Bölüm 1

Vaveyla Yazarı: Ceren Oktay

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: Bölüm 1

Merhaba Sevgili Çiçeklerim. Kitabımın ilk bölümüne hoşgeldiniz. Beni Instagram'da - cerenoktayyazar - takip etmeyi ihmal etmeyiniz. Kitaplarımla ilgili gelişmeler, haberler hepsi orada. Ayrıca burada oluşturduğum topluluk grubuna da katılabilirsiniz. Şimdiden keyifli okumalar dilerim.

Okumaya başladığınız tarihi ve saati buraya yazın.

Selin Arca, bazı şarkıların insanın hayatına yanlış zamanda girdiğine inanırdı.

Yanlış zamanda ama tam gerektiği anda.

Bir insanın içinden çıkamadığı gecelerde, uyumak için gözlerini kapattığında zihninin susmadığı anlarda ya da kalabalık bir otobüsün camından dışarı bakarken kendisini dünyadaki herkesten daha yalnız hissettiğinde bir şarkı çıkardı karşısına. Önce melodisini fark ederdi. Sonra sözlerinden bir cümleye takılır, o cümlenin aslında yıllardır içinde taşıdığı ama adını koyamadığı bir şeye dokunduğunu anlardı.

Mert Sancak’ın şarkıları da hayatına tam olarak böyle girmişti.

On yedi yaşındaydı.

Odası küçüktü, duvarındaki açık mavi boya bazı yerlerden kabarmıştı ve ders masasının üzerinde üniversite sınavına hazırlık kitapları üst üste yığılmıştı. Herkes ona geleceğini düşünmesi gerektiğini söylüyordu. Annesi iyi bir bölüm kazanmasını, babası ayakları üzerinde durabileceği bir mesleği olmasını istiyordu. Öğretmenleri çalışırsa başaracağını söylüyor, arkadaşları hangi üniversiteye gideceklerini konuşuyordu.

Selin ise o dönem yalnızca ertesi güne nasıl uyanacağını düşünüyordu.

Bir gece internette rastgele dolaşırken karşısına henüz çok tanınmayan bir adamın söylediği şarkı çıkmıştı.

Mert Sancak.

Siyah bir tişört giymişti. Saçları bugünkü kadar düzgün değildi. Arkasında büyük sahneler, ışıklar ya da dansçılar yoktu. Bir taburenin üzerinde oturuyor, gitarını çalıyor ve görüntünün biraz dışında duran mikrofonun karşısında şarkı söylüyordu.

Selin videoyu baştan sona dinlemişti.

Sonra bir kez daha.

Sonra tekrar.

Aradan sekiz yıl geçmişti.

Mert’in videolarının altında artık birkaç bin değil, milyonlarca görüntülenme vardı. Albümleri çıktığı gün listelerin üst sıralarına yerleşiyor, konser biletleri dakikalar içinde tükeniyor, röportajları sosyal medyada günlerce konuşuluyordu.

Selin ise hâlâ bazen uyuyamadığı gecelerde o eski videoyu açıyordu.

Bugün de açmak istemişti.

Fakat buna vakti yoktu.

Çünkü yıllardır ekranın arkasından izlediği adamı ilk kez gerçekten görecekti.

“Selin!”

Banyodan yükselen sesle irkildi.

“Efendim?”

“Benim siyah eyelinerımı aldın mı?”

Selin aynanın karşısında küpesini takmaya çalışırken gözlerini devirdi.

“Hayır, Ece.”

“Kesin sen aldın.”

“Neden senin eyelinerını alayım? Ben eyeliner bile çekmedim.”

Banyonun kapısı açıldı. Ece, yüzünün yalnızca sağ tarafındaki makyajı tamamlamış, sol gözünü çıplak bırakmış hâlde kapıda belirdi. Üzerinde gümüş renkli kısa bir ceket, siyah pantolon ve konser başlamadan ayaklarını mahvedeceği belli olan topuklu botlar vardı.

“Çünkü benim eşyalarım sende büyülü şekilde ortaya çıkıyor.”

“Geçen sefer sen benim çantama koymuştun.”

“Detay.”

Selin gülmemek için dudağını ısırdı.

Ece bir an ona baktı. Sonra kapının pervazına yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi.

“Bu kadar mı?”

Selin kaşlarını çattı.

“Ne bu kadar mı?”

“Hazırlığın.”

Selin aynadaki yansımasına baktı.

Siyah, yüksek belli bir kot giymişti. Üzerinde açık krem renkli, ince kumaşlı bir bluz vardı. Saçlarını uzun süre ne yapacağına karar veremediği için sonunda doğal hâliyle omuzlarına bırakmıştı. Küçük altın halkalarını takmış, makyajını her zamankinden biraz daha belirgin yapmıştı ama yine de Ece’nin yanında oldukça sade görünüyordu.

“Konser izlemeye gidiyorum, klip çekmeye değil.”

Ece gözlerini kıstı.

“Sen Mert Sancak konserine gidiyorsun.”

“Evet.”

“Sekiz yıldır dinlediğin Mert Sancak.”

“Evet.”

“Telefonunda adıyla açılmış ayrı bir çalma listesi bulunan Mert Sancak.”

Selin başını çevirdi.

“Bunun konuyla ne ilgisi var?”

“Bir keresinde çocuk canlı yayında öksürdü diye bana mesaj atıp ‘hasta galiba’ yazdığın Mert Sancak.”

“Ece!”

Ece kahkahasını tutamadı.

“Tamam, tamam. Kızma.”

Selin masanın üzerindeki parfümünü alarak bileklerine sıktı.

Mert’i sevdiğini inkâr etmiyordu. Zaten bunu yapması saçma olurdu. Ece onun üniversitenin ilk yılında tanıştığı en yakın arkadaşıydı ve Selin’in hayatının neredeyse bütün dönemlerine bir şekilde tanıklık etmişti.

Ama hayran olmakla insanların internette yaptığı gibi bir ünlünün hayatını kendi hayatının merkezine koymak arasında fark vardı.

Selin bunu hep biliyordu.

Mert’i tanımıyordu.

Sadece şarkılarını biliyordu.

Röportajlarda anlattıklarını, sahnede yaptığı şakaları, ödül törenlerindeki birkaç dakikalık konuşmalarını biliyordu.

Bunlar bir insanı tanımaya yetmezdi.

Ece banyoya dönerken seslendi.

“Bu arada biletleri yeniden kontrol ettin mi?”

“Üç kere.”

“QR kodları?”

“Telefonda.”

“Powerbank?”

“Çantamda.”

“Kimlik?”

“Yanımda.”

Ece yeniden kapıdan uzandı.

“Hayatta kalma isteği?”

Selin bu kez güldü.

“Konser alanında onu kaybedebilirim.”

“Ben kesin kaybedeceğim. O kadar insanın arasında beni ezen olursa aileme sevgilerimi iletirsin.”

“Senin annen önce beni öldürür.”

“Doğru.”

Selin telefonuna baktı.

Saat altıyı on iki geçiyordu.

Konser dokuzda başlayacaktı ama kapılar yedide açılıyordu ve Ece en önde olabilecekleri bir yer bulabilmek için en az bir saat önceden gitmeleri gerektiğine karar vermişti.

