlayışım, şimdi bu olay... Daha ne olacaktı acaba?
Aslı, babasına yalandan buluşmak istediğini yazmıştı. Biz de onun yerine gidecektik işte. Numarayı neden almıştık bir fikrim yoktu. Abim işte.
Annemlere gözükmeyen üçümüz kapının önüne geliyoruz. Abimle ben sessizce ama seri hareketlerle montlarımızı giyiyoruz. Abim benden önce davranıp kapıyı da açıyor. Açıyor da bilin bakalım karşımızda kim var?
"Hürkan?" diyoruz abimle aynı anda. Kapıda gördüğünüz kişi Hürkan'dı, evet. Elinde birkaç evrak tutuyordu. Üzeri hafifçe ıslanmıştı. Belli ki yağmur çiseliyor, belki de yağıyordu. Burayı nasıl bulmuştu bir fikrim yoktu. Annemlerin evini bırakın Hürkan'ı, timden kimse bilmiyordu.
"Kusura bakmayın komutanlarım." diyor mahcup bir şekilde, hafifçe tebessüm ederek. "Rahatsız ettim."
"Estağfurullah," diyor abim, zaten ciddi ve kalın olan sesine bir de Binbaşı otoritesini eklerken. "De hayırdır?"
Hürkan, zaten elinde belli olan evrakları havaya doğru kaldırıp belli belirsiz sallamaya başlıyor. Belli ki imza alacaktı. Görev olsa karargahtan ararlardı çünkü.
"Birkaç imza komutanım." diyerek teorimi onaylamış oluyor Hürkan. "Acilmiş. Yarın erkenden teslim etmem gerek. O yüzden rahatsız ettim."
Başımla onaylamakla yetiniyorum. Çünkü şu an laf yetiştiremezdim. Laflarımı Özcan'a saklayacaktım.
Hürkan, dosyaları abime uzatırken ben de etrafa gelişigüzel bakıyorum kalem var mı yok mu diye. Gözüme çarpmıyor. Bu durum da nedense sıkkın olan canını saha da sıkıyor. Çünkü gidip kalem almam gerekiyordu ve ben üşendim!
"Zeynep," Fısıltı gibi, titrek ve tanıdık bir ses duymamla o yöne dönüyorum. Aslı'ydı. Gidip gitmediğimize bakmak için gelmişti anlaşılan. "Ne oldu?" diye sorup kapıya doğru adımlayıp dışarıdaki Hürkan'a bakıyor. Göz göze geliyorlar ve geldikleri ilk anda ikisinin de kaşları çatılıyor.
"Siz," dedi ikisi de, işaret parmaklarını birbirlerine uzatıp gösterirken. O an ampul yanıyor bende. Aslı, Hürkan'la karşılanmıştı daha önce. İlk nişanı attığı gün, sonra da AVM'de. Hürkan da onu hatırlamış olacak ki anında tepki vermişti.
Ankara da fazla küçüktü sanki. Herkes herkesle karşılaşıyordu. Allah bilir ben de birileriyle geçmişte karşılaşmışımdır. Hatırlamıyordum ama.
"Karşılaşmıştık önceden." dedi Hürkan, emin bir şekilde.
Aslı, en sonunda hafifçe gülümseyebilmişti. Bizim güldürmediğimiz, moral veremediğimiz kıza Hürkan iki saniyede dünyaları vermişti sanki. "Evet," diye onayladı Aslı. "Hem de iki kez."
Hürkan da hafifçe tebessüm edip bakışlarını bana çeviriyor. Beklemiyordu sanırım Aslı'yı görmeyi. "Arkadaşın mı?" dedi merakla. Ast-üst ilişkisini sivilde sevmediğimi hatırlamış olacaktı ki bırakmıştı.
"Kuzenim."
Bunu da beklememiş olacak ki ister istemez kaşlarını çatıyor ve önüne dönüyor. Abimse biz bunları konuşurken ceplerini karıştırıp bir kalem bulmuş; imza atmaya başlamıştı.
"Benziyorsunuz aslında." dedi Hürkan, Aslı'yı süzerken. Sonra da sağ elini dostça Aslı'ya doğru uzatıyor. "Hürkan ben."
Aslı da sol elini uzatıp Hürkan'la tokalaşıyor. "Aslı." diyor gülümsemeye devam ederken. "Geçsene içeri."
