9. bölüm · Bir Adım Kadar Uzak

AİLE BAĞLARI

Pelin Eren

Odaya dolan sessizlik, Mihri'nin çığlıklarıyla yırtıldı. Kadının cansız bedenine sarılmış, ellerini tutmuş, gözyaşlarını engelleyemiyordu. "Anneanne... Lütfen, gitme," diye fısıldıyordu. İçinden bir şey kopmuş gibiydi. Kadını tanımıyordu belki ama içinde garip bir bağ vardı. O bağ, şimdi kaybolmuştu.

Avludan gelen ayak sesleri hızlandı. Baran, birkaç çalışanla birlikte odaya girdi. Mihri'yi yerde, kadının kollarında bulduğunda, yüzü bir an kasıldı. Hemen diz çöküp Mihri'yi yerden kaldırmaya çalıştı.

"Ambulans geliyor. Mihri, lütfen... Tutun bana, hadi." dedi, sesi titrek ama güçlüydü.

Ambulansın siren sesi birkaç dakika sonra konağın avlusunu inletti. Görevliler aceleyle içeri girdiler. Yaşlı kadının nabzı kontrol edildi. Mihri'nin içinde hâlâ küçük bir umut vardı. Ama bir görevli başını iki yana sallayarak kadını sedyeye aldı.

Sanki o an, bütün evin ışıkları sönmüş gibi oldu. Konağın taş duvarlarına bile bir hüzün sinmişti. Hasan Ağa hızla odaya geldi, kadının bedeninin götürüldüğünü görünce gözlerini yere indirdi. Derin bir iç çekti. Sonra çalışanlara ve ailesine dönerek, sakin ama net bir sesle konuştu:

"Ben cenaze işlerini halledeceğim. Herkes ne yapması gerektiğini biliyor. Saygıyla, sessizlikle bu kadının hakkını vereceğiz."

Ev bir anda matem havasına büründü. Herkes sessizce hareket ediyor, kimse yüksek sesle konuşmuyordu. Fatma gözyaşlarını saklamaya çalışırken, çocuklar korkuyla birbirine sarılmıştı. Mihri, salonun bir köşesinde oturuyor, gözlerini yere dikmiş, hâlâ olup bitene inanamıyordu.

Baran yanına geldi. Eğilerek onun hizasına indi. Yavaşça elini Mihri'nin omzuna koydu.

"Ben buradayım. Senin için buradayım," dedi.

Mihri, gözlerine baktı. O bakışlarda ne acındırma vardı, ne de boş teselli. Sadece yanında olduğunu anlatan sessiz bir dürüstlük. Mihri, başını yavaşça salladı. Teşekkür edemedi. Boğazındaki düğüm izin vermedi.

********************

Güneş bile donuktu sanki. Mardin'in taş evleri arasından yükselen pus, gökyüzüne yayılmış gri bir tül gibi sarmıştı şehri. Hafif bir rüzgar vardı; toprak kokusu, kurumuş yasemin dallarına karışıyor, matem havası şehrin damarlarına sızıyordu.

Küçük bir kalabalık, ellerinde tespihler, dualar eşliğinde ağır adımlarla mezarlığa ilerliyordu. Beyaz kefen içinde yatan yaşlı kadın, sedyeyle getirilmişti. Mihri, kalabalığın biraz gerisinde duruyordu. Elini kalbine bastırmıştı. Gözleri yaşlı, elleri titrek... Bir yabancı gibi hissediyordu ama içindeki yas gerçekti. Kadını tanımamıştı belki ama onun geçmişine ait bir parça taşıyordu.

Dualar okundu. İmam son duayı sessizce tamamladı. Toprak, kadınla buluşurken herkes başını eğdi. Tespihler döndü. Ağlayanlar oldu. Kimileri susarak ağladı, kimileri iç çekerek.

Tam her şey sakinleşmiş gibiydi ki... fısıltılar başladı.

Önce bir kadın sessizce eğilerek yanındakine bir şeyler söyledi. Ardından diğer kulağa, sonra bir başkasına...

"Senin yüzünden oldu," dedi biri, sesini biraz yükselterek.

"Kadın seni görünce... kalbi dayanamamış. Sen ne ara çıktın karşısına?"

Bir başka kadın, siyah başörtüsünü düzelterek Mihri'ye doğru birkaç adım attı. Gözleri alev gibiydi.

"Yıllarca görmemişti, şimdi kapına gelince öldü. Bu ne biçim kader?"