Aslında biletleri almaları bile mucizeydi.

Satışların başladığı sabah Ece’nin dizüstü bilgisayarı, Selin’in telefonu ve Selin’in iş bilgisayarı olmak üzere üç ayrı cihazdan siteye girmişlerdi. Sayfa dakikalarca açılmamış, sıra numarası sürekli değişmiş, Ece sistemin kendisine kişisel bir düşmanlık beslediğini iddia etmişti.

Sonunda bilet alabildiklerinde ikisi de çocuk gibi bağırmıştı.

O gün konser çok uzak görünüyordu.

Şimdi ise Selin’in kalbi anlamsız bir hızla atıyordu.

Telefonunun ekranını kapatıp çantasına koydu.

Kendisine defalarca bunun sadece bir konser olduğunu söylemişti.

Mert onu görmeyecekti.

On binlerce insanın arasında Selin Arca yalnızca başka bir yüz olacaktı.

Belki bu düşünce onu rahatlatmalıydı.

Garip şekilde rahatlatıyordu da.

Çünkü insan bazen uzaktan sevdiği şeyleri yakından görmekten korkardı.

Gerçek, hayal ettiğine benzemezse ne olacaktı?

Konser alanına yaklaştıklarında trafik neredeyse durmuştu.

Ece taksinin arka koltuğunda öne eğilip şoförün omzunun üzerinden yolu görmeye çalışırken Selin camın dışındaki insanlara bakıyordu. Kaldırımlar konser için gelenlerle dolmuştu. Bazılarının ellerinde pankartlar vardı. Birkaç kişi Mert’in son albümünün kapağındaki sembolü yüzüne çizmişti. Sokak boyunca konser tişörtleri satan seyyar satıcılar dolaşıyor, arabalardan Mert’in şarkıları duyuluyordu.

Ece büyük bir heyecanla Selin’in koluna vurdu.

“Bak! Şu kızın tişörtüne bak.”

Selin baktı.

Tişörtün üzerinde Mert’in lise yıllarından kalmış olabilecek kadar eski ve kötü kaliteli bir fotoğrafı vardı.

Fotoğrafın altında büyük harflerle:

MERT BENİMLE EVLEN.

yazıyordu.

Selin kahkahayı bastı.

“Cesur.”

“Sen de yaptırmalıydın.”

“Asla.”

“Niye? Sekiz yıllık emeğin var.”

“Ben sırada bekleyen dokuz yüz bin kişiden biriyim.”

Ece ona yan gözle baktı.

“Sen bazen romantizmi öldürmek için özel eğitim almış gibisin.”

“Gerçekçilik.”

“Hayır, dümdüz duygusuzluk.”

Selin itiraz edecekken taksi yeniden durdu.

Şoför aynadan baktı.

“Buradan yürümek daha hızlı olur.”

Ece anında kapı koluna uzandı.

“Tamamdır.”

Selin ödemeyi yaptıktan sonra indiler. Akşam sıcaklığı günün boğucu havasını hâlâ taşıyordu ama denizden gelen rüzgâr biraz olsun nefes aldırıyordu. Konser alanına giden insanların oluşturduğu akıntıya karıştılar.

Selin her adımda içeriden yükselen bas seslerini daha net duyuyordu.

Henüz konser başlamamıştı. Sahne hazırlıklarının sesi bile dışarıya ulaşıyordu.

Girişteki dev afişi gördüğünde istemsizce yavaşladı.

MERT SANCAK
BİR ŞARKI UZAĞINDA — YAZ KONSERLERİ

Altında konser tarihleri vardı.

Ece birkaç adım gittikten sonra Selin’in yanında olmadığını fark edip döndü.

“Ne oldu?”

“Hiç.”

“Fotoğraf çekeyim mi?”

Selin gülümsedi.

“Olur.”

Afişin önüne geçti.

Ece telefonunu kaldırdı.

“Biraz sola.”

Selin sola kaydı.

“Diğer sol.”

“Ece.”

“Tamam, tamam. Gül.”

Selin gülümsedi.

Tam o sırada afişteki Mert’in dev fotoğrafına baktı ve saçma bir düşünce zihninden geçti.

Sekiz yıl.

İnsan hayatında bazı şeylerin ne kadar uzun süredir bulunduğunu ancak onları bir tarihle yan yana koyduğunda fark ediyordu.

Sekiz yılda üniversiteye girmişti.

Mezun olmuştu.

İlk işine başlamış, ilk ciddi hayal kırıklığını yaşamış, ilk kez kendi evine çıkmayı düşünmüş ama annesini yalnız bırakamayacağını düşünüp vazgeçmişti.

Arkadaşlıkları bitmişti.

Yeni insanlar gelmişti.

Bazıları gitmişti.

Hayatı defalarca değişmişti.

Mert’in sesi ise bütün o değişimlerin bir yerinde kalmıştı.

Ece fotoğrafı çektikten sonra yanına geldi.

“Duygusallaştın.”

“Hayır.”

“Gözlerinden belli.”

“Terledim.”

“Gözlerin mi terledi?”

Selin onu kolundan çekerek girişe doğru yürüdü.

“Sus.”

Beklediklerinden çok daha iyi bir yerde durmayı başarmışlardı.

Sahneye tam olarak yakın değillerdi fakat dev ekranları rahatlıkla görebiliyor, sahnenin merkezindeki mikrofonu seçebiliyorlardı.

İnsanlar alanı doldurdukça Selin’in çevresindeki boşluk azaldı.

Saat ilerledi.

Gökyüzü karardı.

Sahnenin üzerinde bulunan ışıklar yavaş yavaş belirginleşmeye başladı.

Ece yaklaşık her üç dakikada bir saate bakıyordu.

Sekiz kırk yedi.

Sekiz elli iki.

Sekiz elli sekiz.

Dokuz olduğunda sahne hâlâ karanlıktı.

Kalabalık sabırsızlanmaya başladı.

“Mert!”

İlk bağıranın kim olduğunu Selin görmedi.

Ama birkaç saniye içinde binlerce kişi aynı ismi söylemeye başladı.

“Mert! Mert! Mert!”

Ece de katıldı.

Selin önce güldü.

Sonra kendisini onunla birlikte bağırırken buldu.

“Mert!”

Sahnenin ışıkları bir anda söndü.

Kalabalığın sesi insanın göğsünü titretecek kadar yükseldi.

Selin nefesini tuttu.

Karanlığın içinde tek bir piyano sesi duyuldu.

Bir nota.

Ardından ikinci nota.

Selin melodiyi ilk üç saniyede tanıdı.

Mert’in yıllar önce çıkardığı ilk şarkıydı.

O video.

O tabure.

O gitar.

On yedi yaşındaki Selin’in gecenin ikisinde defalarca dinlediği şarkı.

Göğsünün ortasında beklemediği bir şey sıkıştı.

Sahnenin ortasında ince bir ışık yandı.

Mert, piyano başında oturuyordu.

Kalabalık çıldırdı.

Selin ise birkaç saniye ses çıkaramadı.

Ekranlardan izlediğinde bile uzun görünürdü ama gerçekte daha farklıydı. Siyah bir gömlek giymişti. Kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Sahnedeki ışık yüzünün yalnızca bir tarafını aydınlatıyor, piyano tuşlarına baktığı için başı hafifçe öne eğiliyordu.

