Bölümler 2Şu an: GÜNEŞ'Lİ BİR GÜN
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bir bahar sabahında, ıslak sokaklara yansıyan güneşin rengârenk parıltıları eşliğinde menekşelerin uyumu harikaydı doğrusu. Sanki renklerini doğaya uyumlarcasına düzenliyordu yine...
Renk renk menekşeler, kalanşolar, cam güzelleri ve daha birçok çiçek, sanki birbirleriyle yarış halinde açmışlardı bahar sevinciyle.
Aynı şekilde baharın etkisiyle uyanan mutluluk hormonu sarmıştı ruhunu. Onlara bakmaya doyamadığı, ne kadar sevdiği her halinden belliydi. Yapraklarına dokunmaya kıyamıyordu bazen ve gözlerinde çiçek sevgisi olmayan birine satmak içinden bile gelmiyordu. Ama bu onun işiydi. Zaman zaman fazla duyarlı olsa da neyse ki kendine gelip onları gözden çıkarabiliyordu mecburen.
"Güüüneeeş! Kııızıım!"
Birden daldığı güzelliklerden irkilerek yerinden fırladı. Babası, dükkânın üst katındaki evlerinin camından beline kadar sarkmış, ona sesleniyordu.
"Babacığım, sana kaç kere söyledim, şunu bir daha yapma diye! Korkuyorum bir gün düşeceksin! Telefonun var, neden kullanmıyorsun?"
"O dandik telefonu bulup seni aramam ve senin beni o kadar çağrıdan sonra cevaplaman ne kadar uzun sürüyor, bilmiyor musun? Bu daha kolay. Hem komşular arada sesimi duyup ‘Kemal Bey çok şükür, gayet sağlıklı’ diyorlar."
Dedi ve ardından ikisi de birbirine bakıp gülüştüler.
"Evet Kemal Beyciğim, ne istiyorsunuz?"
Kemal Bey yine gülümseyerek cevap verdi:
"Siyah pantolonum nerede?"
"Dolabında babacığım, ütüleyip astım. Diğerlerinin yanında."
"Renk körü oldum galiba. Tamam, hadi işine bak sen. Ben biraz dışarı çıkacağım, sana kolay gelsin."
"Sağ ol babacığım."
Çiçek dükkânı, Güneş’in evi gibiydi sanki. Üst katı babasına, alt kat da ona tahsis edilmiş gibiydi. Zaten öyleydi de. Şu an dükkân olan bölüm, Güneş’in çiçekleri eve sığmayınca alt kat bir çiçek evine dönüşmüştü. Bu yüzden adı da “Güneş’in Çiçek Evi” olmuştu. Daha farklı bir isim de olamazdı galiba. Güneş’in hayatında her şeyin bir anlamı vardı ve olmalıydı da zaten.
Dükkânın arka kapısından büyük bir bahçeye çıkılıyordu. Bahçe itinayla peyzajlanmış olsa da şu sıralar Güneş’in depo olarak kullandığı küçük garajıyla beraber, bakıma muhtaç çiçeklerin, saksıların ve üst üste yığılmış toprak paketlerinin doldurduğu bir alan haline gelmişti.
Dükkânı açana kadar Güneş bu bahçeye oldukça özen gösterirdi. Fakat her zaman güzel görünen ama ona göre hiç işi bitmeyen dükkânından dolayı bahçeyi temizlemeye fırsat bulamıyordu.
Eskiden bahçeyi süsleyen rengârenk güller adeta Güneş’e küsmüş, trip atıyorlardı. Güneş arada onlara dalıp suçunu bildiği için gönüllerini almaya çalışsa da hâlâ kendilerine gelememişlerdi belli ki.
Aynı bahçeden evin üst katına çıkan süslü, işlemeli beyaz demir parmaklıklı merdiven önce büyük bir terasa çıkıyordu. Aralıklı olarak pembe, mor ve sarı saksılar içinde her mevsim taze kalan her renkten sardunyalar vardı. Güneş onlarla sürekli uğraşmak zorunda kalmıyordu. Onlar zaten merdiven boyunca ihtişamlarıyla mutluydular.