Kalabalık dağılmamıştı, aksine Mihri'nin etrafında dar bir çember oluşturmuştu. Bir akraba yaşlı, öfkeli, gözlerinde yargı olan bir kadın, parmağını Mihri'nin yüzüne salladı, sesi kalabalığın içinde yankılandı:

"Sen geldin diye gitti! Allah affetsin seni, senin yüzünden öldü!"

Mihri'nin rengi attı. Dudakları aralandı ama kelimeler boğazında düğümlendi. Nefesi kesilmiş gibiydi. Gözlerinden süzülen yaş, toprağa düşmeden önce yanağında iz bırakıyordu. Yalnızdı. Herkes ona bakıyordu. Yabancıydı. Suçlanıyordu. O an, toprakta yatan kadından bile daha yalnız hissetti kendini.

Bir adım geri çekildi. Ayakları titriyordu. Kaçacak yer aradı ama kalabalık üzerine doğru geliyordu. Çember daralıyordu. Herkesin bakışında bir "senin yüzünden" yankısı vardı.

Tam o sırada Hayat, kalabalığın içinden hızla fırladı. Eteğini savura savura, sert adımlarla Mihri'nin önüne geçti. Gözleri kısılmış, çenesi dikti. Ellerini iki yana açarak kalabalığı durdurdu.

"Yeter!" diye haykırdı. "Kimse Mihri'ye bağırmayacak! Hepiniz susun!"

Kalabalık bir anda sustu. Sanki rüzgar bile durdu. Herkes şaşkınlıkla Hayat'a baktı.Hayat'tan bu çıkışı beklemiyorlardı. Ama sesi öyle net, öyle güçlü çıkmıştı ki kimse karşılık veremedi.

Mihri, Hayat'ın arkasında durmuş, ona bakıyordu. Şaşkındı. Kafası karışmıştı. Hayat'la arasında bugüne kadar ne yakınlık vardı ne de dostluk. Tam aksine, aralarında görünmeyen bir mesafe vardı hep. Ama şimdi... O, onu savunuyordu.

Hayat, Mihri'ye döndü. Gözlerinde öfke yoktu. Koruyucu, kararlı bir ifade vardı.

"Senin hiçbir suçun yok," dedi sakin ama duyulur bir sesle. "Onların dediklerini dinleme. Kalbi zayıfmış... Bu olacaktı. Senin elinde değil bu."

Mihri'nin gözleri doldu. Ama bu kez korkudan değil; minnettarlıktan. Boğazındaki düğüm bir nebze çözüldü. Hayat'ın arkasında, ilk kez birinin kendisi için durduğunu hissetti.

Ve o kişi, hiç beklemediği, hatta belki de aralarında mesafe olduğunu düşündüğü Hayat'tı.

Mihri, başını öne eğdi. Gözyaşları sessizce aktı. Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Kimse bir şey demedi. Çünkü Hayat sus denildiyse susulması gerektiğini bilenlerdendi.

Cenaze töreni tamamlanmış, dualar edilip tespihler susmuştu. Toprak kapanmıştı, insanlar dağılıyordu.

Kimi ağır ağır yürüyerek mezarlıktan çıkıyor, kimi başını öne eğmiş sessizce ağlıyordu. Rüzgâr, mezarlığın taş duvarlarına çarpıyor, usulca dağlara karışıyordu.

Mihri, bir köşede yalnız başına durmuştu. Herkesin bakışları sırtında hissediliyordu hâlâ. Kalabalık dağılmıştı belki ama içindeki yük yerinde duruyordu. Bir adım geri attı. Oradan uzaklaşmak, biraz nefes almak istiyordu.

Tam o sırada, mezarlığın önünde siyah, gösterişli bir araba durdu. Arabanın kapısı ağır ağır açıldı. İçeriden çıkan kişi, baştan ayağa şıklıkla örtülmüş, dik duruşlu bir kadındı: Hamide Hanım.

Ayakları yere sağlam basıyordu. Siyah mantosu, rüzgârda dalgalanan örtüsü, tam bir otorite timsaliydi. Kalabalığın dikkatini çekmişti. Bazı kadınlar fısıldaştı:

"Bak... Hanımağam geldi."

Mihri, önce fark etmedi. Ama kalabalığın sessizleşmesiyle döndü ve onu gördü. Hamide Hanım, gözlerini Mihri'ye kilitlemişti. Hiçbir yöne sapmadan, doğrudan ona doğru yürüyordu. Ne kalabalığa ne mezara ne de başka birine baktı.

