BEDEL kitap kapağı

1. bölüm / 1

Yüzde On

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: Yüzde On
  1. 1 Yüzde On2.966 kelime · Okuduğun bölüm

Yalının kapısının önünde, çınarın altında, Asya'nın daha önce hiç görmediği bir araba duruyordu. Koyu yeşil, eski kasa bir Volvo. Ön camında yağmurdan kalma damlalar, sileceklerin bıraktığı iki yarım ay vardı. Taksinin farları arabanın üzerinden geçerken içeride biri olduğunu gördü; direksiyonun üstüne koyulmuş iki el, tavan lambasının sarı ışığında bir kağıt. Adamın başı eğikti, okuduğu şeyi parmağıyla takip ediyor gibiydi. Taksi yavaşladığında lamba söndü. Asya ücreti ödeyip inerken arabaya bir kez daha göz attı. Karanlıktan başka bir şey görünmüyordu ama adamın onu izlediğinden emindi.

Hüsnü Usta şemsiyeyle bahçe kapısında bekliyordu. Otuz yıldır aynı lacivert ceketi giyiyormuş gibi duran, sol bacağını hafifçe sürüyerek yürüyen, Asya'yı okula götürdüğü günlerden beri ona hâlâ “küçük hanım” diyen adam. Yağmur dinmişti ama şemsiyeyi yine de açtı, çünkü Nevin Hanım'ın evinde misafir ıslak girmezdi. Asya çantasını omzuna aldı, ayakkabılarının topuğu bahçe yolunun çakıllarına gömüldü.

“Kapının önündeki araba kimin, Hüsnü Usta?”

Hüsnü önce kapıya, sonra Asya'ya baktı.

“Hangi araba?”

“Çınarın altındaki.”

“Görmedim, küçük hanım.”

Asya durup yüzünü inceledi. Hüsnü Usta yalan söylemeyi hiç öğrenememişti. Yalan söylediğinde gözleri bir noktaya takılır, eli ceketinin ikinci düğmesini arardı. Şimdi de parmakları o düğmenin üzerindeydi.

“Peki,” dedi Asya. “Ben de görmedim o zaman.”

Yalı denize bakan cephesiyle Boğaz'ın kıyısına yaslanmış, kayıkhanesinin taş basamaklarına vuran suyun sesini gece boyunca içeri taşıyan yüz yıllık bir binaydı. Ahşap cephesinin boyası her bahar yenilenir, her kış yeniden kabarırdı. İçeri girdiğinde holün tanıdık kokusu karşıladı onu: balmumu cilası, eski halı, mutfaktan gelen tereyağında kızarmış soğan ve Sevgi Hanım'ın vazolara her gün taze konan zambakları. Merdivenin yanındaki ceviz konsolun üstünde dedesinin fotoğrafı duruyordu. Fotoğrafın camındaki ince çatlak yirmi yıldır oradaydı. Kimse değiştirmemişti, çünkü Nevin Hanım çatlağın da hatıranın bir parçası olduğunu söylerdi.

Yemek salonundan sesler geliyordu. Bir çatalın porselene değişi, Melis'in yüksek perdeden kahkahası, babasının birini onaylarken çıkardığı o kısa, boğuk “hı hı”. Ve bir ses daha. Asya kapının eşiğinde durdu. O sesi bir yıldır duymamıştı ve duymadığı için her sabah kendini biraz daha iyi hissetmişti.

Tolga, masanın sağ tarafında, Asya'nın çocukluğundan beri oturduğu sandalyede oturuyordu.

Lacivert takım elbisesinin ceketini çıkarıp sandalyenin arkasına asmış, gömleğinin kollarını iki kat kıvırmıştı. Ferit amcanın söylediği bir şeye gülerken başını hafifçe geriye atıyordu. Bu hareket Asya'ya ilk tanıştıklarında çekici gelmişti. Şimdi kafasının içindeki bir şeyin yerinden kayacağından korkuyormuş gibi görünüyordu.