Aslında mantıklıydı. Hem de çok. Biz gitsek bile aklımız Aslı'da kalacaktı. Aslı da zaten Hürkan'la daha önce tanışmak istemişti. Şimdi tanışırdı işte. Kafası dağılırdı. Bence gayet makuldü.
"Evet Hürkan," diye atlıyorum bir anda. Öyle ki abim bile okuyup göz gezdirdiği evraklardan başını kaldırıp yan ve ters gözlerle bana bakıyor. Ama yapmak istediğimi de anında anlıyor. "Biraz kalabalık ama, Aslı'yla oturun konuşun." deyip Aslı fark etmeden Hürkan'a göz kırpıyorum. O da anlıyor tabii.
Aslı, Hürkan'ın geçmesi için hafifçe geri çekilirken abim de imzaladığı evrakları ve kale bana uzatıyor. Hürkan içeri girince Aslı da arkasından kapıyı kapatıyor. Bense gelişigüzel evraklara göz gezdiriyorum. Gezdirirken de evraklarda sadece ilk iki tim komutanları ve timden sorumlu komutanların olduğunu fark ediyorum. Yani bu evrak bizden önce Ömer'in de elindeydi.
Bunu umursamıyorum. İçeriğini de aman aman incelemiyorum. Sadece imza atmam gereken yerlere imzamı atıp geçiyorum.
Son sayfaya geldiğimde bir şey fark ediyorum: Tim nişancılarına ayrılmış bir sayfa. Burada sadece benim ve Emir'in imzası için bir alan vardı. Emir'in imzasının olduğu kısım boştu. Daha eline ulaşmamıştı ki sadece tek bir yer imzalayacaktı.
Bunu da umursamadan imzalıyorum. Hürkan ve Aslı, benim imzalamamı beklediği için koridorun ortasında duruyordu. Ben de evrakları Hürkan'a verip kalemi montumun cebime atıyorum. "Siz takılın. Bizim kısa bir işimiz var." diyorum ikisine de sırayla bakıp süzerken. "Anlatıp içini dökmek istersen, Hürkan'dan sır çıkmaz Aslı. İçin rahat olsun."
Biliyordum Aslı'yı. Birilerine anlatmazsa kafasında bir sürü senaryo kurup deli ederdi kendini. En azından Hürkan da isterse ona anlatabilirdi. Böylece kaynaşmış da olurlardı.
İkiliden onay aldıktan sonra önde abim, sonra ben kapıdan çıkıp ayakkabılarımızı giyiyoruz. Kısaca vedalaşıp merdivenlerden iniyoruz. Yağmur çoktan çiselemeyi bırakmış, yağmaya başlamıştı. Bunu daha dışarı çıkmadan anlayabiliyorduk.
Kar erimemişti daha. Üzerine bir de yağmur yağıyordu. Vıcık vıcık olacaktı her yer. Sevmezdim. Buralar böyleyse dağ nasıldır Allah bilir.
Arabaya geçtiğimiz an abim kemerini bile takmadan kontağı çevirip arabayı çalıştırıyor. Belli etmiyordu ama burnundan solumaya devam ediyordu.
Ses etmedi. Ne o ne de ben yol boyunca konuştuk. Sadece ilerledik. O sürdü, bense konumu açıp usulca varmayı bekledim. Ama ben uslu bir kız değildim. Sevdiklerimin gözünden tek bir damla yaş düştüğü an ne uysallığım kalırdı ne de sabrım. Birazdan da öyle olacaktı. Adım kadar emindim.
Sonunda konuma geldiğimizde abim müsait bir yere çekiyor arabayı. Onu beklemeden arabadan iniyorum. Hemen sonra da asıl buluşma noktasına doğru kararlı ve sert adımlarla ilerliyorum. Abim de arkamdan geliyordu. Adımları benden birkaç adım uzaktı. Ama sesini duyacağım kadar yakındı bana. Her zaman dediği gibi bir nefes uzağındaydı.
Özcan kadrajıma girdiği an istemeden yumruğumu sıkıyorum. Sanırım kendime hakim olamayacaktım. Bunu şu an burada şakağından vurup gebertmem gerekiyordu!