Şarkının ilk sözünü söyledi.

Selin’in gözleri doldu.

“Hayır.”

Yanındaki Ece ona döndü.

“Sen ağlıyor musun?”

“Hayır.”

“Selin, bildiğin ağlıyorsun.”

“Gözüme bir şey kaçtı.”

“İki gözüne birden mi?”

Selin eliyle arkadaşını susturmaya çalışırken gülmeye başladı.

Mert şarkıyı söyledi.

Binlerce kişi onunla birlikte söyledi.

Ama Selin’in içinde çok daha eski bir anı çalıyordu.

Mavi duvarlı küçük oda.

Masadaki sınav kitapları.

Kulaklığının tek tarafının bozuk olduğu için şarkıyı yalnızca sol kulağından dinlediği gece.

Kendisini hiç tanımayan bir adamın söylediği birkaç kelimenin onu o gece nasıl sakinleştirdiğini hatırlıyordu.

Şarkı bittiğinde Mert başını kaldırdı.

Alanın tamamı alkışlarla ve çığlıklarla doldu.

Mert gülümsedi.

“İstanbul!”

Kalabalık yeniden bağırdı.

“Sesinizi özlemişim.”

Ece Selin’in kulağına doğru bağırdı.

“Ben sesimi yarın bulamayacağım!”

Selin kahkahayla karşılık verdi.

Konser ilerledikçe ilk dakikalardaki duygusallığı yerini saf bir eğlenceye bıraktı.

Mert sahnede düşündüğünden daha rahattı.

Şarkılar arasında konuşuyor, seyircilerle dalga geçiyor, ön sıralardaki pankartları okuyordu. Bir ara üzerinde “ANNEM SENİ DAMAT İSTİYOR” yazan pankartı görünce gülmekten şarkıya başlayamamıştı.

“Annenle önce bir kahve içmemiz gerekmez mi?”

Kalabalık kahkahaya boğuldu.

Pankartı tutan kız çığlık attı.

Mert mikrofonu ona doğru uzattı.

“Adın ne?”

Kızın sesi kalabalığın arasında kayboldu.

Mert başını salladı.

“Hiçbir şey duymadım ama annenin teklifini değerlendireceğim.”

Ece Selin’in omzuna yaslandı.

“Bak, fırsatlar geliyor. İnsanlar değerlendiriyor.”

Selin kaşını kaldırdı.

“Sen de pankart aç.”

“Ben kendim için açarım.”

“Gayet mantıklı.”

İkinci saatin sonunda Selin’in ayakları ağrıyor, sesi kısılmaya başlıyor ama konserin bitmesini istemiyordu.

Mert son albümündeki daha yavaş şarkılardan birine geçtiğinde kalabalık bir miktar sakinleşti.

Telefon ışıkları açıldı.

Alan binlerce küçük yıldızla doldu.

Selin telefonunu çıkarmadı.

Sadece izledi.

Mert sahnenin önüne doğru yürüdü. Gitarını omzuna takmıştı. Şarkının nakaratında bir an başını kaldırıp seyircilere baktı.

Selin bunun tamamen tesadüf olduğunu biliyordu.

On binlerce insan vardı.

Bir sanatçı kalabalığın geneline bakıyordu.

Buna anlam yüklemek çocukçaydı.

Ama birkaç saniyeliğine Mert’in bakışlarının tam olarak bulunduğu yerde durduğuna yemin edebilirdi.

Selin nefesini tuttu.

Mert şarkıyı söylemeye devam etti.

Sonra gözlerini başka tarafa çevirdi.

Selin kendisine kızdı.

Tabii ki sana bakmıyordu.

Ece fark etmiş olmalıydı ki kulağına eğildi.

“Az önce—”

“Hayır.”

“Daha bir şey demedim.”

“Diyeceğin şeyi biliyorum.”

“Bence sana baktı.”

“Ece.”

“Ne var?”

“Burada kaç kişi var?”

Ece etrafına baktı.

“Çok.”

“Teşekkür ederim. Matematiksel analiz için.”

“Rica ederim.”

Selin yeniden sahneye döndü.

Ama kalbinin biraz daha hızlı attığını inkâr edemiyordu.

Konser sona erdiğinde saat gece yarısına yaklaşıyordu.

Kalabalığın büyük bölümü çıkışlara doğru ilerlerken Selin ve Ece bir süre yerlerinde kaldılar. Ece telefonundaki videoları kontrol ediyor, Selin ise insanların arasında nefes almaya çalışıyordu.

“Harikaydı.”

Ece ekranından gözlerini kaldırmadı.

“Ben yarın kesin konuşamayacağım.”

“Şu anda da çok iyi durumda değilsin.”

“Değdi.”

Selin gülümsedi.

Değmişti.

Yıllardır aklının bir köşesinde duran bir şeyi sonunda yapmış gibi hissediyordu.

Belki Mert Sancak onun hayatında hiçbir zaman gerçekten tanıdığı biri olmayacaktı. Belki bu gece, onu görebildiği en yakın an olarak kalacaktı.

Bunda kötü bir şey yoktu.

Bazı insanlar hayatımıza girmezdi.

Sadece uzaktan eşlik ederdi.

Bu da bazen yeterliydi.

“Çıkalım mı?”

Ece başını salladı.

“Bir dakika. Tuvalete gitmem lazım.”

Selin kalabalığa baktı.

“Şimdi mi?”

“Üç saattir tutuyorum.”

“Ece!”

“Ön sıraya yakın yeri bırakmak istemedim.”

“Sen deli misin?”

“Bunu yıllardır biliyorsun.”

Ece, görevlilerden birine tuvaletlerin nerede olduğunu sordu. Adam konser alanının dış tarafındaki koridoru gösterdi.

“Sen geliyor musun?”

Selin başını iki yana salladı.

“Burada beklerim.”

“Kaybolma.”

“Beş yaşında değilim.”

Ece giderken geriye dönüp parmağını kaldırdı.

“Senin yön duyguna güvenmiyorum.”

Selin elini salladı.

Alan yavaş yavaş boşalıyordu.

Temizlik görevlileri çalışmaya başlamış, güvenlik personeli kalan insanları çıkışlara yönlendiriyordu. Sahnenin ışıkları kapanmış ama dev ekranlardan biri hâlâ açıktı.

Selin telefonunu çıkardı.

Annesinden üç mesaj vardı.

Konser bitti mi?

Geç kalmayın.

Taksiye binince yaz.

Selin cevap yazdı.

Bitti anne. Ece’yle beraberim. Birazdan çıkıyoruz.

Mesajı gönderdiğinde telefonunun şarjının yüzde altıya düştüğünü gördü.

“Harika.”

Powerbank çantasındaydı ama kabloyu bulmak için bütün eşyaları çıkarması gerekecekti.

Bir kenara çekildi.

Tam fermuarı açmıştı ki birkaç metre ötede bir hareketlilik oldu.

İki güvenlik görevlisi koşarak sahnenin yan tarafına yöneldi.

Ardından bir kadın sesi duyuldu.

“Sağlık ekibini çağırın!”

Selin istemsizce başını kaldırdı.

Birinin yere düştüğünü düşündü.