“Asya!”

Sevgi Hanım ayağa kalktı. Gümüş rengi ipek bluzunun yakasında, Asya'nın çocukluğundan beri tanıdığı pırlanta kolye vardı. Annesi onu öpmek için eğildiğinde kolye Asya'nın yanağına değdi. Soğuktu. Taşların biri ışığı diğerlerinden farklı kırıyordu. Asya bunu fark etti, sonra başka bir şeye dikkat etmek zorunda kaldı.

“Geç kaldın,” dedi annesi. Sesi tatlıydı, gözleri değil.

“Duruşma uzadı.”

“Bu akşam her şeyden önemliydi.”

“Müvekkilim için de öyleydi. Adam on iki yıl ceza alabilirdi.”

“Aldı mı?”

“Beraat etti.”

“O zaman neden yüzün böyle?”

Asya cevap vermedi. Annesinin omzunun üzerinden masaya, Tolga'nın oturduğu sandalyeye baktı. Sevgi Hanım bakışını takip etti, dudaklarını birbirine bastırdı.

“Ferit davet etti,” dedi alçak sesle. “Şirket işleri. Lütfen.”

Tolga ayağa kalktı. Hep böyle yapardı; bir kadın odaya girdiğinde kalkar, sandalyesini iter, herkesin bunu görmesini beklerdi.

“Asya. İyi görünüyorsun.”

“Sen de benim sandalyemde iyi görünüyorsun.”

Melis'in telefonu havadaydı. Kuzeni, Asya'nın girişinden beri her şeyi çekiyordu. Yirmi yedi yaşındaydı, hayatının yarısını ekran ışığında geçirmişti ve bir aile yemeğinin içeriğe dönüşebileceği anı hiç kaçırmazdı.

“Melis, kapat şunu,” dedi Ferit, telefonuna bakmadan.

“Hikayeye atmayacağım baba. Arşiv.”

“Neyin arşivi?”

“Tarihin.”

Asya masanın öbür ucuna, kardeşinin yanındaki boş sandalyeye geçti. Can kalkmadı. Yirmi dört yaşındaydı ve son birkaç aydır her yemeğe telefonu ters çevrilmiş olarak oturuyordu. Asya oturduğunda telefon masanın üzerinde titredi. Can elini hemen üstüne kapattı, uyumak istemeyen bir kediyi yorganın altında tutar gibi.

“Kim o?” diye sordu Asya.

“Kimse.”

“Kimse sana akşam dokuzda üç kez mi yazıyor?”

“Abla.”

Bu tek kelime Can'ın çocukluğundan beri kullandığı bir kapıydı. Kapanınca açılmazdı. Asya bıraktı.

Masanın başında, pencerenin önünde, Nevin Hanım oturuyordu.

Yetmiş altı yaşındaydı ve hâlâ her sabah altıda kalkıp kayıkhanenin basamaklarına kadar yürüyordu. Bembeyaz saçları ensesinde sıkı bir topuz yapılmış, boynuna yalnızca ince bir altın zincir takmıştı. Önündeki levrek tabağında balığın kılçıklarını çatalının ucuyla, sabırla, tek tek ayıklıyordu. Asya'yı gördüğünde başını kaldırdı ve yalnızca çatalıyla yanındaki sandalyeyi işaret etti.

“Oraya değil. Buraya.”

Asya kalktı, babaannesinin sağ yanına geçti. Burası Nevin Hanım'ın yanında hiç kimsenin oturmadığı, genellikle boş bırakılan, ekmek sepetinin konduğu yerdi. Babası ona baktı. Kemal Karaca elli sekiz yaşındaydı, saçları şakaklarından itibaren grileşmişti ve bu akşam alışılmadık biçimde suskundu. Önündeki şarap kadehi doluydu ama tek yudum alınmamıştı.

