12. bölüm · BELA PATRONUM
12.Bölüm
Yani benimle nişanlı gibi görünmekle ilgili bir sorunu yok muydu? İyi ama neden? Kafamda biriken sorular gitgide daha fazla yer kaplamaya başlasa da, ona bu sorulardan bahsetmeye cesaret edemedim.
Sarı ışıklar dans edenlerin üzerine yansırken yavaş ve romantik bir müzik çalıyordu. Kaya Bey beni geriye yatırdığı noktadan yavaşça kendine doğru çekti ve belimdeki tutuşunu sıkılaştırdı. Girdiğim o masalsı transtan kendimi kurtarmak için zorladım; kelimeler ağzımdan güçlükle döküldü:
"Bir sorunum yok ama neden yalan söyleme gereği duyduğunuzu merak ettim."
"Çünkü gördüğün o adamlar dünür oldukları kadar iş ortağılar da... Ve hayatında düzgün bir ilişkisi olmayan, bekar insanlarla iş yapmıyorlar. Aile kavramına çok bağlı oldukları için sadece sorumluluk sahibi kişilerle ortaklık kuruyorlar; bekarlara güvenmiyorlar."
"Peki, onlarla gerçekten iş yapacak mısınız?"
"Bizi yarınki yemeğe bu yüzden çağırdı; benimle ortak olup olamayacağına karar vermek için. Eğer yarın sorunsuz geçerse, evet, ortak olacağım."
Başımı salladım. Bu ortaklık onun için gerçekten önemli olmalıydı; gerçi işle ilgili her şey onun için her zaman çok önemliydi. Şarkı bittiğinde yerimize geçmiştik ama sanki hâlâ belimdeki kollarını hissediyordum. Bu his içime tatlı bir heyecan yayarken, son zamanlarda tehlikeli bir şekilde birbirimize yakınlaştığımızı fark ettim. Ve bu kesinlikle iyi bir şey değildi.
Onunla ilgili hislerime zar zor son vermişken, tekrardan böyle bir şeyin yaşanmasını kaldıramazdım. Çünkü biliyordum ki bu yine tek taraflı olurdu ve ben artık birine platonik bir şekilde bağımlı kalmak istemiyordum. Benim sevdiğim kadar beni de sevecek birine ihtiyacım vardı ve bunu onunla bulamayacağımın gayet farkındaydım. Bu yüzden, en kısa zamanda ondan uzaklaşmalıydım.
İlerleyen saatlerde kalabalık azalınca otele dönmek üzere yola çıktık. Yolculuğun yorgunluğu ve üzerine yeterince dinlenemeden katıldığım bu davet beni fazlasıyla tüketmişti. Tek istediğim üzerimdeki elbiseyi çıkarıp kendimi yatağa atmaktı. Ne kadar direnmeye çalışsam da gözlerim yorgunluktan kapanmaya başladı. Yolumuz uzun olduğu için biraz kestirmenin sorun olmayacağını düşündüm.
Gözlerimi araladığımda kendimi otel odasında buldum. Pencereden sızan güneş ışığı gözlerimi kamaştırırken, şaşkınlıkla elimi ağzıma götürdüm. Biri beni odaya kadar taşımıştı! Neden beni uyandırmamışlardı ki? Kendimi inanılmaz mahcup hissederken, ne düşüneceğimi bilemez bir haldeydim. En azından elbisenin hâlâ üzerimde olmasına şükrettim.
Aynada utançla kızaran yüzüme baktım. Koskoca Kaya Argun'un beni kucağında taşımış olabileceğini düşündükçe ellerimle yüzümü kapatıyor, sinir krizine benzer küçük çığlıklar atıyordum. Sonra aklıma gelen diğer ihtimalle biraz olsun sakinleştim: Beni muhtemelen Selim Bey taşımıştı. Sonuçta o varken patronum neden kendini yorsundu ki, öyle değil mi? Bu düşünceyle derin bir nefes alıp rahatladım; aksi takdirde bugün patronumun yüzüne bakamazdım.