Konserlerde sık sık oluyordu. Sıcaktan, susuzluktan ya da kalabalıktan fenalaşan insanlar vardı.

Sonra genç bir kızın ağladığını gördü.

On altı, belki on yedi yaşındaydı.

Yanında yere çökmüş başka bir kız vardı.

Selin birkaç saniye tereddüt etti.

Güvenlik görevlileri vardı.

Müdahale edeceklerdi.

Ama yerdeki kızın yüzü dikkatini çekti.

Solgundu.

Çok fazla.

Selin çantasını omzuna takıp yaklaşmaya başladı.

Görevlilerden biri elini kaldırdı.

“Hanımefendi, lütfen geride kalın.”

“İyi mi?”

“Sağlık ekibi geliyor.”

Yerdeki kızın yanındaki arkadaşı panik içinde konuşuyordu.

“Az önce iyiydi. Birden düştü. Ne olduğunu bilmiyorum.”

Selin birkaç adım geride durdu.

İçinde çok tanıdık bir huzursuzluk yükseldi.

Yerdeki kızın ellerinden biri titriyordu.

Arkadaşı gözyaşları içinde yüzünü okşuyordu.

“Duru? Duru, beni duyuyor musun?”

Selin’in dikkati kızın bileğindeki küçük cihaza takıldı.

Sensör.

Bir anda ne olabileceğini anladı.

“Diyabeti var mı?”

Arkadaşı Selin’e döndü.

“Ne?”

“Arkadaşının diyabeti var mı?”

Kız şaşkınlıkla başını salladı.

“Evet.”

Selin güvenlik görevlisine baktı.

“Kan şekeri düşmüş olabilir.”

Adam tereddüt etti.

“Sağlık ekibi yolda.”

“Ne kadar süredir böyle?”

Arkadaşı cevap verdi.

“Bir dakika… iki dakika bilmiyorum. Önce başı döndü dedi.”

Selin dizlerinin üzerine çöktü ama kıza dokunmadı.

“Duru, beni duyabiliyor musun?”

Genç kızın gözleri hafifçe aralandı.

Bilinci tamamen kapalı değildi.

Selin rahatladı.

“Çantasında meyve suyu ya da şeker var mı?”

Arkadaşı panikle çantasını açmaya başladı.

“Bilmiyorum.”

“Glukoz tableti olabilir.”

Çantanın içinden birkaç şey yere döküldü.

Selin yardım etti.

Sonunda küçük bir meyve suyu kutusu buldular.

Duru konuşabiliyor ve yutabiliyordu. Selin, sağlık ekibi gelene kadar arkadaşına sakin olmasını söyledi. Birkaç dakika sonra iki sağlık çalışanı hızla yanlarına ulaştı.

Selin geri çekildi.

Görevliler kızla ilgilenmeye başladılar.

Arkadaşı Selin’in elini tuttu.

“Teşekkür ederim.”

“Bir şey yapmadım.”

“Yaptınız.”

Selin küçük bir gülümsemeyle başını salladı.

“Yanında kal.”

Tam ayağa kalktığında başının döndüğünü hissetti.

Bütün gün doğru düzgün bir şey yemediğini hatırladı.

“Harika zamanlama.”

Bir elini yakındaki bariyere koydu.

Derin bir nefes aldı.

İyiydi.

Sadece biraz yorulmuştu.

Telefonu çaldı.

Ece.

“Alo?”

“Sen neredesin?”

“Az önce bir kız fenalaştı. Sağlık ekibinin yanındayım.”

“Ben çıktığım yerde seni bulamadım.”

“Bulunduğumuz yere dön.”

“Tamam. Beş dakikaya oradayım.”

Selin telefonu kapattı.

Arkasını döndüğünde yanlış yöne baktığını fark etti.

Konser alanının ana bölümü neredeyse boşalmıştı. Bir güvenlik görevlisi bariyerleri kapatıyordu.

“Çıkış ne tarafta?”

Adam uzaktaki kapıyı gösterdi.

“Şuradan devam edin.”

Selin teşekkür edip yürümeye başladı.

Koridor beklediğinden daha uzundu.

Bir noktada iki farklı yola ayrılıyordu.

Sol tarafta çıkış tabelası vardı.

Sağ tarafta ise siyah perdeler ve üzerinde YETKİLİ PERSONEL yazan bir kapı.

Selin sola dönecekken arkasından birinin hızlı adımları duyuldu.

“Pardon!”

Refleksle kenara çekildi.

Bir adam koşarak geçti.

Boynunda görevli kartı vardı.

Ardından başka biri.

Selin birkaç saniye onları izledi ve yoluna devam etti.

Tam çıkış kapısına yaklaşmıştı ki kapının kilitli olduğunu fark etti.

Kolu iki kez indirdi.

Açılmadı.

“Şaka yapıyorsunuz.”

Telefonunu çıkardı.

Yüzde dört.

Ece’yi aradı.

Telefon çaldı.

Çaldı.

Cevap yok.

Selin yeniden aradı.

Bu kez doğrudan meşgule düştü.

“Ece…”

Arkasındaki koridora baktı.

Geldiği yöne dönmekten başka seçeneği yoktu.

Yürümeye başladı.

Bir süre sonra az önce gördüğü siyah perdelere ulaştı.

Personel kapısı açıktı.

İçeriden insanlar girip çıkıyordu.

Selin kapının önündeki görevliye yaklaştı.

“Affedersiniz, çıkışı bulamadım. Diğer kapı kilitli.”

Adam kulaklığından gelen sesi dinlerken ona baktı.

“Bir dakika.”

Selin bekledi.

Adam başka bir görevliye seslendi.

“Burak, şunu ana çıkışa götürür müsün?”

Burak olduğu anlaşılan genç adam başını salladı.

“Gelir misiniz?”

Selin peşinden yürüdü.

Personel alanına girmek istememişti ama adam onu kestirme yoldan geçiriyordu.

Koridor kalabalıktı.

Teknik ekip kablolar topluyor, insanlar bir yerlere koşuyor, telsizlerden sürekli sesler geliyordu.

Selin çevresine bakmamaya çalıştı.

Burası konserin diğer yüzüydü.

Sahnede her şey kusursuz görünürken perde arkasında onlarca insan durmaksızın çalışıyordu.

Önlerinden büyük hoparlör kasaları geçirildi.

Burak durdu.

“Bir saniye.”

Selin de durdu.

Tam o sırada koridorun diğer tarafından birkaç kişi geldi.

Önce iki güvenlik görevlisi göründü.

Sonra siyah gömlekli bir adam.

Selin onu ilk anda tanımadı.

Beyni, birkaç saat boyunca dev ekranlarda gördüğü yüzün şimdi birkaç metre karşısında gerçekten bulunmasını kabul etmekte gecikmişti.

Mert.

Selin’in nefesi kesildi.

Saçları sahnedekinden daha dağınıktı. Gömleğinin üst iki düğmesini açmış, omzuna koyu renkli bir havlu atmıştı. Bir elinde su şişesi vardı. Yanındaki adam ona bir şey anlatıyor, Mert de başını sallayarak dinliyordu.

Selin hareket etmeyi unuttu.

Burak birkaç adım ilerlediğini fark etmeden yoluna devam etti.

Selin geride kaldı.