Bahçenin etrafı, kaleyi andıran yüksek taş duvarlarla çevriliydi. Adeta Kemal Bey, kızını kötülüklerden korumak için bu kale misali duvarları özellikle yaptırmış gibiydi. Duvarların ardında küçük bir koru vardı fakat bahçeden sadece ağaçların en tepesi ve gökyüzü görünebiliyordu. Bir de fon müziği gibi kuşların cıvıltı sesleri...
Eskiden, yaşadıkları bu mahallenin neredeyse yarısı bu ormana aitmiş. Zamanla betonlaşmanın artmasıyla ne yazık ki orman katledilmiş. Tehlikenin geç farkına varan mahalleli, yalnızca üç bin hektarlık bu alanı kurtarabilmiş ve doğal park olarak koruma altına almıştı.
Kemal Bey bütün asaletiyle dükkânın kapısında belirdi. Üzerinde uzun siyah kabanı, içinde füme yeleğiyle uyumlu ekru gömleği ve siyah pantolonu vardı. Yeleğinin cebinden sarkan zinciriyle köstekli saati ışıl ışıl parlıyordu. Yetmiş yaşına yaklaşmasına rağmen hiç dökülmemiş, şakaklarına doğru beyazlamış saçları ve parlak cildi onu yaşından daha genç gösteriyordu. Oldukça yakışıklı bir beyefendiydi.
Kemal Bey eskiden avukattı. İşini çok ciddiye alır, asla çıkarı için kendi doğrularından şaşmazdı. Kurallar onun için hep önemliydi. Genç yaşta eşini kaybetmiş olması, onu zaman zaman soğuk ve huysuz bir adama dönüştürüyor olsa da yaşam enerjisi ve evlatlarına sevgisi hep aynıydı.
Güneş’in iki ağabeyi vardı: Kaan ve Hakan. İkisi de akraba olan eşleriyle yurt dışında tanışıp oraya yerleşmişti. Her fırsatta Güneş’i ve babalarını arayıp yokluklarını hissettirmemeye çalışıyorlardı. Oysa Kemal Bey’in en büyük hayali, tüm ailesinin bir arada mutlu bir hayat sürmesiydi.
“Güneş’im, görüşürüz canım. Benim bazı işlerim var. Biraz da temiz havaya ihtiyacım...”
“Tamam babacığım. Kendine dikkat et lütfen. Görüşürüz.”
Güneş tam içeri girecekken biraz uzaktan ona doğru gelen bir çift dikkatini çekti. El ele, güle oynaya yürüyorlardı. Kızın gözleri güllere takılmıştı. Ne kadar mutlu görünüyorlardı. Gül bahçesinin önünde durdular. Kız hiç konuşmadan, adeta çiçeklerle aşk yaşıyordu. Erkek arkadaş ise fiyatlara göz gezdiriyor, belli ki daha makul bir alternatif arıyordu.
Durumu anlayan Güneş, kızın bu kadar sevgiyle baktığı güllerden ona hediye etmek istedi. Fakat asıl vermek istediği mesaj farklıydı. Güneş elinde bir demet papatyayla erkeğe bakarak kıza doğru yaklaştı:
“Kırmızı güller aşkı simgeler.”
Kız hemen heyecanla atladı:
“Eveeeet!”
Güneş gülümsedi.
“Fakat bence saf aşk ve duru güzellik papatyalardadır. Bazen basit şeylerde aramayı bilmeliyiz mutluluğu.”
Kız Güneş’e bakarak içtenlikle:
“Gerçekten doğru söylüyorsunuz,” dedi.
Erkeğin yüzüne bir gülümseme yerleşti. Tedirgin hâlinin yerini huzur aldı. Güneş’e dönerek sordu:
“Ne kadar?”