Poşetleri karıştırıp içinden mini bir kot etek ve beyaz bir tişört çıkardım. Akşamki yemeğe daha vakit vardı ve o zamana kadar rahat bir şeyler giymek istiyordum. Telefonuma gelen mesaj sesiyle, dün sabahtan beri telefonuma doğru dürüst bakamadığımı hatırladım ve hemen mesajları açtım.
Alper, iş gezimin nasıl geçtiğini sormuştu. Ona fazla detay vermeden güzel geçtiğine dair birkaç şey yazdım ve ben de ona halini hatırını sordum. Alper kibar bir çocuktu ve benimle ilgilendiğini artık net bir şekilde anlıyordum. Ona karşılık vermek, belki bir randevuya çıkıp işlerin nereye varacağını görmek istiyordum.
Ama Alper ile ilgili ne zaman bir hayal kurmaya çalışsam, patronumun beni Dark'ın o karanlık koridorunda sıkıştırdığı sahne ve sert uyarısı zihnime sızıyordu. Sahi, bu kadar tepki vermesini gerektirecek ne olmuştu? Bu soru, başka soruları da peşinden getirdi: Alper'in ailesiyle patronum arasında nasıl bir düşmanlık vardı? Alper'in tüm bunlardan haberi var mıydı? Üstelik patronumun düşmanının, en yakın arkadaşlarımdan birinin kuzeni çıkması da ne büyük tesadüftü... Kafam bu kadar karmakarışıkken ne yapmam gerektiğini gerçekten bilmiyordum. Bu kasvetli ruh halini üzerimden atmak için kendimi banyoya attım ve uzun bir duşun ardından hazırlanmaya başladım.
Yatağın üzerine ayırdığım kıyafetleri giyip makyaj yapmadan sadece güneş kremimi sürdüm ve odadan çıktım. Dünkü aşçı İtalyanca günaydın deyip işine döndü; aslında işi kahvaltı hazırlamak değil, diğer çalışanların hazırladığı tabakları masaya uygun şekilde dizmekti. Kaya Bey ortalıkta görünmeyince hâlâ uyuduğunu düşünüp rahatlamıştım; ancak tam o sırada kulağında telefon, üzerinde beyaz şort ve tişörtle kapıdan içeri girdi.
Onu böyle görmeye hiç alışkın değildim, genelde hep takım elbise giyerdi. Bu haliyle bile o kadar dikkat çekiciydi ki, dalıp gitmemek için hemen hazırlanan masaya oturdum.
"Davete kadar bir işimiz yok. Biraz gezmek ister misin?"
Ağzıma attığım peynirle birlikte öylece kalakaldım. O az önce gerçekten "gezmek"ten mi bahsetmişti? Lokmamı zorlukla yutarken bir an düşündüm. Bulunduğumuz şehri keşfetmek harika olurdu; daha önce İtalya'ya gelmiştim ama farklı bir şehre gitmiştik ve pek gezme fırsatım olmamıştı. Şimdi bu fırsatı değerlendirebilirdim.
"Aslında gezmeyi isterim ama sizin gerçekten gezmek istediğinizden şüpheliyim. Eğer bunu sadece benim için söylüyorsanız hiç zahmet etmeyin Kaya Bey, ben kendim de gezebilirim."
Kaşları her zamanki gibi çatılırken, "Acaba yine neyi yanlış söyledim?" diye geçirdim içimden.
"Bilmediğin yabancı bir şehirde tek başına mı gezmeyi düşünüyorsun?"
"Öyle ama burası İtalya, Bağdat değil. Üstelik benimle geldiğin için tek başına gezemezsin."
Bu kadar net ve kestirip atan bir cevap beklemiyordum. Sesi her zamanki gibi otoriterdi ama bu kez içinde tarif edemediğim, belki de sadece bana öyle gelen, sahiplenici bir tını vardı. Sanki İtalya'nın orta yerinde beni tek başıma bırakma fikri bile onu sinirlendirmeye yetmişti.
