"Yel kuşu"

Vaveyla Yazarı: İliana ~

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: "Yel kuşu"

Bölüm 1

Yel Kuşu

Karadeniz'in havası hep böyle miydi, yoksa zamanla benim algılarım mı keskinleşmişti, bilmiyordum. İstanbul'da geçen koca bir yılın ardından, buraya her döndüğümde sanki ilk kez ayak basıyormuşum gibi taze bir hisle sarsılıyordum. Bu toprağın, bu denizin ruhu vardı; insanı ya içine çeker ya da tamamen dışarı iterdi. Benim için hep bir girdaptı burası.

Otobüsün ağır, hırıltılı motor sesi nihayet kesildiğinde, ciğerlerime dolan iyot kokusu içimi titretti. Keskin, tuzlu bir bıçak gibiydi bu koku, yılların pasını kazıyıp ruhumun en derinlerine işliyordu. Memleketime dönmüştüm. Ayaklarım, yıllardır aşina olduğum taş kaldırımlara bastığında, sanki bedenimde yıllardır süren bir eksiklik nihayet tamamlanıyordu. İstanbul'un soğuk, beton sokaklarında, insan kalabalığının arasında yitip giderken aradığım sıcaklık, buranın her taşında, her rüzgarında, her nefesinde gizliydi. Rüzgarın yüzüme savurduğu deniz tuzu, ruhumdaki boşlukları doldurur gibiydi.

Ellerimi ceplerime sokup derin bir nefes aldım, sanki Karadeniz'in tüm ruhunu içime çekmek ister gibi. Ancak bu doluluk hissinin ardında, hâlâ tarif edemediğim bir boşluk vardı içimde. Boğazımda düğümlenen, yutkundukça acı veren bir yumru... Geçmişin silik izleriyle karışan, içime sinmiş, derin bir huzursuzluk. Güneş, denizin üstüne kızıl bir örtü bırakmış, usulca ufukta kayboluyordu. O ihtişamlı manzaraya baktığımda bile, içimdeki o kemiren boşluk dolmuyordu, aksine daha da büyüyordu.

Sokağımızın köşesine geldiğimde, kalbim göğüs kafesimi zorlar gibi hızlandı. Evimizin pencerelerinden süzülen loş, sarı ışık, içeride hayatın hâlâ devam ettiğini, sıcak bir nefesin var olduğunu fısıldıyordu. Bir an durdum, adımlarım mühürlenmiş gibiydi. Derin bir nefes alıp düşündüm: Ben bu eve ne kadar aittim? İstanbul'un o devasa gökdelenleri ve karmaşık caddeleri arasında kaybolduğum o koca bir yıl, beni buradan koparıp bambaşka biri mi yapmıştı? Annem şimdi mutfakta, o meşhur Karadeniz yemeklerinden birini mi hazırlıyordu, yoksa babamla oturmuş, eski zamanlardan, belki de geçmişin tozlu raflarında kalmış o eski hesaplardan mı konuşuyorlardı? İçerideki o tanıdık, sarıp sarmalayan sıcaklığı düşündükçe adımlarımı hızlandırdım. Ama bu sevinçle karışık, ince bir gölge de vardı içimde; geri dönmenin getirdiği endişe. Bu sokaklar, bu ev, bu kasaba... Beni gerçekten kabul edecek miydi, yoksa ben artık gittiğim yere mi aittim? Cevabını bilmediğim sorular, zihnimi bir örümcek ağı gibi sarmıştı.

Bahçe kapısına vardığımda, içeriden gelen ayak sesleri kulaklarıma doldu. Tam o anda, belinde bahçe makasıyla Rıfat Amca belirdi. Yüzü yaşlı ama hala gençlikten bir parça taşıyor gibiydi. Gözleri bana kilitlendiğinde ifadesi anında değişti; önce şaşkınlık, ardından çocuksu bir sevinç belirdi yüzünde. Yıllardır bizimle olan, çocukluğumdan beri bana kol kanat geren, sırtımı sıvazlayan Rıfat Amca, ellerini bellerine koyup gülerek başını iki yana salladı.

"Ula uşağum! Ne zaman geldin sen? Haber bile vermedin! Deli misin sen, niye haber vermiyorsun?"

Gülümseyerek yanına yürüdüm, sıcak ve samimi bir kucaklamayla sıkıca sarıldım ona. Ama içimde bir yer hâlâ gergindi, sanki bu sıcaklığı hak etmiyormuşum gibi.

"Sürpriz yapayım dedim, Rıfat Amca. Bizimkiler içeride mi?"

"Evde evde, hayde gir içeri. Anan seni görünce bayılmasın," dedi ve sırtıma hafifçe vurarak yolu açtı. Onun bu içten sözleri, içimdeki düğümün biraz olsun çözülmesine yardım etmişti.

Kapıyı sessizce araladım, içeri adım attığımda mutfaktan ve salondan gelen tanıdık sesler birbirine karışıyordu. Annemin babama serzenişleri, babamın her zamanki sakin ama otoriter sesi... Boğazım düğümlendi, bu kez hüzünle. İstanbul'dayken özlemini çektiğim ne varsa, işte burada, şu dört duvarın içindeydi. Annemin bitmek bilmeyen enerjisi, babamın o sarsılmaz duruşu, abimin koruyucu gölgesi... Ama içimdeki o huzursuzluk, anlık bir sevinçle bile tam anlamıyla azalmamıştı.

Salona bir adım daha attım. Kapının eşiğinde durup, içlerinden birine takılmak istercesine seslendim: "Bu vakitte neyin kavgasıdır gene?" Dudaklarımda belli belirsiz bir gülümseme vardı, ama sesimde garip bir titreme dolaşıyordu, sanki kendi sesimi tanıyamamıştım bir an.

Annem bir anda olduğu yerde dondu. Gözleri kocaman açıldı, elindeki peçeteyi yere düşürdü, sanki hayalet görmüş gibiydi. Babam önce kaşlarını çattı, her zamanki gibi otoriter ve sorgulayıcı bir ifadeyle. Ama ardından dudaklarının kenarında belli belirsiz, zorlukla gizlediği bir tebessüm belirdi. O an, içimde büyük bir şeyler koptu. Beni gördüklerine inanamaz gibi birkaç saniye süren o tuhaf sessizlik oldu. Sonra annem yerinden fırladı, bir anafor gibi üzerime doğru koştu.

