7. bölüm · Beyaz Koridor
2-Ziyaret
Ziyaret vaktine yaklaştıkça odalar boşalmıştı. Tehlikeli hastaların aileleriyle buluşturulduğu odalar ise Bloklardaydı. Onların çığlık ve ağlama sesleri, sevinç sesleri olduğum bloğu dolduruyordu...
Hava kapalıydı yine. Noah'ın dün gece verdiği hırkayı giydim, kapşonunu örttüm. Aslında bahçede işim yoktu çünkü bekleyenim yoktu. Belki de Rebecca ve Andrea'yı izlerdim. Aileler bahçeye doluşmuş, bahçeye koydukları banklarda oturmuşlar ve doktor başlarında konuşuyorlardı.
İşte oradaydı Rebecca ve ailesi. Nedense Rebecca sadece susuyor, üstüyle başıyla uğraşıyor, annesi ise hararetle konuşuyordu. Normalde Rebecca asla susmazdı, annesinin umurunda olmamasına rağmen herşeyi anlatırdı. Kaşlarımı çatıp yanlarına doğru yürümeye başladım, bir an içim burkuldu. Rebecca yamalı ve çirkin olduğunu düşündüğü için Hırkasını giymemişti, o yüzden rüzgâr vurunca hafifçe titriyordu. Kızgındım ona ama hâlâ çok seviyordum ben onu. İnsan kardeşi yerine koyduğu bir insanla bağ kurunca kopması zor olurmuş. Kopmak isteyende yoktu zaten.
Yanlarına yaklaştım, annesi keskin mavi gözleriyle beni süzdü. Rebecca ise annesinin neye baktığını görmek için bana baktı, ne olmuştu Rebecca'nın gözlerine? Hayır dolmamış, ama ağlayacak gibiydi. Ne dedi acaba yine kıza diye annesine baktım. Doktor Elijah bana baktı.
"Birşey mi oldu Violet?" Diye sordu ellerini göğüsünde birleştirmiş hâlde.
Boğazımı temizledim.
"Hayır efendim, sadece Rebecca ve Bayan Rina'nın müsadesiyle yanlarına oturmak istiyordum da..."
Eliejah Rina'ya baktı, Rina ise kafasını salladı. Rebeccaya sormama bile gerek yoktu, hemen yanına oturup bankın altından elini tuttum, rahatlamış gibi nefeslendi. Doktor Elijah ise pahalı beyaz takımlarıyla oturan, ellerini masanın üzerinde birleşmiş Rina'ya bakıp konuştu o tiz sesiyle.
"Ah, Ne yapabiliriz Efendim, bazılarının ailesi olmayınca zavallılar özeniyor böyle şeylere. Merak ediyorlar aile içi konuşmaları." Yutkundum, ona bakamadım bile. Bu sözlerin neredeyse doğru olması içimi yaksa da birşey diyemedim. Özeniyordum evet, ama Rebecca'nın ailesine de pek özenmiyorum. Bunu söyleme gereği duymadan sustum sadece...
Rina ise gülümseyerek Elijah'a baktı ve sorun yok dercesine elini salladı.
"Gördüğünüz gibi anneme saldırmıyorum ve kriz geçirmiyorum. Bizi artık yanlız bırakır mısınız?" Diye doktora bakmadan konuştu ters bir sesle Rebecca.
Zengin yalakası Elijah ellerinizi önünde birleştirdi ve konuştu Rina'ya baktı, Rina onay verince ona bakarak bise karşı asla göstermediği nazik ses tonuyla konuştu.
"İzninizle efendim, bende gidip gelen ailelerle ilgileneyim."
Rina başını salladı, Elijah ise Noah'ın ve ailesinin olduğu masaya gitti. Annesi olduğunu düşündüğüm kadın Noah'ın elini tutmuş okşuyordu, babası ise yanına oturmuş oğlunun sırtını sıvazlıyordu. Tek dikkatimi çeken şey ise annesinin yanında, yani Noah'ın karşısında oturmuş sarışın kızdı... Noah ona bakmadan annesine bakarken o ise elini çenesine yaslamış ona bakıyordu. Güzel bir kızdı yandan, bir an Noah bu tarafa bakar gibi olunca hemen başımı çevirip önüme döndüm...
Rina bana bakmadan kızına döndü.
"Dediğim gibi, doğum gerçekleşene kadar Rusya'da kalacağız, bu akşam yola çıkarız." Doğum deyince kaşlarımı çattım, umarım düşündüğüm şey değildir.
Rebecca ise titreyen sesiyle konuştu. Az önceki sert sesinden eser olmadan, "Ama bu yaklaşık 9 ay kadar olmayacağınız demek, anne ben sensiz yapmam." Rina pek etkilenmişe benzemiyordu, konuşmaya devam etti.