"Anlaşıldı Kaya Bey," dedim, sesimdeki hafif iğnelemeyi gizlemeye çalışarak. "O zaman sizin rehberliğinize muhtacım demektir."
Kafasını yavaşça bana çevirdi, bakışları bir an yüzümde oyalandı ama yine o ifadesiz maskesini takındı. "Rehberlik değil, Selin. Sadece tedbir. Hazırsan çıkalım."
Kafamı sallayıp tabağıma döndüm. Onunla İtalya sokaklarında, üstelik bu kadar gayriresmi kıyafetlerle dolaşacak olmak fikri içimde tarif edemediğim bir kıpırtıya sebep olmuştu. Acaba korumalar bizi ne kadar yakından takip edecekti? Yoksa Kaya Argun, sadece ikimizin olduğu bir gezintiye izin verecek kadar gevşemiş miydi?
Otelin lobisine indiğimizde Selim Bey'i gördüm; onda bir tuhaflık vardı. Her zamanki kendine güvenen ifadesi gitmiş, yerine stresli bir hal gelmişti. Belki de beni taşımak zorunda kaldığı için kendini kötü hissetmişti. Bu kadar soruna sebep olmak canımı sıkarken, yanına yaklaşıp mahcubiyetle konuştum:
"Selim Bey, dün için kusura bakmayın, uyuyakalmışım. Keşke uyandırsaydınız... Ama yine de beni taşıdığınız için teşekkür ederim."
Kaya Bey bir anda yürümeyi kesti. Selim Bey'in suratı ise saniyeler içinde kıpkırmızı oldu. Ne olduğunu anlamamıştım; bilmeden yanlış bir şey mi söylemiştim?
"Sizi ben taşımadım, Selin Hanım." Bunu söyledikten sonra hızla döner kapıdan dışarı çıktı. Ben aklımdaki soru işaretleriyle arkasından bakarken, patronum da kapıya yöneldi. Kafamda yanan ampulle hayretle sordum:
"Yoksa... beni siz mi taşıdınız?"
Kaya Bey yavaşça arkasını döndü. Bir elini, o her zamanki "kötü çocuk" edasıyla pantolonunun cebine attı ve doğrudan gözlerimin içine baktı.
"Evet, ben taşıdım. Neden bu kadar şaşırdın?"
Utancımdan yerin dibine girmek istiyordum. Koskoca Kaya Argun beni kucağında taşımıştı! Orada öylece durmuş yüzüne bakıyordum; o ise her zamanki "poker suratı" ifadesinden zerre ödün vermiyordu.
"Ben sadece... adamlarınız dururken sizin zahmet etmenize şaşırdım," diyebildim. Söylediklerimle birlikte yüz hatlarının gerilme aşamaları, salise salise beynime kazındı.
"Yani seni Selim'in taşımasını mı tercih ederdin?"
Beni suçlamaya çalıştığı şeye sinir olarak ona ters ters baktım. Konuyu yine alıp kendine göre yorumlamıştı; bu adam gerçekten ne demek istediğimi anlamıyordu. "Elbette hayır, ben öyle bir şey mi dedim? Sadece sizin bizzat taşımanıza şaşırdım, o kadar."
"Şaşırma o zaman. Seni başkalarının taşımasına müsaade edeceğimi de düşünme."
Bu ne demekti şimdi? Bu kez ben kaşlarımı çatmış ona bakıyordum ama o çoktan arkasını dönüp kapıdan çıkmıştı. Neden son zamanlarda söylediği her şeyin altında farklı bir anlam varmış gibi hissediyordum? Hislerimde haklı olabilir miydim, yoksa sadece kuruntu mu yapıyordum? Hiçbir sorumun cevabı yoktu. Düşünmeyi bir kenara bırakıp hızla peşinden gittim.