"Ilgaz!"

Bana sıkıca sarıldığında başını göğsüme yasladı, kokumu tüm benliğiyle içine çekerken hıçkırıkları duyuluyordu. Ellerini yüzümde gezdirdi, sanki gerçekten döndüğümden, bunun bir rüya olmadığından emin olmak ister gibi.

"Oğlum... Habersiz niye geldin? Yollarda tek başına... Ah yavrum, nasıl kıydın bize böyle sürpriz yapmaya?"

Kısık bir kahkaha attım, gözlerim dolmuştu ama gizlemeye çalıştım. "Korkma anacığım, iyiyim ben. İşler erken bitti, ben de hemen döndüm."

Tam o sırada bir adım sesi duydum, omuzlarım anında gerildi. Başımı çevirdiğimde abim, Demir, kapının eşiğinde duruyordu. Bir an bakıştık. Şaşkınlığı kısa sürdü, sonra yüzü her zamanki o ciddi ama şefkat dolu ifadeye büründü. Gözlerinde, sanki yıllardır görmediği kardeşine kavuşmanın derin huzuru vardı.

"Küçük hergele," dedi ve kollarını kocaman açtı.

Gülümseyerek ona doğru yürüdüm, sertçe omuzlarımızı tokuşturduk. Küçüklüğümden beri ne zaman düşsem o kaldırmıştı, ne zaman zayıf hissetsem yanımda bir dağ gibi durmuştu. Şimdi yine, koca bir buçuk yılın ardından, ailemin yanında, memleketimdeydim. Sanki o dönemde verdiğim tüm savaşlar, çektiğim tüm zorluklar, bu kucaklaşmayla silinip gidiyordu.

Ama içimde bir boşluk hâlâ inatla varlığını sürdürüyordu. Buraya dönmek, her şeyi sıfırdan almışım gibi hissettirmişti. Annem hâlâ yanımda, ellerimi bırakmaya niyetli değil. Babam, başını sallayarak oturduğu yerden gözlerini benden ayırmıyordu. Abim, "Sen de iyice İstanbul çocuğu oldun ha?" diye laf sokarken, ben sadece gülümsüyordum, içimdeki bu karmaşayla baş etmeye çalışıyordum.

O an, içimdeki huzursuzluk yavaş yavaş eriyip yok oldu. Bir şeyler yerine oturuyordu. Burası benim evimdi, aidiyet hissim bu toprakların her zerresine işlenmişti.

"E Hanım, hadi acıktık da..." Babamın gür sesi, annemin kulaklarına bir melodi gibi dolmuştu. Annem, babamın sözüyle alelacele hazırlıklar için mutfağa adımladı. Abimin kollarından sıyrılıp babamın yanına ilerledim, ellerini öptüm. Babam, bize karşı hep sert, otoriter bir duruş sergilerdi. Duruşunun bozulduğu anlar nadir olurdu ve bu da onlardan biriydi. Elini öpmemle ayağa kalkmış, beni sıkıca kollarına sarmıştı. Hissettiğim baba şefkatiyle içime derin bir nefes çekmiştim. Kaç yaşına gelirseniz gelin, sığındığınız bir ağaçtı baba. Küçükken kabus görünce korkup sığındığınız, büyüdüğünüzde de gerçek dünyanın canavarlarından kaçıp saklandığınız bir limandı. Öyle ki, bu iri cüssemle bile Halil Reis'in göğsünde küçülüp kalmıştım.

Babamla bir süre böyle özlem giderdikten sonra, babam abime atfen konuşmuştu: "İstanbul'un sakin denizleri ha bu oğlana dar gelir, delidir bu; anca Karadeniz paklar bunu."

Gür bir kahkaha attım. Babam haklıydı. İstanbul beni ciddi anlamda boğmuştu, dar gelmişti. Güzel memleketti orası, laf yoktu ama insanları kötüydü. Herkes bir çıkar içindeydi, kimse kimseye kendi çıkarı yoksa yardımcı olmuyor, hasetle bakıyorlardı. Tabii güzel yanları da olmuştu; iki tane sağlam dost edinmiştim. Bu geçirdiğim yılı onlar olmasa nasıl atlatacağımı bilmezdim. İçimde onları geride, gurbette bırakmanın da hüznü vardı şimdi. Elden geldikçe konuşacak, arada onlar arada ben gidecektim ziyaretlerine.

"Ilgaz, nasıl, neler yaptın İstanbul'da? İşten haberim vardır da erken bitirmişsin, bir terslik yok inşallah?"

Babamın sesiyle düşüncelerimden sıyrılmış, ona kulak kesilmiştim. "Yok baba, bir terslik. Adamlar Mardin'den erken dönmüşler, ben de bir an önce konuşalım istedim işi bağladım. Bizim kumları alacaklar Allah'ın izniyle. Fiyatta da seninle konuştuğumuzun üzerinde bir fiyata verdim. Adamlar bonkör, en iyisi olsun istiyorlar. İleride bir pürüz çıkarırlarsa veya devamlı olurlarsa biz de fiyatı indiririz baba."

Babam başını sallamış, omuzlarımı gururla sıkmıştı. Bu, onun "aferin" deme şekliydi. Zaman böyle geçip giderken babamla ve abimle sohbet etmiş, annemin bayram sefasına döndürdüğü sofrada akşam yemeğini yemiştik. Üzerime feci bir yol yorgunluğu çökmüştü. İzin isteyip odama çekilmiştim, bir duş alıp hemen yatacaktım. Üzerimdeki kıyafetleri çıkarıp bir yere fırlatmıştım. Bedenime vuran sıcak suyla gevşerken, hızlıca bir duş alıp çıktım. Bavulumu havaalanında bıraktığım için dolabıma yöneldim, burada bıraktığım kıyafetlerime bir göz gezdirdim. Altıma gri bir eşofman, üzerime de siyah bir tişört alıp giymiştim. Yan dolaptan yeni bir iç çamaşırı alıp hızlıca giymiştim. Diğerlerini de üzerime geçirirken hafiften uzayan kirli sakallarımı kaşıdım, aynada kendime bir bakmıştım. Geçen sene bol gelen tişört, üst bedenime tam oturmuş, hatta hafiften dar gelmişti, göğsüm kabarmıştı. Bu görüntüye keyifle sırıtıyordum ki, odama dalan koca bedenle gözlerim aniden o tarafa döndü.