“Bu kez benden olsun,” dedi Güneş.
Teşekkür edip güle oynaya yollarına devam ettiler. Güneş huzurla arkalarından bakakaldı. Tam başını çevirdiği anda o kocaman yeşil gözlerle göz göze geldi. Genç adam, gözlerini ani bir hızla kaçırdı. Yavaş adımlarını hızlandırarak karşı kaldırımdan yürümeye devam etti ve caddenin sonundaki küçük markete girdi...
Bu genç adam uzunca bir süredir dükkânın önünden güya çiçeklere bakıyormuş gibi görünerek geçip gidiyordu.
Güneş bu duruma alışkındı aslında.
Kendi güzelliğini pek önemsemesede;uzun dalgalı sarı saçları, pürüzsüz cildi ve narin fiziğiyle oldukça güzel bir kadındı.Otuz yaşında olmasına rağmen yirmisine yeni girmiş gibi görünüyordu.Bunun gibi hayranlık durumları onun için gayet sıradan şeylerdi artık.
Pek çok arkadaşlık ve evlilik teklifi almasına rağmen aşka ve erkeklere olan önyargısı malesef kapılarını sürekli kapalı tutmasını sağlıyordu. Onun için huzur çok önemliydi ve bunu da sadece çiçekleri ve okumaya fırsat bulabildiği sürece dalıp gittiği kitapları veriyordu ona.
Bütün bunlara rağmen bu adamın sessiz ve uzun bakışları onu rahatsız etmeye başlamıştı.
Aniden verdiği bir kararla dükkanı kilitleyip ihtiyaçlarını alma bahanesiyle caddenin sonundaki markete doğru yol aldı.
İçeriye girmeyle;
"Oooo hoşgeldin kızım, sanki içeriye güneş doğdu bir anda."
dedi Osman Bey.
Güneş ve Osman Bey bu sözün ardından gülüşmeye başladılar.
"Hosbuldum Osman amca." Dedi Güneş gülümseyerek.
Genç adam ne olduğunu anlayamamış şaşkın bakışlarla gözlerini nerede sabitleyeceğini bilemeyen haliyle parasını vererek hızla marketten dışarıya çıktı.
Herkes kısa bir şok halinden sonra;
-Buyur Güneş kızım ne istiyordun?
-Osman amca bazı ihtiyaçlarımı alacağım.Ben hemen şu sepete doldurmayım.
-Tamam kızım nasıl istersen.
Osman Bey tombul, kısa boylu ve gözlüklü tam bir tonton bakkal amca kıvamında bir adamdı. İnsan ilişkileri çok iyiydi. Herkese özel anlatacak bir konusu vardı mutlaka.Tabİri caizse mahallenin ayaklı gazetesiydi aslında.Uzun süre mahalleden uzak kalan kişiler istediği zaman Osman Bey'e gidip yerel ve genel olarak kendini güncelleyebilirdi.
Osman Bey;
-Kemal Bey bugün yine bütün ihtişamıyla gezmelere gidiyordu.
Güneş;
-Evet, arada nefes almaya ihtiyaç duyuyor.
- İşler nasıl gidiyor kızım?
- İlkbahar geldi hareketlenmeler başladı Osman amcacım.
O sırada arka caddede büyük binanın sahibi Yahya Bey söylenerek daldı içeriye.
- Ah Osman bu kiracılar birgün beni deli edecek. Hiçmi istediğim gibi biri çıkmaz yahu!
- Dur bi hele otur dinlen,noldu yine anlat?
- Hadi diğerleri neyse de, şu çatıdaki zırtapozu hiç sevemedim. Öğrenci diye acıdım verdim. Evi resmen botanik bahçesine çevirdi. Her bulduğu otu eve sokmuş.