Salon, yalının en eski odasıydı. Tavan kirişleri koyu ceviz, duvarlar zamanla bal rengine dönmüş bir krem. Masanın üzerindeki şamdanlarda gerçek mumlar yanıyordu, çünkü Nevin Hanım elektrik ışığının yemeği soğuk gösterdiğini düşünürdü. Mumların alevi pencereden sızan rüzgârla hafifçe eğiliyor, gümüş servis tabaklarının kenarında küçük, kıpır kıpır ışıklar yakıyordu. Köşede, Asya'nın büyük dedesinden kalma oymalı vitrin duruyordu. Sol kapağı bir aydır menteşesinden sarkıyordu. Sevgi Hanım iki ustaya göstermiş, ikisi de eski ahşaba dokunmaya korkup “Bu iş bizi aşar” demişti. Kapak şimdi bir kurdeleyle bağlanmıştı, ipek, lacivert, zarif bir yara bandı gibi.

Garson Asya'nın tabağını getirdi. Kimse bir şey söylemedi. Salonda yalnızca kayıkhaneye vuran suyun sesi, bir de duvardaki eski saatin her saniyeyi biraz geç tutar gibi çıkardığı tıkırtı vardı.

Sonra Ferit amca boğazını temizledi.

“Madem herkes burada.”

Ferit Karaca şirketin finans direktörüydü. Kemal'den altı yaş küçüktü, ondan daha iyi giyinir, daha az uyurdu. Ceketinin iç cebinden katlanmış birkaç sayfa çıkarıp masanın ortasına koydu. Tam o sırada ceketinin öbür tarafında bir şey titredi. Telefonu masanın üzerinde, tabağının yanında duruyordu. Ekranı karanlıktı. Ferit elini titreşen cebin üzerine koydu, hiçbir şey olmamış gibi devam etti.

Asya ekmeğini ikiye böldü. İçinden bir şey not etti.

“Bankayla dün konuştum,” dedi Ferit. “Kredinin vadesi uzatılmıyor. Ay sonuna kadar ödeme yapılmazsa teminat olarak gösterdiğimiz arsalara el konulacak. Maslak'taki proje durursa taşeronlar da dava açar. Kısacası...”

“Kısacası batıyoruz,” dedi Melis.

“Kısacası,” dedi Ferit, kızına bakmadan, “bir alıcıya ihtiyacımız var.”

Tolga kadehini masaya bıraktı. Bu andan hoşlandığı belliydi.

“Ve bir alıcı var.”

Kağıtlardan birini Asya'ya doğru itti. Asya almadı. Tolga kağıdı biraz daha itti, kağıt Asya'nın tabağının kenarına kadar geldi.

“Atlas Kapital,” dedi Tolga. “Lüksemburg merkezli bir fon. Son iki yılda Türkiye'de üç şirket aldılar, üçünü de ayağa kaldırdılar. Karaca Yapı'nın yüzde altmışını istiyorlar. Borçları üstleniyorlar, yönetimde aileden iki koltuk bırakıyorlar. Bu piyasada bundan iyisi yok.”

“Sahibi kim?” diye sordu Asya.

“Fonun bir yönetim kurulu var.”

“Sahibi kim diye sordum.”

Tolga gülümsedi.

“Bilinmiyor. Bu tür fonlarda sahip genellikle görünmez. Türkiye temsilcisi Ozan Kaya diye biri. Ben iki kez görüştüm, ciddi adamlar.”

Asya sonunda kağıdı aldı. Ön protokoldü, üç sayfa. İlk sayfayı hızla okudu, ikinciye geçti. Rakamlar Tolga'nın söylediği gibiydi. Üçüncü sayfanın sonunda, imza bloklarının hemen üstünde, küçük puntoyla yazılmış bir madde vardı. Satışın geçerli olabilmesi için şirket hisselerinin en az yüzde yetmişini temsil eden ortakların onayı gerekiyordu.

