BASKI kitap kapağı

3. bölüm / 2

SARMA SOĞUYUNCA

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: SARMA SOĞUYUNCA

SARMA SOĞUYUNCA
Atlas'ın mesajına cevap vermedim.
Gitmemem gerektiğini biliyordum.
En azından normal bir insan olsaydım gitmezdim.
Ama ben Kumsal'dım.
Ve biri bana bir yere gitmememi söylediğinde, orada ne olduğunu öğrenmeden rahat edemezdim.
Eski yemekhane okulun arka tarafındaydı. Artık kullanılmıyordu; pencerelerinin bir kısmı tahtalarla kapatılmış, kapısına da kilit takılmıştı.Yalnızca yan taraftaki dar kapı açıktı.
İçeri girdiğimde burnuma eski ahşap ve toz kokusu geldi.
“Atlas?”
Cevap yoktu.
Telefonumu çıkardım.
Saat 12.19.
Bir mesaj daha gönderdim.
Geldim. Neredesin?
Tam arkamı dönecektim ki masanın üzerindeki kâğıdı gördüm.
Beyaz bir tabak.İçinde iki sarma.
Yanında bir midye kabuğu.
Ve tabağın altına sıkıştırılmış küçük bir not.
Bazı yemekler insanın aklını geri getirir.
Kâğıdı elime aldım.
Altında başka bir cümle vardı.
Bazı insanlar da unuttuğun her şeyi.
Bir sandalye gıcırdadı.
Arkamdan bir ses geldi.
“Ben olsam yemezdim.”
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
“Kuzey, yemin ederim bir gün seni—”
“Beni ne?”
Ona döndüm.
“Bir gün seni bir sandalyeye bağlayıp üç saat boyunca susmanı sağlayacağım.”
“İlginç bir ilk buluşma fikri.”
“Bu buluşma değil.”
“Ben de öyle dedim.”
Masaya yaklaşıp sandalyeye oturdu.
“Atlas nerede?” diye sordum.
Kuzey tabağa baktı.
“Burada değil.”
“Bunu ben de görüyorum.”
“Güzel. O zaman zekâmız konusunda endişelenmeme gerek kalmadı.”
Karşısına oturdum.
“Beni neden takip ediyorsun?”
“Takip etmiyorum.”
“Sabah sınıfta beni tanıyordun.”
“Evet.”
“Az önce telefonuma mesaj geldi.”
“Evet.”
“Şimdi burada sen varsın.”
“Tesadüf.”
Ona birkaç saniye baktım.
Sonra tabağı kendime çektim.
“Peki. Madem tesadüf, yiyelim.”
Kuzey elimden tabağı aldı.
“Dur.”
“Ne var?”
“Sarma soğumuş.”
“Eee?”
“Sevmem.”
“Az önce ilk buluşma fikrinden bahsediyordun. Şimdi de sarma seçiyorsun. Seninle uğraşmak gerçekten zor.”
Kuzey bir an sustu.
Sonra tabağı bana geri verdi.
“Sarma soğuyunca tadı değişir.”
Bunu söylerken yüzündeki ifade öyle ciddiydi ki, bir an bunun yalnızca yemekle ilgili olmadığını düşündüm.
“Sen her şeyi böyle gizemli mi anlatıyorsun?”
“Hayır.”
“Ne güzel.”
“Bazen daha kötü.”
İstemeden güldüm.
Kuzey de gülecek gibi oldu ama kendini tuttu.
İlk kez yüzündeki sertliğin altında başka bir şey gördüm.
Yorgunluk.
Sanki uzun zamandır uyumamıştı.
Sanki benden daha fazla şey biliyor, ama bunları anlatırsa her şeyin değişeceğinden korkuyordu.
Masadaki notu ona uzattım.
“Bunu sen mi yazdın?”
Notu okudu.
“Hayır.”
“Peki sence kim yazdı?”
Kuzey kâğıdı ters çevirdi.
Arkasında kurşun kalemle yazılmış küçük bir sayı vardı.
04.
Yüzü değişti.
“Ne oldu?” diye sordum.
Notu cebine koydu.
“Buradan gitmemiz gerekiyor.”
“Hayır. Önce bana ne olduğunu anlatacaksın.”
Kuzey ayağa kalktı.
“Kumsal, lütfen.”
İlk kez sesinde alay yoktu.
İlk kez bana emir vermiyordu.
Benden bir şey istiyordu.
Tam cevap verecektim ki eski yemekhanenin kapısı kapandı.
Ardından kilidin sesi duyuldu.
İkimiz de kapıya döndük.
Telefonum titredi.
Bilinmeyen numara:
Birinci kural: Birbirinize güvenmeyin.
İkinci mesaj hemen geldi.
İkinci kural: Birbirinizden ayrılmayın.
Kuzey telefonunu cebine koydu.
Sonra bana baktı.
