Aydınlığın İçindeki Şeytan kitap kapağı

4. bölüm / 4

2. Bölüm: Seri katil ile anlaşma

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: 2. Bölüm: Seri katil ile anlaşma

Arkamı döndüğümde, kafasına ceketinin şapkasını geçirmiş adamı gördüm. Tekrardan, 'buraya gelmemeliydin' demişti. Dolgun dudakları hafif aralıktı, kafasına taktığı şapka burnuna kadar onu gizliyordu. Ani bir hareketle onu etkisiz bir hâle getirebilirdim. Aramızda beş adımlık mesafe vardı feint body kick yapıp yanıltarak yere düşürebilirdim, o daha kendini toparlayamadan ters kelepçe yapardım. Tam harekete geçiyordum ki konuşmaya başladı. Onu anlayabiliyordum...

"Dalgalı saçlar, yılan dövmesi ve her zamanki gibi bordo kıyafet, dik duruş, soğuk yüz ifadesi ve ne yapacağını belli etmediğin bir tavır."

Kaşlarım havalandı, bu kişi her kimse zor bir rakipti, "Türkçe biliyorsun, iyi bir gözlemcisin ve kim olduğunu iyi saklıyorsun." Onu, etkisiz hâle getirmekten vazgeçmiştim, konuşarak anlaşabiliceğim biri gibi duruyordu. Konuşarak tamamlayabileceğimiz konularda zor kullanmazdım.

"Kim olduğum ortada değil mi?" Bozuk aksanıyla konuştu, o; Fransız'dı.

Aramızdaki mesafeyi kapattım, "Kimsin sen, abimin arkadaşı mı yoksa kötüleri öldüren katil mi?" Dudakları düz bir çizgi hâlini almıştı. O da, benim gibiydi neyi düşündüğünü anlayamıyordum.

Aramızdaki mesafeyi açıp etrafında bir tur döndü, elini çenesine koydu, "Ben, kimim? Ah, ben; kötüleri öldüren katilim," dedi, şakacı bir tavrı vardı.

"Abimle bir ilgin var mı?"

"Abin kim? Eğer katillikte bana yardım edebilirse tanışırız."

"En sevmediğim şey ne biliyor musun? Karşımdakinin ciddiyetsiz biri olması."

"Kusura bakma senin gibi, suratsız olamam."

"Suratını göremiyorum." Aradığım katille kurduğum diyaloğu başkası öğrense beni deli zannederdi.

"Beni, arayan bir dedektife yüzümü gösterecek değilim."

"Ama karşısına çıkacak kadar cesaretlisin."

"Sen, bana şunu söyle baş belası."

Aramızdaki üç adımlık mesafeyi kapatıp elini arkadan bağladım. "Bir, bana baş belası diyemezsin; iki, seni tutuklayacak olan bir dedektife bu kadar yakın olamazsın." Aramızdaki boy farkı on yedi santim falandı; topuklumu çıkartsam fark on iki santime inerdi. O, 1.87 gibi duruyordu; ben ise 1.70 boyundaydım.

"Sakin, baş belası," dedi, 'baş belasını' vurgularken.Bileğini sıktığımda dudaklarından küçük bir inleme döküldü. "Biliyor musun, tam aradığım gibi bir kadınsın. Bence iş birliği yapabiliriz."

"Bana bak, şu gevezeliği bırak yoksa seni şuracıkta etkisiz hâle getiririm!" İlk defa bana karşı gelebilen birini görmüştüm. Daha ne olduğunu anlayamadan arkamızdaki çalışma masasına sırtım sert bir şekilde çarptı, bileklerim başımın üstünde kenetlenmişti. En az benim kadar o da güçlüydü. Dediği gibi o da benim aradığım bir iş ortağıydı; tek bir sorun vardı, o benim aradığım katildi.

"Öyle mi dersin?" Şapkası biraz açılmıştı, kusursuz burnu gözler önündeydi.

"Şuan seni etkisiz hâle getirebilirim."

Bacaklarımı bacaklarıyla sıkıştırdı. Hassiktir, hiçbir erkek bu hamleyi bilmezdi ki.

"Bu sahneleri çok kez yaşadığım için tecrübeliyim dedektif."

"Buna hazır değilsin ama," Yüzlerimiz yakın olduğu için, başımı burnuna sert bir şekilde vurdum. Tabiri caizse kafa attım. Refleksle bileklerimi bıraktı, ondan uzaklaşıp kapının yanına gittim. Bana dönmüş burnunu tutuyordu, eline bulaşan kana baktı ve güldü. Gülüşü çok karizmatikti.