"Bana itiraz etme Rebecca. Bugüne kadar ikinci bir çocuğumuz olmadıysa senin yüzünden. Hep sana benzer mi korkusuyla yaşadım ve cesaret edemedim. Bir de beni tam cesaretimi toplamışken vazgeçirmeye çalışma."
Kaşlarımı çattım, Rebecca ise doku gözlerle annesine bakıyordu, sesi titredi yine... "Benim yüzümden mi? Ama... Ama fiziğin bozulmasın diye istemediğini söylemiştin, yani sen modelsin diye..."
Elini kaldırdı, "küçükken sana söylediğim şeyler bunlar. Artık kocaman kız oldun, 20 yaşında geldin ve-"
"18 anne, 18." Dedi Rebecca hayal kırıklığıyla kırılan sesiyle.
"Her neyse. Ben ve baban doya doya sevip yetiştirebileceğimiz bir çocuk istedik ve oldu. Dediğim gibi, Mankenliği bırakalı 5 yıl oldu çünkü yaşım geçti. Artık annelik duygusunu sonuna kadar hissedeceğim bir çocuk istiyorum."
Ağzım açık kadını dinliyordum. Resmen annelik duygum yok sana karşı diyordu... Rebecca'ya baktım, daha fazla şaşırıp üzülmesini bekliyordum ama susup annesini dinliyordu sessiz akan gözyaşlarıyla. Andrea haklıydı, o da biliyordu annesinin gerçek hislerini ama korkuyordu, korktuğu da başına gelmişti.
"Peki neden Rusya'dq doğum yapmak istiyorsunuz? Yani o kısmı kaçırdım sanırım, merak ettim." Sesim beklediğimden ters çıkınca Rina tek kaşını kaldırıp bana baktı.
"Doğduğum şehirde kızımı doğurmak istiyorum. İngiltere'nin havası bana pek iyi gelmiyor. Rebecca'yı burada doğurdum, sonuç ortada."
"Sonuç ortada mı? Neyin sonucu tam olarak?" Sesimi yükselttim, daha fazla bu kadına tahammül etmeyecektim.
Kadın hiç etkilenmedi, yüzüme küçümser bakışlar attı.
"Şuan bu delilere hastanesinde senin gibilerle muhatap oluyorsam bile bu Rebecca'nın doğurduğu bir sonuç. Sana da yüzlercesini sayardım tatlım ama inan anlayacağını bile sanmıyorum."
"Rebecca bir deli değil, siz buradaki insanlardan daha hastasınız! Beyniniz, kalbiniz hasta sizin."
Rina kızına döndü, Rebecca ise şok içinde bana bakıyordu tabii.
"Sana da yazıklar olsun, beni muhatap ettiğin insanlara bak." Pahalı Prada çantasını taktı ve ayağa kalktı. Ben kalkmadım, Rebecca ise panikledim kalktı.
"Anne? O öyle demek istemedi! Değil mi Violet?" Bana yalvaran bakışlarla bakan Rebecca'yı ve özür bekleyen şımarık annesini umursamadan ayağa kalktım.
"Hayır aynen öyle demek istedim. Umarım Rebecca seni değil 9 ay, bir ömür görmez çünkü bunu hak etmiyorsun! Duydun mu beni? Sen böyle bir kızı hak etmiyorsun, şanslıyız ki Rebecca sana çekmemiş ve umarım doğacak çocuk da çekmez!" Tek nefeste parmağımı sallayarak konuştum. Tüm kinimi dönüyordum Model bozuntusuna. Şımarık kadın asla böyle sözler duymaya alışık olmamış olacakki kumaş eldivenli elini göğüsüne koydu.
"Yeter! Daha fazla böyle saygısızlığı kabul etmeyeceğim." Diye cırladı sonunda.
Güvenliklerden biri telsizini arkasına koyarak yanıma gelip kolumu tuttu.
"Yine ne yaptın Violet?" Diye sordu yüksek sesle. Kolumu çekip Rebecca'nın elini tuttum.
"Hadi Rebecca! Gidelim." Rebecca'yı durdu, gitmek için adım atan annesine içimi acıtan titreyen sesiyle seslendi.
"Anne... geleceksin değil mi?" Rina cevap vermeden topuklusuyla yanımıza gelen güvenlik eşliğiyle büyük kapıya doğru yürümeye başladı...
Bir anda Rebecca beni itince neye uğradığımı şaşırdım.
"Neden böyle birşey yaptın? Neden haddin olmayan şeylere karışıyorsun aptal!" Diye bağırdı ağlarken... Bay fin ve tanımadığım bir doktor Rebecca'nın kolundan tutup sakinleştirmeye çalıştılar.
Dayanamayıp bende bağırdım, etraftaki herkes bize bakmaya başladı...
"Kadın sana çöp muamelesi yaptı salak! Durup izlese miydim?"
