Bedel kitap kapağı

2. bölüm / 2

Bedel

1. BÖLÜM (Chapter 1)

Yazar: Erdem Karasu

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: 1. BÖLÜM (Chapter 1)

“İlk İhanet”

İnsan, bir gün hayatındaki her şeyin elinden alınabileceğini biliyor da olsa buna gerçekten inanmıyor.

Ben de inanmıyordum.

Yirmi dört yaşındaydım. Hayatımın henüz başında olduğumu düşünüyor, önümde uzanan yılların bir gün bana istediğim her şeyi vereceğine inanıyordum. Bir işim vardı. Eve döndüğümde beni bekleyen bir hayatım, adını koyamadığım umutlarım ve uğruna kendimi küçük düşürmeyi bile göze aldığım bir kadın vardı.

O zamanlar adım Bahadır Ufuk’tu.

Özdemir Holding’de sigorta işleriyle ilgileniyordum. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir çalışandım. Her sabah aynı saatte binaya girer, aynı koridorlardan geçer, aynı masaya oturur ve başkalarının hayatlarını güvence altına almak için hazırlanan evraklarla uğraşırdım.

İronik olan şuydu: İnsanların kayıplarını hesapladığım o binada, bir gün kendi hayatımın ne kadar kolay gözden çıkarılabileceğini öğrenecektim.

Özdemir Holding, dışarıdan bakıldığında güçlü, saygın ve köklü bir şirketti. İnsanlar bu binaya girdiklerinde başarıyı, parayı ve gücü görürdü. Bense burada çalışmaya başladığımdan beri başka şeyler de görüyordum. Kapalı kapılar ardında yapılan konuşmaları, bir anda kesilen telefonları, bazı evrakların neden ortadan kaybolduğunu ve insanların birbirlerine bakarken neden seslerinden daha dikkatli davrandıklarını…

Her şeyi bildiğimi söyleyemezdim. Zaten o zamanlar bilmek istediğim tek bir şey vardı.

Asena Özdemir.

Onu ilk ne zaman sevdiğimi hatırlamıyorum. Belki bir gün koridorda yanımdan geçerken bana gülümsediğinde, belki de herkesin içinde sıradan bir çalışanmışım gibi davranırken bir kez olsun adımla hitap ettiğinde başlamıştı her şey.

Benim için küçük bir hareketin anlamı, başkalarının verebileceğinden çok daha büyüktü.

Bazen odasının önünden geçerken içeriden gelen sesini duymak bile günümü güzelleştiriyordu. Bazen bana yönelttiği kısa bir bakışı saatlerce düşünüyordum. Oysa Asena’nın hayatında benim kapladığım yerin ne kadar küçük olduğunu anlamak için çok fazla çaba harcamama gerek yoktu.

O, Muzaffer Özdemir’in kızıydı.

Yirmi iki yaşındaydı. Güzeldi, kendinden emindi ve girdiği her ortamda insanların dikkatini üzerine çekmeyi biliyordu. Benimse ona sunabileceğim şeyler sınırlıydı. Bir maaşım, sıradan bir hayatım ve henüz gerçekleştiremediğim hayallerim vardı.

Asena’nın ne istediğini tam olarak bilmiyordum. Fakat ne istemediğini biliyordum.

Beni.

Bunu hiçbir zaman yüzüme karşı bütün açıklığıyla söylemese de bazı şeyleri anlamak için kelimelere ihtiyaç yoktu. Aramızdaki mesafe, konuşmalarımızın kısalığı ve ben ona yaklaşmaya çalıştıkça yüzüne yerleşen o belli belirsiz soğukluk yeterliydi.

Yine de vazgeçemiyordum.

İnsan bazen kendisine verilmeyen bir şeyi beklemekten, o şeyin kendisinden bile daha fazla vazgeçemiyor.

Ben de Asena’nın bir gün bana farklı gözlerle bakacağına inanmak istiyordum. Belki bir gün paramın, soyadımın ya da kim olduğumun onun için bir önemi kalmazdı. Belki beni gerçekten tanırdı.

Belki…

O zamanlar hayatımı tek bir kelimenin üzerine kurduğumu fark etmiyordum.

Belki.