Mert yaklaşırken Selin’in zihninde tek bir düşünce vardı.

Bu kadar yakından görmek istememiştim.

Çünkü yakından daha gerçek görünüyordu.

Ekrandaki adam değildi.

Şarkı söylemiyordu.

Gülümsemiyordu.

Yorgundu.

Alnında ter vardı.

Gözlerinin altında sahne makyajının tam gizleyemediği hafif koyuluklar görünüyordu.

Selin bakmamaya çalıştı.

Gerçekten çalıştı.

Başını çevirdi.

Mert yanından geçecekti.

Geçmedi.

Adımlar yavaşladı.

Sonra tamamen durdu.

Selin önce yanlış anladığını düşündü.

Fakat birkaç saniye sonra bir erkek sesi duydu.

“Sen…”

Kalbi tekledi.

Başını kaldırdı.

Mert ona bakıyordu.

Doğrudan ona.

Selin konuşmayı unuttu.

Mert kaşlarını hafifçe çattı. Sanki onu bir yerden hatırlamaya çalışıyordu.

“Az önce fenalaşan kızın yanında olan sendin, değil mi?”

Selin şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.

“Ben…”

Harika.

Sekiz yıldır dinlediğin adam karşında ve kurduğun ilk cümle ‘ben’.

Mükemmel başlangıç.

Boğazını temizledi.

“Evet.”

Mert’in yüzündeki ciddi ifade biraz yumuşadı.

“İyiymiş.”

Selin rahatladı.

“Gerçekten mi?”

“Sağlık ekibi söyledi. Kan şekeri düşmüş galiba. Biraz dinlendireceklermiş.”

“İyi olmasına sevindim.”

Mert başını salladı.

“Sen fark etmişsin.”

“Bileğindeki sensörü gördüm.”

“Daha kötü olabilirmiş.”

Selin omuz silkti.

“Sağlık ekibi zaten geliyordu.”

Mert birkaç saniye ona baktı.

“Yine de çoğu insan video çekerdi.”

Selin bu cümledeki yorgunluğu fark etti.

Sadece fiziksel değildi.

Sanki buna gerçekten alışmıştı.

İnsanların her şeyi telefonlarının arkasından izlemesine.

“Benim telefonumun zaten yüzde dördü kaldı.”

Mert bir an sustu.

Sonra güldü.

Selin söylediği şeyi fark ettiğinde yüzünün ısındığını hissetti.

“Yani… o yüzden yardım etmedim demiyorum. Yanlış anlaşıldı.”

“Hayır, anladım.”

Mert hâlâ gülüyordu.

Selin kendisine kızdı.

Sekiz yıldır zihninde yüzlerce kez hayal etmiş olabileceği bir karşılaşmanın sonunda telefon şarjından bahsediyordu.

Bu tam olarak onun yapacağı türden bir şeydi.

Mert su şişesinden bir yudum aldı.

“Konseri izledin mi?”

Selin şaşkınlıkla ona baktı.

“Evet.”

“Nasıl buldun?”

Bu kez Selin gerçekten cevap veremedi.

“Ciddi misin?”

Mert kaşını kaldırdı.

“Genelde bu soruyu konserden çıkan insanlara soruyoruz.”

“Ben sadece… senin bana soracağını düşünmemiştim.”

Yanındaki adamlardan biri gülümsedi.

Mert ise hiç rahatsız olmadan bekledi.

Selin derin bir nefes aldı.

“Çok güzeldi.”

“Bu güvenli cevap.”

Selin şaşırdı.

“Ne?”

“Sanatçı karşında olduğu için kötü bir şey söylemeyeceksin.”

“İstersen eleştirebilirim.”

Mert’in ağzının kenarı kıvrıldı.

“Dinliyorum.”

Selin aslında şaka yaptığını düşündü.

Fakat Mert gerçekten bekliyordu.

“İkinci şarkıda mikrofon bir ara çok kısık kaldı.”

Mert’in yanındaki adam başını çevirdi.

Mert ona baktı.

“Bak.”

Adam ellerini kaldırdı.

“Ben demedim.”

Selin gülmemek için dudağını bastırdı.

Mert yeniden ona döndü.

“Başka?”

“Bir şarkıyı yarıda kesip seyirciye söyletmen biraz hile.”

“Hangisi?”

“Son albümdeki.”

“Adını söyle.”

Selin söyledi.

Mert gözlerini kıstı.

“Orada nefes alıyorum.”

“Biliyorum.”

“Nasıl biliyorsun?”

“Canlı performanslarının çoğunda aynı yerde bırakıyorsun.”

Mert sustu.

Selin de sustu.

İşte şimdi garip oldu.

Az önce normal bir insan gibi konuşuyordun.

Şimdi ona yıllardır bütün canlı performanslarını izlediğini söyledin.

Tebrikler.

“Şey…”

Mert’in yüzünde eğlenen bir ifade oluştu.

“Demek takip ediyorsun.”

“Şarkılarını.”

“Savunmaya geçtin.”

“Çünkü söylediğim şey biraz korkutucu duyuldu.”

Mert bu kez açıkça güldü.

Selin’in yıllardır videolarda duyduğu kahkahaydı.

Ama yakından daha farklıydı.

Daha alçak.

Daha gerçek.

“Ne zamandır dinliyorsun?”

Selin cevap vermek istemedi.

Çünkü sekiz yıl dediğinde bu konuşmanın geri kalanında resmî olarak fanatik hayran ilan edileceğini düşünüyordu.

Mert bekledi.

“Bir süredir.”

“Bu bir sayı değil.”

Selin iç çekti.

“Sekiz yıl.”

Mert’in yüzündeki gülümseme kaybolmadı ama bakışı değişti.

“Sekiz?”

“Evet.”

“İlk albümden önce.”

“Evet.”

“Nasıl?”

Selin ellerini cebine soktu.

“Eski videolarından birine denk geldim.”

Mert’in kaşları kalktı.

“Hangisine?”

“Gitarla söylediğin.”

“Ben gitarla yüzlerce şey söyledim.”

“Mavi duvar vardı.”

Mert bir saniye düşündü.

Sonra yüzünü buruşturdu.

“Hayır.”

Selin güldü.

“Evet.”

“O video hâlâ internette mi?”

“Evet.”

“Onu sildirdiğimi sanıyordum.”

“İnternet hiçbir şeyi unutmuyor.”

“Berbat söylüyorum orada.”

“Hayır.”

“Berbat.”

“Bence güzeldi.”

Mert ona baktı.

Bu kez birkaç saniyeden uzun sürdü.

Selin nedenini bilmiyordu ama konuşmanın tonu değişmiş gibi hissetti.

Mert’in yüzündeki şaka ifadesi biraz azaldı.

“Sekiz yıl boyunca dinlemişsin.”

Selin başını salladı.

“Evet.”

“İlk defa mı geldin?”

“Konserine mi?”

“Evet.”

“İlk defa.”

Mert şaşırdı.

“Neden?”

Bu soru Selin’in hazırlıklı olmadığı bir yerden gelmişti.

Cevap vermesi kolaydı aslında.

Üniversite yıllarında parası olmamıştı.

Sonra başka şehirlerde verilen konserler denk gelmişti.

Bir yıl bilet bulamamıştı.

Bir başka yıl annesi hastaneye yatmıştı.

