1. bölüm / 1
Ayın Fırtınaya Verdiği SözBölüm 1
Bölümler 1Şu an: Bölüm 1
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bazı güçler doğduğun toprağa bağlıydı. Bazıları kana.
Ateş Krallığı’nın çocukları avuçlarında kızıl alevlerle büyür, öfkeleri duvarları ısıtırdı. Su Krallığı sakin görünürdü ama derinliklerinde boğabilecek kadar sessiz bir kudret taşırdı. Hava Krallığı’nın soyluları rüzgârı bir fısıltı gibi kullanır, kimsenin duymadığı sırları bile perde arkasından çekip alabilirdi. Toprak Krallığı sağlamdı; kökleri, taşları ve yeminleriyle. Düşünce Krallığı en tehlikeli olanlardan biriydi çünkü kılıç kullanmadan diz çöktürebilirlerdi insanı. Geçit Krallığı ise mesafe denilen şeyi hiçe sayardı; bir kapıdan girer, başka bir dünyanın kenarında çıkarlardı.
Bir de Fırtına vardı.
Mavi, mor ve gümüş ışıklarla göğü yaran, sesiyle saray camlarını titreten o güç… Eskiden Ay Hanedanı’nın karşısında herkes başını eğerdi. Ama Fırtına Krallığı yıllar içinde öyle büyümüştü ki artık baş eğmiyor, doğrudan gözlerimizin içine bakıyordu.
Bizim gücümüz ise Ay’dı.
Ay gücü hiçbir kitaba tam yazılamazdı. Bir kişide yalnızca tek bir yetenek uyanırken, diğerinde beş, altı, hatta yedi farklı parça belirebilirdi. Kimi ay ışığını iyileştirmek için kullanırdı, kimi gölgeleri çağırırdı. Kimi rüyaların içinden geçer, kimi karanlığı bıçak gibi eğip bükerdi. Ay Hanedanı bu yüzden diğer soylardan farklıydı. Daha sessizdik. Daha eskiydik. Daha tehlikeliydik.
Ve ben, Deniz Ay.
Selene ile Lex’in kızı. Ay soylu bir ailenin prensesi.
O sabah Ay Sarayı’nın taht odasında, kendi tahtımda somurtarak oturuyordum. Beyaz saçlarım belime kadar dökülmüş, başımdaki ince taç ay ışığını yakalamış gibi soluk soluk parlıyordu. Mavi gözlerimi yukarı dikmiş, tavandaki eski ay sembollerini izliyordum. Çocukluğumdan beri o sembollerin bazılarını okuyabiliyordum. Her biri başka bir şeyi anlatırdı: sadakat, gölge, kan, yemin, ölüm, yeniden doğuş…
Ama o gün tavandaki hiçbir sembol içimi rahatlatmamıştı.
Çünkü kapılar açıldığında içeri babam girdi.
Arkasında Fırtına Kralı vardı.
Ve onun arkasında da Prens Atlas.
Koyu kumral saçları, koyu mavi gözleri ve insanı istemeden bile dikkat kesilmeye zorlayan o duruşuyla taht odasının havasını değiştirdi. Uzundu. Kalıplıydı. Saygı duyulan biriydi; bu saygının yalnızca unvanından değil, gücünden geldiği belliydi. Fırtına gücü onun çevresinde görünmez bir zırh gibi dolaşıyordu.
Babamın yüzündeki ifade tek bir şeyi söylüyordu:
Bu karar verilmişti.
Ben istememiştim.
Atlas da istememişti.
Ama krallıklar bazen insanların kalbini değil, sınır çizgilerini düşünürdü. İki büyük soyun arasındaki sürtünme daha fazla büyümesin diye bir ittifak gerekiyordu. İttifak için de en eski yöntem seçilmişti.
Evlilik.
Tören herkesin önünde yapılmıştı. Müzikler çalmış, asiller gülmüş, kadehler kaldırılmıştı. İnsanlar bizi yan yana görünce iki krallığın kaderinin değiştiğini sanmıştı. Oysa biz sadece rol yapıyorduk. Herkesin içinde prens ve prenses; kapılar kapanınca iki yabancı.
İki hafta önce Fırtına Sarayı’na taşınmıştım.
Şato, Ay Sarayı’ndan tamamen farklıydı. Ay Sarayı gümüş ve beyazın sessizliğini taşırdı; sanki koridorlarında yürürken kendi kalp atışını bile fazla yüksek duyarsın. Fırtına Sarayı ise canlıydı. Yüksek kulelerinin uçlarında fırtına taşları parlar, camları yağmurlu gökyüzünü yansıtırdı. Duvarlarda koyu mavi sancaklar asılıydı. Her yerde gümüş işlemeler, bulut motifleri ve yıldırım izleri vardı.
Geceleri sarayın üzerinde şimşekler gezerdi.