##################################################
Patronum gezmek isteyip istemediğimi sorunca, aklımdan rengarenk sokaklarda kalabalığın arasında dolaşmak geçmişti. Ama gelin görün ki, kendimizi küçük ama lüks bir yatla turda bulmuştuk. Aksini düşünmek benim hatamdı; sonuçta patronumu kalabalıkların arasında yürürken ben bile hayal edemiyordum. Yine de moralim bozulmuştu; asık bir suratla koltuklardan birine çöktüm.
Eğer böyle olacağını bilseydim, tek başıma gezme konusunda diretirdim. Gerçi Kaya Bey, tek başıma gitmeme izin vermeyeceğini açıkça belirtmişti. Kendi hayatım üzerindeki söz hakkını bile ona devretmiş gibi hissetmek gerçekten sinir bozucuydu.
"Hoşuna gitmeyen bir şey mi var?" Kaptanla konuştuktan sonra karşıma oturan adama baktım. Ciddiyetle beni izliyor, sorunun ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
"Sokaklara ineceğiz sanıyordum. Tekneyle Türkiye'de de gezebilirim."
"Sokaklarda gezmemiz tehlikeli, o yüzden yatla dolaşacağız. Hem merak etme, başka yerde göremeyeceğin koylara gideceğiz."
Kafamı sallayarak mecburen onayladım; sanki başka seçeneğim vardı... Madem şehri gezemiyordum, bari anın tadını çıkarayım dedim. Gerçekten de geçtiğimiz koylar ve manzaralar huzur vericiydi. Yanımda mayom olsaydı yüzmek isterdim ama Kaya Bey'in yanında bu imkansızdı; onun önünde bikiniyle yüzmek kesinlikle uygun kaçmazdı.
Tur boyunca ya işten konuşmuş ya da hiç konuşmamıştık. Havadan sudan sohbet edecek bir ilişkimiz yoktu ve bu durum ortamı daha da tuhaflaştırıyordu. Bu yüzden turun bir an önce bitmesini istemem yalan değildi. Her ne kadar bir daha böyle lüks bir yata binemeyecek olsam da, kendimi tuhaf hissettiğim ortamlarda kalmaktan nefret ederdim.
Nihayet limana döndüğümüzde resmen rahatlamıştım. Otele geçip akşamki davet için hazırlanmaya başladım. Dizlerimin bir karış üzerinde beyaz bir etek ve üzerine lila rengi şık bir bluz giydim. Ayağıma bebek mavisi, lila ve sarı renklerin karıştığı sandalet topuklu ayakkabılarımı geçirip makyajımı tamamladım. Ortak salona geçtiğimde patronum yine hazır bir şekilde beni bekliyordu. Gözleri, dünkü gibi üzerimde ağır ağır gezindi ve memnuniyetle kafasını salladı.
"Hazırsan çıkalım."
Bugün iltifat yoktu anlaşılan. Yoksa fazla mı sade kalmıştım? Resmen bir günde ondan iltifat bekler hale gelmiştim; beklediğim o tek kelime gelmeyince de suçu kendimde arıyordum. Hayır, bunu yapmayacaktım; kendimde kusur aramayacaktım. Onun ne düşündüğü değil, benim ne hissettiğim önemliydi. Kendi kendimi motive ettikten sonra ona yanıt verdim:
"Evet, gidebiliriz."
Yine uzun bir yol katettikten sonra, sık ağaçların arasından geçip ucu devasa bir malikaneye çıkan bir alana vardık. Ana kapıdaki korumalar hızlıca aracı kontrol ettikten sonra arkamızdaki diğer aracın girmesine izin vermediler. İçeri giren bizim aracımızda ise ön koltuktaki Selim Bey ve sürücü koltuğundaki Adnan Bey dışında hiçbir korumamız yoktu.
Bu durum beni biraz gererken, başımıza bir iş gelmemesi için içimden dua etmeye başladım. Malikanenin görkemli kapısı önümüzde açılırken, "sahte nişanlılık" oyununun en zorlu perdesinin başlamak üzere olduğunu hissedebiliyordum.
