13. bölüm / 13
BAĞ BOZUMU TANRISI12. BÖLÜM: FACİA
Bölümler 13Şu an: 12. BÖLÜM: FACİA
- 1 BAĞ BOZUMU TANRISI342 kelime
- 2 1. BÖLÜM: KAN RESİTALİ4.990 kelime
- 3 2. BÖLÜM: SAVAŞ DAVETİ4.814 kelime
- 4 3. BÖLÜM: KAHVE VE DÖVÜŞ4.980 kelime
- 5 4. BÖLÜM: MASKE4.817 kelime
- 6 5. BÖLÜM: KAVGALAR VE YARALAR4.579 kelime
- 7 6. BÖLÜM: BAĞ BOZUMU UYKUSU4.259 kelime
- 8 7. BÖLÜM: YIRTIK DİKİŞ2.875 kelime
- 9 8. BÖLÜM: GÜN BATIMI UYKUSU3.544 kelime
- 10 9. BÖLÜM: SİNEMA4.661 kelime
- 11 10. BÖLÜM: KİRLİ İŞLER4.797 kelime
- 12 11. BÖLÜM: LİSYANTUS3.507 kelime
- 13 12. BÖLÜM: FACİA3.723 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bugün tiyatro vardı.
Bugün tiyatro vardı.
Bugün tiyatro vardı.
Kafamda sürekli bu cümle dönüp duruyordu.
“Önce saçını mı yapalım makyajını mı?”
“Önce saç yapılmaz mı genelde?”
“O da doğru.” Kötü şeyler olacağına dair inancım hiç yoktu. İlk defa. Sadece saçımı yapacak, kostümümü giyecek, sesimi açacak ve gösterime gidecektim.
Aynada kendimi inceledim. Lahza büyük bir özenle saçımı düzleştiriciyle dalgalandırıyordu. Sabah uyanır uyanmaz aldığım ilk telefon, saçım ve makyajımın tamamen onun tarafından yapılacağı ile ilgiliydi ki ben de buna karşı çıkmamıştım. Muhtemelen günün stresiyle her şeyi berbat ederdim. Belki saçımı bile yakıp koparabilirdim. Ayrıca Lahza bu tip konularda benden daha deneyimliydi.
“Nasıl oluyor?”
“Sence Reha nasıldır?” Güldü. “Böyle bir anda bile onu düşündüğüne inanamıyorum.” Ben de buna inanamıyordum. Önce kendimi düşünmem gerekiyordu çünkü muhtemelen o kendini düşünme eylemini çok uzun zamandır sürdürüyordu.
“Benim tüm duygu durumum ve performansım ona bağlı. Nasıl olduğunu merak etmek, neler yapacağımı merak etmekle aynı şey.” Dudakları düz bir çizgi hâlini aldı. “Bence onu aramalısın. Bu eminim onu mutlu edecektir.” Lahza her zaman mantıklı fikirlere sahip bir kızdı. Bu yüzden benim en yakın arkadaşımdı çünkü ne kadar yaşımın olgunluğuna sahip olsam da kesinlikle mantıklı hareket edebilen veya karar verebilen bir insan değildim. Özellikle stres anlarında. Lahza olmasa şu an her şeyi bırakıp gitmiş olabilirdim.
Şifonyerin üstündeki telefonumu kavradım ve rehbere girip Reha’nın adını buldum. Daha doğrusu Bağ Bozumu Tanrısı lakabını bulmuştum. Bu lakabı edinmek için ne kadar çabaladığını merak ediyordum. Gerçekten kayda değer bir başarıydı. Maalesef tiyatro tanrıçası yoktu. Bu ise benim en büyük manevi kaybımdı.
Birkaç çalışın ardından Reha’nın sesi kulaklarımda yankılandı. “Efendim?”
“Nasılsın?”
“İyiyim, sen nasılsın?” Sesindeki pozitif enerjiyi hissedebiliyordum ve bana ne kadar iyi geldiğini Lahza’nın hissettiğine emindim. Umarım bunun hakkında bana bir şey söylemezdi. Ne kadar Reha’ya olan ilgim belli bariz ortada olsa da bunun hakkında konuşmak beni utandırıyordu çünkü kimsenin peşinde koşan veya kimseye ilgi duyan biri olmamıştım ve Reha bu konuda ilkimdi.
Elbette daha önce ilişkim olmuştu, sonuçta liseli ergenlerdik. Beş yıllık lise hayatımı dümdüz geçirecek değildim fakat ilişkimin olduğu kimseye Reha’ya duyduğum kadar ilgi duymamıştım. Reha benim için bir bağımlılıktı.
“İdare eder. Nasıl olduğunu sorma ihtiyacı hissettim sadece.”
“Stresli gibisin. Gelelim mi? Karel şaklabanlık gününde.”