"Abi, sana şu kapı çalma huyunu bir öğretemedim anasını satayım, bir de o kadar kitap okuyup kültür şov kesiyorsun millete!"

"Sus lan velet, senin bokunu ben temizliyordum küçükken, konuşmaya hakkın yok."

Sıkıntıyla derin bir nefes çektim içime, "Hasbinallah." Yine elindeki kozunu oynarken sinirle gülmüştüm.

"Çocuklar çağırdı meydanda, gel bir onları da gör, inelim."

Canım hiç istemiyordu ama abimi de kıramıyordum, bu yüzden usulca başımı sallamıştım. Alelacele saçlarımı kurulamış, çoraplarımı geçirip ayakkabılarımı giyip arkasından çıkmıştım. Abim arabaya çoktan yerleşmiş beni bekliyordu. Usulca yan koltuğa oturmuş, cebimden telefonumu çıkarmıştım.

Abim bildik yolları giderken içim tuhaf bir huzurla dolmuştu. İstanbul'un gürültüsünden sonra tuhaf geliyordu bu sessizlik. İnsan "alışamam" dediğine bile alışıyordu zamanla. Ne kadar memleketi özlesem de yeni bir dünya görmek bana iyi gelmişti, bir yandan da büyümüştüm sanki. O kanı durmayan Ilgaz'ın yerine daha sakin biri gelmiş gibiydi.

Abim arabayı meydana çekerken oturduğum yerde hareketlenmiş, arabadan inmiştim. İleride gördüğüm çocukluk arkadaşlarımla içimde bir heyecan oluşmuştu. Yine hepsiyle bu süreçte iletişim halinde kalmıştık, kopmamıştık ama yine de özlem dolup taşıyordu.

Abimi beklemeden onlara doğru ilerlerken yüzümde engel olamadığım koca bir gülümseme vardı. Anamın deyimiyle "çenem kopacaktı şimdi." Yaklaştıkça sesleri kulağıma doldu, Devran'ın hararetli sesi kulağımı tırmalamıştı yine. Hangi gereksiz mevzuyu canını savunuyor gibi savunuyordu acaba? Hepsi yakın arkadaşımdı ama Devran'la Oğuz beşikten beri yanımdalardı, onlarla aramız bir başkaydı.

"Hayırdır kardeşim, ne bu hararet yine?"

Çatık kaşları anında bana döndü, sonra şaşkınlıkla donup kalmıştı. Tüm yüzler birkaç saniye boş boş yüzüme baktı, ortamda bir sessizlik oluşmuştu. Sonra olayın gerçekliğini idrak eder gibi otuz iki diş gülümsemiş, bağırarak üzerime koşmuştu.

"Ulan Ilgaz lan!" Üzerime atılırken geri adım atmış, dengeyi zor kurmuştum.

"Oğlum dur lan bir, yavaş, düşeceğiz şimdi!" Sitem etsem de olduğum konumdan hiç rahatsız değildim, ben de sıkıca sarılmış, özlem gidermiştim.

Benden yavaşça ayrılırken diğer arkadaşlarım da tek tek sarılıp hasret giderdi. Gözlerim bir eksikliği ararken Devran'a döndüm.

"Oğuz nerede lan?" dedim.

"Bayiye indi az önce, gelir şimdi." Başımı usulca sallamış, meydanın ucundaki oturdukları taş sütunlara aralarına kurulmuştum.

"Ne zaman geldin, gittin" faslı, İstanbul gibi bir ton soru yağmuruyla bir süre bayağı konuşmuştuk. Ortam şaşkınlıktan arınıp eski haline dönerken üzerimde bir izlenme hissi oluştu. Sanki bir çift göz, yüzümün her miliminde geziniyor, nefesimi takip ediyordu. İçimde aniden bir alarm zili çalmış, huzursuzluk tüm bedenime yayılmıştı. Bu, Karadeniz'in soğuk rüzgarından çok daha ürpertici bir histi. Oturduğum yerden istemsizce kalkmış, meydanın öbür ucuna, o tuhaf hissin geldiği yöne doğru göz gezdirdim.

Ve tam da beklediğim, ama asla görmek istemediğim manzara belirdi. Gözlerim meydanın diğer ucuna iliştiğinde, yeşile çalan bir çift elayla karşılaştığımda midem kasıldı. Boran. Yüzümdeki gülümseme, bir anda bir buz kütlesi gibi donup çatladı. Dudaklarımın kenarlarında gezinen neşe, yerini anında kaskatı bir gerginliğe bırakmıştı. Üzerimde, özellikle yüzümde gezinen o gözler, anında sinirimi zıplatmış, kan beynime doğru sıçramıştı.

"Hasiktir." Kendi kendime mırıldandım. İçimdeki o sakinlik, o huzur, sanki bir anda buharlaşıp gitmişti. Sanki üzerimdeki tüm giysileri söküp almışlar, beni en savunmasız, en öfkeli halimle bırakmışlardı. Benim o durgun halim, bu elaları görene kadar sürüyordu. Uzun zaman sonra bile hiçbir şey yapmadan öylece durması bile sinirlerimi zıplatıyordu, sanki nefes alışı bile bir meydan okumaydı. Tüm bedenimle ona dönmüş, gerginlikle titrediğimi hissetmiştim.

Bizimkiler de bendeki gerginliği hissetmiş gibi anında bana dikkat kesilmişti. Devran'ın eli uyarırcasına omzuma ulaştığında, dikkatimi ona vermemle derin, sinirli bir nefes soludum.

"Soktuğumun Boran'ı," dedim dişlerimin arasından, sesim fısıltıdan halliceydi. "Unutmuştum oğlum! Ne güzel sessiz sakin bir hayat sürüyordum anasını satayım, tipsiz tipsiz bakıyor bir de." Gözlerim hâlâ Boran'ın üzerindeydi, ondan bir saniye bile ayrılmıyordu.