O gün Özdemir Holding’de her şey normal başlamıştı.

Masamda tamamlamam gereken dosyalar vardı. Telefonlar çalıyor, çalışanlar koridorlarda bir yerlere yetişmeye çalışıyor, odaların kapıları açılıp kapanıyordu. Binanın alışıldık uğultusu, insanın zamanla duymamayı öğrendiği bir arka plan sesine dönüşmüştü.

Ta ki ilk silah sesi duyulana kadar.

Önce ne olduğunu anlayamadım.
Ses, binanın içinde yankılanıp kaybolduğunda birkaç saniye boyunca kimse hareket etmedi. İnsanların yüzlerinde aynı ifade vardı: şaşkınlıkla inkâr arasında sıkışıp kalmış bir ifade. Sanki birazdan biri çıkıp bunun bir yanlış anlaşılma olduğunu söyleyecek, herkes masasına dönecek ve hayat kaldığı yerden devam edecekti.

Sonra ikinci silah sesi duyuldu.
Ardından üçüncüsü.

Bağırışlar koridorlara yayıldı. Birileri yere yatmamızı söylüyor, birileri çıkışlara doğru koşuyor, diğerleri ne yapacağını bilemeden oldukları yerde kalıyordu. Camların kırılma sesleri silah seslerine karıştı.

Başımı kaldırdığımda insanların yüzündeki korkuyu gördüm.
O an, buranın dışarıdan göründüğü kadar güvenli bir yer olmadığını anladım.

Masamın kenarına tutunarak ayağa kalktım. Kalbim göğsümden çıkacakmış gibi atıyordu. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Kaçmalı mıydım, saklanmalı mıydım, yoksa birilerine yardım mı etmeliydim?

Sonra aklıma Asena geldi.

Onu görebilmek için koridora çıktım. Etrafımdaki karmaşanın içinde ilerlemeye çalışırken bir omuz bana çarptı, ardından başka biri kolumdan tutup beni geri çekti. Bir şeyler söylüyorlardı ama kelimeleri seçemiyordum.

Asena’yı göremedim.

O birkaç dakika boyunca aklımdan geçenleri bugün bile tam olarak anlatamıyorum. Korkuyordum. Bunu inkâr etmeyeceğim. Ama korkumun içinde, onun iyi olup olmadığını öğrenme isteği daha ağır basıyordu.
Sonunda saldırganların kim olduğunu öğrendik.

Büyük bir mafya grubuydu.

Neden geldiklerini bilmiyordum. Fakat rastgele bir yere saldırmadıkları açıktı. Binada bıraktıkları hasar, insanların yüzlerine yerleşen dehşet ve ardından başlayan telaş, bunun sıradan bir gözdağı olmadığını gösteriyordu.
Muzaffer Özdemir kısa süre sonra adamlarıyla birlikte harekete geçti.

Onu daha önce de öfkeli görmüştüm. Ancak o gün yüzündeki ifade farklıydı. Öfkesini kontrol altında tutmaya çalışıyor, çevresindekilere kısa ve kesin emirler veriyordu. Sanki bir şey kaybetmişti ve onu geri almak için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdı.

Benim orada ne işim vardı, bilmiyordum.

Yine de beni de yanına aldılar.

Belki yanlış zamanda yanlış yerdeydim. Belki birilerinin bir evraka, bir bilgiye ya da yalnızca fazladan bir adama ihtiyacı vardı. Sebebi ne olursa olsun, kendimi kısa süre sonra Muzaffer’in adamlarıyla aynı aracın içinde buldum.

Nereye gittiğimizi sormadım.
Aslında sormak istiyordum ama kimsenin bana açıklama yapacak durumda olmadığını görebiliyordum. Muzaffer ön koltukta oturuyordu. Yüzünü göremiyordum. Ara sıra telefonuna bakıyor, adamlarına kısa talimatlar veriyordu.
Bir süre sonra içimde kötü bir his belirdi.

Bunu mantıklı bir nedene bağlayamıyordum. Yalnızca yanlış bir yöne ilerlediğimizi hissediyordum. Aracın camından dışarı baktığımda tanıdığım sokakların geride kaldığını, çevrenin giderek tenha bir hâl aldığını fark ettim.
Sonra her şey çok hızlı gelişti.

