1. bölüm / 1
Bir Katilin RehberiDefne mi? Defne hoca mı?
Bölümler 1Şu an: Defne mi? Defne hoca mı?
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Adam bir süre sonra hareket etmeyi bıraktı. Birini öldürmüştüm; isteyerek mi, istemeden mi, bilmiyorum.
“Başardım,” dedim peltek bir sesle. Ş’leri söyleyemiyorum ama sizin okuma zevkinizi bozmamak için düzgün yazıyorum.
Çok garip hissettim. Sanki son dönemlerde çok acımasız olmuştum. Durun bir dakika, bu duruma nasıl düştüm? Merak ettiniz mi? Biraz geçmişe gidelim.
Sabah yatağımdan uyandım. Ne kadar çok uyusam da gözümün altındaki morluklar gitmiyor. Babam genetik olduğunu söylüyor, çok da umrumda değildi. İnsanlar benimle dalga geçiyor ama ben çok umursamıyordum. Nasıl tarif etsem… Biri bir şey söylediğinde “Tamam” deyip geçesim geliyor, öyle de yapıyorum zaten.
Yatağımdan kalktım, aynadan kendime baktım, kravatımı ve gömleğimi giydim. Kravat giydiğime göre anlamışsınızdır: özel okula gidiyorum. Ama zengin olduğumdan değil, başarısız olduğumdan dolayı. Başarısızlık nedir ki? Başarılı olmak için insanların koyduğu kalıpların dışına çıkmadan istenileni yapmak mı? Bu mudur başarının tanımı? Tez mi yazıyorum ben, bu kadar edebiyata gerek yok.
Çantama Beşiktaş formamı da koydum. Bugün beden dersi vardı ve kesin beni kaleye koyacaklardı. Çantamı tek koluma takıp dışarı çıktım. Ailem uyuyordu zaten, o yüzden kahvaltı yapmadım. Yemek de yiyemiyorum zaten; sebebi uzun hikâye.
Yolda yürüdüm. Hava maviyle turkuaz arasındaydı. Yürürken gözlerimin miyop olduğunu fark ettim; bu yaşıma kadar fark etmemiştim. Hafiften yağmur yağmaya başladı, ben de bir bakkala girdim. Garip huylarımdan biri de yağmur yağdığında dondurma yemektir. Kasadaki ihtiyar Müge Anlı izliyordu. Dondurmayı dolaptan alıp kasaya koydum.
“Kartla,” dedim.
Adam pos makinesini hazırlarken bile televizyona bakıyordu. Normalde merak etmezdim ama beni umursamaması sinirimi bozmuştu.
“Hayırdır abi, ne olmuş?”
“Adam gitmiş karısının bacısıyla karısını aldatmış.”
“Vay şerefsiz,” dedim kısık ve yalandan sinirli bir sesle.
“Dimi, Ali’nin Kanunu olsa böyle mi olurdu?”
“Aynen.”
“Kötü mü olurdu? Ömer olsaydı, Ali olsaydı bunların kafasını keserdi. Fena mı olurdu?”
“Bu ülkenin hâli belli abi,” dedim. Kendimi olaya baya kaptırmıştım. Rol yapmayı, insanları kandırmayı seviyorum; oyuncu mu olsam diye düşünürken adam tekrar konuşmaya başladı.
“Ülkenin içine etmişler zaten. Genç, ne ahlak kaldı ne edep. Kızlar minicik üstlerle geziyor, ülke mi kaldı? Osmanlı’da böyle miydi?”
Osmanlı’da soyluların neler yaptığını söylemek isterdim ama vazgeçtim ve bombayı patlattım.
“Bak abi, bu ülkeye şeriat gelmediği sürece bu ülkeden bir cacık olmaz.”
“Hay ağzınla bin yaşa, değil mi?”
“Yaşasın! Şeriat yaşasın, Allah’ın kanunları!” dedim, artık gitmek istiyordum, dondurma eriyecekti. Kapıya doğru yöneldim.
“Genç, sen nerelisin?”
“Bursalıyım abi, doğma büyme.”
Kapıya doğru gidiyordum ama adam soru sormaya devam ediyordu. Yeminle çıldıracağım! Neyse, bir bahane bulup bakkaldan çıktım.