Daha sonra kendisi gitmek istemesine rağmen son anda vazgeçmişti.

Hayat sürekli araya girmişti.

“Olmadı.”

Mert bir an sanki daha fazlasını soracakmış gibi baktı.

Sonra başını salladı.

“Bugüne kısmetmiş.”

Selin’in kalbi saçma şekilde hızlandı.

Cümlenin özel hiçbir anlamı yoktu.

Bunu biliyordu.

Ama insan yıllardır dinlediği birinin kendisiyle konuşmasına alışık olmayınca en sıradan kelimeler bile farklı geliyordu.

Tam o sırada Burak geri döndü.

“Hanımefendi?”

Selin ona baktı.

Adam birkaç metre ötede bekliyordu.

“Sizi kaybettim sandım.”

“Özür dilerim.”

Mert gülümsedi.

“Ben alıkoydum.”

Burak başını salladı.

“Çıkış bu tarafta.”

Selin çantasının askısını düzeltti.

“Tamam.”

Gitmesi gerekiyordu.

Bu kadar basitti.

Mert Sancak’la birkaç dakika konuşmuştu.

Hayatının geri kalanında Ece’ye anlatacağı malzeme çıkmıştı.

Şimdi dönüp gidecekti.

“Selin.”

Dondu.

Mert’in adını bildiğini fark etmesi bir saniye sürdü.

Sonra boynundaki kartı hatırladı.

Konser biletiyle birlikte verilen küçük ziyaretçi bilekliğinde adı yazıyordu.

Tabii.

Romantik komedi değildi.

İnsanlar insanların isimlerini telepatik olarak öğrenmiyordu.

Mert bilekliğini işaret etti.

“Selin, değil mi?”

“Evet.”

“Tanıştığımıza sevindim.”

Selin gülümsedi.

“Ben de.”

Mert birkaç saniye daha baktı.

Sonra başıyla selam verdi.

“İyi geceler.”

“İyi geceler.”

Selin Burak’ın peşinden yürüdü.

İlk on adım boyunca arkasına bakmadı.

On birincide iradesini kaybetti.

Başını çevirdi.

Mert hâlâ oradaydı.

Ve ona bakıyordu.

Göz göze geldikleri anda Selin yeniden önüne döndü.

Kalbi o kadar sert atıyordu ki Burak’ın duyabileceğine inanıyordu.

Saçmalama.

Sadece baktı.

İnsanlar birbirine bakar.

Bu olağan bir şey.

Ama yüzündeki gülümsemeyi engelleyemedi.

Ece onu dışarıda neredeyse saldırarak karşıladı.

“Neredeydin?”

Selin cevap vermedi.

“Telefonuna bakıyorum, ulaşamıyorum. Güvenliğe soracaktım. Seni kaçırdılar sandım.”

“Ece.”

“Ne?”

“Mert’le konuştum.”

Ece sustu.

Selin hayatında ilk kez arkadaşının tamamen sessiz kaldığını gördü.

İki saniye.

Üç saniye.

Dört.

“Ne?”

Selin dudağını ısırdı.

“Mert’le konuştum.”

Ece iki elini Selin’in omuzlarına koydu.

“Hangi Mert?”

Selin ona ifadesizce baktı.

“Bakkal Mert.”

“DALGA GEÇME!”

Çevrelerindeki birkaç kişi dönüp baktı.

Selin elini Ece’nin ağzına kapattı.

“Bağırma.”

Ece elini itti.

“Nasıl konuştun?”

“Yanlış çıkışa gittim.”

“Sonra?”

“Personel koridorundan geçirdiler.”

“Sonra?”

“Karşılaştık.”

“Sonra?”

“Konuştu.”

“NE KONUŞTUNUZ?”

“Biraz daha bağırırsan güvenlik bizi tekrar içeri alacak.”

Ece Selin’in kolunu tuttu.

“Her şeyi anlat.”

“Önce taksi bulalım.”

“Hayır. Önce Mert Sancak’la nasıl tanıştığını anlat.”

“Tanışmadım.”

“Adını biliyor mu?”

Selin durdu.

“Evet.”

Ece’nin yüzündeki ifade yavaşça değişti.

“Selin.”

“Bileklikten gördü.”

“Romantizmi mahvetme.”

“Gerçeği söylüyorum.”

“Adını söyledi mi?”

Selin istemeden gülümsedi.

“Söyledi.”

Ece iki elini ağzına kapattı.

“Ben burada üç saat ses tellerimi kaybettim, sen arka tarafta Mert Sancak’la sohbet ettin.”

“Sadece birkaç dakika.”

“Neler konuştunuz?”

Selin yürümeye başladı.

Ece peşinden geldi.

“Konseri sordu.”

“Evet?”

“Ben de ikinci şarkıda mikrofonun kısık olduğunu söyledim.”

Ece durdu.

Selin birkaç adım sonra onun gelmediğini fark edip döndü.

“Ne oldu?”

Ece ona inanılmaz bir ifadeyle bakıyordu.

“Sen Mert Sancak’la hayatında ilk kez karşılaştın ve adamın yüzüne teknik aksaklık mı söyledin?”

“Kendisi eleştiri istedi.”

“Selin, sen romantik bir ilişkide bile performans değerlendirmesi yaparsın.”

“Ne söylemem gerekiyordu?”

“‘Çok yakışıklısın, sekiz yıldır sana aşığım, lütfen benimle evlen.’”

“Tam da bunu söylemem gerekiyordu.”

“Kesinlikle.”

Selin gülerek yürümeye devam etti.

Ece bir süre daha onu sorguladı.

Mert’in ne söylediğini.

Nasıl baktığını.

Ne kadar yakında durduğunu.

Kokusunu alıp almadığını bile sordu.

Selin sonuncusunda ciddi şekilde arkadaşlığını bitirmeyi düşündüğünü söyledi.

Sonunda taksi bulduklarında saat gece yarısını geçmişti.

Ece arka koltuğa oturur oturmaz telefonu eline aldı.

“Bunu yazmam lazım.”

Selin de yanına oturdu.

“Neyi?”

“Bugünün tarihini.”

“Niye?”

“Gelecekte düğününüzde konuşma yaparken ‘her şey bugün başladı’ diyeceğim.”

Selin güldü.

“Bir daha görmeyeceğim adamla evleniyorum yani.”

Ece telefonuna not aldı.

“Hayat sürprizlerle dolu.”

Selin camdan dışarı baktı.

Konser alanının ışıkları geride kalıyordu.

Mert Sancak’ın dev afişi birkaç saniyeliğine yeniden göründü.

Sonra bina araya girdi.

Selin başını koltuğa yasladı.

Bir daha görmeyecekti.

Bunun böyle olması normaldi.

Bu gece güzel bir anı olarak kalacaktı.

Sekiz yıl boyunca dinlediği bir sanatçının konserine gitmiş, tesadüfen onunla konuşmuştu.

Hepsi buydu.

Telefonu titredi.

Selin ekranı açtı.

Yüzde iki şarj.

Instagram bildirimi vardı.

Mert Sancak yeni bir hikâye paylaşmıştı.

Ece hemen fark etti.

“Aç!”

“Şarjım bitiyor.”

“Benim telefonumdan bakarız.”