Osman Bey Güneş'e aldırış etmeden konuşan Yahya Bey'e kaş göz işareti yapıyordu fakat kendi sinir haline kilitlenmiş bir halde veryansın etmeye devam ediyordu.
- Bak görürsün Osman yakında bütün otlarını kendisiyle birlikte atacağım sokağa. Zaten verdiği yarım yamalak kira, hiç çekemem.
Güneş, bu nefret dolu adamın sözlerini duymaya daha fazla tahammül edemiyordu. Bu sözler kendi sevgi dolu kalbine oldukça ağır gelmişti,adeta buz kesilmişti her yanı ve aynı ortamda daha fazla kalamazdı.
- Osman amca şunları hesaplar mısın hemen dedi.
Osman Bey onu anladığını gösteren bir tavırla en acil yoldan malzemeleri poşetleyip verdi Güneş'e.
- Güle güle kızım yine beklerim. Dedi Osman Bey ve sonra;
Güneş hızlıca marketten çıkarak soluğu çiçeklerinin yanında aldı.
Güzel başlayan günün ardından kasvetli akşam saatleri başlamıştı. Babasıyla karşılıklı kahvelerini yudumlarken, Güneş'in içini kemiren o his "Acaba gerçekten yapar mı?" Yahya Bey'in o kötü planları gün boyu aklından hiç çıkmamıştı.
Kemal Bey yorucu gezinti gününün ardından doğal olarak koltuğunda çoktan uyuya kalmıştı. Güneş kitabına dalmış okumayı sürdürürken bile içindeki o his... Ve çok geçmeden dışarıdan gelen koşuşturmayla birlikte bağırma sesleri ve ardından acı bir ambulans sireni...
Kemal Bey ve Güneş oturdukları yerden fırlayarak pencereye yöneldiler. O sırada birde polis arabası Osman Bey'in marketinin önünden geçerek arka caddeye yöneldi.
Güneş
- Aman Allahım! Korktuğum oldu galiba.
- Kızım ne oldu? Korktuğun neydi? Diye sordu babası.
Aynı anda üzerlerine hırkalarını alıp sokağa fırladılar.
Güneş gördüğü manzara karşısında donup kalmıştı adeta. O anda Onunla yani Sarp'la gözgöze geldi yine. Bu kez Sarp gözlerini kaçırmadı. Yeşil gözleri kıpkırmızı kançanağına dönmüş, bütün vücudu titriyordu. İki iri kıyım polisin kollarında elleri kelepçeli polis aracına doğru götürülüyordu.
Etrafta birsürü yaralı ve belkide artık yasamayanlar vardı. Fakat herkes Yahya Bey'in etrafında toplanmış, sağlık görevlileri eşliğinde onunla ilgilenmeye hatta yakınlarını telkin etmeye çalışıyorlardı.
..........................
İçlerinden bazıları;
- Sarp sen bu mahalleye birdaha gelemeyeceksin!
Kemal bey de doğal olarak Yahya Bey'in yanına gitti.Kafasina yediği taş darbeleriyle kanlar içinde kalmıştı suratı. Sağlık görevlileri ciddi birsey olmadığını soyleyerek Ambulansa bindirip gönderdiler.
Diğer yaralılara gelince; difenbahya, yucca, peperomya, pilea, avage ve güzelim devasa Benjamin ve daha bir çok çiçek saksıları kırılmış, kökleri hemen hemen hepsinin dışarda etrafa yayılmış bir şekilde öylece yatıyorlardı. Onları kaderlerine terkedemezdi. Hemen kollarını sıvadı ve Osman Bey'den biraz poşet,kürek ve birkaç koli alarak
Yerlere saçılmış enkazı toparlamaya başladı.Herbirini incitmeden kolilere yerleştirdi. Olayın ardından mahalleli dedikoduya çoktan başlamıştı bile. Yahya Bey gerçekten dediğini yapmıştı ev sahipliği hakkına güvenerek Sarp'ın evde olmadığı bir anda bütün bitkilerini bütün kin ve nefretle
Sokağa firlatmıştı. Eve gelip bitkilerinin halini gören Sarp bu durumda nasıl sakin kalabilirdi ki. Sonrasında gelen uzun tartışma ve Yahya Bey'in kafasına aldığı taş darbeleri sonucunda olay bu şekilde sonuçlanmıştı. Kimsenin Sarp'la ilgili herhangi bir sıkıntısı yoktu mahallede ama Yahya Bey'in ise her durumda gösterdiği tavır herkes tarafından bilinmesine rağmen şuan günah keçisi ve bu olayın tek suçlusu Sarp görünüyordu mahallenin dilinde.