Abim oturduğu yerden uyarıcı bir bakış attığında, biraz da olsa sakinleşmeye çalıştım. "Ilgaz, oğlum, dur bir Bismillah! Daha ilk günden bulaşırsan Halil Reis ikimizin de topuğuna sıkar bu sefer." Onun sesi, bir an için aklımı başıma getirmişti. Evet, İstanbul'a gönderilmemin, bir anlamda da sürülmemin sebebi bu tipsiz surattı. Sürekli birbirimize girdiğimiz için Halil Reis çareyi beni bir süre iş bahanesiyle göndermekte bulmuştu. Derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştım. Abim haklıydı. Babam bu sefer beni temelli sürerdi bu topraklardan.

Bizim sülale Dinçeroğulları'nı sevmezdi, aynı şekilde onlar da bizi... Aramızda yıllardır süregelen bir kan davası vardı. Bıraksalar, şuracıkta birbirimize sıkardık ama bırakmıyorlardı. Bir yandan da haklıydılar; birimizden birinin ölümü, iki sülalenin birbirine girmesi demekti. Kan gövdeyi işte o zaman götürürdü. Bunun bilincindeydim ama bu kumralı gördüğüm anda aklım uçuyordu sinirden. Sanki kendime hâkim olamıyordum. Gözlerim öfkeyle Boran'da bir süre daha gezindi, içimdeki öfke tohumları varlığını koruyordu ama sataşmayacaktım. Sakinliğimi korumam gerekiyordu. Derin bir nefes verdim, geri oturacakken...

"Baksana, kızılcık."

Uzun zamandır duymadığım, beynimde yankılanan bu sesle sinirden içim titredi. İstanbul'da geçen o koca bir yıl boyunca ne kadar değiştiğimi düşünsem de, bu tek kelime tüm savunma kalkanlarımı indirmişti. Olduğum yerden kalkıp dikildim, direkt önüne geçtim. Arkadan herkes de bu hareketimle olduğu yerden kalkıp arkamda sıralandı. Olası bir kavgada onlar da Boran'ın tayfasına saldıracaktı. Sinirler iyice gerilmişti, havada elektrik yüklü bir gerilim vardı.

"Sana bana kızılcık deme demedim mi lan, tipsiz?!" Sesim, tüm meydanı susturacak kadar öfkeliydi. Kan beynime hücum etmişti, kulaklarım uğulduyordu. Gözlerim, Boran'ın dudaklarına kaydı; genişçe kıvrılırken dudaklarının kenarındaki o alaycı, piç piç sırıtma, beni delirtti. Ardından hızla gözlerine kilitlendim, sanki onu o an oracıkta parçalamak ister gibiydim. Ellerim, onun yakasını bulduğunda, parmaklarım sımsıkı kenetlendi. O da aynı refleksle benim yakamı tuttu, ama beni itmedi, sadece gözlerinin içine bakıyordu.

"Bir hoş geldin diyecektik, hayırdır kızılcık? İstanbul'da kalınca İstanbul çocuğu mu oldun? Hoşgörüye böyle mi cevap veriyorsun?" Abimin "Sakin ol!" sesleri, uzaktan gelen bir fısıltı gibiydi artık, aldırmadım. Gözlerimdeki dalgayı görebiliyordum, içindeki alay ve kışkırtma her milimi ele geçirmişti. Boran böyleydi; beni sinir etmek için elinden geleni yapardı. İlk yumruğu hiç o atmazdı, ben atınca da suçlu ben olurdum. Şimdi bir de kalkmış, onun yüzünden resmen sürüldüğüm İstanbul'dan vuruyordu beni. Kan beynime sıçradı, damarlarım patlayacak gibiydi. Bu sefer gerçekten damarım atmıştı, sanki kontrolümden çıkan bir güç bedenimi ele geçirmişti. Yakasındaki ellerimi daha da sıktım ve bir an bile düşünmeden, öfkemin ateşiyle kör olmuş bir şekilde, ona bir kafa attım. Alnımın Boran'ın alnına çarpmasıyla çıkan o boğuk ses, öfke tufanının başlangıcıydı.

Benim bu hareketimle, sanki herkes bunu bekliyormuş gibi bir anda birbirine girdi. Ortalık karışmıştı. Boran da benden geri kalmayıp suratıma yumruğu geçirdi. Elaları sinirle alev almıştı, gözlerinde yanan o nefret, benim içimdekiyle yarışıyordu. Bu görüntüye öfkeyle gülümsedim, acı verici bir zafer hissiyle. Boran gerçek yüzünü gösteriyordu. O saklandığı ifadesiz yüzün arkasında ruh hastası bir kişilik vardı ve bunu bir ben görüyordum sanki. Birbirimize durmadan yumruklarımızı geçirip duruyorduk, her yumrukta içimdeki öfke biraz daha boşalıyordu. İkimiz de cüsseliydik, bu yüzden birimizden biri diğerini kolay deviremiyordu. Her kavganın sonunda yorgunluktan bir köşeye yığılıyorduk. Bu da onlardan biriydi.

Boran'ın beni yakamdan geri itmesiyle dengemi koruyamayıp yere düştüm. Kalçam acırken yüzüm acıyla buruştu. Orospu çocuğu asla acımıyordu. Direkt üzerime eğilip yüzüme birkaç yumruk indirdi sertçe. İçimdeki kan kaynarken sinirle üzerimdeki bedeni itip yerlerimizi değiştirdim, bacaklarının üzerine oturup yumruklarımı yüzüne indirmeye devam ettim. Ne kadar süre buna devam ettim bilmiyordum ama yanımızda art arda iki silah patladığında hareketlerim şokla duraksamıştı. Boran beni boş bulunduğumdan geri altına almıştı ama bu sefer vurmak yerine öylece duruyordu. Üzerime siper olmuş gibi saçma bir pozisyondaydık. Anlamlandırmaya çalışırken gözlerim anında etrafı taradı. Jandarmaları fark ettiğimde ağzımdan ufak bir "Hassiktir." lafı çıktı. Etraftaki herkes koşup tüyerken jandarmalardan biri tepemden Boran'ı, diğeri de beni aldı. Devran ve Oğuz da yakalanmıştı. Etrafa bakındığımda Boran'ın tayfasından Yaman ve Timur da bir köşeye çekilmişti. Sıkıntılı bir nefes verdim. Abim ve diğerleri tüymüştü. Kolumdan ağırca ar

"Abi vallahi şakalaşıyorduk, bir şey yok. Salın gidelim bizi."