Okula gittim. Pazartesiydi, İstiklal Marşı vardı. Marşı okuduk; hâlâ bilmeyenler vardı, saçma değil mi ya? Kısa lafın uzunu, sınıfa gittik. Havanın soğuk olmasından da anlayacağınız üzere aralıktayız, yani sıra düzeni çoktan yapılmıştı. Ben tek oturuyorum; yanıma maalesef kimse oturmak istemedi. “Maalesef” dediğime bakmayın, ben de istemedim. Ama bir kız otursa fena mı olurdu? Bence çok fena olurdu. Çok fenadan kastım kötü olurdu: ben ve karşı cins… Yani çok tuhaf olurdu. Nasıl anlatsam, yalnızlıktan artık hemcinslerime bile… Neyse neyse, espri olsun diye. Yoksa ben yapar mıyım öyle şey?
Yalnız olmak o kadar da kötü değil bana göre. İnsan kendi kendine kalınca aklını daha iyi kullanıyor. Mesela çok yakın bir arkadaşım olsa, hem de çok ama çok yakın olsak, kötü olurdu bence. Çünkü aptalca bir fikir gelseydi aklımıza, kesin yapardık. Örnek için etrafınıza bakmak yeterli.
Neyse, ben yerimde oturup dışarıyı izlerken hoca geldi. Ders programı değişmişti; sadece beden dersini biliyorduk.
“Selamünaleyküm.”
Hoca türbanlıydı, tabii. Kapalı demek daha doğru olur; gereksiz duyarlılıkları önlemek için söyleyeyim, sınıftan biri atladı:
“Hocam, siz din hocası mısınız?”
Hoca daha cevap vermeden cevabın “Evet” olduğunu biliyordum. Çünkü bir insan hem kapalı olup hem de “Selamünaleyküm” diye giriyorsa din hocası değilse nedir ki, matematik hocası mı? Saçmalık, boş konuşanları sevmiyorum ama çok ironiktir ki ben de çok konuşuyorum, zihnimde tabii. Zihnimin içinde. İnsanlara karşı boş konuşmam; bu ilk izlenimimi düşürür, o yüzden bu derste de susacağım.
Hoca tahtaya adını yazdı ve bize döndü. Kafasındakini çıkardı. Anlam veremedim; daha ne kadar ilginçleşecek diye düşündüm. Hoca konuşmaya başladı:
“Sizler kapalı olduğum ve Selamünaleyküm dediğim için din hocası olduğumu anladınız. Peki, ya böyle gelseydim ve ‘Günaydın sınıf’ deseydim? Sizler beni muhtemelen müzik hocası sanardınız. Tabii aranızda bazı akıllılar elimdeki kitaptan din hocası olduğumu anlardı. Kim olduğumu soran çocuk hariç.”
Kadının yaptığına çok şaşırmıştım. Saçlarını açtığında kehribar gözleri daha da belirginleşti. Boyu 1,60 ile 1,70 arasındaydı. Turuncu renkli saçları adeta beni büyülemişti; bu saçları örtmek günah olmalıydı. Ama bu ufak bir hoşlantıydı bence. Ben ve âşık olmak mı? İmkânsız. Biraz aklınızdan geçeni biliyorum, çünkü sınıfta etkilenen sadece ben değildim sanırım; diğerleri de donakalmıştı.
Hoca tahtaya sert bir şekilde önce “D” yi yazdı, ardından aynı şekilde devamını getirdi: “Defne.” Adı buymuş demek. Öğrenciler kişisel sorular sormaya başladı:
“Hocam, kaç yaşındasınız?”
“Nerede yaşıyorsunuz?”
“Nerelisiniz?”
Hoca hepsini susturdu.
“Arkadaşlar, öncelikle sakin olun. Bir kadına yaş sorulmaz, unutmayın. Ama bu seferlik söyleyeyim: 25 yaşındayım.”
25 yaş genç mi, yaşlı mı diye düşünürken ekleyiverdi:
“Kocaelili’yim, doğma büyme. Bursa’ya görev icabı geldim. Ee, ben kendimi tanıttım, sıra sizde. Sizler kendinizi tanıtacaksınız, ben de size dinî bir soru soracağım.”
Korkulan başıma geldi; tanıtımları hiç sevmem. Herkes sırayla kendini tanıttı. Kısa bir süre sonra sıra bana geldi. Yeni doğan güneş siyah saçlarımı kızıl-turuncu arası bir şeye çeviriyordu; hoca muhabbeti buradan açtı:
“Saçlarımız" dedi ve de ekleyiverdi "Tanıt kendini.”