“Hey!” arkadan Karel’in sesini duyduğumda kıkırdadım ve gözlerimi Lahza’ya çevirdim. Lahza’nın yüzünde bunun olmamasını dileyen endişeli bir ifade vardı. “Olur. Stres atmaya ihtiyacımız var. Değil mi Lahza?” Lahza’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Uyarırcasına kaş hareketleri yaparken “Görüşürüz o zaman.”
“Görüşürüz...” diyerek uzatarak söylediğim kelimenin ardından telefonu kapattım.
Suçlu çocuk gülümsememle Lahza’ya döndüğümde Lahza bana öldürücü bakışlar atıyordu. “Onun hakkında hiç konuşmuyorsun.” diyerek aynaya döndü.
“Bir gecelik ilişkim hakkında neden konuşmak isteyeyim, Hazan? Benim gözümde sadece bir hata. Şu yıl bitince bir daha karşılaşmayacağız zaten.” Ben hiç öyle hissetmiyordum. Sanki kader onları tekrar bir araya getirecekti ve o buluşmadan sonra hayatları bir daha eskisi gibi olmayacaktı.
Bunu Lahza’ya söylemeyi planlamıyordum tabii. Böyle bir ihtimal onun kalbine indirebilirdi.
Karel’den gerçekten çok korkuyor ve çok çekiniyordu. Karel ne kadar eğlenceli ve hayat geçirmeye değer bir insan olsa da Lahza ile aralarında olan şeye bakınca gerçekten farklı bir kişiliğe bürünüyordu. Ortası yoktu. Ya çok rahat ya da çok sıkıydı. Lahza’nın ondan neden bu denli korktuğunu veya çekindiğini bazen anlayabiliyordum. Karel de Lahza’nın ondan çekindiği gibi Lahza’dan çekiniyordu. Belki de bunun sebebi aralarındaki ten çekimiydi. Bu çekim, birkaç metre öteden bile hissedilebiliyordu.
Lahza sakin bir şekilde saçımı yapmaya devam etti. Bu sırada Reha ve Karel de yoldalardı. Aklımda sürekli tiyatronun felakete uğrama ihtimali dolaşıyordu ama nasıl bir felaket olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Neden böyle şeyler hissettiğim veya düşündüğüm hakkında da hiçbir fikrim yoktu. İçimden böyle bir şey olmayacağını sayıkladım ve böyle bir şeyin olmaması için art arda dualar ettim. Ne kadarının tutacağı aşikârdı.
Bir süre sonra kapı çaldı. Saçımın yarısı yapılıydı, yarısı ise dümdüzdü. Lahza’nın başına iş açmış olmanın suçluluğunu üzerime alarak ayağa kalktım ve aşağı inip kapıyı açtım. Reha beni görünce gülümsemişti. Üzerimde elbise vardı. Elbise batmasın diye üzerine bir bornoz geçirmiştim. Reha ise bornozun altında elbise görünmediği için çatık kaşlarla beni süzdü. “Merak etme, içimde elbise var.” Karel güldü. Reha’nın çatık kaşları, göz devirme ifadesine gelircesine gevşedi. İçeri geçtiklerinde kapıyı kapattım. “Saçın güzel olmuş.” zaten omuz hizamdan biraz daha uzun olan saçlarım, kıvrılmanın etkisiyle artık omzumdan daha kısa olmuştu.
“Teşekkürler.” Yukarı geçmeleri için elimle yönlendirdim. Reha, bornozla beni gördüğünden sonra telefondaki pozitif enerjisinin negatife dönüştüğünü düşünüyordum çünkü geldiğinden beri hiç şaka yapmamış, benimle uğraşmamış veya dalga geçmemişti. Bu Reha için garip bir doğa olayıydı. Muhtemelen bunun beni strese sokacağını düşünüyordu fakat ben bunlara o kadar alışmıştım ki bunların yokluğu artık Reha’nın anormal bir hâli gibi geliyor, daha çok geriliyordum.
“Ne zaman çıkacağız?”
“Ne zaman hazır olursan.” Rahatlığı beni benden alıyordu. Göz devirmekle yetindim. Bugün yıldızlarımız kavga psikolojisindeydi demek ki.
Merdivenden, onların arkasından yukarı çıktım. Lahza, şifonyerin koltuğuna oturmuş, telefonuyla ilgileniyordu.
Bir an düşünmeden edemedim. Okulda hiçbir etkinliğe katılımı olmayan öğrenciler, sınav öğrencilerine kıyasla gayet tempolu çalışıyorlardı. Biz dördümüz ise görünürde çok az çalışıyorduk. Reha ile benim çalışmama zaten gerek yoktu, gireceğimiz bölüm yetenek sınavıyla alıyordu fakat Lahza ve Karel’in ne hedeflediğini bilmiyordum ve Lahza okul saatleri dışında gerçekten çok çalışıyordu. Bizim mesleğimiz ne kadar garanti olmasa da Lahza’nın hatta bir ihtimâl Karel’in mesleğinin garanti olacağını hissediyordum. İkisi de iyi bölümlere gidecek gibiydiler. İkisi de zeki insanlardı.