"Sanane bundan! O benim annemle aramda olan birşey! Sen karışmasaydın yine geleceğini söylerdi bana." Diye boğazı yırtılırcasına bağırdı... Doktor Finn hemen cebinden sakinleştirici olduğunu tahmin ettiğim bir iğneyi Rebecca'nın koluna batırdı ve yavaşça enjekte etti... Rebecca'nın sesiyle yavaşça gidip bedeni yavaşça çökerken gözlerimin dolduğunu fark edemeden ona baktım ve yaklaştım.
"Sen bunu hak etmiyorsun Rebecca... yapmasaydım seni ezmeye devam edecekti her zamanki gibi. Dayanamadım Rebecca..."
Rebecca birşey söyleyecek gibi oldu ama bayıldı... Doktor Finn onu kucakladı ve iki doktor onu revirin olduğu bloğa doğru götürmeye başladı. Onların peşinden gidecekken tanıdık bir ses arkamdan seslendi.
"Violet?" Arkamı döndüm... Noah'tı, başımı salladım ve var diye. Elimle sağ yanağımdan düşen yaşı sildim direk.
"Az önce ne oldu?"
"Noah, sonra konuşsak olur mu?"
"Emin misin?" Başını yana yatırdı... endişe vardı mavi gözlerinde.
"Eminim, sadece yanlız olmak istiyorum. Sen ailenin yanına git."
"Onlar gitti. Ben seni bu hâlde görünce merak ettim..." Başımı salladım, eli kapşonuma gitti ve itti. Kafamdan kapşonum düşünce Noah'a baktım, o sadece güldü kendi kendine.
"Ne?" Dedim yarım ağız gülümserken, gülümsemesi bulaşıcıydı. Ortada gülmeye dair bir şey olmamasına rağmen.
"Seni Neşelendirmek için, birde yüzünü tam görebilmek için."
"Çok neşelendim şuan." Diye göz devirdim ama gülümsemem genişledi salak gibi!
Gözleri gülüşüme kaydı bir an ama hemen gözlerime döndü.
"Sevindim, neyse ben gideyim, yağmur yağacak. Sende git içeri, gerçi Hırkan var üşümezsin sen şimdi..." hoşuna gitmişti herhalde, bende sanki haberim yokmuş gibi giydiğim yünlü hırkaya baktım sonra tekrar ona.
"Aman, üstümde kalmış öyle. İstersen vereyim, meraklısı değilim giymeye. Zaten büyük bana göre."
"Hayır hayır kalsın, üşüme diye verdim ben onu sana. Sonra aklım kalmasın."
Tek kaşını kaldırıp ona baktım, ardından boğazımı temizledim.
"Aklın kalmasın, üşümüyorum. Neyse git sen, bende revire gideyim..."
Başını salladı, gülümsedi ve kapıdan çıkan diğer ebeveyinlerin ve onlara eşlik eden görevlilerin arasında kayboldu...
Revirin kapısından girmek üzereyken çıkan doktor Finn benim durdurdu.
"Şuan uyuyor, ani kriz yine tutmak üzereydi onu. Sese hassasiyeti var biliyorsun. Bırakta uyusun..." dedi sakin bir sesle konuşup kapıyı kapatırken.
Derin bir nefes aldım... başımı salladım.
"Ben birşey yapmadım, benim yüzümden olmadı... o annesi-"
"Violet, biliyorum. Annesini de, seni de gayet iyi tanıdım. Ama bu Rebecca'nın dinlenmeye ihtiyacı olduğu gerçeğini değiştirmez. Tamam mı?" Usulca konuştu benimle...
"Defol git diyorsunuz yani." Dedim kapıya bakarken.
"Hayır, git ve aranızdaki meseleyi o iyi olunca konuşun diyorum. Anlaştık mı, çilli?" Sondakini sanki kaba olmamak için söylemiş gibiydi ama söylerken de gülümsüyordu. Ona baktım ve güldüm hafifçe.
"Siz kendi çillerinize bakın önce, benden daha çok var, hemde kırmızı."
"Ama bana çilli diyemezsin, sor bakalım neden?' Diye konuştu, sesine alaycı bir gizemli hava katmak için. Oyununa katıldım ve başımı öne eğerek göz kırptım.
"Neden?"
"Çünkü aramızda 25 yaş var küçük saygısız velet." Velet derken güldü. Kendimi tutamayıp bende güldüm, ikimizde ses çıkarmamak için tuttuk birbirimizi.
Kızıl saçlı, beyaz tenli ve kahverengi gözleri vardı. Hafiften sakalı da vardı. Boyu 1.75 civarda falandı. Hiç böyle sohbet etme şansımız olmamıştı.