“Ee, ben mi? Ben Kutay. Kutay Aras, 18 yaşındayım. Bu kadar yani.”
“Ne güzel. Kutay, biraz yaşlı kalmamış mısın?”
“Biraz öyle oldu.”
“Soru sırası sana geldi.”
Dinî konularla pek aram yoktu, kesin saçma bir cevap verecektim. Oturuşunu düzeltti ve soruyu sordu:
“Bir insan tövbe ederse günahı affedilir mi?”
“Hayır.”
Sesimi nasıl tarif etsem, çok soğuktu. Defne Hoca buna karşılık güldü.
“Peki… Neden?”
“Bir film vardı, izlediniz mi? Hırsızlık en büyük günahtır diyordu.”
“Hayır.”
“Oradaki adam diyordu ki…”
Sınıftan “Gene başladı” tarzı sitemler duyuyordum ama oralı olmadım, konuşmaya devam ettim.
“Hırsızlık en büyük günahtır, her günahın altında hırsızlık vardır diye geveliyordu. Ama o cümlede aklıma takılan bir şey vardı, o yüzden kesinlikle izleyin. Adam diyordu ki, birini öldürürsen canını çalarsın; ailesinden çocuğunu, çocuğundan babasını, sevdiklerinden, arkadaşından falan.”
“Hmm, ne anlıyoruz bundan?”
“Birini öldürürsek bunun affı olur mu, Habil gibi?”
“Kabil olmasın o?”
dedi tatlı sesiyle. Sesi çok huzur vericiydi; benimki gibi ince ve boğuk değildi. Belki insanlarla sesim yüzünden samimiyet kuramıyorum.
“Önemli olan olay: cinayet işleyen biri affedilir mi?”
“Bence… evet.”
“Nasıl yani?”
“Bence herkes affedilebilir.”
“Ben öyle düşünmüyorum.”
“Nesin sen?” dedi masaya yaslanıp.
“Ben hümanistim.”
Defne Hoca cevap vermedi, sıradakine geçti. Benden pek hoşlanmadı sanırım. Neyse, yapacak bir şey yok; dünyanın sonu değil ya.
Zil çaldı. Herkes dışarı çıktı. Normalde kafamı koyup yatardım ama beden dersiydi, benim de çıkmam lazımdı. Tam dışarı çıkarken hoca seslendi:
“Aras, bakar mısın?”
Ona doğru dönüp yanına yaklaştım.
“Genelde soyadımı kullanmam.”
“Niye? Aras çok tatlı, tıpkı sesin gibi.”
Güldüm, hem de biraz fazla sanırım; o da şaşırdı.
“Niye öyle diyorsun ki?”
“Ş’leri söylerken bastırarak söylemen, ama gene başaramaman falan… Tatlı.”
“He.”
Tam çıkacakken durdurdu beni.
“Sana bir ödevim var.”
“Hı?”
“Büyük bir günah işlemiş ve tövbe etmeye çalışan birinin hikâyesini anlatacaksın.”
“Tamam,” dedim ve çıktım.
Zil de çalmıştı zaten. Spor salonuna girdiğimde hoca çoktan gelmişti, bana tip tip baktı. Bizim beden hocası, ne kadar sinirli görünse de makara biridir; sınıftaki herkes onu sever. Hem severler hem korkarlar. Geç geldiğimi görünce açtı bayramlık ağzını:
“Nerdeydin lan?”
“Hoca çağırdı hocam.”
“Tamam, geç sıraya.”
“Yazıldım mı?”
“Yazayım mı?”
“Yani yazmazsanız sevinirim hocam.”
“Tamam tamam. Hadi, siz takımları kurun.”
Gülerek söyledi. Ben her zamanki yerime geçip oturdum, başımı dizime koydum. Amacım, topun bana çarpmamasını umarak uyumaktı. Tabii bu hayalim, yanıma sınıftan birinin gelip
“Reis, kaleye geçer misin?”
demesiyle tuzla buz oldu. Bunu bildiğim için formamı da getirmiştim. Medyum muyum neyim ya! Neyse, bu teklif adam eksik olduğu için gelmiş olsa da kabul etmemek ayıp olurdu.
“Tamam, formamı giyip geleyim.”
“Tamamdır reis, bekliyoruz.”