Asya sayfanın en altındaki tarihe takıldı. Protokol on bir gün önce hazırlanmıştı. Ferit amca bankanın kapıyı yüzlerine dün kapattığını söylüyordu. Demek ki Tolga, bankanın hayır diyeceğini bankadan önce biliyordu. Ya da birileri ona daha bankaya gidilmeden alıcıyı hazır etmişti. Asya kağıdı katlamadı, düzgünce tabağının yanına bıraktı. Ferit'e değil, Tolga'ya baktı. Tolga kadehini çeviriyordu, şarabın camın iç yüzeyinde bıraktığı ince izleri izler gibi.

Sonra gözlerini babaannesine çevirdi.

Kemal'in ve Ferit'in hisseleri toplamda yüzde otuzu bile bulmuyordu. Kalan küçük paylar Sevgi'de, Can'da, Melis'te ve Asya'nın kendisindeydi. Yüzde kırk ise Nevin Hanım'daydı. Kocası öldüğünden beri o hisselerin tek bir tanesini bile kimseye devretmemişti.

Nevin Hanım son kılçığı da tabağın kenarına bıraktı. Peçetesiyle dudaklarının kenarını sildi, peçeteyi dört kat katlayıp tabağının yanına koydu. Masadaki herkes bu hareketin ne anlama geldiğini biliyordu. Nevin Hanım peçetesini katladığında konuşmak üzereydi ve o konuştuğunda başka kimse konuşmazdı.

“Atlas'a satışa onay vereceğim,” dedi.

Ferit'in omuzları gevşedi. Sevgi Hanım elini göğsüne götürdü. Tolga, Asya'ya kısa, zafer dolu bir bakış attı.

“Bir şartla,” dedi Nevin Hanım.

Kimse kıpırdamadı. Melis'in telefonu hâlâ havadaydı, ekranın kırmızı noktası yanıp sönüyordu.

“Asya evlenecek.”

Asya ekmeğin kırıntılarını parmaklarının ucuyla tabağın kenarına süpürdü. Bunu düşünmeden yaptı, belki de yalnızca ellerine bir iş vermek için.

“Bu bir şart değil babaanne. Bu bir dilek. Doğum günü pastasının üstüne yazılır.”

“Seçtiğim adamla evleneceksin.”

Bu kez sessizlik farklıydı. Duvardaki saatin tıkırtısı birden yüksek gelmeye başladı. Can telefonunu unutmuş, yarı açık ağzıyla babaannesine bakıyordu. Ferit'in elindeki çatal havada kalmıştı.

“Adı Barış Yıldız,” dedi Nevin Hanım. “Otuz üç yaşında. Kurtuluş'ta bir marangoz atölyesi var. Eski bir dostumun torunu.”

İlk gülen Tolga oldu.

Önce kısa bir hava çıkışı, burnundan, sanki kendini tutmaya çalışıyormuş gibi. Sonra tutamadı. Başını geriye attı, kahkahası salonun tavanındaki kristal avizenin taşlarına çarpıp geri döndü. Melis de güldü, telefonu sallanınca kamerayı düzeltti. Sevgi Hanım “Anne, lütfen” dedi, kimseye hitap etmeyen bir sesle.

“Marangoz,” dedi Tolga, gözlerinin kenarını silerek. “Nevin Hanım, sizi çok severim, bilirsiniz. Ama Asya'yı bir marangozla...”

“Konuşmanı bitirmeni beklemiyorum Tolga,” dedi Nevin Hanım. Sesini yükseltmemişti. Tolga sustu.

Asya su bardağını aldı, bir yudum içti. Bardağı yerine koyduğunda sesinin sakin çıkmasına kendisi de şaşırdı.

“Babaanne. Ben avukatım. Bu masadaki herkes biliyor ki bu söylediğin hukuken hiçbir şey ifade etmiyor. Beni kimseyle evlendiremezsin.”

“Evlendiremem,” dedi Nevin Hanım. “Doğru. Ben yalnızca oyumu kullanırım. Sen evlenirsen evet derim. Evlenmezsen hayır.”