Lahza, bizi görünce koltuktan kalktı ve oturmam için koltuğu geri çekti. Reha ve Karel ise yatağıma yerleştiler. “Tiyatro saat kaçta başlayacak?”
“Akşam altı diye biliyorum.” Saat şu an dörttü. Bir saate makyajım ve saçım çok rahat bir şekilde biterdi. Gece elbette tiyatroyla sınırlı kalacak değildi. Bu tiyatro yarışma dahilinde de olduğu için bolca fotoğraf çektirecektik. Bizimle fotoğraf çektirmek isteyenler olsun, gazeteciler olsun, yüzlerce fotoğrafımız olacaktı.
Lahza saçımı yapmaya devam ederken şifonyerin aynasında yüzümün ayrıntılarını inceleme ihtiyacı hissettim. Aynanın yansımasında sadece ben yoktum. Yatağımın kenarından bana bakan Reha da vardı.
Reha’nın üzerinde kostümü hazırdı. Benim kostümüm kırmızı bir elbise iken onunki siyah bir takımdı. Fazlasıyla şıktık fakat benim hazırlanmam elbette ki onun hazırlanmasından daha uzun sürecekti. Onun makyaja ihtiyacı yoktu. Acaba Kunter ne yapıyordu?
“Kunter’i gördün mü?” Ne kadar Reha onu sevmese de tiyatroda o da vardı. Bunu değiştiremezdik.
“Hayır ve uzun bir süre de görmek istemiyorum.”
“İlla göreceksin.”
“Sen onu görmeye çok hevesli gibisin.” Sadece ona, Reha kadar büyük bir kin beslemiyordum. Bana umarsızca asılmış olabilirdi hatta buna asılmak bile denemezdi fakat birinden hoşlanmak çok normal bir şeydi. Elbette uyuşturucu kullandığı için onu suçlamıyor değildim ve Reha’yı beni koruduğu için suçluyor da değildim ama Kunter’in, Reha’nın sandığı kadar büyük bir suçu yoktu.
Yasal olarak işlediği uyuşturucu kullanma suçunu saymazsak tabii.
Bunun suç olduğunu bile bilmiyordum. Ticareti suçtu ama kullanması muhtemelen suç değildi, en fazla mücadele merkezine falan kaldırılırdı.
Neden böyle bir şeyi sorguluyordum?
“Hayır, sadece ana karakterlerden birini sağdan soldan toplamak iyi bir ihtimâl gibi gelmedi.”
“Merak etme, çok sağlam olduğuna eminim.” Göz devirdim. Lahza saçımı bitirmişti ve saçım çok güzel olmuştu. Şimdi tamamen cilt makyajına odaklı, erkeklerin makyaj olduğunu anlamayacağı bir makyaj yapmamız gerekiyordu.
Buğday tenimin çok fazla lekesi yoktu, sadece göz altlarımda biraz halka ve birkaç dönmüş sivilce izi vardı. Ne kadar liseli ergenim diyerek yaptığım saçmalıkların üstünü kapatmaya çalışsam da ergenliğin izlerini yavaş yavaş üstümden atıyordum. Bunu kabul etmem gerekiyordu.
Lahza önce zaten saçımı yapmadan önce tonikle temizlediğim cildime makyaj bazı sürdü. Hemen ardından fondöteni dağıttı ve kapatıcıyla göz altlarımı kapattı. Daha sonra aydınlatıcıyla yüzümü parlattı ve kontürle alnımı, yanak boşluklarımı, çene kemiğimi gölgelendirdi. Arkasından allığı elmacık kemiklerimin altına yaydı. Cilt makyajımı tamamlayınca gözlerime geçti. Önce kirpiklerimi kaldırdı. Sonra üst göz kapağıma kalem çekti ve kıvrık kirpiklerime maskarayı özenle sürdü. Hemen ardından dudaklarıma kırmızı bir ruju güzelce dağıttı ve makyaj sabitleyiciyi uzaktan yüzüme sıktı. Bunlar neredeyse yarım saat içinde olmuştu ve ben yarım saatte makyajım dışında hiçbir düşünceme odaklanmamıştım.
“Hazır mısın?”
“Ne olarak?”
“Genel?”
“Fiziksel olarak evet ama psikolojik olarak diyorsan hayır.” Saat neredeyse beşe geliyordu. “Yolda psikolojik olarak hazırlanırsın. Hadi çıkalım.” Çıkmaya hiç niyetim yoktu çünkü arkadaşımla daha fazla konuşmaya ihtiyacım vardı. Bir yandan da odadaki herkese bakma gereksinimi duydum. Herkesin yüzüne kaçamak bir bakış attım. Reha’nın gözleri bendeyken Karel ve Lahza’nın gözleri birbirindeydi.
“İyi, çıkalım o zaman.” Ani kalkışım onlarda dikkat dağınıklığı yaratmıştı ki göz temasını kesmişlerdi. Bu bir bakıma moralimi bozsa da moralimi toparlayacak çok fazla şey vardı. Buna Karel ve Reha’nın aynı arabayla yani Reha’nın arabasıyla gelmiş olmaları da dahildi.
