1. bölüm · BİR BEYAZ ORKİDE

~GİRİŞ~

Çiğdem ~~

~Artık kaçış yoktu,onun esiriydim~
~2 saat sonra/Depo~
Gözlerimi araladığımda bilincim yerinde değildi; zihnim sanki sisli bir uçurumun kenarında sendeliyordu. Şakağımdaki darbe yeri sızlıyor, şakağımdan süzülüp kulağıma doğru kuruyan o kanın gergin, rahatsız edici hissi yüzümü yakıyordu. Dudağımın kenarından sızan kan artık durmuş gibi görünüyodu. Dakikalardır iki saat öncesinde tam olarak ne yaşandığını hatırlamaya, kayıp parçaları birleştirmeye çalışıyordum ama hafızam buna izin vermiyodu.
Tam o sırada, deponun paslı kapısı büyük bir gürültüyle ardına kadar açıldı. İçeriye adeta bir duvarı andıran iri kıyım o adam girdi. Üzerindeki simsiyah, Kuşamlı taktik ceket ve kalıplı duruşuyla bir bodyguarı andıran heybeti vardı. Yanıma yaklaştı, bir dizinin üstüne çökerek yerde yatan benimle aynı hizaya geldi. O pis ağır sigara kokan nefesini yüzüme doğru üfleyerek "Patron seni istiyor", dedi. Sesindeki alaycı tını tüylerimi ürpertti.Eğilip ayak bileklerimi birbirine bağlayan, soğuktan tenimi morartmış kalın demir zincirleri çözmeye başladı. Beni adeta bir köpek gibi buraya bağlamışlardı. Zinciler paslı bir gürültüyle kurtulur kurtulmaz, kaba ve hoyrat eliyle siyah örgülü kazağımın üzerinden kolumu kavradı, beni yukarı doğru çekti. Canımın acısıyla, "Bırak beni pis herif" diye çığlık attım.
Tepkime sadece pis aşağılayıcı bir gülüşle karşılık verdi. Beni acımasızca sürükleyerek depodan dışarıya çıkardı. Zaten Ocak ayının başındaydık ve o dondurucu, keskin kış soğuğu ince kazağımın gözenelerinden sızarak tenimi bıçak gibi kesti. Üzerimde sadece o çok sevdiğim dökümlü siyah kazağım ve dizleri hafifçe aşınmış kot pantolonum vardı; Çamura batmış, bağcıkları çözülmüş botlarımın ucu dondurucu soğukta parlıyordu. Adımlarım birbirine dolanırken, soğuktan sızlayan bedenimin içinde tek bir soru yankılanıyodu: Abim Enes neredeydi?
Adam beni zorla kömür karası, camları filmli, lüks ve simsiyah bir arabaya bindirdi. Deri koltukların üzerine çöktüğümde kapı üzerime kapandı. Arabanın içindeki o tanıdık, ağır koku zihnimi tırmaladı. Zihnim sanki bana bu arabayı hatırlatıyordu.
~2 saat önce~
Her şey sadece iki saat önce, evden çıkmamla başlamıştı. Enes abim, beni her gün çalıştığım o kafeye bırakacağını söylemişti. Üzerime aceleyle siyah kazağımı çekmiş, botlarımı ayağıma geçirmiştim. Normalde onunla aynı havayı solumaktan bile nefret ederdim. O benim üvey abimdi;
Ben annemizin ikinci evliliğinden olan kızıydım. Canım annemi, henüz 5 yıl önce ben 16 yaşındayken, o lanet akciğer kanseri yüzünden kaybetmiştik. Gözümün önünde eriyip gitmişti. Çünkü o kadar çok sigara içiyordu ki... Babam zaten bakım evindeydi, arada üzerime en temiz kıyafetlerimi giyer, onu ziyarete giderdim. Abim Enes ise kumarbaz, içki içen, her gün leş gibi tütün ve alkol kokan pisliğin tepkiydi. Kaç defa arkasını topladığımı, borçlarını ödediğimi saymayı bırakmıştım.
Yine de hiçbir şeyden şüphelenmeden eski, döküntü arabasına bindim. Enes vitesi fırlatır gibi attı ve kontağı çevirdi. Yol boyunca tekinsiz bir sessizlik vardı. Bir ara iç dikiz aynasından o buz gibi, hissiz mavi gözleriyle bana baktı. Bende ona her şeyden habersizce gülümsedim; karanlık kaderimin beni hangi yola sürükleyeceğini bilmeden...