Özcan bizi görünce oturduğu yerden hafifçe doğruldu. Başta Aslı'yı görmediği için kaşlarını çattı lakin hemen sonrasında yüzünde iğrenç bir tebessüm peydah oldu. Kahpe!
"Ooo Zeynep," dedi pişkin pişkin. Oysa ben daha yaşım dörtken bu herife laf sokmuştum! Bana bulaşmaması gerektiğini hayat iyi biliyordu, yine de bulaşacaktı. "Büyüdün mü sen?"
"Küçüleyim mi?" diye homurdanıyorum kendi kendime, adımlarımı hızlandırıp üzerine yürürken. Bir çırpıda masanın yanına varıyorum. Dolanma zahmetine girmeden doğrudan yakasına yapışıp masanın bir ucunda olan Özcan'ın kendime doğru çekiyorum.
Bu hamlemi beklememiş olan Özcan, anında ciddileşip, biraz da şaşırırken ellerini yakasını tuttuğum bileklerime koyuyor. "Çek lan elini!" diye anında suratına haykırıyorum. Bu tepkim karşısında el verdiğince irkiliyor.
Ancak kazanmasına izin vermiyorum. Hafifçe sarsıyorum. "Ne hakla arıyorsun lan Aslı'yı?" diye bir kez daha haykırıyorum suratına. "Çektirdiklerin yetmiyor mu kıza?"
"Zeynep," diyor abim, elini omuzuma koyup hafifçe sıkarken. "Bırak."
"Karışma abi!" diyorum, gözlerimi Özcan'dan ayırmadan. Ne babalar vardı hayattayken kızına baba olamamış. Ne babalar vardı toprağa giderken bile kızına baba olmaya çalışan...
"Adam gibi baba olsaydın ya lan it!" diye bağırdım, sesim kısıla kısıla. "Yanlarındaydın lan! Hayattaydın! Başlarında durup korumak, sevmek varken ne yaptın?" Sanırım bu konuda dolmuştum. Belki de baba konusunda Aslı'ya özenmem gereken yerde ondan daha da çok üzülmüştüm durumuna. "Hayatlarını cehenneme çevirdin! Bizim babamız toprağın altında. Biz dörde bölündük, o yok diye her gün içimiz sızladı! Sen hayattayken kızlarını babasız bıraktın ulan!"
Bu dediklerim kendisine bir şok etkisi yaratmış olacak ki yutkunup yardım isteyen gözlerle abime bakmaya çalışıyordu. Bunu anlamayacak kadar mal değildim!
Yakasını hışımla bırakıp hafifçe itiyorum. Sağ işaret parmağımı havaya kaldırıp tehditkar bir şekilde sallıyorum. "Bir daha Aslı'yı rahatsız edersen beynini dağıtırım senin!"
Özcan titreyen elleriyle masanın altından yıpranmış poşete uzandı. İçinden özenle paketlenmiş, üzerinde kırmızı bir fiyonk olan lacivert, küçük bir kutu çıkardı.
"Tamam," dedi Özcan, sesi kırılgan ve çaresizdi. "Ama bugün Aslı’nın doğum günü." Kutuyu bana doğru kaldırıp uzattı. "En azından bunu ona verin. Bir daha da asla karşınıza çıkmam."
Parmağımı sallamayı bırakıp gözlerimi Özcan'dan ayırıp kutuya bakıyorum. Lacivert. Aslı'nın en sevdiği renkti lacivert. Özcan, yirmi dört senedir hayatlarında yoktu, çok çektirmişti Aslı'ya ama kızının en sevdiği rengi öğrenmişti. Hatırlıyordu. Özcan, kızının neyi sevdiğini, hangi rengi sevdiğini hatırlıyordu...
Ya senin baban Zeynep? Senin baban senin hakkında neyi bilip hatırlıyor?
Babam bana hediye almış mıydı? Babam bana hangi doğum günümde hediye almıştı? Alabilmişti? Zaten iki yaşıma kadar ne sevdiğimi bilemezdi. Ama sonra? Harun Kılıç bana kaç kez hediye almıştı? Harun Kılıç bana kaç kez lacivert renkte bir şey almıştı?..