Boran başını hafifçe bana çevirdi ve alaycı bir şekilde gülümsedi. "Şakalaşıyorduk diyor ya, resmen içime çöktü az önce. Ne şakası ulan." Kaşlarımı çatıp ona döndüm. "Sen de damarımı attırma o zaman hamsi kafa."

"Bu kaçıncı şakalaşma Ilgaz efendi, gelir gelmez olay çıkarmışsın yine, şu hale bak ne zaman büyüyeceksiniz lan siz." Ali Abinin sözleriyle içim daha da daralmıştı. Boran'la bu konuma onlarca kez gelmiştik, o yüzden Ali Abi bile bıkmıştı artık bizden. Kararlı yüzünü gördüğümden dolayı ikna edemeyeceğimi anlamıştım. Pes ederek geri yaslandım. Halil Reis bu sefer beni sürmekle falan uğraşmayacaktı, direkt sıkacaktı kafama, bundan emindim.

"Korktun mu hayırdır?" Sesiyle Boran'ın yanımda oturduğu gerçeğiyle tekrar yüzleşmiş, ona dönmüştüm. Dalga geçer gibi sırıtıyordu, dudağı patlamıştı. Ama ben o ağzı yine dağıtmak istiyordum. Cevap vermedim. Boran başını arkaya yasladı ve yola bakarak alayla konuştu. "Sence şimdi ne olacak, kızılcık? Beni babama mı şikayet edecekler?"

"Yok lan, seni azat edecekler. Hatta madalya takacaklar. Sonra da kınayla uğurlarız seni." İçimden derince bir sabır çekerken Boran kahkahayı bastı, gülüşü daha çok sinirlerimi bozuyordu. Boran'la baş edemeyeceğimi anladığımda bıkkınlıkla gözlerimi devirip camdan dışarı baktım. Ulan herif yüzünden başımıza gelenin haddi hesabı yoktu. Bu sik kafalıyı ne zaman görsem ya kendimi parmaklıklar ardında ya da elin memleketine sürülmüş halde buluyordum. Sonunda delirip sıkacaktım kafasına, o olacaktı, anlamıyordu. Kavga edeceğimizi bildiğimden yol boyunca dönüp yüzüne bakmadım ama bakışlarını sürekli üstümde hissetmiştim.

Karakola geldiğimizde bizi usulca indirdiler. Kolumdan tutulup ilerletilmiyordum bile, şu yolları o kadar yürümüştüm ki vücudum kendiliğinden yönleniyordu. Boran da aynı şekildeydi, arkamdan gelen sert adımlar kulağıma ilişiyordu. Nezarethane kapısına vardığımızda alışılmışın dışına çıkıp ikimizi de aynı yere attılar. Tam dönüp itiraz edecekken üzerime kapanan kapıyla kelimelerimi birer birer yutmuştum.

Boran umursamaz, kararlı adımlarıyla duvarın köşesindeki oturma yerlerine kurulurken sinirle soludum. "Beni şu boktan hücrede seninle baş başa bıraktıkları için bir daha seni dövmek zorunda kalacağım."

Boran duvara yaslanıp gözlerini kaparken sessizce konuştu. "Birlikte ne çok vakit geçirdik değil mi kızılcık? İçim bir hoş oldu."

Dişlerimi sıktım. "Sus Boran. Vallahi bak, sabrımı zorlama. Ulan zaten karakola düştük, bir de senin saçmalıklarını mı çekeceğim?!"

Boran gözlerini açıp hafifçe gülümsedi. "Ne olmuş yani, baktılar bunlar savaşarak anlaşamıyorlar, bırakalım sevişsinler dediler herhalde." Gözlerimi anında devirmiştim. "Beni burada delirtip intihar etmeme sebep olacaksın."

Boran'ın bu gece gülmekten koca bedeni ikinci kez sarsılırken ben de gülmeye başlamıştım, sinirlerim boşalmıştı resmen. Adam tüm ruh halimi alt üst ediyordu. "Ee ayakta mı dikileceksin tüm gece?" Gülüşleri arasından söylediği cümleyle nefes verip hücredeki tek oturma kısmına, onun yanına kurulmuştum. Oturduğum anda tüm bedenim sanki bunu bekliyormuş gibi kendini salmıştı. Dehşet yorgundum. Vücudum bana tüm bir yolun yorgunluğunu hatırlatırken sıkıntıyla kıpırdandım. Güle oynaya geldiğim meydana şimdi geldiğim için lanetler okuyordum. Abime uyup eğer evden çıkmasaydım şimdi sıcacık yatağımda rahatça uyuyor olacaktım. Ama bize şu durmayan deli kanım ve Boran faktörü yüzünden nezarethane bankı düşmüştü. Yine de bunu hissedemeyecek kadar yorgun hissediyordum kendimi, öyle ki olduğum yerde gözlerimi bile zor tutuyordum. Ben enerjim tükendiğinde olduğum yerde bayılan biriydim, pilim bitince robot gibi kapanıyordum anında, çocukluğumdan beri bu böyleydi.

"Ulan Ilgaz, ayakta zor duruyorsun hala gelmiş bir de meydanlarda fink atıyorsun."

Kapalı gözlerimi açıp ona diktiğimde, belli belirsiz ışıkla yüzünü zar zor seçiyordum. "Boran, az daha konuşursan vallahi dinime imanıma seni bu taş betonlara gömerim."

"Yalan mı söylüyoruz kızılcık yani, ne var arkadaşlarını sonra görsen gelir gelmez herkesin içine dalıyorsun, üstüne bile doğru dürüst bir şey giymemişsin."