Sohbete dalıp önce Güneş'i farketmediler sonra birkaç kişi;
- Ne yapıyor bu kız? Dediler
Kemal Bey;
- Kızım ne yapıyorsun bırak çöpçü toplar bunları.
- Hayır baba onları böyle bırakamam. Anla beni.
- Kızım anlıyorum ama burda olmaz böyle.
- Baba olmayacak birşey yok onlarda canlı,bu yapılmalıydı.
Etraftaki insanların bazıları gülüyor, bazıları da kızgın bir tavırla Güneş'i izliyordu. Fakat O kararlıydı hepsini kurtarmaya işi bitmeden de oradan ayrılmayı düşünmüyordu. Dakikalar sonra kalabalık dağıldı ve sadece üç kişi kaldı sokakta. Güneş, Kemal Bey ve Osman Bey. İşini bitirdikten sonra çiçekleri arka bahçelerine taşıdılar. Zaten oldukça karışık olan bahçe iyice dolup taşmıştı bu hurda çiçeklerle.
Güneş;
- Osman amca ararsa emanetlerinin
bende ve güvende olduğunu bilsin.
- Tamam kızım gelebilirse inşallah söylerim. Oysaki ne kadar hoşsohbet, efendi bir çocuktu. Ah Yahya Bey insanı delirtmekte üstüne yok neyseki ucuz kurtuldu. Haydi iyi geceler size.
Deyip gitti.
Kemal Bey kızına uzunca bir bakış attıktan sonra,
- Ah benim sevgi dolu koca yüreklim. Keşke herkes senin kadar iyi niyetli olsa bu dünyada.
Dedi ve kızının sarı saçlarına bir öpücük kondurarak odasına doğru yöneldi.
Peki ne olmuştu şimdi, bitmismiydi herşey çiçekleri kurtarınca. İçindeki o kötü his bı nebze dinmisti sanki ama Sarp'ın o canavar gibi görüntüsü gözünün önünden hiç gitmiyordu.
Aniden kafasında bir şimşek çaktı. Sarp aslında onu değil her gün çiçekleri izliyormuş hayranlıkla. Kendinden başkalarının da çiçeklere aşık olabileceğini düşündü doğal olarak.
Sabahın ilk ışıklarıyla kalktı Güneş. Gece çok iyi uyuduğu söylenemezdi doğrusu. Bembeyaz pürüzsüz güzel yüzünde beliren gözaltı morlukları bu durumun açık bir göstergesiydi.
Babasının da erken kalktığını bildiği için kahvaltısını hazırlayıp bahçeye inmeyi planlıyordu. Demlediği çayın bir kısmını termosa koyup bir iki lokma birşeyler atıştırdı ve babasına görünmeden bahçeye indi.
Burada çok iş vardı ama ilk iş emanetleri sağlama almaktı. Benjamin oldukça hassas bir çiçekti. Güneş ona pek çiçek gözüyle bakmıyordu aslında. Onun için küçük bir ağaçtı yada büyük bir salon bitkisi. Asıl önemli olan aldıkları o büyük darbeden sonra yaşayabilecekler miydi?