Ben, Reha’nın arabasıyla, Reha’yla birlikte gideceğim için Karel de Lahza’nın arabasıyla gitmek zorunda kalacaktı.
Belki de çok büyük bir hata yaparak taksi çağırır, Lahza’nın kalbini kırar ve Lahza’daki şansını tamamen kaybederdi.
Bu onun tercihiydi ve tercihlerinin neyle sonuçlanacağının da fazlasıyla farkındaydı.
Dışarıda yağmur yağıyordu. “Yanına şemsiye alsana, ben almayı unutmuşum.” Bornozu çıkarıp kabanımı giyerken Reha’nın bana yönelttiği isteğine yanıt verdim. “Şemsiyeler aşağıda asılı. Stresten unutursam hatırlatırsın.” Benim aksime Reha’nın rahatlığı fazlasıyla hissedilirdi. Kriz anlarında hep böyle rahat davranması ile meşhurdu. Kriz yönetimi fazlasıyla iyiydi. Ben ise en küçük stres tetikleyici anda stres olurdum. Belki de bizi birbirimizle muhatap kılmayı sağlayan şeylerden biri buydu. Birbirimizi tamamlıyorduk. O beni sakinlikle, ben onu stresle tamamlıyordum.
Reha ne kadar böyle anlarda sakin olsa da sinirlenince pek sakin olduğu söylenemezdi. O yüzden en çok dikkat ettiğim şeylerden biri, onun damarına basmamaktı. Onun odamdan çıkışını izledim.
Kabanımı giydikten sonra dolabıma asılı olan boy aynasının karşısında bir süre kendime baktım. Gerçekten güzel görünüyordum. Kendimi ilk defa gerçekten çok güzel hissediyordum. Bu bakışma fazla uzun sürmüş olmalı ki Reha koridordan bana seslendi. “Gelecek misin yoksa benim seni taşımamı mı istiyorsun?” Gülümsedim. Reha’nın beni taşıması fena olmazdı. En fazla elbisem açılırdı.
Reha’yla da gizlimiz saklımız kalmadı ki.
En rezil hallerimi gören iki kişi vardı. Birincisi Lahza, ikincisi Reha’ydı.
Koridora doğru ilerledim. Reha beni görünce onay almışçasına merdivenlerden aşağı indi. Ben de hemen arkasından aşağı indim. Annem işteydi ve Lahza sabahtan geldiği için Lahza’yla birlikte evi toplamıştık. Evin topluluğunun huzuruyla kapıya doğru yöneldim. Camdan gördüğüm kadarıyla dışarıda fırtına vardı.
“Şemsiyeyi açma. Hava resmen fırtınalı.” Çok fazla rüzgâr esiyordu. Caddenin kaldırımlarındaki ağaçlar öyle bir savruluyordu ki, yerlerinden sökülseler şaşırmazdım.
Reha kapıyı açtığında esen rüzgâr resmen kapının çarpılmasına sebep olmuştu. Reha, takım elbisenin üzerine giydiği ve geldiğinde çıkardığı için fark etmediğim ceketinin şapkasını kapattı ve arabaya doğru ilerledi. Ben de hemen arkasından, saçımın en az bozulacağı pozisyonda ilerledim yani rüzgârın estiği yöne doğru başımı çevirdim. Arkamdan kapıyı çekmeyi ihmâl etmemiştim. Lahza’da evin anahtarı vardı. Çıkarken kilitlemesi için ona bir mesaj atmalıydım. Büyük bir çabayla da olsa arabaya binmeyi başarmıştık. Arabaya oturur oturmaz kapıyı çektim. Reha da aynı şekilde koltuğuna yerleşti. İkimiz de aynı anda derin bir nefes verdik ve bu eylemi aynı anda gerçekleştirdiğimiz için garipsercesine birbirimize döndük. İkimizin de sorgularcasına kaşları çatıktı.
Sonra ikimiz de boş verip önümüze dönmeye karar verdik. “Umarım geç kalmayız.” Reha’nın kurduğu cümlenin etkisiyle, dehşet ifadesiyle ona döndüm. “Böyle bir ihtimâl mi var?”
“Bilmiyorum. Belki kaza falan olmuştur. Sen sadece sakin ol.” Herhangi bir aksilik çıkması ihtimâli beni deli ediyordu. Gerçekten çok korkuyordum. Aylardır bu tiyatro için çabalıyorduk ve artık emeklerimizin karşılığını almalıydık. Bir şeyler yapmamız gerekiyordu.
“Lahza ve Karel’i öylece evde bıraktık.” diyerek konuyu değiştirdim. Reha’nın bu konudaki fikrini merak ediyordum.
“Karel buraya gelmemek için çok direndi. Zar zor getirdim.” Demek Karel de Lahza gibi ona yaklaşmak istemiyordu. Birbirlerine olan garezlerinin tam olarak nerede olduğunu bulamıyordum.