Yanına geldi. Hiç konuşmadan elini uzattı. Parmakları uzun, elleri yumuşaktı ama tutuşu sertti. Mihri'ye bakarak, kararlı bir tonla konuştu:

"Artık otelde kalamazsın."

Mihri, gözlerini irkilerek açtı. Sesi ne yüksek ne de alçaktı; ama her kelimesi ağırlığını taşıyordu. Sözleri sanki karara değil, bir emre benziyordu.

"Bu yaşadıklarından sonra seni yalnız bırakamam," dedi Hamide Hanım. Gözlerinde öfke yoktu ama merhamet de naif değildi. Bu, sahiplenmenin ve sorumluluğun karışımı bir bakıştı. Kadınca ama aynı zamanda annece. Aşiretli bir kadının koruyuculuğuyla doluydu.

"Bundan sonra bizimle kalacaksın. Konağa geliyorsun."

Mihri, şaşkınlıkla kadının yüzüne baktı. Kalbi yeniden çarpıyordu. İlk defa, gerçekten ilk defa, biri ona bir yer gösteriyordu. Güvenli bir yer. Ait olmasa da kabul edildiği bir alan.

Dudakları aralandı ama konuşamadı. Sormak istediği çok şey vardı ama kelimeler boğazına takıldı.

Hamide Hanım'ın bakışları netti: Bu bir teklif değil, bir davetti. Mecburiyet değil, korumaydı.

Mihri sadece başını eğdi. Gözleri doldu. Derin bir nefes aldı.

Ve hiçbir şey söylemeden başını salladı.

Kabul etti.

Araba hâlâ oradaydı. Hamide Hanım, onun yanına geçmesini bekledi. Mihri yavaşça yürüdü.

Kalabalığın sessizliğini bir ses deldi. Mezarlığın taşlı yolunun kenarında duran Hasan, Hamide Hanım'ın gelişini görünce bir adım öne çıktı. Gözleri Mihri'ye, sonra Hamide'ye kaydı. Yüzünde öfke ve endişe karışımı sert bir ifade vardı.

"O kızı götürme," dedi.
Sesi sertti, kararlıydı.
"O kızı konağa götürmeye kalkma, Hamide."

Bir uğultu yayıldı kalabalığın arasında. Gözler Hamide Hanım'a çevrildi.

Hasan'ın sert sözleri mezarlıkta yankılanırken, Hamide Hanım bir adım daha attı. Gözlerini ondan hiç kaçırmadan, dimdik durarak cevap verdi:

"Tu bêdeng be," dedi. (sen sus!)
Sesi tok, gözleri alev gibiydi.
"Ben ne yapacağımı senden mi öğreneceğim Hasan?"

Kalabalığın arasından Hayat da sessizce Hamide Hanım'ın yanına geldi. Mihri'yle göz göze geldi bir an. Gerginlik hâlâ havada asılıydı ama artık Mihri yalnız hissetmiyordu.

Hamide Hanım elini Mihri'ye uzattı, sonra arabaya yöneldi. Hayat da Mihri'nin koluna girdi, usulca:

"Hadi," dedi.
"Artık burası değil, orası senin yerin."

Üçü birlikte araca bindiler. Kapılar kapandı. Araba, ağır ağır mezarlıktan uzaklaştı. Geriye taş kesilmiş bir sessizlik ve Hasan'ın içinde büyüyen öfke kaldı.

**********

Mihri, otele adım attığında her şey ona yabancılaştı. Lobideki sessizlik bile başka türlüydü. Asansörle odasına çıkarken gözlerini yerdeki halıya dikti, başı önde. İçinde uğuldayan düşüncelerle odanın kapısını açtı. İçeri girer girmez, valizini yatağın üzerine koydu. Dolaptaki eşyalarını hızlıca toplamaya başladı. Katladığı her kıyafette bir anı, bir ağırlık vardı. Birkaç gün öncesine kadar burası, ona ait tek güvenli yerdi. Şimdi ardında bırakacağı bir duraktan ibaretti.

Kapı nazikçe çalındı ve sonra kartla açıldıı.

Arkasını dönmeden kimin geldiğini hissetti.

Baran.

Odaya sessizce girdi, kapıyı arkasından kapattı. Mihri, onun varlığına rağmen toplamaya devam etti. Baran bir süre hiç konuşmadan onu izledi. Mihri'nin elleri, her kıyafeti itinayla yerleştirirken titriyordu.

Sonunda Baran yavaşça konuştu:
"Doğru kararı verdin."