“Sanırım artık birlikteyiz.”
“Yanlış anlama ama bundan daha kötü bir şey olamazdı.”
Kuzey hafifçe gülümsedi.
“Birazdan fikrini değiştireceksin.”
Tam o sırada kapının arkasından bir ses duyuldu.
Üç kez vuruldu.
Tak.
Tak.
Tak.
Ardından bir kızın sesi geldi.
“Kuzey?”
Kuzey'in yüzündeki bütün renk çekildi.
Kapının arkasındaki kız ağlamaklı bir sesle konuştu.“Beni hatırladın mı?”
Kuzey cevap vermedi.
Kız son kez konuştu.
“Çünkü ben seni hiç unutmadım.”
Ve kapının altından içeri bir fotoğraf kaydı.
Fotoğrafı yerden aldım.
Üzerinde üç kişi vardı.
Kuzey.
Ben.
Ve yüzünü ilk kez gördüğüm bir kız.
Fotoğrafın arkasında ise yalnızca dört kelime yazıyordu.Kapının arkasındaki kızın kim olduğunu bilmiyordum.
Ama Kuzey'in yüzüne bakınca onun bildiğini anladım.
“Kim o?” diye sordum.
Kuzey cevap vermedi.
“Kuzey, sana soruyorum. Kim o?”
“Şimdi sırası değil.”
“Ya sabır ya! Her şeyi biliyorsun, hiçbir şeyi anlatmıyorsun. Bir insan bu kadar sinir bozucu olmayı nasıl başarır?”
“Doğuştan yetenek.”
“Komik misin sen?”
“Bazen.”
“Şu an hiç değilsin.”
Kapıya doğru yürüdüm.
Kuzey bileğimden tuttu.
“Yapma.”
Elime baktım, sonra yüzüne.
“Elimi bırak.”
Hemen bıraktı.
Bir an göz göze kaldık. Ardından kapıya döndüm ve seslendim.
“Sen kimsin?”
Sessizlik.
Sonra kapının arkasındaki kız konuştu.
“Kumsal, değil mi?”
İçim ürperdi.
“Evet.”
“Beni gerçekten hatırlamıyor musun?”
“Hayır.”
Kız hafifçe güldü. Ama bu, mutlu birinin gülüşü değildi.
“Tabii. Hatırlamazsın.”
Ayak sesleri uzaklaştı.
Kapıya koştum.
“Kuzey, aç şu kapıyı!”
“Kilitlemişler.”
“Farkındayım!”
“Bağırmana gerek yok.”
Ona döndüm.
“Birazdan gerçekten bağıracağım ama!”
Kuzey cebinden telefonunu çıkardı. Ekrana birkaç saniye baktıktan sonra yüzü ciddileşti.“İnternet yok.”
Ben de telefonumu kontrol ettim.
Çekmiyordu.
“Harika. Müthiş. Bayıldım bu güne.”
Kuzey etrafı incelemeye başladı. Eski masaların arkasına, pencerelere, duvarlara baktı. Ben ise masanın üzerindeki fotoğrafı tekrar elime aldım.
Üç kişiydik.
Kuzey, ben ve tanımadığım kız.
Fotoğrafın arkasında bir tarih yazıyordu.
15 EKİM 2020.
Parmaklarım kâğıdın üzerinde durdu.
“Bu tarih…”
Kuzey arkasını döndü.
“Ne oldu?”
Fotoğrafı ona uzattım.
“15 Ekim 2020. Bu tarih sana bir şey ifade ediyor mu?”
Fotoğrafı elimden aldı. Tarihe baktığı anda yüzündeki ifade değişti. Çenesini sıktı, ardından fotoğrafı yeniden inceledi.
“Kuzey?”
“Hatırlamıyorum.”
“Yalan söyleme.”
Gözlerini bana çevirdi.
“Her şeyi bilmek zorunda mısın sen?”
“Sen de her soruma cevap vermemek zorunda mısın? Gerçekten insanı çıldırtıyorsun!”
“Sen de susmayı bilmiyorsun.”
“Seninle konuştuğuma pişmanım zaten.”
“Güzel. O zaman konuşma.”
Arkasını dönüp yürümeye başladı.
“Ya bir dur artık!” diye bağırdım.
Durdu ama arkasına bakmadı.
“Bu fotoğraftaki kız kim?”
Sessizlik.
Dışarıdan rüzgârın sesi geliyordu. Binanın eski penceresi hafifçe gıcırdadı. Telefonumu tekrar kontrol ettim ama hâlâ şebeke yoktu.
Kuzey sonunda konuştu.
“Adı İdil.”
“Onu tanıyor musun?”
“Eskiden.”
“Eskiden ne demek? Arkadaşın mıydı?”
Yavaşça bana döndü.
“Senin de arkadaşındı.”
Kaşlarımı çattım.
“Ben bu kızı hayatımda görmedim.”
“Emin misin?”
“Evet, eminim!”
Kuzey fotoğrafı masaya bıraktı.
“Peki, neden onunla birlikte çekilmiş bir fotoğrafın burada olduğunu düşünüyorsun?”
Cevap veremedim.
Çünkü haklıydı.