“Lahza da sizi çağırmamam için çok ısrar etti. Neden böyle yaptıklarını anlamıyorum.” Lahza’nın anlattıkları yetmemişti çünkü bu işin altını daha fazla eşelemek istiyordum ama aynı zamanda karışmak da istemiyordum. Arkadaşımın olayıydı, bana ait değildi ve Lahza, benim bu işi karıştırmamdan da rahatsız oluyor olabilirdi. Bu yüzden çok burnumu sokmak istemiyordum.
“Bence çok fazla karışmamalıyız. Aralarında neler olduğunu ikimiz de anlayamıyoruz. Bunu onlar halletmeli.” Her lafı aklımdan alıyordu.
“Düşündüğüm şeyleri söylemeyi nasıl başarıyorsun?”
“Ben senin kafanın içindeyim.” Üzerinde günlerce düşünebileceğim cümleler kurmaktan zevk alıyordu.
Derin bir nefes aldım ve negatif bütün düşünceleri üzerimden atmaya karar verdim. Bir şeyden ne kadar korkarsam o şeyin gerçekleşme ihtimâli o kadar artardı. Bu yüzden olabildiğince olumlu düşünecektim ki daha olumlu şeyler olsun.
“Nefes egzersizi yapsana. Hiç nefes almıyormuşsun gibi hissediyorum.” Reha’nın cümlesiyle ciğerlerime bilinçli şekilde bir nefes çekince gerçekten de nefes almadığımı fark ettim. Sinüzitim olduğu için böyle havalarda sinüslerim şişiyordu ve ciğerlerime giden oksijen gittikçe azalıyordu ve son zamanlarda ciğerlerime giden nefes gerçekten çok yetersizdi. Bunu göğsümün daralmasından anlayabiliyordum.
Ana yola çıktığımızda araçların çok yavaş ilerlediğini fark ettim. Kaşlarımı çatarak yolu boylu boyunca inceledim ama kuyruk çok uzundu. Hiçbir şey görünmüyordu.
“Neler oluyor?”
“Muhtemelen yağıştan ötürü kaza vardır. Birazdan yolu açarlar.” Bu sırada kafa dağıtmak için telefonumu açtım ve sosyal medyada biraz gezindim. Tiyatro grubundan birkaç mesaj vardı. Reha cevap vermişti. Önemli olan bir şey olsa Reha bana söylerdi diye düşünerek telefonumu kapattım ve fırtınalı havayı izlemek üzere bakışlarımı cama çevirdim ve uzun bir seyre daldım.
Lahza Soydere
Bayılacaktım. Kelimenin tam anlamıyla bilinç kaybının ucundaydım.
Tam karşımda Karel vardı ve Reha ile Hazan’ın evden çıktığının sesi, zihnimin en ücra köşesine kadar iletilmişti. Şu an beni burada kalmaya iten hiçbir etken yoktu. Buradan gitmem gerekiyordu.
Fakat ben kaskatı bir şekilde olduğum yerde kalmıştım. Kapının örtülme sesini duyduğum an, kımıldamaya cesaret dahi edememiştim. Karel ile aynı evdeydik ve yalnızdık. Ağzımı açmaya dahi korkuyordum.
Bu çocukta beni bu kadar korkutan veya çekindiren ne vardı, hiç bilmiyordum. Eğer başka birinin yerinde olsaydım kesinlikle onun çok komik ve gerçekten arkadaş olmaya değer biri olduğunu düşünürdüm fakat başkasının yerinde değildim. Kendi yerimdeydim ve kendi yerimdeyken Karel Alpay Demirkan bana asla herkese davrandığı gibi davranmazdı.
“Gösteriyi videolardan izlemeyi planlıyorsun galiba?” Derin bir nefes aldım. Harbin ilk darbesi.
“Sen de öyle gibi görünüyorsun.”
“Beni götürecek kişinin sen olduğunu umuyordum. Böyle bir planın yoksa taksiyle de gidebilirim.” Siktir. Gerçekten siktir.
Çok büyük pot kırmıştım. Laf bul, Lahza. Laf bul.
“Hazırlanacağım.” Gerçekten süpersin ya. Çocuk da böyle bir cevap vermeni gerektiren bir sebep vermiştir zaten.
“Bekliyorum.” Kendisi hazırdı tabii. Altında mavinin çok hoş bir tonunda mavi pantolon, üstünde beyaz gömlek, onun da üstünde çok bir blazer ceket vardı. Bazen onu kıskanmadığımı söyleyemezdim. Eğer tekrar doğacak olsaydım, Karel olarak doğmak isterdim.
Nefesim titrerken hızlıca saçımı düzleştirdim ve makyajımı yaptım. Üstüme, yanımda getirdiğim siyah elbiseyi giydim. Siyah saçlarımı kamufle eden elbise, bu fırtınada donmama vesile olacakmış gibi görünüyordu. Fırtınanın dinmesini beklemek gibi bir hayalim vardı fakat Karel buna izin vermezdi, zaten benim yüreğim de rahat etmezdi.