Formamı giyip kaleye geçtim. Kalede iyiyim aslında; gelen bir iki şutu tuttum. Formamdaki Beşiktaş armasına baktım, dalmışım. Gol yedik. Herkes haklı olarak söylendi ama birisi içinden:
“Onu da tut be, annesiz!”
dedi.
Normalde sinirlenmem. Ama bunu duyunca sonra ne olduğunu hatırlamıyorum. Bir anda kendimi müdürün odasında buldum. Karşımda müdür, müdür yardımcısı ve rehber öğretmeni vardı. Elimle gözümü ovuşturdum, sonra elime baktım: elim kan içindeydi. Yanıma baktım; anneme laf eden çocuk oradaydı. Ağzı kanıyordu, gözleri morarmıştı.
“Eşkıya mısınız lan siz?”
Yanımdaki çocuk müdüre özür diliyordu. Af dilemesi gereken kişi bendim ama…
“Tamam, hadi geç sınıfına. Bir daha yapmayın böyle şeyler.”
Dışarı çıkarken müdür seslendi:
“Kutay, sen kal.”
Kaldım.
“Babanla konuştuk. Bize bu konuyu daha önce niye açmadın?”
“Adamı arayıp karısının nasıl vahşice katledildiğini mi hatırlattınız? Aferin size.”
Müdür ve diğerleri çok şaşırmıştı, bir şey diyemediler. Bense sinirliydim ya da sinirliymiş gibi yapıyordum, emin değildim. Müdür biraz üzüldü.
“Kusura bakma evladım, haklısın.”
Eline bir kâğıt aldı, birkaç şey yazdı, kaşe bastı; muhtemelen izin verecekti.
“Al bu kâğıdı, sınıf defterine bırak. Bugün eve erken git.”
Cevap vermedim. Kâğıdı alıp dışarı çıktım. Kafam çok dağınıktı, kendimi garip hissediyordum. Spor salonuna gidip kâğıdı defterin içine koydum. Herkes tip tip bana bakıyordu; her tarafım kan içindeydi.
“Git elini yüzünü yıka,” dedi beden hocası.
Cevap vermedim. Telefonumu almak için müdür yardımcısının odasına gittim, kapı kilitliydi. Bekledim. Bir süre sonra nöbetçi öğrenci geldi; bana bakmadı bile. Kapıya yönelirken:
“Kusura bakma, kantindeydim.”
“Sorun yok,” dedim halsiz bir sesle.
Yüzüme baktı. Yüzüm kan içindeydi.
“İyi misin?” dedi anaç bir sesle.
“İyiyim.”
“İstersen git bi elini yüzünü yıka.”
“Gerek yok, telefonumu alacağım sadece.”
Cevap vermedi ama halime acıdığı belliydi. Kim olsa acırdı zaten; bu halime ben bile acıyorum kendime. Telefonumu alıp dışarı çıktım. Kanama durmuştu ama yüzüm hâlâ kan içindeydi.
Eve giderken bir kedi gördüm. Ölmüştü. Normalde midem bulanırdı, bakamazdım; ama şimdi ilgimi çekti. Anlam veremedim. Kediye yaklaştım ve… Kokladım.
Sonra bir an durdum, midem bulanır gibi oldu ama geri çekilmedim. Etrafıma baktım; iyi ki kimse bana bakmıyordu. Koşar adımlarla ilerideki parka gittim. Yürürken dilencinin teki bana yaklaştı.
“Para ver.”
“Halime bak lan, moruk! Sen ver bana para!”
Saçmalık ya. Bir de böyleleriyle uğraşıyoruz. Bunlar var ya, insanlığın en alt katmanı. Bunların hepsini öldüreceksin aslında. Adı neydi o çocuğun, bana laf atan? Onu öldüreceğim. Onu öldürmeden önce bu moruğu öldüreceğim. Yok, olmaz ki; adamın ne suçu var? Adamın suçu var olmak ama… Neden? Nedeni var mı? Benimle muhatap olması bile… Ya, ben ne diyorum ya! Neyse.
Eve gittim. Biraz yatağıma yatıp müzik dinledim. İndirimli diye bana ranza almıştı babam; bu sefer ranzanın üstüne uzandım ve uyuyakalmışım. Rüya gördüm. Haliyle rüyada elimde bir bıçak vardı. Hava karanlıktı. Parktaydım, sabahki dilenciyi öldürecektim sanırım. Dilencinin yanına geldim, bıçağı kaldırdım.
