1. bölüm / 1
Bilmezler Ki Kalbimdesin1. Bölüm
Bölümler 1Şu an: 1. Bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Üniversitenin ilk haftaları her zaman gürültülü ve boğucu olurdu ama bu yıl kampüsün o yapış yapış kalabalığı üzerimde ekstra bir yük bırakıyordu. Edebiyat fakültesinin tarihi amfisinde, ön sıralardan birine geçmiş, dersin başlamasını beklerken arkadaş grubumun hararetli sohbetine ayak uydurmaya çalışıyordum.
Yanımda oturan Mert, yine her zamanki gibi komik bir şeyler anlatıyor, Melis ve Defne ise onun bu enerjisine kahkahalarla karşılık veriyordu.
“Yemin ederim,” dedi Mert, elindeki defteri havada sallayarak. “Bu profesörün ilk derste ödev vereceğine dair üzerime bahis oynayabilirim. Adamın yüzünde ‘Hayatınızı zorlaştıracağım’ ifadesi var.”
Onun bu hallerine dayanamayıp sesli bir şekilde güldüm. Tam o sırada, amfinin gürültüsünü bıçak gibi kesen sert bir ses yükseldi arkalardan. Birisi elindeki tükenmez kalemi ya da elini sıraya bilerek ve oldukça sert bir şekilde ahşap masaya vurmuştu.
Refleksle başımı geriye doğru çevirdim.
En arka sırada, tek başına yayılmış oturan Rüzgâr Demir duruyordu.
Daha dönem başlayalı birkaç gün olmasına rağmen adını duymayan kalmamıştı. Keskin çene hattı, buğday teni ve dağınık koyu kahverengi saçlarıyla amfide fark edilmemesi imkânsız birisiydi. Ama beni asıl rahatsız eden şey fiziki görüntüsü değil, üzerimde hissettiğim o tuhaf, baskıcı ağırlıktı.
Çünkü o an bana bakıyordu.
Ela gözlerindeki o soğuk, mesafeli buz kütlesi doğrudan benim mavi-yeşil gözlerime saplanmıştı. Sanki gülüşüm amfinin gürültüsünü aşıp onun sinirine dokunmuş gibi çatık kaşlarla süzüyordu beni. Çenesini kasmış, tek bir kelime etmeden sadece bakışlarıyla beni yerime çivilemeye çalışıyordu.
Normalde bu kadar sert bakan birinden gözlerimi kaçırmam gerekirdi belki de. Ama yapmadım. Geri adım atmak yerleşik huyum değildi. Hafifçe kaşlarımı kaldırdım, meydan okuyan küçük bir ifade yerleştirdim yüzüme ve gözlerimi onun üzerinden ayırmadan birkaç saniye kadar daha baktım.
Aramızdaki bu sessiz, görünmez savaş amfinin gürültüsünün çok ötesindeydi. Nihayetinde öne doğru döndüğümde kalbimin her zamankinden biraz daha hızlı çarptığını hissettim. Öfkedendi sanırım. Ya da onun o kibirli duruşunun bende yarattığı huzursuzluktan.
Mert kolumu hafifçe dürttü. “Neye bakıyorsun arkaya öyle?”
“Hiç,” dedim, sesimin düzgün çıkmasına gayret ederek. “Hiçbir şeye.”
Ama biliyordum. Arkamdaki o koyu gölge, bu dönem boyunca peşimi kolay kolay bırakmayacaktı.
Sırtımda hissettiğim o ağır bakışların gölgesinde profesörün amfiye girmesini bekliyorduk. Mert hâlâ elindeki ders programını inceliyor, Melis ise telefonundan kulübün ilk tanışma toplantısı için mekân bakıyordu. Bense bakışlarımı amfinin önündeki devasa ahşap masaya sabitlemiştim ama zihnim tamamen arkamdaki o adamla doluydu.
Rüzgâr Demir.
Onu bu yıl ilk defa aynı dersleri alırken görmüştüm ama kampüsteki ünü kendinden önce geliyordu. Basketbol takımında oynadığını, kimseyle pek muhatap olmadığını ve insanları tek bir bakışıyla yanından uzaklaştırabildiğini herkes bilirdi. Hakikaten de öyleydi; adamın etrafında sanki görünmez bir tel örgü vardı.
“Toprak, beni dinliyor musun?”