Lacivert... En az Aslı kadar bende severdim laciverti. Ama Harun Kılıç bunu bilmiyordu. Harun Kılıç, sarıdan nefret etmeme rağmen sarı papatyaları sevdiğimi bilmiyordu. Harun Kılıç, canından çok sevdiği kızının kardelen çiçeğinden nefret ettiğini hiçbir zaman öğrenememişti. Karın altından zorla açan, soğuğa göğüs geren, yalnız ve çaresiz beyaz çiçekten ne kadar nefret ettiğimi hiç bilememişti. Ben karın altında kalmak istememiştim ki hiç. Ben soğukta tek başıma direnmek istememiştim. Ben sadece babasının kucağında ısınan, sıradan bir kız çocuğu olmak istemiştim. Ama o bana kardelenim dedikçe, ben gerçekten de kardelen olmak zorunda kalmıştım. Soğukta, yalnız ve dimdik...
Benim babamın kucağında hiç yerim olmamıştı. Ne babamın kucağında ısınmıştım, ne de babam beni sarıp sarmalamıştı...
Kardeleninden nefret ediyorum baba, diye geçirdim içimden. En sevdiğim rengi bilmediğin gibi, beni ben yapan şeyden nefret ettiğimi de bilmedin.
Beni neden bilmedin baba?
Beni neden soğukta bıraktın?
İçimdeki fırtınayı yüzüme yansıtmamaya çalışarak zaten havada olan elimle kutuyu hışımla alıyorum. Yutkunup bakışlarımı tekrar Özcan'a çeviriyorum. "Bir daha sakın Özcan." dedim tane tane. "Sakın o kızın hayatına girmeyi deneme!"
Gözlerimin dolmaması için ayrı bir çaba sarf ederken elimdeki kutuya geçirdim tırnaklarımı. Arkamı dönüp benden bir adım uzakta durup yaptığım her şeyi izleyip müdahale etmeyen abime doğru adımladım. Elimdeki kutuyu hiçbir insaf göstermeden göğsüne doğru resmen fırlatıp ilerlemeye devam ettim.
"Gelme abi." dedim adımlamaya devam ederken, arkada kalan abime. "Sen git, gelirim ben."
Yapmayacaktı biliyordum. Arabada bekleyecekti beni. Ama demem gerekiyordu. Nereye gittiğimi bilmeden gitmem gerekiyordu.
Öyle de yaptım. Abim geliyordu veya gelmiyordu, umurumda değildi o an. Ben sadece gitmeye odaklıydım. Yağan yağmura aldırış etmeden gitmek istiyordum. Yağmuru aldırış etmiyordum çünkü içimdeki yangını söndürmedikten sonra ne anlamı vardı?
Hava soğuktu. Üşüyordum. Donuyordum belki de. Ama fark etmeyecek kadar yalnız, hissetmeyecek kadar alışmıştım bu duruma. Babasızlığa alışmıştım ama içimdeki çocuk hala paramparçaydı.
Özcan'ın bile kızı hakkında bir şeyler bilmesi koymuştu bana. Şerefsizin tekiydi ama biliyordu işte.
Dolduğumu hissettiğim an istemeden durdum. Kalbimin sıkıştığını, boğulduğumu hissediyordum. Başımı geriye atıp gözlerimi kapatıyorum. Yağmur damlalarının gelip yüzümü ıslatmasına, canımı acıtmasına izin veriyorum.
Harun Kılıç. Vatanı için canını veren o koca adam. Gurur duyduğum, adını her duyduğumda göğsümü kabartan babam... Benim en sevdiğim rengi hiç bilememişti. Bana hiç böyle özenle pakete sarılmış bir doğum günü hediyesi getirememişti. Okula başladığım ilk günü görmemişti, ilk karnemi almamıştı, büyüyüp nasıl bir kadın olduğumu hiç izleyememişti.
Kötü bir baba, terk ettiği kızının en sevdiği rengi hatırlıyordu; ama benim kahraman babam, vatan sağ olsun diye benim en sevdiğim rengi öğrenmeye ömür yetirememişti.
İşte bu adil değildi. Bu his, göğsümün ortasına oturmuş, nefesimi kesiyordu.
"Prensesler de ağlar mıymış?" diye bir ses duyuyorum. Aşinası olmadığım ama daha önce de duyduğum bir sesti bu.
Başımı hızlıca eski haline getirip sesin geldiği yöne çeviriyorum. Bir de bu eksikti! Korkut.