İlk gece uyuyamamıştım. Atlas’la aynı odada, aynı yatakta kalmak zorundaydık. Çünkü sarayda duvarların bile kulağı vardı. Dedikodu bir kere yayılırsa onu durdurmak için bazen kılıç bile yetmezdi.
Ama aynı yatakta yatmak yakın olmak demek değildi.
Atlas yatağın bir tarafında, ben diğer tarafında uyurduk. Aramızda görünmez bir sınır vardı. Bazen o sınırın adı gurur olurdu. Bazen görev. Bazen de Lyra.
Lyra.
Fırtına sarayındaki leydiler onun adını fısıltıyla söylerdi. Zarifti, güzeldi ve gözlerinde masumiyet gibi duran ama aslında hesap yapan bir parıltı vardı. Atlas’la aralarında bir şey olduğunu biliyordum. Herkes bilmiyordu belki ama ben biliyordum. Gizli gizli görüşüyorlardı. Bazen Atlas’ın çalışma odasında fazla uzun kalıyordu. Bazen sarayın sessiz saatlerinde onun odasına gittiği oluyordu.
Kimse bilmesin diye üstü örtülüyordu.
Ben de örtüyordum.
Çünkü bu evlilik gerçek değildi.
Ama gerçek olmayan şeyler bile insanın onuruna dokunabilirdi.
O öğleden sonra Fırtına Sarayı’nın bahçesindeydim. Üzerimde fırtına mavisi bir elbise vardı; kumaşı hareket ettikçe koyu gökyüzü gibi dalgalanıyordu. Saçlarım açık bırakılmıştı, beyaz teller omuzlarımdan aşağı süzülüyordu. Başımda tacım vardı. Taç, bana burada bile kim olduğumu hatırlatıyordu.
Güneş ışığı bana pek yaramazdı.
Ne de olsa ben Ay’dım.
Bu yüzden bahçenin gölge tarafında oturuyordum. Mermer bir masanın etrafında leydilerle çay saati yapıyorduk. İnce porselen fincanlar, gümüş tepsiler, küçük tatlılar ve konuşuldukça büyüyen dedikodular…
“Su Krallığı’ndan Leydi Mira’nın nişanı bozulmuş,” dedi leydilerden biri, sesini fazla alçaltmadan.
Diğeri hemen eğildi. “Bozulmuş değil, bozdurmuşlar. Damat tarafının Hava Krallığı’yla gizli anlaşma yaptığı söyleniyor.”
“Ben duydum ki Düşünce Krallığı bu işin içindeymiş,” diye ekledi bir başkası.
Fincanımı yavaşça dudaklarıma götürdüm. Çayın buharı yüzüme değdi ama içmedim. Sadece dinledim.
İnsanlar konuşurken sandıklarından daha fazlasını söylerdi.
Yanımdaki koltukta genç, sarışın bir lord oturuyordu. Adının Lord Adrian olduğunu söylemişlerdi. Nazikti. Fazla nazik. Bana bakarken gözleri yüzümde biraz fazla oyalanıyor, sözlerini seçerken biraz fazla dikkat ediyordu.
“Prenses Deniz,” dedi hafifçe gülümseyerek, “Fırtına bahçeleri Ay Sarayı’nın bahçeleri kadar etkileyici değildir herhâlde.”
Ona döndüm. “Etkileyici olup olmadığına karar vermek için iki hafta yetmez.”
“Yine de alışmış görünüyorsunuz.”
“Görünmek başka şeydir, alışmak başka.”
Lord Adrian’ın gülümsemesi biraz derinleşti. “Cevaplarınız da sarayınız gibi, prenses. Güzel ama yaklaşması zor.”
Masadaki birkaç leydi bunu duyunca kıkırdadı.
Ben fincanımı tabağa bıraktım.
“Yaklaşmak isteyenin önce nereye bastığını bilmesi gerekir, Lord Adrian.”
Sözlerim yumuşaktı ama altında ince bir uyarı vardı. O da bunu anlamış olacak ki başını hafifçe eğdi.
Tam o sırada bahçenin girişindeki hava değişti.
Bunu ilk ben hissettim. Fırtına gücü geldiğinde insan bazen rüzgârı görmeden önce derisinde duyardı.
Atlas bahçeye giriyordu.
Yanında Lyra vardı.
Lyra açık renk bir elbise giymişti; fırtına mavisine yakın ama benim üzerimdeki renkten daha soluk bir ton. Sanki bilinçli seçilmişti. Atlas’ın koluna dokunmuyordu ama aralarındaki mesafe bir yabancının mesafesi değildi. Konuşurken başını ona doğru eğiyor, Atlas da gözlerini tamamen ondan ayırmıyordu.
Beni fark ettiğinde yüzünde hiçbir değişiklik olmadı.
Bu, belki de en sinir bozucu kısmıydı.
Masadaki leydilerin konuşması bir anlığına zayıfladı. Sonra herkes hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalıştı. Saray terbiyesi dediğin buydu: herkes görür, kimse söylemezdi.