“Du-dur lütfen!”
Dinlemedim, bıçağı sapladım. Dilenci ölmüştü. Sıra o çocuktaydı. Çocuğun evine gittim ve pencereden içeri girdim. Tam onun odasına gidecekken kapı kırıldı, polisler gelmişti. Yakalanmıştım. Bir yerde hata yaptım, demek…
Aniden yatağımdan kalktım. Sonra geri uzandım ve tekrar uyudum. Uyumayı çok severim.
Rüyamda nedense Defne’yi gördüm. Bir bankta oturuyorduk.
“Ödevini yaptın mı?”
“Hayır, neden?”
“Yarın ders var.”
“Bu kadar din dersi olması saçma değil mi?”
“Beni özlemedin mi?”
“H-hayır.”
Defne kahkaha attı, elini omzuma koydu ve yavaşça beni dizlerine yatırdı. Şefkatle saçımı okşamaya başladı.
“Şu an gitsem özler misin peki?”
“Evet,” dedim mayışık bir şekilde. Keşke hiç bitmese, diyorum kendi kendime.
“Peki ya beni öldürseler?”
“İzin vermem.”
Aniden uyandım. Keşke hep böyle rüyalar görsem. Sabah olmuştu neredeyse; 12 saatten fazla uyumuşum.
Babam her sabah işe gitmeden önce bana para bırakır. Bu sayede babamın hayatta olup olmadığını anlıyorum, çünkü babam polis; her gün ölüm riskiyle karşı karşıya.
Gene yatağımdan kalktım, hazırlandım ve çıkmadan önce beremi taktim. Hava biraz soğuktu; saçlarım hafiften bereden taşıyordu. Babamın bıraktığı parayı aldım, çantayı tek koluma atıp okula doğru yola çıktım.
Rüyada ödevden bahsediyordu Defne Hoca. Dersimiz mi vardı? Telefonumu açtım; okuldayken ders programının fotoğrafını çekmiştim. Baktım: bugün ilk iki ders matematik, diğerleri fen, kimya, biyoloji ve din. Din hocasının bana verdiği ödevi yapmam gerekirdi. Onun istediği bir şeyi yapmamak, ne bileyim, Defne Hoca’ya ayıp olurdu; yani hoş olmazdı. Bana yakışan, bana verilen görevi yapmaktı. Bu dediklerime kendim bile inanmamıştım ama Defne Hoca için yapacaktım. Çok da zor bir şey değil, altı üstü günahları yüzünden tövbe etmeye çalışan birinin hikâyesini anlatacaktım.
İlk derse geç kalsam da olurdu. İlk gördüğüm internet kafeye gittim, parasını ödedim ve yarım saatlik açtırdım. Defne Hoca'nın ederı gerçekten yarım saatlik miydi? Neyse, araştırmaya başladım.
Bir keşiş varmış. 99 kişiyi öldürmüş. Bir rahibe gitmiş: “Günahlarım affedilir mi?” diye. Rahip buna hayır demiş; keşiş de rahibi öldürmüş, sayı 100 olmuş. Sonra bir âlime gitmiş. Âlim ona demiş ki: “Affedilirsin, yaratıcıyla aranıza kimse giremez. Ama önce sakin, huzurlu bir köye git.” Keşiş “tamam” demiş ve yola koyulmuş. Yolda da ölmüş.
Ben bunu anlatırken gözlerim kararmaya başladı. Gözümü kapıyıp tekrar açtığımda sınıfta tahtadaydım. Karşımda öğrenciler, sağımda ise Defne Hoca vardı. Sınıftakiler gülüşüyordu. Defne Hoca “Öhm öhm” yaparak onları susturdu.
“Peki, bu hikâyeden ne anladık?”
Dalgındım. Defne Hoca’nın sesini duyunca bir anda canlandım ve cevabımı doğaçlama verdim:
“Bu hikâyedeki asıl amaç günah işlemek değil, günahının affi için ölüme doğru gitmektir.”
Zil çaldı. Bu son dersti sanırım, çünkü herkes çantasını falan almış ve dışarı çıkmıştı. Ben hâlâ tahtadaydım.
“Oturabilirsin,” dedi gülerek.
Bense hemen gidip çantamı hazırlayıp aldım. Tam çıkacakken Defne Hoca durdurdu beni.
“Arascım, bugünkü sunum çok güzeldi, tebrik ederim.”