“Ve şirket batar.”

“Şirket batar.”

“Bunu bize yapmazsın.”

“Ben bir şey yapmıyorum. Ben yalnızca imzamı nereye atacağımı söylüyorum. Gerisini siz yapacaksınız.”

Asya babasına döndü. Kemal Karaca'nın bu akşam ilk kez konuşacağını, annesine bunun ne kadar saçma olduğunu söyleyeceğini, en azından bir itiraz cümlesi kuracağını bekledi. Babası tabağına bakıyordu. Sağ elinin başparmağıyla, sol elindeki alyansı yavaş yavaş, bir tur, bir tur daha çeviriyordu. Asya bu hareketi tanıyordu. Babası, söylememesi gereken bir şeyi yutarken hep bunu yapardı.

“Baba?”

Kemal başını kaldırdı. Annesine baktı, sonra kızına.

“Babaannen yorgun,” dedi. “Bunu yarın konuşuruz.”

“Yarın konuşmayacağız,” dedi Nevin Hanım. “Barış yarın akşam saat sekizde bu masada olacak. Ya ona bir tabak koyarsınız ya da bankaya anahtarları teslim edersiniz.”

Sevgi Hanım'ın kaşığı tabağının kenarından kayıp halıya düştü. Kimse eğilip almadı.

Asya babaannesinin yüzünü uzun uzun süzdü. Yetmiş altı yıllık bir yüz, ince kırışıkların her biri yerli yerinde, gözlerinde ne bir bulanıklık ne bir tereddüt. Bunu anlık bir öfkeyle, bir yaşlılık inadıyla söylemiyordu. Haftalardır, belki aylardır üzerinde düşündüğü bir cümleyi sonunda yüksek sesle söylemişti.

“Bu adamı nereden tanıyorsun?”

“Söyledim. Eski bir dostumun torunu.”

“Hangi dostun?”

“Senin tanımadığın biri.”

“Ben senin tanıdığın herkesi tanırım babaanne. Cenazelerine gittim, düğünlerinde dans ettim, bayramlarda ellerini öptüm.”

Nevin Hanım ilk kez gülümsedi. Küçük, kısa bir gülümseme, dudaklarının yalnızca bir kenarında.

“Herkesi değil.”

Melis telefonunu indirdi, ekranda bir şey yazmaya başladı.

“Buldum,” dedi. “Barış Yıldız, marangoz. Kurtuluş. Instagram'ı yok, Facebook'u yok. Bir tane Google yorumu var. Adam bir kadının sandalyesini tamir etmiş, kadın beş yıldız vermiş. ‘Sessiz ama işini biliyor.’ Bir de fotoğraf koymuş. Adam yok, sadece sandalye ve bir el.”

Melis ekranı masanın üzerinden uzattı. Asya istemeden göz attı. Tamir edilmiş, koyu cilalı bir thonet sandalye, yanında avucu yukarı dönük bir erkek eli, avucun içinde birkaç küçük pirinç vida. Işık kötüydü. Avucun ortasında açık renkli, düzensiz bir leke vardı. Asya önce bunun fotoğraftaki bir yansıma olduğunu düşündü. Melis telefonu çekti.

“Hepsi bu.”

“Mükemmel,” dedi Tolga. “Asya, sana en azından bir referans mektubu yazmışlar.”

Asya ona döndü.

“Tolga, sana bir şey sorayım. Benimle nişanlıyken bir kez bile bir sandalye tamir ettin mi?”

“Hayır.”

“Bir sandalyeyi taşıdın mı?”

Tolga'nın gülümsemesi yerinde kaldı ama gözlerinin içinde bir şey sertleşti.

“Hatırlamıyorum.”

“Ben hatırlıyorum. Taşımadın. Kendi sandalyeni bile garsona çektiriyordun. Yani ortada beş yıldızlık bir marangozla sıfır yıldızlık bir yatırım avukatı var. Henüz kararımı vermedim ama istatistik senin aleyhine.”