Atlas masaya yaklaştı. Bakışları önce leydilerin, sonra Lord Adrian’ın, en son benim üzerimde durdu.
“Prenses,” dedi.
Sadece bu.
Ne daha fazla sıcaklık ne de gerçek bir selam.
Ben de başımı hafifçe eğdim “Prens.”
Lyra gülümsedi. “Bahçe bugün çok güzel değil mi?”
O gülümsemeyi tanıyordum. Masum görünmeye çalışan bir bıçağın gülümsemesiydi.
“Güneş fazla,” dedim sakince. “Ama gölge idare ediyor.”
Atlas’ın gözleri bir an yüzümde kaldı. Belki sesimdeki soğukluğu fark etmişti. Belki de fark etmemiş gibi yapmayı seçmişti.
Lord Adrian nazikçe araya girdi. “Prenses Deniz’e Ay Sarayı’nın bahçelerini soruyordum. Eminim buradan çok farklıdır.”
Atlas’ın bakışı bu kez ona döndü.
Hava bir an ağırlaştı.
“Prenses Deniz’in buraya alışmasına yardım ettiğiniz için minnettarız,” dedi Atlas.
Cümle teşekkür gibi kurulmuştu ama teşekkür değildi.
Lord Adrian bunu anlayacak kadar akıllıydı. “Sarayınızda misafirperverlik zaten eksik değil, majesteleri.”
Atlas’ın çenesinde beliren küçük kasılmayı gördüm. Nedense bu beni memnun etti.
“Ben misafir değilim,” dedim araya girerek.
Atlas tekrar bana baktı.
“Öyle mi?” diye sordu.
Gülümsedim. “Düğünde herkesin önünde öyle söylememiş miydiniz?”
Masadaki sessizlik bu kez daha keskin oldu.
Lyra’nın gülümsemesi bir anlığına dondu.
Atlas bir adım yaklaştı. “Sözleri hatırlamanız güzel.”
“Bazı sözler unutulmayacak kadar gürültülü söylenir.”
“Bazıları da yalnızca kalabalık duysun diye.”
Bu kez ben sustum.
Çünkü haklıydı.
Ve haklı olması hoşuma gitmemişti.
Atlas’ın gözleri sağ elimdeki yüzüklere kaydı. Parmağımda fırtına taşından yapılmış tek taş evlilik yüzüğüm vardı. Onun hemen altında ise çocukluğumdan beri çıkarmadığım ince gümüş yüzük.
O yüzüğü bana küçükken bir çocuk vermişti.
Ay bahçesinde, kimsenin beni görmediğini sandığım bir köşede ağlıyordum. Neden ağladığımı bile hatırlamıyorum artık. Belki annemden azar işitmiştim. Belki Gece’yle tartışmıştım. Belki de Ay Sarayı’nın büyük sessizliği küçük bir çocuğa fazla gelmişti.
Yanıma bir çocuk gelmişti.
Yüzümü tam hatırlamıyordum. Sadece ellerinin sıcaklığını, gözyaşlarımı silerkenki sessizliğini ve avucuma bıraktığı o gümüş yüzüğü hatırlıyordum.
“Bir daha ağlarsan,” demişti, “bunu sık. Ay seni duyar.”
Sonra gitmişti.
Bir daha da görmemiştim.
Atlas’ın bakışı o yüzükte fazla uzun kalınca elimi yavaşça eteğimin üzerine kapattım.
“Bir sorun mu var?” dedim.
Atlas gözlerini kaldırdı. “Hayır.”
Ama sesindeki küçük değişiklik, yalan söylediğini anlatıyordu.
Lyra bunu fark etmiş gibi hafifçe Atlas’a yaklaştı. “Prens Atlas, çalışma odasına dönmemiz gerekmiyor muydu? Konsey raporları…”
“Evet,” dedi Atlas, bakışlarını benden çekmeden. “Dönmemiz gerekiyor.”
Ben fincanımı yeniden elime aldım. “Sizi tutmayalım. Konsey raporları beklemez.”
Lyra’nın gözlerinde zafer sandığı küçük bir parıltı belirdi.
Atlas ise cevap vermedi. Sadece arkasını döndü ve Lyra’yla birlikte bahçeden çıktı.
Onların gidişini izlerken içimde kıskançlık mı, öfke mi, yoksa gururuma saplanan ince bir diken mi vardı, bilmiyordum. Bildiğim tek şey, Fırtına Sarayı’nın bahçesinde otururken herkesin beni güçlü, güzel ve sakin gördüğüydü.
Kimse içimdeki ayın karardığını görmüyordu.
Kimse benim yalnızca Ay Hanedanı’nın prensesi olmadığımı bilmiyordu.
Kimse bende kaç krallığın gücünün saklı olduğunu bilmiyordu.
Ve en önemlisi…Kimse bir ittifak evliliğinin bazen savaştan daha sessiz, daha uzun ve daha yaralayıcı olabileceğini bilmiyordu.
Bölüm etkileşimi