Mihri, hafifçe duraksadı ama hâlâ arkasını dönmedi. Baran adım attı, ses tonu biraz daha yumuşadı.

"Konağa geçmen senin için en iyisi. Artık bu topraklara alışman gerek, Mihri."

Bir anlık sessizlik oldu. Sonra Baran, ceketinin iç cebine uzandı. Parmaklarıyla bir kâğıdı çıkardı. Katlanmış, kenarları hafif yıpranmış bir mektuptu bu.

"Anneannen öldüğünde... koltukta buldum bunu," dedi.
"Hasan almadan önce fark ettim. Hızlıca cebime koydum ama vermeye fırsat olmadı. Sanırım bu sana ait."

Mihri, hafifçe döndü. Gözleri mektuba takıldı. Titreyen elleriyle uzandı, Baran'ın parmaklarından zarfı aldı. Kalbi bir anlığına durur gibi oldu.

Gözlerini mektuptan ayırmadan valizini kapattı. Başını kaldırmadan:

"Teşekkür ederim," dedi.

Sonra valizini çekerek kapıya yöneldi. Baran, onu durdurmadı. Sadece ardından baktı.

Otelin önünde Hamide Hanım'ın gönderdiği şoför arabayı çoktan hazırlamıştı. Mihri arka koltuğa binerken elinde sıkı sıkıya tuttuğu mektupla son kez otele baktı.

Bu defa bir şeyler değişiyordu. Bu defa bir yere ait olma ihtimali vardı. Arabayla yavaşça uzaklaşırken mektubu kucağına bıraktı, derin bir nefes aldı.

Ve ilk kez gerçekten, geçmişin kapısını aralamaya hazır hissetti.

*******************

Konağın büyük ahşap kapısından içeri adım attığında Mihri kendini başka bir dünyaya girmiş gibi hissetti. Taş duvarlar, antika aynalar, tavandan sarkan sarı ışık... Burası tarih kokuyordu ama içinde bir sıcaklık da vardı. Hamide Hanım, önde güvenle yürürken arkasından Mihri ve Narin, küçük bir koridordan geçerek konağın ikinci katına çıktılar. En son Hevin de elleri kolları dolu, Mihri'nin valizini taşıyarak peşlerinden geldi.

"Burası senin odan kızım," dedi Hamide Hanım, kapıyı açarken.
"Güneş hep bu tarafa vurur, sıcacıktır. Kendi ellerimle hazırlattım."

Mihri şaşkınlıkla odaya girdi. Beyaz desenli perdeler, eski ama bakımlı ceviz mobilyalar, işlemeli bir yorgan ve köşede minik bir çalışma masası... Bir otel odasından çok, bir evin odasıydı burası.

"Burası... çok güzel," dedi usulca.

"Beğendiysen ne mutlu," dedi Hamide Hanım gülümseyerek.
"Haydi kızlar, yerleştirelim eşyaları. Narin, dolabı sen aç, Mihri banyoya yerleşsin."

Mihri hemen banyoya yöneldi. Küçük çantasından cilt bakım ürünlerini, losyonlarını, makyaj pamuğunu, dudak nemlendiricisini tezgâha yerleştiriyordu ki, Narin valizi karıştırırken kahkahasını tutamadı.

"Kız sen bu küçücük valize kaç kombin sığdırdın ya! Benden güzel giyiniyor valla!"

Mihri, aynadan gülümseyerek başını uzattı.
"Çaktırma, kombin ustasıyım ben," dedi göz kırparak.

"Anne, İstanbul'da daha güzel şeyler var, burada yok ki," diye atladı Hevin, Mihri'nin kıyafetlerini hayran hayran incelerken.
"Şuna bak, şu elbise bizde nerede var?"

Hamide Hanım hemen savunmaya geçti:
"Hevin, sus bakayım! Bunlarla olmaz. Biz gideriz çarşıya, ona güzel şeyler alırız. İstanbul halt etmiş bizim kumaşçılarla! Orası bir mi burasıyla?!"

Hepsi birden gülmeye başladılar. Mihri kahkaha atarken kendini ilk kez gerçekten birilerinin içinde, bir ailenin parçası gibi hissetti. Narin, dolaba elbiseleri yerleştirirken bir yandan da Mihri'nin topuklu ayakkabılarına bakıp:

"Bu topuklularla bizim taş sokaklarda bir yürü, gör bak dizin mi kalıyor ayağın mı," deyince kahkahalar bir kez daha yükseldi.