Siyah topuklu ayakkabılarımı da giydikten sonra gözlerimi Karel’e, ne yaptığına bakmak üzere çevirmiştim.
Gözleri üzerimdeydi.
Tıpkı diyaloğumuzdan itibaren yaptığım bütün eylemler sırasında olduğu gibi.
Oda değiştirme zahmetine bile girmemiştim.
Karel’in gözlerinde ise hayranlık vardı. Parlıyorlardı.
Karel Alpay Demirkan
Eğer tanrı var olmasaydı kesinlikle Lahza’ya tapardım.
Kimi kandırıyordum? Tanrı varken bile Lahza’ya tapmaktan kendimi alamıyordum.
Bedeninin her bir parçası kusursuzdu. Birleştiğinde ise yeryüzünde var olabilecek en mükemmel kadını yaratmışlardı.
İç çekmemek için kendimi tuttum. Bütün odağım ondaydı. O ise beni görmezden gelerek kendine odaklamıştı. Hazırlığını tamamladığında gözlerini bana doğru çevirmişti. Gözlerimdeki hayranlığı sezmişti fakat yüzünde hiçbir mimik oynamadı.
“Gidelim.” Arabayı sürmesi bana kalacaktı. Fırtına hâlâ devam ediyordu. Aşağı kata indiğimizde Lahza, dışarıdaki fırtınayı görünce duraksadı. Aşağı inmeden önce fark etmemiş değildi fakat bu kadar şiddetli olduğunu düşünmemiş olmalıydı. “Gelmiyor musun?” Cevap vermeden peşimden geldi. Kapıyı açmaya korkmuyor değildim fakat şimdi çıkmazsak gerçekten geç kalacaktık. Lahza beni beklemeye kalmadı. Ben kapı koluna uzanamadan kapıyı tuttu ve açtı fakat kapıyı açmasıyla geri çekilmesi bir oldu. Kim bir fırtınanın içine bodoslama atlardı ki?
“Ne oldu? Çıksana hadi.” diye takılırken sırıttım. Lahza göz devirdi ve laflarımdan gaz almış olacak ki fırtınanın içine atladı. Saçları rüzgârda savrulurken bir yandan da su damlalarını içine alıyordu. Emek emek yaptığı saçının bozulacağını düşünsem de saçı bozulmadan arabaya binmeyi başardığında içten içe bir alkış tuttum.
Benim saçım ise arabaya binene kadar sırılsıklam olmuştu. Dışarısı o kadar soğuktu ki ısıtıcıyı köklemeyi aklımın bir köşesine yazmıştım.
“Direk gidecek miyiz?”
“Daha iyi bir planın mı var?” Bir süre, sanki daha iyi bir planı olup olmadığını sorgularcasına gözlerimin içine baktı, sonra gözleri, gözlerimden düşerek düşüncelere dalarcasına belirli noktalara takıldı.
Benim olduğum tarafa dönük olan bakışlarını ön cama çevirdi. Sırtını koltuğa yasladı. “Galiba daha iyi bir planın yok.” Sinirle göz devirdi. Çok güzel görünüyordu. Liseden sonra onu bir daha göremeyecek olmak veya en azından küçük bir ihtimalle görebilecek olmak çok canımı yakıyordu. Ten çekimimiz, resmen elektrik akımı gibi gözlerimizin önündeydi. Elbette ki onu sadece ten çekimimizden dolayı istemiyordum, o mükemmeldi. Gördüğüm en zeki ve yetenekli insanlardan biriydi. Dupduru bir güzelliği vardı. Onda herhangi bir kusur bulabilmek için uydurmak gerekirdi.
Veya ben ona kendimi çok fazla kaptırmıştım.
Ben Lahza’nın denizinde sürüklenmeye çoktan başlamıştım, bu yola bir kez girmişken geri dönmek imkânsızdı.
Reha Vuslat Mahidar
Saatlerdir trafikteydik ve Mahi, tırnaklarının etlerini yemekten tırnaklarının kenarlarını kanatmak üzereydi. “Yeme şu tırnak etlerini.” Transa girmiş gibiydi. Beni duymazdan geldiğini umuyordum. Bir de transa girmiş partnerimi transtan çıkarmakla uğraşamazdım.
Saat 17.30.’u gösteriyordu. Tırnak yemek için yeterli bir sebepti. 15 dakika önce salona varmış olmamız gerekiyordu fakat fırtınanın etkisiyle kaza olmuştu. Biz de kazanın olduğu yola girmek gibi bir hata yapmıştık.
“Sakin olur musun artık?” Stresi beni boğuyordu. Ondaki bütün duyguları hissedebilmek hem çok güzel, hem de çok yorucu bir şeydi çünkü Mahi nefes alışından daha hızlı bir şekilde duygu durumu değiştiriyordu.
“Sakinim zaten.” Uzun süre sonra sesini duymak beni rahatlatmıştı fakat duyduğum şeyin de yalan olması sinirlerime dokunuyordu.