Önümüz kesildi.

Bir anda silahlar doğrultuldu. Şoför frene bastığında bedenim öne savruldu. Kapılar açıldı, bağırışlar yükseldi. Muzaffer’in adamları silahlarına davranmaya çalışırken karşı taraftan gelenlerin sayıca üstün olduğunu gördüm.

Birkaç dakika önce kendimi yalnızca tehlikeli bir durumun içinde sanıyordum.

Yanılmıştım.

Bizim için hazırlanmış bir tuzağın ortasındaydık.

Silah zoruyla araçlardan indirildik. Ellerimizi kontrol ettiler, üzerimizi aradılar ve bizi nereye götürdüklerini söylemeden tenha bir yere sürüklediler. Etrafıma baktığımda terk edilmiş bir yapı gördüm. Duvarları yıpranmış, çevresi sessizdi. Burada bağıran birini kimsenin duymayacağı belliydi.

İçeri girdiğimizde grubun lideri olduğunu düşündüğüm adam karşımıza çıktı.
Yüzünde en ufak bir telaş yoktu.
Muzaffer’e bakışından, onun kim olduğunu bildiği anlaşılıyordu. Hatta bu karşılaşmayı uzun zamandır bekliyor gibiydi.

“Bunca yıldır biriktirdiğin para, itibar, adamlar…” dedi adam.
“Hepsinin seni koruyacağını mı sandın?”

Muzaffer çenesini sıktı.
“Ne istiyorsun?”

Adam hafifçe gülümsedi.
“Para istemiyorum.”

Muzaffer’in yüzündeki ifade değişmedi ama odadaki hava ağırlaştı. Adamın bir sonraki sözünü beklerken nedense nefesimi tuttuğumu fark ettim.

“Bana kızını vereceksin.”

Bir an için yanlış duyduğumu düşündüm.
Asena.
Bu adamın istediği Asena’ydı.

Muzaffer ilk kez gerçekten sarsılmış gibi göründü. Öfkeyle bir adım öne çıktı, adamlarından biri onu durdurmaya çalıştı. Karşısındaki adam ise yerinden bile kıpırdamadı.

“Bunu unut,” dedi Muzaffer. “Kızımı sana vermem.”

“Öyleyse burada hepinizin ne olacağını biliyorsun.”

Sonrası tehditlerle, yükselen seslerle ve birbirine yöneltilen bakışlarla geçti. Ben konuşulanların tamamını anlamaya çalışıyordum. Bu adamlar Muzaffer’i yalnızca korkutmak istemiyordu. Bir şeyin karşılığını istiyorlardı. Belki bir hesaplaşmaydı, belki de çok daha eski bir meselenin devamı…

Fakat asıl korkunç olan, Muzaffer’in yavaş yavaş susmaya başlamasıydı.
Önce kızını vermeyi reddetti.
Sonra karşısındaki adamın söylediklerini dinledi.
Ardından gözlerini yere indirdi.

Ve ben, o an içimde bir şeyin kırılmaya başladığını hissettim.

Çünkü insan bazen başına gelecek felaketi, daha gerçekleşmeden bir başkasının yüzünde görebiliyor.
Bir süre sonra anlaşma yapıldı.

Asena onlara verilecekti.
Karşılığında bizi serbest bırakacaklardı.

Ancak adamın bir şartı daha vardı. Aralarındaki kan davasının karşılıksız kalamayacağını söylüyor, Muzaffer’in yanından birini geride bırakmasını istiyordu. Bir bedel ödenmeliydi.

Muzaffer’in ne diyeceğini bekledim.

Belki adamlarından birini seçerdi. Belki kendi hayatını ortaya koyardı. Belki de bu anlaşmayı bozacak bir yol bulurdu.

Bana döndü.
Göz göze geldik.

O bakışta ne vardı, bilmiyorum. Pişmanlık mı? Korku mu? Yoksa yalnızca işine yarayan bir eşyaya bakar gibi soğuk bir hesap mı?

“Onu alın,” dedi.

Birkaç saniye boyunca sözlerinin anlamını kavrayamadım.
Sonra adamların bana doğru yürüdüğünü gördüm.