Son kıyafet de yerini bulduktan sonra Hamide Hanım ellerini beline koydu, odayı son bir kez süzdü.

"Tamamdır, yerleştik sayılır. Biz çıkalım, sen biraz uzan kızım," dedi.

Narin kapıdan çıkarken son kez dönüp:

"Sen dinlen, ben seslenirim sana. Ama fazla güzel uyuyup yemeği kaçırma ha!" diye takıldı.

Kapı kapandıktan sonra odada bir sessizlik oldu. Mihri yatağın kenarına oturdu. Elini yastığın üzerine koydu, parmaklarını dantelli yorganın kenarında gezdirdi.

İçine bir huzur doldu. Kimseyle tam olarak tanışmamıştı belki, ama bu evde, bu kadınların arasında... ilk kez kendini gerçekten güvende hissetti.

Sonra başını yastığa koydu. Yüzünde hafif bir tebessümle gözlerini kapadı.

Bu defa yalnız değildi.

*****************

Konağın yemek odasındaki sohbet ve gülüşmeler devam ederken, Mihri yavaşça merdivenlerden inip kapıyı araladı. Sofrada herkes bir araya gelmişti, sıcak bir aile ortamı vardı. Kadınlar bir yandan su dolduruyor, erkekler ise kendi aralarında şakalaşıyorlardı. Sofra etrafındaki huzur, kahkahalarla birleşiyor, sanki zaman burada duruyordu. Mihri, içeri girmeden önce bir süre onları izledi.

Gözleri salondaki samimi atmosferde kayboldu. Hevin'in neşeli kahkahası, Narin'in sakin ama içten gülümsemesi, tüm ailenin etrafında dönen enerjik sohbet... Sanki bir araya gelmiş ve gerçek mutluluğu bulmuşlardı. Mihri bir an, içinde derin bir huzur hissetti. İçindeki soğukluk ve yalnızlık birden kayboldu. O an, gözlerinde bir şeylerin kırıldığını, belki de ilk kez bir aileye ait olmanın ne demek olduğunu anladı. Ancak bir yandan da geçmişi geldi aklına.

O evde, annesinin ailesinde böyle bir atmosfer, böyle bir mutluluk var mıydı? O evde ne tür bir hayat vardı? Kendi annesini, onları hiç tanımadan nasıl hissetmişti? Annesinin ne yaşadığını bilmemek, Mihri'yi derinden sarstı. Onlar hakkında hiçbir şey bilmiyordu.

Derin bir nefes aldı. O huzuru, yıllarca özlediği o sıcaklık hissini burada bulmuştu. Ama bir eksiklik vardı, bir boşluk vardı. Hem huzur hem de merak bir arada dans ediyordu.

Tam o sırada Hamide Hanım'ın yumuşak sesi duyuldu. Mihri, içeriye bakarken, Hamide Hanım'ın ona doğru yaklaştığını fark etti. Yüzündeki endişe ve şefkat, Mihri'nin içinde kaybolan parçaları tekrar yerine koymaya yetiyordu.

Hamide Hanım, nazikçe Mihri'nin omzuna dokunarak ona doğru eğildi. "Haydi kızım, sofraya geçelim," dedi, gözlerinde nazik bir gülümseme vardı. "Acıktık, bir şeyler ye, bir deri bir kemik kaldın. Senin gibi genç bir kız bu kadar ince olmamalı."

Mihri, gözlerinde biriken duygularla Hamide Hanım'a baktı. Cevap vermek için ağzını açtı ama bir şey söyleyemedi. Ne diyeceğini bilemedi. Hamide Hanım'ın ne kadar samimi olduğu, tüm vücut dilinden belli oluyordu. İçinde bir kırıklık vardı, ama aynı zamanda bir güven de.

Sofraya geçtiklerinde, aile üyeleri bir araya toplanmış, masanın etrafında sohbet ediyorlardı. Mihri, kendisini ilk kez gerçekten bir arada olmanın huzurunu içinde hissederek bu masanın etrafında buldu. Yemekler, kokusu ve tadıyla her bir lokmada Mihri'nin içinde bir rahatlama, bir mutluluk yayılıyordu. Bir yanda yıllarca eksik hissettiği güven ve sıcaklık, diğer yanda ise geçmişin derin soruları vardı. O anda, her şeyin birbirine karıştığını hissetti.

Yemeklerin ardından, Hamide Hanım masadan kalkarken mutfağa doğru ilerledi. "Ayşe, kızım, herkese güzel bir kahve yap, salonda içelim," dedi gülümseyerek. "Tatlılardan da getir, birer dilim ikram ederiz."