"Telefonunu ver," dedi aniden. Sesi her zamankinden daha sert, daha emredici ve buz gibiydi.
Hiç ikiletmeden, sessizce cebimden uzattım telefonumu. Alır almaz tek bir hamleyle cihazı kapattı ve camı açıp hızla dışarı, asfaltın kenarına fırlattı.
"Abi? Ne yapıyorsun?" Diyebildim şaşkınlıkla, kazağımın eteklerini korkuyla sıkarak
Cevap vermedi. Direksiyonu sertçe kırıp arabayı ıssız yolun kenarına çekti. Dışarıda, yan yana dizilmiş, farları göz alan dört ya da beş tane lüks simsiyah araba bizi bekliyordu. Yüreğim ağzıma geldi. "Abi ne oluyor? Beni nereye..." Sorumu tamamlayamadım bile. Kapımı açıp beni kolumdan tuttuğu gibi arabadan indirdi ve acımasızca asfaltta attı. Bir çöp gibiymişim gibi... İnce pantolonumun üzerinden dizlerim asfalta çarptı ve sızladı. Gözlerim doldu, yaşlar sanki göz pınarlarımdan taşacak gibiydi. Başımı kaldırıp abime baktığımda, hayatımın en büyük yıkımını yaşadım. Karşıdaki jilet gibi siyah takım elbiseler giymiş adamlara bakarak, "Kızı alın. Borcumun yerine onu satıyorum," dedi
O an beni bir eşya gibi satmıştı, o simsiyah, pahalı kumaşlar içindeki adamlar yüzlerinde aşağılık, karanlık bir sırıtışla bana doğru baktı. Korkuyla, çamurlu botlarımın üzerinde ayağa kalktım ama iri elleriyle kolumdan tuttular. Ensemde hissettiğim sert ve ani bir darbeyle göz kapaklarım tonlarca ağırlığın altında ezilir gibi ağırlaştı.
~Şimdi~
Ben hala zihnimdeki bu kabusla boğuşurken, siyah araba devasa, ürkütücü bir malikanenin önünde durdu. Dışarısı adeta buz gibiydi, nefesim havada beyaz bir buhar oluşturuyordu. Adam arabadan indi ve kapımı açıp beni kolumdan tuttu. Zaten yürüyecek halim yoktu, üstüm başım darmadağındı, itiraz bile etmedim. Beni malikaneye soktu, ihtişamlı merdivenlerden yukarı doğru çıktık ve içeri girdik. Adam devasa ahşap kapıyı iki kez tıkladı, içeriden ruhu titreten bir "Gel" sesi yükseldi. Adam beni o karanlık, geniş odaya doğru itti ve arkamdan kapıyı kapatıp gitti. Odada yalnız kalmıştım.
Odanın ortasında sırtı bana dönük bir adam duruyodu. Üzerinde kusursuz kesim, omuzlarını daha da geniş gösteren simsiyah bir takım elbise vardı. Ceketin kumaşı odadaki loş ışıkta elit bir şekilde parlıyordu. Elinde kristal bir kadeh vardı, içindeki kehribar sıvıyı yavaşça sallıyordu. Boyu oldukça uzundu; muhtemelen bir doksan bir ya da bir doksan iki boylarında, odayı tek başına dolduran heybetli bir duruşu vardı.
"Ben..." Dedim zorlukla konuşarak. Üzerimdeki çamurlu botlar ve hırpalanmış kazağımla, onun bu lüks dünyasının ortasında bir av gibiydim.
Adam sözümü bitirmeme müsade etmeden, arkası dönük bir şekilde, "Sen..." Dedi. Sesi o kadar derindi ki tenim ürperdi.
"Karım olacaksın."
Yavaşça bana doğru döndü ve ağır adımlarla tam karşıma geçti. Bayağı heybetli, ulaşılmaz bir adamdı; çamurlu, hırpalanmış botlarımın uçları onun pürüzsüz, pahalı siyah deri ayakkabılarının uçlarına değiyordu. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Gözlerindeki o keskin büyüleyici kahve hareleri, benim korkuyla büyümüş yeşil gözlerimi adeta esir almıştı. Kaçacak yer bırakmıyodu.
"Efsun Alazhan"' dedi, sesi adımı sanki çok önceden biliyormuş gibi, ruhsuz ve soğuk bir sesle.
Ardından yavaşça üzerime doğru eğildi, kokusu kazağımın kokusuna karıştı. O dondurucu fısıltısı kulağımdan içeri sızıp zihnime kazındı:
"Cehennemine hoş geldin güzelim."