Selin bildirime dokundu.

Mert sahne arkasında çekilmiş kısa bir video paylaşmıştı.

Görüntüde hâlâ konser kıyafetleri üzerindeydi. Kameraya bakıyor, yorgun ama mutlu görünüyordu.

“İstanbul, bu gece inanılmazdınız. İyi ki geldiniz.”

Video bitti.

Ece derin bir nefes aldı.

“Bana söylüyor.”

“Yetmiş bin kişiye söylüyor.”

“Ben üzerime alındım.”

Selin hikâyeyi kapattı.

Tam telefonu çantasına koyacaktı ki yeni bir bildirim geldi.

Önce ne olduğunu anlayamadı.

Sonra ekrandaki adı gördü.

mertsancak seni takip etmeye başladı.

Selin kıpırdamadı.

Ece konuşmaya devam ediyordu.

“Bu arada yarın bütün videoları sana atarım. Şu üçüncü şarkıda çektiğim—”

Selin telefonu ona uzattı.

Ece sustu.

Ekrana baktı.

Sonra Selin’e.

Tekrar ekrana.

“Bu…”

“Evet.”

“Gerçek hesap mı?”

“Mavi tik var.”

“Belki yanlışlıkla basmıştır.”

Selin ona baktı.

“Teşekkürler.”

“Hayır, şey… mantıklı olmaya çalışıyorum.”

Ece telefonu elinden aldı.

“Bir dakika. Seni nereden buldu?”

Selin düşündü.

Profilinde adının ve soyadının yazdığını hatırladı.

Bilekliğinde soyadı da vardı.

Ama Mert’in birkaç dakikalık konuşmadan sonra eve gitmek yerine onu sosyal medyada aramış olması fikri saçmaydı.

“Belki sağlık ekibinden dolayıdır.”

“Neden?”

“Bilmiyorum.”

“Selin.”

“Ne?”

“Adam seni takip etti.”

“Görüyorum.”

“Sen onu takip ediyor musun?”

Selin ona ölümcül bir bakış attı.

“Sekiz yıldır.”

“Doğru.”

Ece yeniden ekrana baktı.

“Mesaj at.”

“Hayır.”

“Neden?”

“Çünkü beni takip etti diye üzerine atlamayacağım.”

“‘Tanıştığımıza sevindim’ yaz.”

“Hayır.”

“Kalp gönder.”

“Ece.”

“Şarkı sözü gönder.”

“Telefonumu ver.”

Ece telefonu göğsüne bastırdı.

“Bu tarihi fırsatı mahvetmene izin vermeyeceğim.”

“Telefonum yüzde iki.”

“Tamam.”

Telefonu geri verdi.

Selin ekranı kapattı.

Ama birkaç saniye sonra yeniden açtı.

Bildirim hâlâ oradaydı.

mertsancak seni takip etmeye başladı.

Kalbinin içinde küçük, tehlikeli bir umut kıpırdadı.

Selin hemen bastırdı.

Bir takip hiçbir şey ifade etmiyordu.

Ünlü insanların sosyal medya hesaplarını bazen ekipleri yönetiyordu.

Belki Mert sağlık ekibinin yanında onu gördüğü için teşekkür etmek istemişti.

Belki yanlışlıkla olmuştu.

Belki birkaç gün içinde takipten çıkacaktı.

Bunun üzerine bir hikâye kurmanın hiçbir anlamı yoktu.

Telefonu sonunda çantasına bıraktı.

Ece ona baktı.

“Hiçbir şey hissetmiyor musun?”

“Ne hissetmem gerekiyor?”

“Bilmiyorum. Ben senin yerinde olsam taksinin camından dışarı çıkıp ‘hayat çok güzel’ diye bağırırdım.”

Selin güldü.

“Sen benim yerimde değilsin.”

Ece’nin yüzündeki eğlenceli ifade bir anda yumuşadı.

“Biliyorum.”

Bu iki kelime Selin’in gülümsemesini biraz azalttı.

Çünkü Ece, Selin’in yıllardır mümkün olduğunca konuşmamaya çalıştığı şeyleri bilen birkaç kişiden biriydi.

Belki de tek kişiydi.

Telefonuna yeniden baktı.

Ekranı siyahtı.

Kendi yansımasını görebiliyordu.

Bir insanın hayatında bazı gerçekler vardı.

Onları söylemediğiniz sürece yokmuş gibi davranabiliyordunuz.

Selin de uzun zamandır bunu yapıyordu.

İşine gidiyor, arkadaşlarıyla buluşuyor, annesiyle tartışıyor, alışveriş yapıyor, film izliyor, şarkı dinliyordu.

Normal bir hayat yaşıyordu.

En azından dışarıdan öyle görünüyordu.

Fakat bazı geceler, odasının kapısını kapattığında hayatındaki bütün sesler sustuğunda, geriye yalnızca o gerçek kalıyordu.

Sakladığı.

Kimseye anlatmak istemediği.

Geleceğiyle ilgili bütün planlarının arkasında sessizce duran gerçek.

Ece onun elini tuttu.

“İyi misin?”

Selin başını çevirdi.

“İyiyim.”

Ece birkaç saniye yüzünü inceledi.

“Bu akşam güzel bir şey oldu.”

“Biliyorum.”

“O zaman yarını düşünme.”

Selin gülümsedi.

“Ben yarını düşünmüyorum.”

Bu yalandı.

Selin neredeyse her zaman yarını düşünüyordu.

Çünkü insan geleceğinden emin olmadığında bugüne bağlanmak bazen daha zor oluyordu.

Taksi ilerledi.

Şehir ışıkları camın üzerinde akıp gidiyordu.

Selin gözlerini kapattı.

Mert’in birkaç saat önce sahnede söylediği şarkının melodisi hâlâ zihnindeydi.

Bir şarkı.

Sekiz yıl.

Tek bir gece.

Ve hiç beklemediği bir karşılaşma.

Belki gerçekten de bazı insanlar hayatımıza yanlış zamanda giriyordu.

Yanlış zamanda ama tam gerektiği anda.

Selin henüz bilmiyordu.

Bu geceden sonra Mert Sancak’ı bir daha yalnızca şarkılarından tanıyan biri olmayacaktı.

Ve Mert de kalabalığın içinde gördüğü o kızı sandığından çok daha uzun süre unutamayacaktı.

Mert, soyunma odasının kapısını kapattığında sessizlik ilk kez gerçekten üzerine çöktü.

Konserden sonra en sevmediği bölüm buydu.

Sahnede birkaç saat boyunca binlerce insanın sesiyle çevrili olurdu. Işıklar yüzüne vurur, kulak monitörlerinden müzik gelir, herkes adını söylerdi.

Sonra bir kapı kapanırdı.

Ve her şey biterdi.

Birden.

Mert havluyu boynundan çıkarıp koltuğun üzerine attı.

Menajeri Kerem kapının yanında durmuş telefonda konuşuyordu.

“Yarınki çekimi on bire alın. Sabah dokuz olmaz.”

Karşı taraf bir şey söyledi.

“Hayır, dokuz olmaz dedim.”

Mert su şişesini masaya bıraktı.

“İptal et.”

Kerem eliyle susmasını işaret etti.

“On bir. Tamam.”

Telefonu kapattı.