Bu eski binaya daha önce hiç gelmemiştim. En azından hatırladığım kadarıyla.
Masaya yaklaştım ve fotoğrafı tekrar elime aldım. Bu kez kızın boynundaki kolyeyi fark ettim. Küçük, mavi bir yıldızdı.
Aynı kolye Kuzey'in boynundaydı.
“Kuzey…”
“Ne?”
“Kolye.”
Elini refleks olarak boynuna götürdü.
Bir süre hiçbirimiz konuşmadık.
Sonra dışarıdan bir ses geldi.
Tak. Tak. Tak.
İkimiz de kapıya döndük.
“Kuzey, biri mi geldi?”
“Sus.”
“Ne demek sus?”
“Şşşt!”
İlk defa bana böyle ciddi bakıyordu.
Kapıya doğru ilerledi. Ben de arkasından gittim ama kolumdan tutup beni durdurdu.
“Burada kal.”
“Şaka mı yapıyorsun? Tek başıma mı kalacağım?”
“Kumsal, lütfen.”
O tek kelime beni susturdu.
Kuzey kapıya yaklaştı ve yavaşça araladı.
Kimse yoktu.
Yalnızca yere bırakılmış küçük, beyaz bir zarf vardı.
Kuzey eğilip zarfı aldı. Üzerindeki yazıyı okuduğunda yüzü bembeyaz oldu.
“Ne yazıyor?” diye sordum.
Cevap vermedi.
Zarfı elinden çekip aldım.
Üzerinde siyah kalemle tek bir cümle yazıyordu:“Üçünüzden biri geçmişi hatırlamıyormuş gibi yapıyor.”
Başımı kaldırıp Kuzey'e baktım.
“Bu ne demek?”
“Bilmiyorum.”
“YETER ARTIK! BİR ŞEYİ DE BİL!”
Sesim boş binada yankılandı.
Kuzey ellerini saçlarının arasından geçirdi.
“Beni dinle. Buradan çıkmamız gerekiyor.”
“Önce bana gerçeği anlatacaksın.”
“Kumsal, şimdi sırası değil.”
“Ne zaman sırası gelecek? Birisi bizi izliyor olabilir!”
Tam o sırada telefonum titredi.
Ekrana baktım.
Bilinmeyen Numara
Mesajı açtım.
“Kumsal, Kuzey'e güvenme. O gün sana ne olduğunu senden daha iyi biliyor.”
Nefesim kesildi.
Telefonu Kuzey'e uzattım.
Mesajı okudu. Sonra gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
“Bunu bekliyordum,” dedi.
Ona inanamadım.
“Sen kafayı mı yedin? Bunu bekliyordun da bana neden söylemedin?”
“Kumsal…”
“Hayır! Bana yaklaşma!”
Bir adım geri çekildim.
Kuzey olduğum yerde kalıp yüzüme baktı.
“Benden korkmanı istemiyorum.”
“Öyleyse bana gerçeği söyle!”
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonunda cebinden küçük, katlanmış bir kâğıt çıkardı.
“Bunu sana daha önce vermeliydim.”
Kâğıdı açtım.
İlk satırda adım yazıyordu.
Kumsal Yeldan.
Altında ise çocuk el yazısıyla yazılmış üç cümle vardı.“Kuzey, Kumsal ve İdil.”
“15 Ekim 2020.”
“Birimiz giderse diğer ikisi onu bulacak.”
Kâğıdın sonundaki cümleyi okuduğumda ellerim titremeye başladı.
“Ama İdil'in gitmesine sebep olan kişi aramızdan biri.”
Başımı kaldırdım.
Kuzey bana bakıyordu.
“İdil'e ne oldu?” diye fısıldadım.
Kuzey'in gözleri dolmadı. Ağlamadı da. Ama sesindeki o sertlik ilk defa tamamen kayboldu.
“Kayboldu.”
“Nasıl yani?”
“Bir gün buraya geldik. Üçümüz beraberdik. Sonra İdil ortadan kayboldu.”
“Peki, neden hatırlamıyorum?”
Kuzey cevap vermek için ağzını açtı ama tam o sırada telefonum yeniden titredi.
Yeni bir mesaj.
“Kuzey sana her şeyi anlatırsa, bu kez de onu kaybedeceksin.”
Telefon elimden düşecek gibi oldu.
Kuzey ekrana baktı.
Sonra bana döndü.
“Artık sana bir şey saklamayacağım.”
“Bana söz verme. Gerçekten anlat.”
Başını salladı.
“Tamam.”
Bir an durdu.
“İdil kaybolduğu gün, sen de buradaydın Kumsal.”
Gözlerimi ona diktim.
“Ve?”
Kuzey'in cevabı, odayı buz gibi yaptı.
“Onu en son gören kişi sendin.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

7okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…