Ayşe başını sallayarak mutfaktan uzaklaşırken, Hamide Hanım tüm misafirlerine dönerek "Hadi bakalım, salona geçelim. Biraz sohbet edelim," dedi.

Bütün aile, salona geçmek için masadan kalktı. Çocuklar ise odalarına çekilmek için hızla yerlerinden kalktılar. Mihri ve Hayat, birbirlerine bakarak salona doğru adım attılar. Birlikte kanepeye oturduklarında, her ikisi de telefonlarına göz atmaya başladılar, sessizce kendi dünyalarına daldılar.

Ancak birden Hayat, telefonu elinden bırakarak gözlerini Mihri'ye çevirdi. "Mihri, hadi gel, biz avluda içelim kahveyi," dedi, gülümseyerek. "Biraz hava alırız."

Mihri, bir an düşündü. Ardından başını sallayarak, "Tabii,olur. " diye cevap verdi. Kafasını sallayarak yerinden kalktı ve Hayat'la birlikte avluya doğru yürüdüler. Avlunun taş zemininde adımları yankılandı.

Avluya geldiklerinde, masanın etrafına yerleştiler. Havadan gelen serinlik, Mihri'nin yüzünü okşarken içi hafifçe rahatladı. O anda, çalışan Ayşe, ellerinde kahve fincanları ve iki tane şal ile onlara doğru geldi.

Ayşe, kahveleri bırakıp yanlarından ayrıldıktan sonra, aralarındaki sessizlik devam etti. Sonunda Hayat, birden Mihri'ye dönerek gülümsedi. "Hadi bakalım, anlat bakalım, neler yapıyordun? Nasıl bir hayatın vardı İstanbul'da?" diye sordu.

Mihri, bir an düşündü, sonra gülümseyerek cevap verdi: "Biliyorsun, yoğun bir tempoydu. Okul, iş, sosyal hayat... Her şey hızla geçti, aslında bazen bir durup nefes almak bile zor oluyordu."

İlk defa gerçekten kız kıza sohbet ediyorlar gibiydi. Mihri, Hayat'a bir süre daha hayatından, İstanbul'dan bahsederken, birden telefonunun ekranı titredi. Baran'ın mesajı belirdi.

"Buradayım, konağa gittin diye seni korumayı bıraktım sanma" yazıyordu Baran. Mihri, mesajı fark ettiğinde hafifçe gerildi. Hemen telefonunu cebine koymaya çalıştı ama Hayat'ın dikkatini çekmişti.

"Kimden?" diye sordu Hayat, hafif bir gülümseme ile.

Mihri, bir anlık bir tereddüt yaşadı ama yüzünü gizlemeye çalışarak, "Öylesine, önemli değil," dedi, gözlerini kaçırarak. Telefonunu tekrar cebine koydu ve konuşmayı başka bir yöne çekmeye çalıştı.

Hayat, biraz dikkatlice Mihri'ye bakarak başını salladı, ama bir şey sormadı. Konu değişti ve ikisi de kahvelerini yudumlarken sohbete devam ettiler. Ancak Mihri'nin kafası, Baran'ın mesajıyla karışmıştı.

Bir süre sonra, Mihri, "Sanırım yatmaya geçmeliyim," diyerek ayağa kalktı. "Biraz dinlenmem lazım."

Hayat, gülümseyerek başını salladı. "Tabii, ben de birazdan geçicem" dedi.

Mihri, odasına doğru yürürken, Hayat sessizce arkadan bakıyordu. İçinden, "Ah Mihri... Siz ikiniz de yandınız birbirinize. Ama biraz sabır, ben bir olayları toparlayayım. Her şeyi çözeceğim," diye mırıldandı. Hayat, içindeki planları düşündü, biraz sabırla her şeyin yoluna gireceğini hissediyordu.

Ve bir başka bölümün sonuna geldik... Mihri'nin hayatı, Mardin'in derinliklerine doğru ilerlerken, her adımda yeni sırlar ve duygularla yüzleşiyor. Baran ve Mihri'nin arasındaki aşk, Hamide Hanım'ın sıcak aile ortamı ile çelişiyor. Her an, yeni bir sır ve yeni bir kararın eşiğindeyiz. Peki, Mihri doğru yolu bulabilecek mi? Hayat'ın sırrı ne? Her şey çok daha karmaşık hale geliyor... Yorumlarınızı ve düşüncelerinizi bekliyorum! 💕