Bölümler 2Şu an: GECEYE TAPINIŞ VE KARANLIK TAKINTI
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
1985 Senesi ABD/TEXAS
Gece, başka hiçbir şeyin yapamadığını yapar insana. Maskeleri soyup atar. Işığı olan herkesin, içindeki karanlıkla yüzleştiği o tekinsiz saatlerde, ben en çok kendim olurdum. Gözlerim kamaşmazdı artık; güneşin kör edici dürüstlüğü yoktu. Sadece ben ve karanlık. Karanlıkla tek bir bedende birleşen ben.
Gündüzleri susturulan bir iç sesim vardı. Sabahın köründe insanların kahve sırasındaki sıkıntıları, uykulu gözlerle televizyona bakan yüzleri arasında kaybolup gidiyordu. Ama gece... Gece bana konuşurdu. Bazen fısıltılarla, bazen çığlıklarla. Ruhumun çatlaklarına sızan bir tür uğultu. Onu susturmak için dua etmedim hiç. Çünkü ben onunla var oldum. Şeytan bana göz kırparken, ben de ona gülümsedim.
Bugün o ses bana “kan” dedi.
Bugün o ses bana “aç” dedi.
Ve ben o sesi hiç kıramam.
Sırtımda paslı bir sırt çantası. İçinde siyah eldivenler, bıçak, kurumuş kanlı bir halat parçası ve yolda bulduğum bir İncil – ters çevirmiştim, içinde yazanları yakarak susturmak için. Şimdi önümde, gölgelerin arkasına saklanmış bir ev. Sıradan. Ahşap panjurlu, beyaz boyalı, verandasında sallanan bir sandalye olan türden. İçeride sıradan bir hayat akıyor: baba televizyon izliyor, anne çocukla banyoya uğraşıyor. Zamanın tam ortasında donmuş bir Amerikan tablosu. Ama şimdi o tabloyu parçalayan bıçak ben olacağım.
Pencerenin altına çömeldim. Camın sürgüsü gevşekti. Nefes bile almadan içeri süzüldüm. Sessizliğim, doğanın bana verdiği en ölümcül silahtı.
Ayak seslerimi duymadılar. Onların tanrısı uyuyordu belki de. Ama benimki uyanıktı. Tavan arasındaki mumları hatırladım. Geçen ay kurban ettiğim çocuğun kanıyla çizdiğim pentagramın sıcaklığını. O gün bu gün bu ayin beni çağırıyordu. Artık içimde değil, elimdeydi şeytan.
Mutfaktan geçtim. Bıçağı çıkardım. Parmağımla bıçağın ucuna hafifçe bastım. Derimden çıkan ilk kan, ayinin habercisiydi. Sessizlikle babanın yanına yaklaştım. Televizyondaki futbol maçı, onun son görüntüsü oldu.
“Night has come for you,” diye fısıldadım.
Kafasının arkasından bıçağı sapladım. Kemik çatırdaması. Kan, sıcak ve yoğun bir dalga gibi suratıma fışkırdı. Sandalyeden yere düşerken çıkan sesle yukarıdan bir çığlık koptu. Kadın.
Merdivenlere yöneldim. Ayak seslerimi artık saklamıyordum. Kadının göz göze geldiğim an, cennete inanmayan birinin cehenneme ilk kez baktığı andı. Koşamadı. Çocuğunu arkasına alıp bağırdı sadece. Ama bu bir oyun değildi. Bu, ayindi.
Kadını boğazından tuttum. Çırpındı. Tırnakları boynuma battı. Ama ben yalnız değildim. Şeytan benimleydi. Bıçağı göğsüne bastırdım. Bir, iki, üç... Titremeyi bıraktığında çocuğun feryadı evin içinde yankılanıyordu.
Küçük oğlanın gözleri babasını arıyordu. Ama bulamayacaktı. Onun tanrısı da susmuştu artık. Bedenini almadan önce kafasını duvara çarptım. Sessizlik.
Kanlı bedenleri salonun ortasına taşıdım. Evin ortasına daire çizdim. Gözleri çıkmış bir haç takımı. Kadının kanıyla pentagram çizdim halının ortasına. Üç mum. Üç kurban. Üç damla kendi kanım.
— "Lucifer, Lightbringer...
Take what’s yours..."
Bir yudum kanı dilime değdirdim. Dilim yandı. Tavan döndü. Ama ben hazırdım. Elimi banyodaki muslukta yıkadım. Aynada yüzüme baktım. Kirli, karanlık ve gerçek. Tam da olmam gereken gibi. İçimdeki kudretle evden çıktım.
***
Sokakta yürümeye başladım. Ayaklarım beni nereye isterse oraya sürüklüyordu. Los Angeles geceleri, cehennemin vitrini gibiydi. Kaldırımlarda serseriler, sokak lambalarının altında sigara tüttüren hayat kadınları, arabalardan gelen bass sesler. Ama bu gece, hepsi sustu gözümde. Çünkü burnuma bir koku geldi.
Lavanta.
Ve portakal kabuğu.
Kafamı kaldırdım. Marketten biri çıkıyordu. Elinde süt kutusu. Üzerinde düz siyah bir tişört, dar bir kot pantolon. Hiçbir şey yapmamış gibi ama her şeyi değiştirmiş gibi.
Kız.
Yanımdan geçti.
Onunla hiç göz göze gelmedik.
Ama ben baktım. Yüzünü ezberledim. Bembeyaz teninde çiller vardı — burun kemerinden yanağına doğru yayılan, zarif, kusursuz çiller. Sanki Tanrı, bir ressam gibi fırça darbeleriyle ona dokunmuştu. Gözleri çimen yeşiliydi. Gölgeye rağmen ışığı içine çeken türden... badem şeklindeydi. Göz kapakları düşüktü, kirpikleri uzundu. Her şey bir şiir gibiydi. Ama o şiirin tek okuyucusu bendim.
Yüzü bana dönük olmadı hiç.
Sadece yanımdan geçti. Bana bakmadı bile. Hiç durmadı. Sanki ben orada yokmuşum gibi. Ama ben vardım. Ve içimde bir şey... kıpırdadı. Cinayetle değil, arzuyla değil, kana susamışlıkla hiç değil. Daha karanlık bir şeydi bu. Daha eski. Daha tanıdık.
Takıntı.
Onun geçtiği o saniyeler, sonsuzmuş gibi uzadı zihnimde. Parfümü teninden değil, ruhundan çıkıyordu sanki. Lavanta ve portakal... temizlikle delilik arasında bir koku. Onu izledim. Adımlarımı yavaşlattım. Gözümde, cinayetler yoktu artık. Ayin yoktu. Şeytan yoktu.
Sadece o vardı.
Ve ben, bir anda ne olduğunu anlamadan... onu izlemeye başladım. Arkamdan rüzgar geçiyormuş gibi hissettim. Burnumun içinde kalan koku, içime işledi. Bu, sonsuza kadar çıkmayacak bir işaretti.
O gece üç kişi öldürdüm. Ruhlarını şeytana sundum.
Ama ondan bir parça bile alamadım.
Yine de...
O geçti.
Ben kaldım.
Ve artık dünyam asla eskisi gibi olmayacaktı.
Ve şeytan bile kıskanacaktı bu takıntıyı.
İlk bölüm yayınlanmıştır. Umarım beğenirsiniz. Daha fazla bölüm için bolca yorum lütfen , kelebeklerim🦋
Bölüm etkileşimi