“Bir dakika…” dedim. Sesim beklediğimden daha kısık çıkmıştı.
“Ne oluyor?”

Kimse cevap vermedi.
Muzaffer’e baktım.

“Beni mi bırakıyorsunuz burada?”

Yüzüme bile bakmadı.

İçimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Az önce aynı araçta bulunduğum, emirlerini yerine getirdiğim, yanında olduğum için kendimi güvende saydığım adam beni gözden çıkarmıştı.

Hiç düşünmeden.
Hiç tereddüt etmeden.

“Muzaffer Bey!”

Bu kez sesimi yükselttim.

Belki adımı söylerdi. Belki bir açıklama yapardı. Belki bütün bunların bir yanlış anlaşılma olduğunu anlatırdı.
Bana dönüp son kez baktı.
Ama söyleyecek hiçbir şeyi yoktu.

Adamlar kollarımdan tuttu. Kurtulmaya çalıştım, fakat beni sürükleyerek başka bir odaya götürdüler. Kapı arkamdan kapandığında dışarıdan gelen sesler kesildi.

Bir süre olduğum yerde kaldım.

Ne yapacağımı bilmiyordum. Öfkem korkumun önüne geçmişti ama bu, beni daha güçlü yapmıyordu. Yalnızca ne yaşadığımı anlamamı zorlaştırıyordu.

Ben o adama ne yapmıştım?
Hayatımı mahvedecek kadar büyük ne suç işlemiştim?

Asena’yı sevmiştim. Belki de hayatımdaki en büyük hatam buydu. Ama bununla ne ilgisi vardı? Buraya Muzaffer’in yanında gelmiştim. Onunla birlikte hareket etmiştim. Şimdi ise onun yerine cezalandırılacak kişi bendim.

Kapı açıldı.

İçeriye bir adam girdi. Yavaşça bana yaklaştı. Yüzündeki ifade, biraz önce Muzaffer’in yüzünde gördüğüm soğukluktan farksızdı.

“Şimdi,” dedi, “bize Muzaffer Özdemir’in senden neden bu kadar kolay vazgeçtiğini anlatacaksın.”

Yutkundum.

“Ben hiçbir şey bilmiyorum.”

Adam başını hafifçe yana eğdi. Sanki bu cevabı zaten bekliyordu.

“Öyleyse öğrenmenin zamanı geldi.”

O an, başıma geleceklerin yalnızca bir başlangıç olduğunu anladım.

Ama henüz bilmediğim bir şey vardı.
O odadan sağ çıkarsam bile, eski hayatıma geri dönemeyecektim.
Çünkü bazen insanı öldürmeye çalışanlar, önce onun hayatında geriye kalan her şeyi elinden alırlar.
Ve benim kaybedeceklerim henüz bitmemişti.

🔲〰️〰️〰️〰️〰️〰️〰️〰️〰️〰️〰️〰️〰️〰️🔲

Muzaffer’in arkamdan son kez bile bakmadan gidişini izleyemedim. Adamlar beni odanın ortasında bırakmış, çevremde toplanmıştı. İçlerinden biri elindeki sopayı avucuna vuruyordu. Bir diğeri kapıyı kilitledi.

Korkuyordum.

Ama korkumdan daha ağır bir şey vardı içimde: Beni buraya getiren adama duyduğum öfke.

“Ben size ne yaptım?” diye sordum.
“Ben sadece işimi yapan biriyim. Sizinle hiçbir alakam yok!”

Karşımdaki adam güldü.

“Bunu patronuna da anlatsaydın keşke.”

İlk darbe yüzüme geldi. Dengesizce geriye savruldum. Ardından bir başkası karnıma vurdu. Nefesim kesildi, dizlerimin üzerine çöktüm. Beni konuşturmak istiyorlardı ama anlatabileceğim hiçbir şey yoktu.

Bilmediğim sırların bedelini ödüyordum.

Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum.
Beni dövdüler, tehdit ettiler, aynı soruları tekrar tekrar sordular. Her seferinde aynı cevabı verdim.

Hiçbir şey bilmiyordum.