Melis’in koluma vurmasıyla irkilerek ona döndüm. “Efendim? Özür dilerim, dalmışım.”
“Diyorum ki,” dedi Melis gözlerini devirerek. “Tiyatro kulübünün bu akşamki tanışma kokteylini amfinin arkasındaki bahçede yapacağız. Mutlaka gelmen lazım, kostüm tasarımları için sen olmadan karar veremeyiz.”
“Gelirim tabii,” dedim gülümsemeye çalışarak. “Saat kaçta?”
“Altıda. Sakın ekme, valla kapına dayanırım.”
Tam ona cevap vereceğim sırada amfinin ağır ahşap kapısı gürültüyle açıldı. İçeriye giren Profesör Ahmet Bey ile birlikte amfideki fısıltılar anında kesildi. Ahmet Bey, yaşının verdiği o otoriter duruşla kürsüye ilerledi, çantasını masaya bıraktı ve gözlüklerinin üstünden amfideki kalabalığı süzdü.
“Evet gençler,” diye başladı tok sesiyle. “Klasik Türk Edebiyatı dersine hoş geldiniz. Bu dönem sizden beklentim yüksek. Yıl sonu notunuzun yüzde kırkını oluşturacak dev bir proje oluşturacaksınız.”
Salondaki herkes aynı anda homurdanmaya başladı. Mert derin bir iç çekti. “Ben dememiş miydim?” diye fısıldadı bana doğru.
“Sessizlik!” diye gürledi profesör. “Ayrıca belirtmeliyim ki bu projeler bireysel olmayacak. İkişerli gruplar halinde çalışacaksınız.”
Sınıfta bir anlık hareketlenme oldu. Herkes reflekse yanındaki arkadaşına döndü. Mert bana bakıp “Tamamdır, biz birlikteyiz,” der gibi gülümsedi. Ama profesörün bir sonraki cümlesi hevesimizi kursağımızda bıraktı.
“Eşlerinizi siz seçmeyeceksiniz,” dedi Ahmet Bey, elindeki liste kâğıdını kaldırarak. “Grubun dengeli olması için eşleştirmeleri ben yaptım. Şimdi isimleri okuyorum, itiraz istemiyorum.”
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Harika! Dönemin ilk haftasından tanımadığım biriyle ortak olmak zorundayım. Profesör listeden isimleri sırayla okumaya başladı.
“Mert Yılmaz… Melis Şahin…”
Mert rahat bir nefes alıp arkasına yaslandı. Ben ise ismimin okunmasını bekliyordum. Liste ilerledikçe içimdeki huzursuzluk nedensizce artıyordu.
“Toprak Yılmaz…” dedi profesör nihayet. Duraksadı, gözlüğünü burnunun üstüne doğru itti ve devam etti: “…Rüzgâr Demir.”
Başımı anında hızla arkaya çevirdim.
Rüzgâr, oturduğu yerde hafifçe doğrulmuş, çenesini eline yaslamış bir şekilde bana bakıyordu. Ela gözlerinde beliren o alaycı, meydan okuyan parıltıyı buradan bile görebiliyordum.
Aramızdaki mesafe amfi kadar uzaktı belki ama kaderimiz tam o saniyede birbirine düğümlenmişti.
Kulaklarımda profesörün tok sesi yankılanmaya devam ederken amfinin içinde bir anlığına bütün sesler kesilmiş gibiydi. Bakışlarım, en arka sırada oturan Rüzgâr’ın üzerinde takılı kalmıştı. Ela gözlerindeki o alaycı, meydan okuyan pırıltı, sanki bu eşleşmeden gizli bir keyif alıyormuş gibi bir havaya bürünmüştü. Sert çene hattı hafifçe gevşemiş, dudaklarının kenarında zorla tuttuğu ukala bir tebessüm belirmişti.
“Rüzgâr Demir mi?” Mert, hemen yanımda fısıltıyla karışık bir dehşetle bana doğru eğildi. “Saçmalık bu! Hocaya söylesek değiştirmez mi? O adamla nasıl proje yapacaksın Toprak? Adamın insanlarla iletişim kurmak gibi bir derdi bile yok.”