"Sanane oğlum, sana mı soracağım ne yapacağımı ben? Sen bana bulaşmasan usul usul dönecektim evime, hepsi senin yüzünden. Ayrıca ne varmış üstümde?" Gözlerim bir kusur arar gibi üzerime dönmüştü ama bulamamıştım, bu hareketi yaptığım için kendime kızıyordum şimdi. Boran bunu fark etmiş gibi kendi kendine gülümsemiş, önüne dönmüştü geri.

Aramıza geri sessizlik çökerken sinirle sesli bir sabır çektim. Gözlerim karanlığa iyice alışmıştı, etrafı net seçebiliyordum bu sebeple. Yerimde rahatsızlıkla tekrar kıpırdandım, gözlerimi kapatmıştım. Dudaklarımdan ufak bir ezgi dökülürken mırıldanmaya başladım. Bu, benim genelde rahatsız hissettiğimde rahatlamak için yaptığım bir şeydi, dudaklarımın arasında bilinçsizce bir türkü döndürüyordum. Sesim kısıktı.

"Ha bu akan dereler denizlere dolacak

Söylesana güzelum sonumuz ne olacak

Ha bu akan dereler denizlere dolacak

Söylesana güzelum sonumuz ne olacak."

Sevdiğim türküyü mırıldanmaya devam ederken Boran'ın sesi kulaklarıma dolmuştu. Anında duraksarken gözlerimi açıp ona döndüm. Sesini ilk defa bu tondan duyuyordum. İstemsizce susmuş, türküyü devam ettiren ona kulak vermiştim.

"Ah duman karaduman sardi dört yanumuzi

Ander kalsun sevdaluk oy alacak canumuzi

Ah duman karaduman sardi dört yanumuzi

Ha bu ander sevdaluk oy alacak canumuzi."

Şokla yüzüne kala kalmıştım. Sürekli kulaklarımı tırmalayan sesi hep böyle güzel miydi, anlayamamıştım. Zira kulaklarıma dolan inci gibi ses beni olduğum yere kilitlemişti. Boran beni aldırış etmeden türküyü söylemeye devam ederken kendimi istemsizce her hareketini dikkatle izlerken bulmuştum. Hiçbir şeyi aldırış etmeyen o sert duruşu yerindeydi ama sanki şimdi küçük bir çocuğun heyecanlı koşuşturmaları gibi inip kalkıyordu göğsü. Arada açıp kapadığı gözlerine düşen uzun kirpikleri titriyordu. Bu görüntüyle benim de içim titremişti, sanki son gördüğümde asker tıraşı olan güneşte sarıya çalan kumral saçları şimdi uzamış, rüzgarda savrulmuş gibi alnına bir iki tutam dökülmüştü. Saçlarının rengi elalarıyla güzel bir uyum içindeydi. Düzgün kemerli burnu ve biçimli dudakları birbirini tamamlıyor, ara ara kestiğini gördüğüm kirli sakalları gülüşüne ayrı bir hava katıyordu. "Tipsiz" dediğim adam, her ne kadar kabul etmek istemesem de, gerçekten fazlasıyla yakışıklıydı. Ki birçok kızın peşinde pervane olması da bu y

"Dere akar taş ile gözüm doldi yaş ile

Nerelere gideyim ha bu garip baş ile

Dere akar taş ile gözüm doldi yaş ile

Gurbete mi gideyim bu sevdali baş ile."

Son kısmı daha bir bastırarak söylemişti, sanki ya da ben öyle duymuştum. Boran'ın bakışlarında bir boşluk vardı. Bazen, gözlerinin içinde bir şey parlıyordu, ama o anlar çok kısaydı. O zamanlar gözlerindeki alevleri görebiliyordum. Sonra yeniden eski haline dönüyordu, sert ve kararlı, umursamaz, beni delirten gözlere. Bu da o anlardan biriydi. Gözlerini gözlerimden ayırmıyor, o alev alev parıltıları görüyordum. İçimi garip bir his kaplarken sanki içten içe yandığını hissetmiştim, öyle içli söylüyordu. Ne o gözlerini ayırıyor ne ben ondan çekebiliyordum. İçimden gelen bir istekle bu sefer ben de ona eşlik etmeye başlamıştım. İkimizin sesi birbirine karışırken gözlerimi çektim ama kaçırdığım gözlerim ara ara dönüp onu buluyordu.

Oy gidi Karadeniz sardi dört yanumuzi

Ander kalsun sevdaluk oy alacak canumuzi

Ha bu kalsun sevdaluk oy alacak canumuzi."

Türkünün bitmesiyle derin bir nefes almıştım, gözlerimi sessizlikle kırpıştırdım. içim Karadeniz gibi hırçın hırçın dalgalanıyordu sanki. Hırsla gözlerimi kaparken, anlamlandıramayarak göz ucuyla ona bakmış, sonra hafiften ona sırtımı dönmüştüm. Çıkıp gidesim gelmişti buradan. Yıllardır düşman olduğum, tanıdığımı sandığım adamı, aslında hiç tanımadığımı fark ediyordum. İçimde bir huzursuzluk belirdi ama aynı zamanda kendimi garip bir şekilde rahatlamış hissediyordum. Tekrardan derin bir nefes çektim.

'Sesinde çok kötüymüş bbirdaha türkü falan söyleme kulaklarım acıdı...' İçimden gelen inkarla tersçe konuştuğumda boran güldü bende

düşünceleri bir kenara itip yorgun bedenimi rahatlamayla uykunun kollarına bıraktım.

Kaç saat geçmişti bilmiyordum ama kulaklarımda yankılanan sert bir vurma sesiyle gözlerimi yavaş yavaş araladım. Yüzüme vuran ışık anında gözlerimi rahatsız etmişti. Ellerimi gözlerime götürüp ovuşturmaya başladığımda ne olduğunu algılayamıyordum, kulaklarım çınlamıştı. Anılar bir bir zihnime dolduğunda, yaslandığım göğüsten bir çırpıda kalktım. Gece başım düşmüş olmalıydı. Boran fark etmiş miydi bilmiyordum. Gözlerim yüzünü tararken daha yeni ayılıyordu. Bozuntuya vermeden önüme dönüp ayaklandım, sabah olmuştu, bizi salacaklardı. Açılan nezarethane kapısından arkama bakmadan çıktım. Önümdeki polisi takip edip ortak alana çıktığımda gözlerim abimle buluştu. Ali Abiyle hararetli bir şeyler konuşuyordu. Arkamda bir hareketlilik hissetmemle Boran'ın da çıktığını anlamıştım, içime bir kurt çökmüştü. Göz ucuyla Boran'a baktıktan sonra onlara doğru ilerlemiştim. Ne konuşuyorlardı?