“İptal etmiyorum.”

“Ben ettim.”

“Sen hiçbir şey etmiyorsun.”

Mert koltuğa oturdu.

“Kaç saat uyuyacağım?”

“Eve zamanında gidersen yedi.”

“Benim için erken ölüm.”

Kerem güldü.

“Otuz yaşındasın.”

“Otuz iki.”

“Daha kötü.”

Mert başını koltuğun arkasına yasladı.

Gözlerini kapattığında birkaç dakika önce koridorda konuştuğu kız aklına geldi.

Selin.

Adını bileklikten görmüştü.

Bunu neden yaptığını kendisi de bilmiyordu.

Normalde konser çıkışında hayranlarla uzun uzun konuşmazdı. Kabalığından değil. Aksine, mümkün olduğunca herkese vakit ayırmaya çalışırdı.

Ama bunun sonu yoktu.

Bir kişiyle fotoğraf çektirdiğinde on kişi daha gelirdi.

Birine sarıldığında diğeri ağlamaya başlardı.

Bir süre sonra güvenlik devreye girmek zorunda kalırdı ve herkes mutsuz olurdu.

Bu yüzden sahne arkası koridorlarında genellikle durmazdı.

Selin’in yanında durmuştu.

Kerem sandalyesini çekti.

“Ne düşünüyorsun?”

Mert gözlerini açmadan cevap verdi.

“Hiç.”

“Sen hiç düşünmediğinde yüzün böyle olmuyor.”

“Benim yüzümü analiz etmeyi bırak.”

“On yıldır işim bu.”

Mert gözlerini açtı.

Kerem ona baktı.

“Fenalaşan kız iyiymiş.”

“Biliyorum.”

“Doktora götürmeye gerek kalmamış.”

“Güzel.”

Kerem birkaç saniye sustu.

“Yardım eden kız da ilginçti.”

Mert başını çevirdi.

“Ne demek istiyorsun?”

“Hiç.”

“Az önce benim hiç dememe laf ettin.”

“Benim hiçlerim anlamlıdır.”

Mert gözlerini devirdi.

Telefonunu eline aldı.

Instagram açıktı.

Az önce Selin’in profilini bulmuştu.

Bunu yapmaması gerektiğini biliyordu.

Daha doğrusu ortada yapmaması gereken bir şey yoktu ama Kerem görürse günlerce dalga geçeceğini biliyordu.

Selin Arca.

Profil herkese açıktı.

Çok fazla paylaşım yapmıyordu.

Arkadaşlarıyla çekilmiş fotoğraflar.

Birkaç kitap.

Deniz manzaraları.

Bir kedi.

Bir doğum günü masası.

Ve yaklaşık altı yıl önce paylaşılmış bir fotoğraf.

Mert fotoğrafa tekrar baktı.

Selin yirmili yaşlarının başında görünüyordu.

Elinde kulaklık vardı.

Fotoğrafın açıklamasında tek bir cümle yazıyordu.

Bazı şarkılar insanın eve dönüş yolu gibi.

Altına Mert’in ilk şarkısının adını eklemişti.

Mert istemsizce gülümsedi.

“Ne buldun?”

Telefonunu anında kapattı.

Kerem kaşlarını kaldırdı.

“Hiç.”

“Yine hiç.”

“İnsanların telefonuna bakmak ayıp.”

“Sen sahnede elli bin kişinin telefonuna el sallıyorsun.”

“Aynı şey değil.”

Kerem ayağa kalktı.

“Ben arabayı hazırlatıyorum.”

Kapıya yöneldi.

Tam çıkarken durdu.

“Mert.”

“Ne?”

“Sabah magazinde ‘Mert Sancak gizemli esmeri takip etti’ diye haber görmek istemiyorum.”

Mert’in yüzündeki ifade dondu.

Kerem kahkahayla kapıyı kapattı.

Mert telefonunu açtı.

Selin’in profilinde hâlâ Takiptesin yazıyordu.

“Adamın gözü her yerde.”

Takipten çıkmayı düşündü.

Sonra vazgeçti.

Bunda garip bir şey yoktu.

En azından kendisine öyle söyledi.

Telefonu masaya bıraktı.

Birkaç saniye sonra yeniden aldı.

Selin’in profiline döndü.

Son fotoğrafına baktı.

Üç hafta önce çekilmişti.

Bir kafede oturuyordu. Saçları toplanmış, yüzünde çok az makyaj vardı. Kameraya değil, önündeki kitaba bakıyordu.

Fotoğrafı başka biri çekmişti.

Mert açıklamayı okudu.

Bazen hayatı durdurmak için sadece birkaç sayfaya ihtiyacım oluyor.

Parmağı ekranın üzerinde durdu.

Beğenmedi.

Bu artık gerçekten garip olurdu.

Telefonu yeniden kapattı.

Ama Selin’in konserde söylediği şeyi hatırladı.

“Canlı performanslarının çoğunda aynı yerde bırakıyorsun.”

Sekiz yıl.

Birinin sekiz yıl boyunca şarkılarını dinlemesi garip bir duyguydu.

Mert, insanların kendisini sevmesine alışmıştı.

En azından sahnedeki hâlini.

Ama sevginin büyük kısmı hızlıydı.

Bir şarkı patlardı.

İnsanlar aylarca onu dinlerdi.

Sonra başka bir şarkıcı gelirdi.

Başka bir şarkı.

Başka bir isim.

Müzik sektörü insanların dikkatini sürekli değiştiren dev bir makineydi.

Sekiz yıl uzun bir zamandı.

Mert aynadaki yansımasına baktı.

Yüzündeki makyajın bir kısmı hâlâ duruyordu.

Selin’in onu ilk kez hangi videoda gördüğünü hatırladı.

Mavi duvar.

O videoyu gerçekten unutmak istiyordu.

Yirmi dört yaşındaydı.

Üzerinde ucuz bir tişört vardı.

Gitarın bir teli sürekli cızırdıyordu.

Kamerayı arkadaşının eski telefonu çekmişti.

O gece videoyu yüklediklerinde yüz izlenmeye ulaşırsa kutlama yapacaklarını söylemişlerdi.

Şimdi milyonlarca insan onu tanıyordu.

Ama koridorda karşısında duran kız, Mert Sancak isminin hiçbir şey olmadığı dönemi biliyordu.

Belki bu yüzden dikkatini çekmişti.

Hepsi buydu.

Mert ayağa kalktı.

Telefonunu cebine koydu.

Kapıya doğru yürüdü.

O gece Selin’e mesaj atmadı.

Selin de ona atmadı.

Fakat ikisi de uyumadan önce birkaç kez telefonlarına baktılar.

Ve ikisi de bunu kendilerine itiraf etmedi.

Henüz aralarında hiçbir şey yoktu.

Bir söz verilmemişti.

Bir buluşma planlanmamıştı.

Bir hikâye başlamamıştı.

Sadece kalabalığın içinde birkaç saniyeliğine kesişen iki bakış, kısa bir konuşma ve sosyal medyada sessizce yan yana gelen iki isim vardı.

Ama bazen bir insanın hayatını değiştirmek için bundan fazlası gerekmiyordu.

Bazen bütün mesafe, gerçekten de yalnızca bir şarkı kadardı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

25okunma 5beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18