Can, ağzındaki suyu güçlükle yuttu. Melis telefonu yeniden kaldırdı ama bu kez çekmek için değil, yüzünü saklamak için.

Ferit kağıtları topladı.

“Pekala. Herkes sakinleşsin. Anne, bunu ciddi olarak düşünmüyorsun, biliyorum. Ama düşünüyorsan da konuşabiliriz. Bir avukatla, bir noterle...”

“Ben avukatım,” dedi Asya.

“Bir başka avukatla.”

“Ferit,” dedi Nevin Hanım. “Sen otur.”

Ferit zaten oturuyordu. Yine de sandalyesinde biraz daha geriye çekildi.

Yemeğin geri kalanı sessizlik içinde geçti. Garsonlar tabakları değiştirdi, tatlı geldi, kimse dokunmadı. Nevin Hanım kahvesini istedi, iki yudum aldı, fincanı tabağına bırakıp kalktı. Asya'nın omzuna elini koydu. Kuru, hafif, yaşlı bir el.

“Yarın sekizde,” dedi. “Elbiseni sen seçersin. Bu konuda sana karışmam.”

Sonra baston kullanmadan, dimdik, merdivenlere yürüdü. Kimse arkasından konuşmaya cesaret edemedi, ta ki adımlarının sesi üst katta kaybolana kadar.

İlk kalkan Tolga oldu. Ceketini sandalyenin arkasından aldı, giydi, düğmesini kapattı.

“Bunun bir tür şaka olduğunu umuyorum,” dedi Ferit'e. “Atlas'la görüşmeyi cuma günü ayarladım. Bu oyun sürecekse, cumaya kadar bir damat bulmamız lazım.”

“Damat bulundu,” dedi Melis. “Beş yıldızlı.”

Tolga Asya'nın yanından geçerken eğildi. Kolonyasının kokusu, eskisinden daha ağırdı.

“Bana bir telefon uzaklıktasın,” dedi alçak sesle. “Hâlâ.”

“Biliyorum,” dedi Asya. “Numaranı bu yüzden engelledim.”

Tolga doğruldu, kimseye veda etmeden çıktı. Kol düğmelerinden biri avizenin ışığını yakaladı. Altın, küçük, üzerinde bir çapa işareti olan bir düğme. Tolga denize hiç meraklı değildi, tekneye bindiğinde midesi bulanırdı. Asya o parıltıyı bir saniyeliğine izledi, aklının bir köşesine koydu.

Can, telefonunu cebine koyup ayağa kalktı.

“Abla, ben...”

“Git,” dedi Asya. “Kimse sana yazmıyorsa erken uyursun.”

Can bir an durdu, sonra hızlı adımlarla çıktı. Telefonu cebinin içinde yeniden titredi. Asya o sesi kapı kapanana kadar duydu.

Sevgi Hanım halıdan kaşığını aldı. Peçetesiyle sildi, tabağın kenarına geri koydu, sanki kaşık oradan hiç düşmemiş gibi. Sonra kızına baktı.

“Annem böyle şeyleri sebepsiz yapmaz.”

“O zaman sebebi ne anne?”

Sevgi Hanım cevap vermedi. Elini boynundaki kolyeye götürdü, taşlardan birini parmaklarının arasında çevirdi. Sonra o da çıktı.

Salonda yalnızca Asya ile babası kaldı.

Kemal kadehini aldı ve bu akşam ilk kez içti. Bir dikişte, yarısını. Kadehi bıraktığında eli hafifçe titriyordu.

“Baba. Bu adamı tanıyor musun?”

“Hayır.”

“Babaannem neden bunu yapıyor?”

“Bilmiyorum.”

“Bir şey biliyorsun.”

Kemal ayağa kalktı. Masanın kenarına tutunarak, yaşından daha yaşlı bir adam gibi.

“Asya. Bazen bir şeyi bilmemek daha iyidir.”