“Baya sakinsin ya.” Burnundan soluyarak göz devirdi. Trafik hiç ilerlemiyordu. Bu beni de strese sokuyordu fakat trafik yüzünden tiyatronun saatini erteleyebileceğimizi umuyordum. Mahi fazla stresliydi ve bu haliyle sahneye çıkması bir tık zordu. “Sarılmak ister misin?” Göz ucuyla bana baktı. Sonra kendini kollarıma bıraktı. Şu an en çok ihtiyacı olan şeyin sadece bir sarılma olduğunu hissedebiliyordum.
Ellerini belime dolarken ben de kollarının etrafından geçirdim. Bir elimle saçını okşadım. “O tiyatroya yetişeceğiz, tamam mı? Ne olursa olsun oraya gitmeyi başaracağız.” Kolları belimde olmasına rağmen yüzünü görebileceğim şekilde geri çekildi. Gözleri ağlamaklıydı. Neredeyse ağlayacağını anladığımda “Sakın ağlama, bir daha makyaj yapabilecek kadar zamanımız yok.” Diyerek onu uyardım. Lafımın üzerine gülmemle onu da güldürdüm.
Sonra nasıl geliştiğini bilemeyerek yanağına bir öpücük kondurdum. Yanakları kızardı, ellerini belimden çekip yerine oturduğunda tebessüm ettim. Ortam çok sessizdi. Radyoyu açmayı düşündüm fakat bunun Mahi’yi rahatsız edebileceği de aklımın bir kenarındaydı. “Radyoyu açayım mı?”
Bir süre dediğimi kavramaya çalıştı. Dikkati dağınıktı. “Olur.”
Radyonun tuşuna bastığımda California Dreamin’ çalmaya başladı. Mahi’nin gözleri yine bir yere dalmıştı fakat dudaklarında şarkının sözleri vardı. Sadece dudaklarını oynatıyordu. Ses çıkaracak mecali yokmuş gibiydi.
All the leaves are brown
And the sky is gray.
I've been for a walk,
On a winter’s day.
Bulunduğumuz fırtınanın altından ziyade, fırtınanın dinişinden sonraki güneşe yakışan bir şarkıydı. Oysa şarkıda güzel günlerin başlangıcına dair zerre bile yoktu.
I’d be safe and warm
If ı was in L.A.
California dreamim’
On such a winter’s day.
Mahi biraz da olsa sakinleşmiş gibi görünüyordu. “Yiyecek bir şeyler ister misin?” Torpidoyu bir hafta kadar önce, bu tarz durumlar için yiyecekle doldurmuştum. Mahi, torpidoyu açtığında karşılaştığı milkalara tebessüm etti. Çileklisini torpidodan çıkardı ve torpidonun kapağını kapattı. Paketi açarak öndeki sırayı kırdı ve sıradan bir parça kopararak parçayı bana uzattı. Milkayı taparcasına sevdiğimi unutmamıştı. Çikolatayı ön dişlerimin arasına alıp ağzıma attım.
“Sakiniz?” Onaylarcasına mırıldandığında tebessüm ettim. Şu an dikkati benden çok önündeki çikolatadaydı.
Stresini üzerinden atmasının tek yolu dikkatini dağıtmaktı. Bunu başarmanın gururuyla önüme döndüm. Trafik hiç hareket etmiyordu. Mahi’yi ne kadar sakinleştirebilmiş olsam da kendimi panik olmaktan vazgeçiremiyordum.
Hazan Mahi Piyale
Başım ağrıyordu ama bunu Reha’ya belli etmemeliydim.
Gerginlikten çatlamak üzereydim. Ne yapmam gerektiği hakkında aklımda hiçbir fikir yoktu. Trafik olduğu gibi duruyordu. Sadece yarım saatimiz kalmıştı.
Bu şehirde neredeyse hiç trafik olmazdı. Ayda yılda bir yapılan kazaların olacağı güne ve yola denk gelmek ne denli bir şanssızlıktı?
Telefonumu çıkardım ve Lahza’yı aradım. Birkaç çalışın ardından açsa da telefonun çaldığı süre bana saatler geçmiş gibi hissettirmişti.
Kısa süreli konuşmamız sonucunda farklı yollarda olduğumuzu öğrenmiştim. Onlar, bizden önce varacaklarmış gibi görünüyorlardı. Telefonu kapattığımda derin bir nefes vererek durumun özetini kafamın içinde geçmeye çalıştım.
Trafikte sıkışmıştık. Reha, gözümde çizgi film karakteri gibiydi. Alevi, bacaklarından kafasına doğru yükseliyordu. Sinirini ben bile hissedebiliyordum.
Fırtına sakinlemiş gibi görünüyordu. Biraz çiseleyen yağmur dışında sadece gökyüzünün kapalılığı ortamın havasını etkiliyordu. İkimiz de oldukça gergindik fakat Reha’nın siniri beni bile korkutuyordu. Bana bir şey yapacağından değildi, o gerildikçe ben de geriliyordum.