"Dedektif, eğer savaş istiyorsan başlatabilirim."

"Konuşulabilecek konularda zor kullanmayı sevmiyorum."

"Bu zor kullanmamış hâlin mi?"

"Evet."

Gidip çalışma masasının sandelyesine oturdu, konuyu uzatmadan istediği şeyi söyledi "Anlaşma yapalım."

Kaşlarım havalandı, "Ne anlaşmasıymış bu?"

"Sen, beni ele verme ben de; sana çok istediğin bir şeyi vereyim."

Histerik bir kahkaha attım, "Seni, bulmuşken neden seninle anlaşma yapayım ki?"

"İstediğin herşeyi yapabileceğim için."

Bana abimi bulabilir miydi? Ya ölüsünü ya dirisini?

"Kafana yattığını düşünüyorum, öğrendiğime göre bir buçuk yıl kadar süren davaların bile varmış, bu yüzden benim davamı da canlı tutacaksın ki şüphelenmesinler."

"Anlaşmayı kabul ettiğimi söylemedim."

"Hadi ama, kabul edeceğini biliyorum."

Araştırmalara göre benim, aradığım katil kendi adaletini kurmuş biriydi ve onun adalet sistemi bana geçiyordu, ama bu onunla anlaşma yapacağım anlamına gelmiyordu. Yerdeki çantamı aldım, "Seninle anlaşma yapmayacağım," tam çıkıyordum ki konuşmaya başladı.

"Peki, neden beni tutuklamıyorsun?"

Arkamı dönüp ona bakmadım, baksamda bir şey değişmiyordu yüzünü kamufle ediyordu. Belirsiz bir cevap verdim, "Bu tutuklamayacağım anlamına gelmiyor."

"Dedektif, beni tutuklamayacaksın."

"Hazırlan, senin için geleceğim."

"Bu arada istediğin herşeyi yapabilirim. FBİ ile de bağlantılarım var." Çıkmadan önce söylediği şey hakkında düşünecektim.

Dışarıya çıktım ve hızla arabama bindim evet, onu tutuklamadım çünkü bu anlaşma işini düşünecektim. Bundan önce yapmam gereken şeyler vardı onun, hakkında daha fazla bilgi toplamam gerekiyordu. Ona, ne zaman güvenebilirsem o zaman onunla bir anlaşma yapabilirdim. FBİ ile nasıl bir bağlantısı vardı bilmiyordum ama, bana istediğim şeyi verebilecek gibi duruyordu

Ben, abimi bulabilmek için dedektif olmuştum, karşımdaki şey beni abime götüren bir şey ise sorgulamadan peşinden giderdim ve bu katil beni, abime götürebilirdi. Eğer ki o; çocuklara, kadınlara, suçsuz insanlara veya hayvanlara zarar veren biri olsaydı hiç sorgulamadan onu, oradan ters kelepçeyle çıkartırdım fakat şu anki bilgilerimle o; çocuklara istismar eden, suçsuz insanlara zarar veren kişileri öldüren bir katildi ve ben, böyle birini dünyadan silmek istemiyordum. İlk başta da zaten davayı almak istememiştim fakat sonradan kabul etmiştim. Onunla ilgili araştırma yapmak istiyordum ama kahretsin ki onun hakkında hiçbir şey bilmiyordum, en azından şu anlık ani bir karar vermek istemiyordum; şu an vereceğim karar kötü şeylere yol açabilirdi.

Aslına bakıldığında o, benim aradığım biriydi; güçlüydü, akıllıydı, kamufle olmayı iyi bilen biriydi. Onunla iyi bir ikili olurduk ama benim açımdan bir güven problemi vardı, önce bunu halletmem gerekiyordu.

Wenceslas meydanına gidiyordum, orada sıra sıra dizilmiş mağazalar, restoranlar, eğlence mekanları, oteller bulunuyordu. Turistlerin gezmek istediği yerler arasına giriyor, Çekyalıların genellikle buluşma alanına giriyor, bu meydan milyonlarca insanı ağırlıyor benim de merak ettiğim bir yer olduğu için ilk buraya gitmek istiyordum ama diğer gitmek istediğim yerlere büyük bir ihtimalle ekibimle giderim. Tabii bu ne kadar yoğun olacağımaza bağlıydı.

Sakin bir şekilde yolda ilerlerken yanımdan hızla bir araba geçti, arabanın hızı benim arabamı sallamıştı. Önüme geçtiğinde gaza yüklenip arabayı bağırtıyordu. Mercedes g500 4x4 2 modeldi, içindeki kişi her kimse hakkında çokta iyi şeyler düşünmüyordum. Aklı sıraca beni, sollamıştı ve önüme geçmişti ama ben, altta kalmazdım.