“Bunu bir avukata söylüyorsun.”

“Kızıma söylüyorum.”

Babası çıktıktan sonra Asya bir süre masada oturdu. Mumlardan biri sönmüş, ince bir duman şeridi tavana doğru kıvrılıyordu. Sonra kalktı ve merdivenleri çıktı.

Babaannesinin kapısı aralıktı. Asya çalmadan itti. Nevin Hanım tuvalet masasının önünde oturmuş, topuzunu açmış, gümüş saplı fırçasıyla beyaz saçlarını tarıyordu. Aynadan torununa baktı, fırçayı durdurmadı. Masanın üstünde, kolonya şişelerinin ve küçük bir porselen kutunun yanında sararmış bir zarf vardı. Pulu eski, mürekkebi solmuş. Nevin Hanım fırçayı bıraktı, zarfı aldı, çekmeceye koydu. Çekmeceyi kilitleyip anahtarı sabahlığının cebine attı. Bütün bunları acele etmeden yaptı, Asya'nın gördüğünü bilerek.

“Bir şey mi unuttun?”

“Bir açıklama.”

“Açıklama yok.”

“O zaman bir ipucu. Avukatlar ipucuyla da çalışabilir.”

Nevin Hanım aynaya döndü, saçlarını yeniden toplamaya başladı. Parmakları yaşına rağmen hızlı ve emindi.

“Yarın ona bak, Asya. Sadece bak. Sen insanlara bakmayı bilirsin. Baban bilmez, amcan hiç bilmez. Sen bilirsin.”

“Neye bakacağım?”

“Ellerine.”

Asya'nın aklına Melis'in telefonundaki fotoğraf geldi. Avucun ortasındaki o açık renkli leke. Yansıma değilse neydi?

Cevap bekledi. Gelmedi. Aynadaki gözler bir kez daha Asya'nınkileri buldu, sonra gece lambasının düğmesine uzandı. Konuşma bitmişti.

Asya aşağı indi. Duvardaki saat on biri vurdu. Garson gelip tabakları toplamak için izin istedi, Asya başıyla onayladı. Salonun deniz tarafındaki cam kapıyı açtı, iskeleye çıktı.

Gece serindi. Yağmur bütün gün yağmış, sonra vazgeçmişti. Boğaz'ın üzerinde ince bir sis vardı, karşı kıyının ışıkları o sisin içinde dağılıyor, suyun yüzeyinde uzun, titrek çizgiler hâlinde birbirine karışıyordu. Bir şilep ağır ağır Karadeniz'e doğru ilerliyordu. Motorunun derin uğultusu bir süre kayıkhanenin taşlarında yankılandı, sonra uzaklaştı.

Asya iskelenin ucuna kadar yürüdü. Islak tahtalar ayakkabılarının altında gıcırdadı. Telefonunu çıkarıp Duru'ya yazdı.

Babaannem beni bir marangozla evlendiriyor.

Cevap neredeyse hemen geldi.

Şaka mı?

Değil.

Yakışıklı mı?

Bilmiyorum. Yarın sekizde göreceğim.

Sekizde ben de oradayım. Patlamış mısır getiriyorum.

Asya gülmemek için dudağını ısırdı, telefonu cebine koydu. Arkasını döndü, yalıya baktı. Üst kattaki pencerelerin çoğu karanlıktı. Babaannesinin odasında, az önce söndürülen gece lambasının yerine şimdi tavan ışığı yanıyordu. Perdenin aralığından Nevin Hanım'ın silueti görünüyordu. Pencerenin önünde duruyor, bahçeye değil, yalının ön tarafına, yola bakıyordu.

Asya bakışını takip etti.

Çınarın altındaki koyu yeşil Volvo hâlâ oradaydı.

Bir süre ikisi de, babaannesi yukarıdan, kendisi aşağıdan, aynı arabaya baktılar. Sonra Nevin Hanım'ın odasındaki lamba söndü.