Bir ara beni yalnız bıraktılar. Başımı kaldırmakta zorlanıyordum. Yüzümdeki kanı kolumla silmeye çalıştım. Sonra odanın köşesindeki küçük pencereyi fark ettim. Dışarıya açılan tek yolum oydu.

Ayağa kalktığımda bacaklarım titriyordu. Yine de vazgeçmedim. Pencereye ulaşmayı başardım. Daracık aralıktan geçerken üzerimdeki kıyafetler yırtıldı, yaralarım yeniden açıldı. Yere düştüğümde acıdan dişlerimi sıktım.

Ama dışarıdaydım.

Arkamdan sesler yükselirken karanlığın içine doğru koştum. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Yalnızca durursam beni yeniden yakalayacaklarını biliyordum.

O gece eve vardığımda aynaya bakmadım.
Çünkü yüzümde gördüğüm şeyin beni tanıdığım adamdan geriye kalan son iz olmasından korkuyordum.

Muzaffer Özdemir ise çoktan holdingine dönmüştü.

Kızına olanları anlattığında Asena’nın yüzü öfkeden gerildi.

“Beni onlara teslim edeceğini gerçekten düşündün mü?” diye sordu.

Muzaffer cevap vermeden önce bir süre sustu.

“Başka seçeneğim yoktu.”

“Ben senin kızınım!”

“Ve seni sağ tutmak için ne gerekiyorsa yapacağım.”

Asena başını iki yana salladı.

“Ben kimsenin malı değilim. Onlarla gitmeyeceğim.”

Muzaffer’in yüzünde anlaşılması güç bir ifade belirdi. Kızının öfkesine karşılık vermedi. Çünkü onun bilmediği bir şey vardı.

Muzaffer, kızını o adamlara vermeye niyetli değildi. En azından sonsuza kadar değil. O gece gizlice bir adamla görüştü. Mafya liderini ortadan kaldırabilecek birini arıyordu. Paranın çözemediği sorunu, bu kez başka bir yöntemle çözecekti.

Fakat yaptığı planın bir parçası daha vardı. Ve o parçanın kim olduğunu çok az kişi biliyordu.
Bense bütün gece gözümü kırpmadım.

Babamın evinde oturmuş, ellerime bakıyordum. Parmaklarım hâlâ titriyordu. Muzaffer’in beni orada bırakırken yüzüme bile bakmaması zihnimde tekrar tekrar canlanıyordu.

Beni ölüme terk etmişti.
Bunun bir açıklaması olmalıydı. Bir nedeni. Bir gün karşıma çıkıp hesap vermesini istiyordum.

Ama o gece aklımda tek bir isim vardı.
Asena.

Onu seviyordum. Bunu inkâr edemezdim. Belki de beni o adamlara götüren yolun başında, onun için hissettiğim bu çaresiz sevgi vardı. Muzaffer’in yanında olmamın, her aşağılanmaya katlanmamın, kendimi sürekli kanıtlamaya çalışmamın sebebi oydu.

Ve şimdi onun yüzünden ölebileceğimi düşünüyordum.

Bir süre sonra ayağa kalktım.

Babamın yıllardır sakladığı silahı biliyordum. Onu elime aldığımda soğuk metal avucuma oturdu. Daha önce hiç kimseyi öldürmemiştim. Bir insanın canını almanın ne demek olduğunu bilmiyordum.

Ama o gece, korkunun yerini başka bir şey almaya başlamıştı.

Öfke.

Silahı cebime koydum ve kapıya yöneldim. Mafya liderini bulacaktım. Beni orada bırakmalarının hesabını soracaktım. Asena’ya dokunmalarına izin vermeyecektim.

O an kendimi haklı sanıyordum.

Henüz bilmiyordum ki beni asıl mahvedecek olan şey, düşmanlarımın kim olduğu değildi.

Asıl felaket, düşmanlarımı ararken kimin oyununa geldiğimi hiç fark etmemem olacaktı.

1.Bölümün Sonu (The End of Chapter 1)
İlk bölümü okuduğunuz için teşekkürler! Yorumlarda ne düşündüğünüzü benimle paylaşın. Desteğiniz benim için çok değerli!

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

9okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kategoriler ve temalar yükleniyor…