Prag'da kaldığım sürece ben de duracak olan Aston Martin db12 ile ona karşılık verecektim. Arabalar konusunda çok iyiydim, araba markalarını yeterince biliyordum ayrıca birçok yarışı izlemeye gittiğim için araba sürme konusunda da çok iyiydim. Son hızla önümdeki Mercedes'i solladım ve büyük yolda direksiyona ters kontralar vererek önünde drift attım, arabama çarpma tehlikesi olduğu için ani fren yapmak zorunda kaldı.

Benimle uğraşmak zordu.

Arabamı durdurduğumda karşımdaki Mercedes'e bakıyordum. Büyük ihtimalle içindeki kişi benim hakkımda iyi şeyler düşünmüyordu. Gideceğim yöne doğru direksiyonumu çevirdiğimde arkamdaki Mercedes ritimli bir şekilde kornaya bastı. Ne yaptığını anlamayamıyordum. Son gazla yoluma devam ettim. Buraya geldiğimden beri garip şeyler yaşıyordum. Burada uzun süre kalacağımı düşündüğüm için, kendi arabamı getirtmeyi planlıyordum. Arabamsız yapamıyordum onunla aramızda garip bir bağ vardı.

Meydana geldiğimde arabayı boş bir yere park ettim. Alışveriş yapmayı seven biriydim, kendime bordonun en güzel tonunda kıyafetler alacaktım. Gözüme çarpan ilk mağazaya girdim. Ne tür kıyafet giydiğim belli olmuyordu, yerine göre değişiyordu. Araştırmalarda, iş görüşmelerinde yelekli pantolonlu takım, yemeğe gittiğimde şık bir elbise, evde rahat pijamalar; bu yüzden her türden kıyafetim vardı fakat tek bir şey değişmiyordu kıyafetlerimin rengi hep bordoydu. Kırmızı değil, kırmızının tonu değil... Bordo.

Gözüme ilişen bir elbise vardı sanki biri hemen bu elbiseyi alacakmış gibi adımlarımı hızlandırım elbiseye dokundum, bu artık benimdi. Elbise bordo rengindeydi balık modelinde ayak bileklerimi kapatacak kadar bir elbiseydi fakat sırtındaki o detay... Beni, bitirmişti, sırt kısmında kıvrımlı metalden yapılmış bir yılan vardı, yılan elbisenin kenarlarına iplerle bağlanmıştı. Hemen elbisenin bedenine baktım, bugün şans benden yanaydı tam benim bedenimdeydi, elbiseyi kucağıma bastım. Sadece bunu alıp çıksam bile yeterdi, aşırı güzel bir şeydi bu.

Kasaya gidip yılan detaylı elbiseyi satın aldım, başka mağazalara girip oralardan da alışveriş yapmak istiyordum ama yine aynı şey oldu, ayakkabı reyonunun diğer tarafından geçerken yine o ıslık sesini duydum. O, buradaydı ve yine Müslüm Gürses-seni yazdım çalıyordu. Elimi yumruk yaptım neden beni, rahat bırakmıyordu? Onu, ele vereceğimden neden korkmuyordu? Başımı çevirip etrafa baktım, ıslık sesi hâlâ vardı. Hızlı adımlarımla reyonun diğer tarafına yürüdüm ama ıslık sesi bitti, geldiğimi görmüş olmalıydı. Onun, yüzünü bilmiyordum ama kendime güvencim tamdı, dudağından ve burnundan onu tanıyabilirdim.

Bütün erkeklerin dudaklarına ve burnuna özenle baktım, ama hiçbiri bugünki gördüğüm adamın dudağına ve burnuna benzemiyordu. Gitmiş miydi? Adımlarımı hızlandırıp mağazadan çıktım. Ne yapacağımı bilmiyordum, eve gidip bu konu üzerine kafa yoracaktım. Onunla iş birliği yapacak mıydım, ona güvenecek miydim, onun hakkında bilgi toplayabilecek miydim? Kafamda bir sürü soru vardı.

Kafam fazla dolduğu için arabama yürüdüm, şuan bütün gezme isteğim kaçmıştı. Evime gidip kendi aramda toplantı yapmam gerekiyordu ya da Barkın'ı çağırıp onunla toplantı yapmam gerekiyordu. O, benim düşüncelerime saygı duyardı bu yüzden bir katil ile anlaşma yapmamı sorun etmezdi. Aslına bakarsanız ben, ona katil bile demek istemiyordum çünkü o; benim gözümde kurulmayan adaleti kuran biriydi. İsmini öğrenseydim iyi olacaktı.