Ne kadar zaman geçtiğini anlayamamıştım. Sadece öylece oturup trafiği, daha doğrusu önümüzdeki aracın arka camını izliyordum. Yavaş yavaş, sanki Çinlilerin sabır sınavlarından birindeymiş gibi ilerliyorduk. Bu yolun sonunda bize bir ustalık verilse iyi olurdu.
Sanki günler geçmiş gibi hissettiğim bir zaman süresinin ardından trafik açılmıştı. Gerginlikten panik atak geçirmek üzereydim.
Reha, olabildiğince hızlı bir şekilde yolda ilerliyordu. Bir süre sonra anayoldan çıkmış, caddeye girmiştik. Onlarca sokak ve cadde geçmişiz gibi hissetmiştim. En sonunda büyük, dev gibi bir salonun kenarına arabayı park ettiğimizde kalbim, göğüs kafesimden çıkmak üzereydi. Arabadan olabildiğince çabuk indim.
Hızla sanat merkezine girdiğimizde Reha’ya yetişmeye çalışıyordum. Sinirli olduğu için çok hızlı gidiyordu. Ona yetişemediğimi anlayınca birkaç saniye beni bekledi. Hızla ona yetiştiğimde aynı hızda yürümeye devam ettik. Oyunun sergileneceği salona geldiğimizde güvenlik bizi durdurdu. “Biletlerinizi görebilir miyim?” Saate bakmayı dahi unutmuştum. Saat kaçtı?
“Biz oyuncuyuz,” Adamın kaşları çatıldı.
Bitmiştik. Buraya kadardı.
“Oyun başladı. Sizi kulise alamam ama buradan girebilirsiniz.” Yedekler oyuna başlamıştı demek.
Bayılacak gibi hissediyordum. Gözlerim dalmıştı. Beynimde kırmızı sinyaller yanıp sönüyordu. Zihnimin içinde fırtına öncesi sessizlik vardı.
Demek boşu boşuna çalışmıştık.
Demek emeklerimiz boşa gitmişti.
Reha küfürler mırıldanarak güvenliğin açtığı kapıdan içeri girdi. Ben resmen transa girmiş gibiydim. Reha içeri yönelirken ben hareket edemiyordum. Reha, hareket etmediğimi anladığında sakin bir şekilde elimi tuttu. Eli buz gibiydi. Sanki içerisinde Antarktika’yı taşıyordu. Peşinden ilerlememi sağladı. Boş yerlerden birine oturduk ve izlemeye başladık. Bir eksiksiz bütün duyma ve görme işlevlerim yüzde yüz odakla sahnedeydi. Çok uzun sürmeyen bir inceleme sonucunda bir şeyler fark etmiştim. Bir gariplik vardı. Oyuncuların yarısı bizim kadromuzdan değildi. “Siktir,” Reha fal taşı gibi açılmış olan gözleriyle doğruldu. Korkuyla oyunu izliyordu. “Bunlar Ehvenişer Koleji’nden.” Kaşları çatıldı. “Oynadıkları rol katillerin rolü.” Benim de gözlerim fal taşı gibi açıldı. “Ha siktir...” Reha’nın ağzından art arda küfürler dökülüyordu. “Hayır, hayır, hayır...” Art arda sıraladığı yalvarışlardan neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. “Bıçak sahte değil miydi?”
Oyunu sesimi çıkarmadan, korkuyla izlemeye devam ediyordum. En sonunda bıçaklama sahnesi geldi. Çatışma sırasında ölecek beş kişi vardı. Beş oyuncumuz helak olacaktı.
Katil rolündekilerden biri, kadromuzdaki oyunculardan birini rolü gereği bıçakladı.
Bıçak oyuncak olmalıydı.
Ama bıçağın sapladığı oyuncunun karnından kan fışkırıyordu. Akması gerektiği gibi değildi. Bizim planladığımız kan rengi daha açıktı.
Bu gerçek kandı.
Dudaklarımdan bir çığlık peyda oldu. Diğer insanlar benim gibi değildi. Kanın yapmacık olduğunu düşünüyorlardı. Arada benim gibi tepki verenler yok değildi. Oysa oyuncuların renginin atmasından gerçek kan olduğu belliydi. “Reha, bir şey yap.” Elim eline gitti. Bu ilk defa oluyordu. İlk defa korkudan elini tutuyordum. İlk defa rol dışında böyle bir şey yaşıyorduk.
Oyuncular korkuyordu. Lahza neredeydi? Seyircilerin hiçbir şeyden haberi yoktu. Herkes sakinlikle oyunu izlemeye devam ediyordu.
Kadromuzda olmayan adamlardan biri insanlara döndü. “Mahvolacaksın, Bağ Bozumu Tanrısı!” Reha’nın takma adını onlar da biliyordu. “Yitip gideceğin gün, yanı başında kahkaha atacağız!”
EndFragment
Bölüm etkileşimi