Benjamin in yan tarafı kırılan saksını değiştirmek pek kolay olmayacak gibiydi. Düşündü taşındı ve yan tarafındaki topraklarından bir kısmını alarak, ağacın dip kısmından tutarak kaldırdı. O anda toprakla beraber birkaç katlanmış kağıt döküldü yere. Önce onları çöp zannedip umursamadı ve işine devam etti.
Daha büyük bir saksıyı vitaminli, taze toprakla doldurup benjamini oraya yerleştirirken birkaç kağıt daha düştü yere. Bu durum oldukça ilginçti. Daha dikkatli baktığında daha bir sürü kağıt vardı köklerinin arasına sıkışmış. Kağıtlardan kimisi çürümüş parçalanmış, kimisi de daha yeni gibiydi.
İlk düşen kağıtlardan birini açtı ve bir şeyler yazılı olduğunu gördü.
- Gözlerimde sadece onun güzelliği saklı🗝️
Sonra ikinci kağıdı alıp açtı.
- Sen benim ulaşılmazımsın
EFSUN❤️
Bu notla sevdiği kızın adını öğrenmiş oldu ve merakına yenik düşerek bir kağıt daha açtı.
- Bakışlarınla kalbimde açtığın yaranın iyileşmesi artık mümkün olmayacak
Ve başka bir kağıt,
- Dağlar kadar derdimin herzaman zirvesinde olacaksın EFSUN❤️
Daha fazla devam etmemeye karar verdi bir anda ve bu yaptığından dolayı kendisine çok kızdı. Resmen Sarp'ın özel sırlarını okumuştu. Aynı zamanda onun kalbinin içini de görmüştü. Derin bir aşk acısı içinde olduğunu biliyordu artık. Belliki bunu bilen benjaminden sonra ikinci sırdaştı Güneş.
Kimdi bu Efsun,nasıl bir kızdı ki Sarp'ın bu denli acı çekmesinin sebebi olabiliyordu. Daha fazla okusa ögrenecekti belki ama bunu asla yapmayacaktı.
Notları tekrar saksının dibine gömerek diğer çiçeklerle ilgilenmeye devam etti. Ama aklı okuyamadıklarında kalmıştı.
İşini bitirdikten sonra, olağan günlük seyrine devam etti fakat aklında hâlâ bitmek bilmeyen onlarca soru...
Tam kendini işine verip çiçekleriyle meşgul oluyordu ki yeniden akla ziyan sorularla başbaşa kalıyordu.
Güneş, "Böyle sevilmek için neler vermezdim" diye mırıldandı ve eski anıları geldi aklına.
Güneş okul yıllarında tanışıp nişanlandığı Koray dan hiçbir zaman böyle duygusal bir ilgi görmemişti. Dili Güneş'i sevdiğini söylerken sanki o Güneş'in sadece dış görünüşünü seviyor gibiydi. Onun Güneşle ilgili aldığı iltifatlar Koray'ın resmen egosunu besliyordu. Bunların Güneş'e hiçbir duygusal katkısı yoktu. Çoğu zaman kendi çıkarı için Güneş'e emirler yağdırır dururdu. Ömrünü böyle bir insanla devam ettiremeyeceğini anlayan Güneş bu işe bir son verdi ve bir erkekten duygusal beklenti sayfasını uzunca bir süre kapalı tuttu. Taaki Sarp'ın notlarında hissettiği gerçek aşk onu etkileyen kadar.
İçten içe ona hayranlık besliyordu artık.
Bir kaç gün sonra,Osman Bey den Sarp'ın memleketine gittiğini öğrendi. Osman bey onun özel eşyalarını kargoyla göndermiş ve çiçeklerinin de Güneş'in dükkanında olduğunu söylemişti. Ona göre Sarp artık buralara dönmezdi. Güneş bu durumda ne yapacağını bilemedi. Cesaret edip numarasını da isteyemedi.
Çiçekler ve Benjamin daha pek çok bilinmez sırlarıyla Güneş'in başına kalakalmışlardı öylece...
Bölüm etkileşimi