Abim beni görmesiyle susmuştu. Kaşlarım daha da çatılırken huzursuzca yüzüne baktım. "Ne oluyor abi, ne konuşuyordunuz?" Gergince yönelttiğim soruyla abim de yerinde kıpırdanmış, Ali Komisere baktığımda o da gözlerini kaçırmıştı.

"Abi ne oluyor, anama mı bir şey oldu, biri bir şey mi yaptı, konuşsana?" Sesim istemsizce yüksek çıkarken karakoldaki tüm bakışlar üzerime dönmüştü.

Abim telkin edercesine omuzlarımı sıktı. "Bir şey yok aslanım, anamlar iyi, meraklanma." İçim anlık olarak rahatlasa da kafamda daha çok soru işareti belirmişti. Abime bir cevap bekler gibi baktığımda derin bir nefes alıp tekrar konuştu.

"Dün gece birileri açıkta gemimize saldırmış, ateş açmışlar. Hıdır Reis vurulmuş. En kötüsü Nazan Abla ve çocuklar da açıktaymış, gemiye de büyük zarar verilmiş."

Gözlerim şokla aralanırken ne olduğunu anlayamamıştım. Kafamı sağa sola sallarken telaşla sordum: "Durumu nasıl? Bir şeyi yok ya, abi, çocuklar nasıl?"

"Herkes iyi aslanım. Hıdır Reis ameliyattan çıktı, yoğun bakıma almışlar, bekliyoruz." dediğinde sıkıntıyla derin bir nefes verdim. Sinirlerim feci gerilmişti. "Abi kimin işi bu, hangi it yaptırmış bunu? Beni neden gece çıkarttırmadınız?" derken sinirle soludum.

"Babam dellenip bir şeyler yaparsın diye burada kalsın dedi." Abimin sözleriyle daha da sinirlenirken gözlerimi etrafta gezdirdim. Hemen çaprazımızda tayfasından birkaç kişiyle gergince bir şeyler konuşan Boran'la göz göze geldiğimde gözlerimde şimşekler çaktı sanki. Bir hışımla ilerlemiş, yakalarından tutup kendime çekmiştim. Onun da kaşları çatılırken elleri sinirle bileklerimi tuttu.

"Sizin işiniz mi lan bu? Bu kadar karaktersiz misiniz oğlum siz? O gemide vurulan adamın yeni doğmuş bebesi, yanında karısı var lan! Ya bir şey olsaydı o yetimin vebalini nasıl ödeyeceksiniz oğlum siz..."

Boran'ın gözleri kararırken ellerimi sertçe itmiş, bu sefer o benim yakama sıkıca yapışmıştı. Abim hızla öne atılırken yanımızda duran adamlar engel oldu.

"Ne anlatıyorsun oğlum sen? Bizim bir alakamız yok bu mevzuyla. Bizden kimse böyle kahpelik yapmaz. Görülecek bir hesap varsa yüz yüze görürüz, meraklanma!" Boran'ın sinirle sıraladığı birkaç kelimeyle histerik bir şekilde gülmüş, deli gibi atan kalbimle yakamdaki ellerini silkelemiştim. Bakışlarımı yüzünde gezdirdim, iğrenir bir ifadeyle gözlerine baktım. Boran'ın elalarında bu ifademi gördükten sonra sinir anlık bir şekilde silinmiş, yerini bir dalgalanma almıştı.

"Sizden başka şu memlekette bize düşman var sanki? Ben de seni ne olursa olsun adam sanardım." Gözlerinin tam içine baktım, bir saniye bile ayırmadım elalardan gözlerimi.

"Ilgaz yeter!" Abimin yüksek çıkan sesiyle yavaşlasam da duramadım, kanım kaynıyordu. "Ama zerresi yokmuş. Bu iş burada bitmedi, sen dua et Boran. Bu işin arkasında sizin parmağınız çıkmasın çünkü eğer öyleyse bu sefer çekinmem kafana sıkarım..." Diyerek tükürürcesine son sözlerimi de söylemiş, bir daha yüzüne bakmadan hızlıca çıkmıştım karakoldan. Arkamdaki adım seslerinden abimin de geldiğini anlıyordum. Aldırış etmeden tanıdık arabaya doğru yürüdüm ve yan koltuğa kendimi attım. Şu Karadeniz'e adım attığım dakikadan beri yaşadığım duygu değişiminin haddi hesabı yoktu. Dertlerin biri bitmeden biri başlıyordu. Ve ben dün gece biraz da olsa iyi biri olduğunu düşündüğüm için şimdi kendime kızıyordum. İçimde öfke dışında sanki büyük bir hayal kırıklığı da oluşmuştu. Tamam, iki aile de bıraksalar birbirini kurşuna dizerdi ama bu mevzu hep bizim aramızda gelişirdi, dışarıdan masum biri araya katılmaz, böyle kahpece şeyler yapılmazdı. Hasımlığın da bir adabı vardı ya da ben böyle sanıyordum bunu. Zira şu dakikay

Yan tarafımdaki hareketlenmeyle abim yerine yerleşmiş, arabayı çalıştırmıştı. Ondan yöne bakmayıp gözlerimi dışarı çevirdim. Abim karakolun önünden çıkıp yola koyulduğunda az çok nereye gideceğimizi tahmin edebiliyordum ki, abimin bizim tersaneye giden yola girişiyle ciğerlerime derin bir nefes çekmiştim. Bu işin aslını astarını bir an önce öğrenmemiz gerekiyordu yoksa bu oturduğum koltuğu geç, koca Karadeniz bana dar gelirdi, biliyordum. Dinçeroğulları'nın parmağının olduğunu kanıtlayalım, kendi elimle gidip sıktıracaktım yaptıran kişinin kafasına. Ellerim ceplerimi yoklarken telefonumun yokluğunu yeni fark ediyordum. Abim anlamış gibi kafasıyla torpidoyu işaret etmişti. Önüme dönüp torpidoyu açmış, telefonumu elime almıştım. Telefonu açtığımda düşen onlarca aramaya göz gezdirdim.