"Neyse ben gideyim, sende durma burda. Tamam mı?" Başımı salladım, o bana gülümseyip giderken iç çekerek bende odamın olduğu katta çıktım.
Merdivenlerin son basamağı çıkarken bir an durdum. Etrafa bakındım. Yağan yağmurla herkes odasındaydı. İşte fırsat diye mırıldandım...
Merdivenleri 4'erli 4'erli inmeye başladım hızla. Noah'ın ittiği eşorfmanımı kafama takıp bahçeye açılan kapıdan son hızla karşı bloğa doğru koşmaya başladım... hemde yağmurdan ıslanmadan hemde işimi hızlı halletmek için.
Siyah eşorfmanımın arka cebindeki kağıt ıslanmasın diye büyük mücadele verdim. Sonunda bloğa daldım ve soluklandım. Bahçe çok büyüktü ve her tarafım ıslanmıştı gelene kadar. Hemen Alisto be Andrea'nın odasının olduğu kata çıktım. Nöbetçi doktorlar beni görmesine rağmen birşey demedi.
Muhtemelen Müdüre Howard'ın beni görevlendirdiğini düşünmüşlerdi, tıpkı bizim kattaki nöbetçi stajerler gibi.
Kapıya yavaşça yaklaştım ve tıkladım. Bu katın nöbetçisi şansıma Bayan jess'ti. Jess elindeki iğneyi incelerken koridorun bir sütununun altındaki sandalyede oturmuş konuşmaya başladı.
"Bu sefer ne oldu?" Ona bakmadan kapıyı tıkladım yine.
"Bayan Howard Alisto'yu görmek istedi, bende onu çağırıyorum."
"Neden beni aramadı?" Dedi çerçeveli gözlüklerinin üstünden bana bakarken.
Kapıyı açan kişi tahmin ettiğim gibi Alisto değil Noah'tı, kısa bir bakışmadan sonra bu sefer tam Jess'e döndüm.
"Bana eziyet çektirmek için! Şu halime bakar mısın? O bahçede yürüyüp ıslandım." Dedim acıtasyon yaparak.
Bayan jess ani ses değişimiyle konuştu.
"Ah zavallılar kızım. Hayat böyledir işte. Bayan Howard gibileri gelir ve-"
"Hayatımızı siker, biliyoruz." Dedim önüme dönüp hızlı hızlı Noah'a bakıp konuşurken. Muhtemelen küfürlerime alışık olacak kadar çok bu hastanede kalan ama yine de ağzı bir karış açık kalmış jess'e sırtımı dönmüştüm.
"Alisto'yu çağırır mısın? Lütfen acil!' Dedim fısıldayarak. Başını salladı ve odaya girip ranzanın üstündeki Alisto'yu dürttü. Alisto ziyaretçiler gidene ve öğle yemeğine kadar yatmak istemiş olmalıydı, sonuçta onunda benim gibi bekleyeni yada ziyaretçisi yoktu...
Alisto beni görünce hemen kalktı, Noah'a çarpmamaya dikkat ederek yanıma geldi ve içeriden kapının yanındaki tabanı delik ayakkabısını giymeye başladı.
"Hızlı!" Diye fısıldadım.
Panikle saçma sapan düğümler atmaya başladı bu seferde. Eğilip titreyen ellerinden kurtardım bağıcıklarını ve ben bağlamaya başladım. Tam konuşacaktım ki Noah kapının eşiğinde durmuş tepemizde bizi izliyordu.
Bağcıkları bağladım ve Alisto'nun elini tutarak birlikte ayağa kalktık. Dikkat çekmemek adına Noah'a baktım. "Andrea'ya gittiğimizi söyle olur mu?"
Kaşlarını çattı "Nereye gidiyorsunuz ki? Öğle yemeğine daha 1 saat var diye biliyorum."
Alisto gerildi, elleri titrerken elini daha sıkı tuttum.
"Bayan Howard'ın odasına!" Diye patladım. "Alisto yine yatağa işeyince çok kızdı ve ikimizi tokatlamak için odasına çağırıyor."
Alisto kıpkırmızı oldu ve daha çok gerildi, sırf durumdan kurtulmak için ortaya saçma sapan bir yalan atmıştım. Utançtan neredeyse ağlayacaktı çünkü arkadaki Jess'te nıclıyordu.
"Niye seni o işedi diye tokatlasın ki? Ayrıca Alisto sen yatağa mı işiyorsun? Ah bir de Andrea oda da yok! Bayan Sarah ile görüşmede." Tek solukla konuşunca alık alık ona baktım. Ardından yapmacık şekilde gülümsedim.
"Yemekte görüşürüz!" Ve Alisto'yu çekerek merdivenlerden hızla indik...
Bugün ikimizde ailelerimizle buluşacaktık. 2 yıl sonra aradığımız fırsat gelmişti ve biz bunu kullanacaktık.
...