Mert’in söylediklerini duymuyor gibiydim. Başımı yavaşça öne çevirdim ama sırtımdaki o ağır baskı bir milim bile hafiflememişti. Birkaç saniye önceki meydan okuyan tavrım yerini garip bir gerginliğe bırakmıştı. Bu kadar insan arasından, tek bir kelime bile etmediğim, üstelik daha ilk dakikadan bakışlarıyla beni hırpalamaya çalışan bir adamla eşleşmek tamamen bir talihsizlikti.
“Değiştirmez,” dedim düz bir sesle. “Ahmet Hocayı tanımıyorsun sanırım. Kararından asla dönmez.”
“Şansına tüküreyim o zaman,” diye mırıldandı Mert.
Ders boyunca amfideki ortam benim için çekilmez bir hal aldı. Profesörün anlattığı Klasik Türk Edebiyatı detayları zihnime uğramadan akıp gidiyordu. Arada sırada arka sıradan gelen küçük hareketlilikleri hissedebiliyordum; Rüzgâr’ın sırtını arkaya yaslayışı, tükenmez kalemi masaya ritmik şekilde vuruşu… Her sesi, sanki doğrudan zihnimin içinde yankılanıyordu.
Ders bittiğinde amfideki öğrenciler hızla eşyalarını toplamaya başladı. Mert ve kızlar kantine doğru yürümek için ayaklandıklarında, ben dosyamı çantama yerleştirmeyi kasıtlı olarak ağırdan alıyordum. Onu beklemek ya da onun ayağına gitmek istemiyordum ama bu projeyi yürütmek zorundaydık.
“Toprak, gelsene,” dedi Melis, kapının yanında durup bana bakarken.
“Siz gidin,” dedim çantamın fermuarını çekerken. “Proje konusunu konuşmam lazım. Arkadan gelirim.”
Melis ve Mert bir bana, bir de sırasından yavaşça kalkmakta olan Rüzgâr’a baktıktan sonra kafalarını sallayıp amfiden çıktılar. Amfi hızla boşalıyordu. Son birkaç öğrenci de kapıdan çıkıp gittiğinde, koca salonda sadece ikimiz kaldık.
Sıramdan çıkıp amfinin basamaklarına doğru ilk adımımı attım. Rüzgâr, o uzun boyu ve atletik duruşuyla basamakların başında durmuş, elini cebine atmış bir şekilde aşağıya, bana bakıyordu. Bir seksen sekizlik boyu, aramızdaki beş santimlik farkı basamakların yüksekliğiyle birleştirilince beni olduğumdan daha da küçük gösteriyordu.
Tam önünde durdum. Aramızda bir iki adımlık mesafe vardı ama onun etrafındaki o yoğun aura, havayı solunmaz hale getiriyordu.
“Demek partnerim sensin,” dedi Rüzgâr. Sesi, düşündüğümden daha derin ve pürüzsüzdü. Ama içinde o gıcık, mesafeli ton tamamen hâkimdi.
“Öyle görünüyor,” dedim, sesimin titremediğimden emin olarak. Mavi-yeşil gözlerimi doğrudan onun ela gözlerine diktim. “Hoşuma gittiğini söyleyemem ama bu dersi geçmek zorundayım.”
Rüzgâr hafifçe başını yana eğdi. Dağınık koyu kahverengi saçları alnına döküldü. Dudaklarında beliren o belli belirsiz gülüş, sınırımı zorlamak ister gibiydi.
“Merak etme, ben de sana bayılmıyorum,” dedi adım adım bana doğru bir adım yaklaşarak. “Ama o notu alacağım. Bu yüzden ayağıma dolanma yeter.”
Tavrındaki bu kibir karşısında kaşlarım çatıldı. Sert bir nefes alarak aramızdaki mesafeyi kapatacak şekilde bende ona doğru bir adım attım. “Ayağına dolanmak mı? Beni tanımıyorsun bile Demir. O projede üstüme düşeni yaparım, sen de kendi payına düşeni yaparsın. İletişimimizi en alt düzeyde tutar, işimize bakarız.”
Rüzgâr beni baştan aşağı, acele etmeden süzdü. Bakışları yüzümde, özellikle dudaklarımda saniyelik bir an durakladıktan sonra tekrar gözlerime tırmandı.
“Harika,” dedi, sesi soğuk bir rüzgâr gibi esti aramızda. “İletişimi en alt düzeyde tutalım.”
Bölüm etkileşimi