Bu dediğine göz deviriyorum. Ben de diyorum bir bela yok başımda. "Aynen," dedim umursamaz bir şekilde. "Tamam kanka."
"Kim üzdü benim Kıdemlimi?" diyor yalandan bir üzüntüyle. Kıdemlim ne be? Avanak!
"Eben!" diyorum yüzümü buruştururken. "Sana ne be! Baksana işine." diye homurdanıyorum.
"Benim şu an sadece bir işim var." diyerek yanıma, tam karşıma doğru adımlıyor. "İşim sensin Kıdemlim."
"Şunu deyip durma!" diyorum dişlerimi sıkarken. Bir yandan istemeden yumruğumu da sıkıyorum. Suratına çakmamak için o kadar zor tutuyordum ki kendimi.
Benimle ne derdi vardı anlamıyorum ki! Benim işim vardı bir kere onunla. Amacı intikamsa, intikam alması gereken bendim. Ben onun aile üyelerine zarar vermemiştim ama o abimi vurmuştu!
"Kızdın mı?" diyor yüzsüzce.
"Ne işin var senin burada?" dedim, sesimdeki nefreti gizleme gereği bile duymadan; sorusunu da kayla almadan. Bir adım geri çekilip aramızdaki mesafeyi korumaya çalıştım.
Korkut, ellerini montunun ceplerine sokup gıcık sırıtışını biraz daha yaydı yüzüne. Gözleri yüzümde, yağmurun ıslattığı kirpiklerimde gezindi. İçimdeki yangını görmüş gibi, ukala tavrının arkasında anlık bir ciddiyet gelip geçti gözlerinden. Ama sadece bir an.
"Tesadüf diyelim Kıdemlim," dedi, adımlarını bana doğru bir tık daha atarak. "Ankara küçük şehir derlerdi de inanmazdım. Ama bakıyorum da sen yağmurun altında destan yazıyorsun." Hafifçe süzüyor beni. "Hayırdır, dünyayı kurtarma sırası sana mı geldi bugün?"
"Korkut, bak," dedim parmağımı göğsüne doğru uzatıp. Kısa bir kadın değildim ben de. Türk standartlarının üzerindeydim. Lakin Korkut gerçekten uzundu. Bu yüzden kendisine bakmak için başımı biraz kaldırmam gerekiyordu. "Gerçekten hiç sırası değil. Zaten tepem atmış durumda, hıncımı senden çıkarmayayım. Bas git yoluna."
Yalandı. Çıkarabilirdim. Ama günümün kalanını karakolda geçiremezdim.
"Çıkar," dedi anında. Hiç istifini bozmadan, gözünü bile kırpmadan baktı bana. "Hıncını benden çıkar Zeynep." diye fısıldadı. İsmimi mi söyledi o? "Bak, karşındayım." Kollarını iki yanına açtı. "Bağır, çağır, istersen bir tane patlat suratıma. Ama öyle kendi kendini yiyip bitirme yağmurun ortasında."
Söylediği şeyle kalakaldım. Zeynep demesi, laf kalabalığının arasından sıyrılıp bir anda gardımı düşürmeye çalışması sinirlerimi daha da bozdu.
"Benim adımı ağzına alamazsın!" diye fısıldadım öfkeyle. "Neden öldürmek istediğin birine moral vermeye çalışıyorsun?" Çenemi biraz daha dikiyorum. "Aşık mı oldun?"
Korkut’un yüzündeki alaycı ifade bir anda silindi. Çenesi kenetlendi, gözlerindeki koyu gölge derinleşti. Yaklaşık iki saniye boyunca sadece yağmurun sesini duymak zorunda kaldık.
"Benim ne olduğumu, neyi neden yaptığımı sen bilemezsin." dedi sesi ilk defa bu kadar karanlık ve alçak çıkarken. Ben mi bilemem? Benim insanım sayesinde yaşıyordu hala edebiyat yapıyordu. “Seni alakadar da etmez zaten!”
"Sen beni aptal sanmaya devam et." diyorum yüzüme kendimden emin bir sırıtış yerleştirirken. Sonra da bir şey demesine müsaade etmeden geldiğim yoldan geri gitmeye başlıyorum.
Benim de planlarım vardı Korkut. Bedeli ne olursa olsun. Planlarım vardı ve ben sana asla acımayacağım!..
Bölüm etkileşimi