Devran'ın çağrısına geri dönüp telefonu kulağıma dayadım. Birkaç bip sesinden sonra telefon direkt açıldı. "Ilgaz, neredesin, çıkardılar mı seni?" Sesindeki telaştan durumlardan haberi olduğunu anlamıştım. "Şimdi yeni çıkardılar." Telefonun ilerisinden sıkıntılı bir nefes verildi. "Durumlardan haberin var?"

"Var Devran, var. Abimle gidiyoruz şimdi. Siz neredesiniz, Oğuz yanında mı?"

"Yanımda Ilgaz'ım, biz dün bir şekilde yırttık kodese girmeden. Gece olayı duyar duymaz da geldik, tersanedeyiz biz de şimdi."

"Tamam, birazdan oradayız." Karşı taraftan bir telkin beklemeden telefonu kapatmış, cebime geri sokmuştum. Nerede olduklarını abime söylediğimde, abim gaza daha da yüklenmiş, birkaç dakika içinde varmıştık. Arabadan hızlıca indim, gözlerim etrafı taramış, babamla bizimkileri görmemle hızlıca yanlarına adımladım.

"Baba!"

Babamın sesimle gözleri bana dönmüş, elleri anında teselli edercesine omuzlarımı bulmuştu. "Hoş geldin oğlum..." Babamın sesindeki hüznü hissetmemle içimden bir şeyler kopuvermişti sanki. Babam, oğlu gibi görürdü Hıdır Abiyi, bilirdim. "Baba neden erkenden haber etmedin? Biliyorum eşeklik ettim, ellerim kopsaydı da vurmasaydım da siz niye çıkarmıyorsunuz..." Babam omuzumu sıkıp sözümü kesmişti.

"Ilgaz uşağım, bilirim kanın deli akar, amcana çekmişsin, duramıyorsun. Kendini ateşe atmana müsaade edemezdim, biraz durulsun istedim ortalık... Hem hallettik biz."

İçim biraz da olsa rahatlamıştı babamı görmemle ama midem kavruluyordu sanki. Gözlerimi gemimiz Turna'ya çevirmemle içimi bir hüzün daha aldı götürdü. Bu babamın ilk gemisiydi. Kendi emekleriyle yıllarca çabalayıp uğraşıp, taşları kazıyarak almıştı. Şimdi bu halde görmek hem kanımı kaynatıyor hem de mideme kramplar sokuyordu. Abimin sesiyle arkamı dönmüş, kulak kesilmiştim.

"Baba çıkarmayarak iyi etmişsin bu deliyi, çıkar çıkmaz Boran'ın yakasına yapıştı..." Sinirle abime baktığımda babam kaşlarını çatarak bana dönmüştü, bir cevap bekler gibi.

"Baba ne yapsaydım? Onlar böyle bir şeye cesaret ediyorsa ben yakasına yapışınca mı suçlu oluyorum?"

Babam dudaklarının arasından bir sabır çektiğinde elindeki tesbihi çekmeyi bırakmış, bana doğru dönmüştü geri. "Ilgaz, dinlemeden etmeden kimden neyin hesabını görüyorsun oğlum? Belli değil onların yaptığı..." Babamın onları savunmayacağını biliyordum ama yine de beni haksız görmesi sinirime dokunmuştu o an.

"Baba, bizim onlardan başka hasmımız mı var sanki şu memlekette?" İstemeden babama yükselen sesimi fark ettiğimde frene bastım, gözlerimi babamdan kaçırdım. Babamın benim aksime sakin tonlu sesi kulağıma geri doldu.

"Ilgaz, elimizde onların yaptığına dair bir kanıt yok, yıllardır aramız bozuk, bir güne bir gün böyle bir şeye kalkışmadılar..." Babam sözünü bitirmesiyle Devran ortaya atıldı. "Oğlum hem miçolardan biri silah kaçakçıları falan dedi, Dinçeroğulları'nın eli böyle ters işlere bulaşmaz..." Devran'ın da ortaya attığı sözle içimi hafiften bir suçluluk duygusu almıştı. Bilmeden etmeden ağır sözler etmiştim ama aklıma başka bir seçenek gelmiyordu. Bıkkınlıkla ellerimi şakaklarıma atıp ovuşturdum. Beynim çatlıyordu resmen. Bu işte kimin parmağı vardı bilmiyordum ama içimden bir yerden Boran'ın parmağı olmasın istiyordum.

"Ilgaz..." Babamın sert sesi düşüncelerimi bölerken dikkatimi ona verdim. "Bir daha Boran'ın yakınında görmeyeceğim seni, bu mevzudan kendini ayrı tutacaksın." Tam itiraz edecekken babamın uyarırcasına söylediği adımla susmuş, başımı sallamış, onu onaylamıştım. Ama içten içe biliyordum ki ben beladan uzak durmayacaktım.

Orada birkaç saat daha geçirip geminin durumunu takip etmiştik. Daha fazla yapacağımız bir şey kalmadığından hastaneye uğrayıp Nazan Ablaya destek olmuştum. Hıdır Reis, abim gibiydi, çok severdim. Bu yüzden geldiği durumu görmek, payım olmasa da kendimi suçlu hissettiriyordu. Hastaneye adamlarımızdan birkaçını güvenlik için diktikten sonra akşam olmasıyla hepimiz eve dönmüştük. Annemin sofra kurma ısrarlarını görmezden gelip odama çekildim, hiçbir şey yiyesim yoktu. Kendimi yatağa attığımda yorgunluktan üstümü bile değiştirmeden öylece huzursuzlukla uykuya salmaya çalıştım

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

122okunma 5beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 154

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk AşkıDark RomancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanplatonikpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYarı TextingYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18