Asya iskeleden bahçeye çıktı. Çakıllı yol boyunca yürüdü, kapıya vardı. Kapının demir parmaklıklarının arasından arabaya baktı. Motor kapalıydı. Ön camın arkasında bir siluet, yarı karanlıkta, direksiyona dayanmış bir kol. Adam onu gördüyse bile kıpırdamadı.

Asya kapının kolunu tuttu. Demir soğuktu. Kapıyı açıp yola çıkmayı, cama vurmayı, adama burada ne aradığını sormayı düşündü. Bir saniye. İki saniye.

Sonra eli kolu bıraktı. Avukatlık ona bir şey öğretmişti: karşı tarafı tanımadan masaya oturan, masadan eksik kalkardı. Bu adam onu beklemişti. Belki de bütün akşamı orada, babaannesinin sesinin ulaşamadığı bir mesafede, onların ne diyeceğini tahmin ederek geçirmişti.

Asya geri dönüp yalıya girdi. Holdeki ceviz konsolun önünden geçerken dedesinin çatlak camlı fotoğrafına baktı. Işıkları kapattı.

Volvo'nun içinde, Barış Yıldız yalının holündeki ışığın söndüğünü gördü.

Sol elinin avucunu direksiyonun soğuk derisine bastırdı. Avucunun içindeki eski iz, her soğuk gecede olduğu gibi hafifçe gerildi. Bileğindeki saate baktı. Eski, kapağı çizik, kayışı defalarca değiştirilmiş bir saat. On bir buçuk.

Yolcu koltuğunda, akşam boyunca okuduğu kağıt duruyordu. Eski bir gazete sayfasının fotokopisi, kenarları parmak izinden kararmış. Üst köşede tarih: Mayıs 2010. Altında bir bina açılışı, kurdele, makaslar, gülümseyen takım elbiseli adamlar. Ortada genç ve saçları henüz grileşmemiş Kemal Karaca. Fotoğrafın sağ kenarında, kalabalığın neredeyse dışında kalmış bir kadın vardı. Yüzü yarı yarıya kesilmişti, yalnızca bir omzu, bir eli ve elindeki rulo hâlinde kağıtlar görünüyordu. Barış o eli kurşun kalemle, defalarca, ince bir çemberin içine almıştı. Kağıdı katladı, torpido gözüne koydu, kapağı kapattı.

Telefonun ekranı aydınlandı. Arayanın adı yoktu, yalnızca bir harf: O.

Barış telefonu açtı, kulağına götürmeden önce bir an bekledi. Yalının üst katında, Nevin Hanım'ın odasının penceresinde, perdenin kıpırdadığını gördü. Kimse görünmüyordu. Yalnızca perde.

“Söyle,” dedi.

“Yemek bitti mi?”

“Bitti.”

“Nasıl geçti?”

Barış yalının kapısına, az önce Asya'nın elini koyup sonra çektiği demir kola baktı.

“Güldüler.”

Telefonun öbür ucunda kısa bir sessizlik oldu.

“Barış Bey, cuma günü Karacalarla toplantı var. Tolga Arslan teklifin resmî hâlini bekliyor. Rakamlar hazır.”

Barış motoru çalıştırdı. Eski Volvo bir kez öksürdü, sonra ağır, düzenli bir sesle çalışmaya başladı. Farları yaktı. Işık yalının bahçe duvarına, çınarın gövdesine, kapının demir parmaklıklarına düştü.

“Teklifi yüzde on düşürün,” dedi.

“Yüzde on mu? Bu durumda...”

“Kabul edecekler.”

Telefonu kapattı. Arabayı geri vitese taktı, yavaşça yola çıktı. Dikiz aynasında yalının karanlık cephesi küçüldü, küçüldü, sonra virajın arkasında kayboldu.

Sence Asya bu şartı kabul etmeli mi, yoksa yalıyı kaybetmeyi göze mi almalı?
Yorumlarda tarafını seç. 💬

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

8okunma 1beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…