“Bugünkü?”
“Evet, bugünkü. Sana bir ödevim daha var.”
“Neymiş?” dedim, masaya daha da yaklaşarak. Defne Hoca düşünüyormuş gibi yaptı ve ağzından o güzel kelimeler dökülmeye başladı. Dudaklarına odaklanmıştım; ne dediğini anlamamıştım.
“Anlamadım.”
“Özlem duyduğun birine mektup yaz.”
“Mektup? Ölü birini yazarsam peki ona nasıl vereceğim?”
“Yaşayan birine yazman da fark etmez. Mektubu bana vereceksin.”
“Yani birisi hakkında tüm özel düşüncelerime ortak mı olacaksınız? Haksız mıyım?”
“Yapmak zorunda değilsin, sadece yapacağına inanıyordum. Düşündüğüm gibi biri değilmişsin.”
Defne’nin bu sözleri içime oturmuştu. Bu lafın altında mı kalacaktım?
“Tamam.”
Düşünürsem biraz ironik; bu lafın altında kalmıştım ama Defne’ye hayır diyemezdim. Çantamı alıp tam eve gidecekken gözlerim karardı. Gözlerimi açtığım anda kendimi evde buldum; yerde yatıyordum. Boynum tutulmuştu. Masama oturdum. Defne Hoca’nın verdiği ödev geldi aklıma; onu yazacaktım. Yazdım da. Bir süre sonra… Yarın bir dersimiz daha vardı; haftada 3 saat, 3 gün ders var.
Okulum dinî ağırlıklı bir okul. Babam imanlı biri olayım diye sanırım; işe yarayıp yaramaması da sizin takdiriniz. Bu arada dinî dersleri çok olan bir okulda Defne Hoca’nın yaptığı çok cesurcaydı.
Neyse, saat 22.00’ydi; yatağa gidip yattım. Sabah oldu, kalktım. Böyle çok monoton olmadı mı ya? Neyse, okula gittim. Dersler hızlı geçti. Son ders zili çaldı; Defne Hoca’nın yanına gittim. Sınıfta kimse kalmamıştı. Mektubu dersin sonunda vermeye karar vermiştim. Mektubu çantamdan çıkarıp uzattığımda Defne Hoca yüzüme garip bir şaşkınlıkla baktı.
“Bu ne, Aras?”
“Ödev… Özlem duyduğum kişiye mektup yazmamı istemiştiniz.”
“Ben senden böyle bir ödev istemedim ki. Sadece derste yaptığın sunum için teşekkür etmiştim.”
Zihnimde bir ses çınladı. İstemedi mi? Ama dudaklarından o kelimelerin döküldüğünü duymuştum. Yoksa…
Mektubu elimden çekip aldı. Kağıttaki satırlara göz gezdirirken yüzündeki ifade yavaşça değişti. Şaşkınlık, yerini derin bir acımalığa bıraktı.
“Saçları… gözleri…” diye mırıldandı. “Bu tarif… Aras, sen beni mi yazdın?”
“Ben bunu size yazmadım. Annemi yazdım ben.”
Defne derin bir nefes aldı. Mektubu katlayıp masasına koydu, gözlerimin içine o huzur verici ama bir o kadar da uzak ses tonuyla baktı:
“Seni anlıyorum Kutay… Yaşadıkların kolay değil. Ama ben sadece senin öğretmeninim.”
“Ne alaka? Benden özlem duyduğum birini yazmamı istemiştiniz.”
“Ben öyle bir şey istemedim.”
Ağzımı açamadım. “Ne?” bile diyemeden gözlerim karardı.
Hava akşamdı. Ne olduğunu tam kestiremiyordum. Geçen günkü dilenci bana doğru yaklaşıyordu; sanki saldıracak gibiydi. Aniden arkasına geçip boğmaya başladım. Neden yaptığımı bilmiyorum; korunma içgüdüsü sanırım. Adam bir süre sonra hareket etmeyi kesti. Birini öldürmüştüm; isteyerek mi, istemeden mi, bilmiyorum.
“Başardım,” dedim. Neden dediğimi bilmiyorum. Asıl ne hissettiğimi de bilmiyorum.
Her şey çok hızlı olmadı mı? Defne Hoca’yla konuşurken nasıl birden birini öldürdüm, anlayamıyorum. Asıl sorun, iyi gelmesi. Hani ben hümanisttim?
Bölüm etkileşimi