Arabama bindiğimde poşeti ve çantamı yan koltuğa koydum. Arka koltuktan yine o ıslık sesi çaldı. Arabamda mıydı? "Siktir." Arkama hızla döndüğümde kafasında siyah şapkası, gözünde siyah güneş gözlüğü olan adam oturuyordu. Tabiri caizse karşımda aradığım katil duruyordu. Ama ben, yine onun yüzünü göremiyordum. Fransızca bir şeyler söylediğinde kaşlarımı çattım.

"Veuillez ne pas jurer, madame."

"Ne dedin?"

"Küfür etmeyin, hanımefendi."

Şuan yüzüne yumruğumu geçirmek istiyordum, "Arabamda olduğunun farkında mısın?"

"Farkındayım, bu arada nasıl öyle drift attın? Çok havalıydı."

"O, sen miydin?" Arkama dönmekten boynum ağrımıştı.

"Konumuz bu değil."

"Çok pardon, ama konumuz ne?"

"Teklifimi düşündün mü?"

Hiç kafamdan gitmiyor ki, sürekli bunu düşünüyorum. Sana, nasıl güvenebilirim? "Senin hakkında hiçbir şey bilmiyorken teklifini kabul edemem."

"Ne istiyorsan sor, cevaplayayım."

"Neden? Kamufle olabilirdin, hâlâ saklanabilirdin, neden karşıma çıktın?"

"Sana karşı olamazdım."

"Anlamadım."

"Sen, peşime düştüğünde her türlü beni bulacağını biliyordum."

"Bir dakika... Ben, neden senin peşine düşeyim ki?" Onun abimle bir ilgisi var mıydı? Beni, önceden tanıyor muydu?

"Her katilin peşine bir dedektif takılır ve sen, dünyaca bilinmiş bir dedektifsin, seni peşime takacaklarını biliyordum. İlk buraya geldiğinde bile hemen silahımın işlemelerini buldun sana karşı şansım yoktu."

"Ve dedin ki o, beni yakalayacağına ben, ona bir teklif sunayım."

"Evet, ilk geldiğin an karşına çıktım çünkü bunu yapmasaydım hakkımda birçok bilgiye sahip olabilirdin."

"Haklısın eğer şu an burada olmasaydın bilgilerin sosyal medyada dolaşıyor olurdu," derin bir nefes aldım, "Peki, teklifini kabul etmezsem ne olur?" Konuşmasına izin vermeden devam ettim, "Beni öldürür müsün? Sonuçta seni, benden başka kimse bulamaz."

"Seni öldürmem, baş belası. Ben, masumları öldüren biri değilim, sadece kurulmayan adaleti kurmaya çalışan biriyim."

"Kimliğine kadar istiyorum," bana kendisi hakkında yalan söyleyebilirdi ama kimlik bilgilerini alırsam yalan söyleme şansı yoktu.

"Yok artık! İlk doğduğum an ki fotoğrafı da vereyim mi?"

Şu gereksiz konuşmalarını bir kenarıya bırakmalıydı, "Sahte kimlik verirsen anlarım."

"Sana, sahte kimlik verecek kadar aptal değilim."

"Bir yerde oturup konuşalım."

Onu, evime getiremezdim ekibimden biri görürse sıkıntı olurdu ama Barkın'a söyleme ihtimalim vardı.

"Benim evime gidebiliriz," dediğinde başımla onayladım. Bu daha iyi olurdu.

"Kendi arabana geç." Her şeyin nasıl bu kadar hızlı ilerlediğini düşünmüştüm ama bunun kasıtlı yapıldığı aklıma gelmişti. Katilimiz bunu kasıtlı yapıyordu çünkü kaybettiği her bir dakika onun hakkında daha çok bilgiye ulaşmam demekti.

"Bana emir vermeyi burakmalısın dedektif."

"Ben, emir veririm, emir altına girmem."

"Çok fazla zıt yönlerimiz var, ama sevdim seni."

Arabadan indiğinde önüme döndüm, "Sevdi mi beni?" Yüzümü buruşturdum. Hiç iyi şeyler yaşamıyordum.

Gözlerimi yumdum ve gülümsedim, "Hepsi senin için abiciğim."

Korna sesi duyduğumda gözlerimi açtım, Mercedes'i ile önümden geçiyordu. Kemerimi takıp onu takip ettim. Her şey yeni başlıyordu, burada uzun süre kalacaktım ve buraya gelmeden önce bir şeyler olacağını hissetmiştim. Abime dair bir şeyler bulabileceğimi kalbimde hissetmiştim ve şimdi ona dair izler bulmaya gidiyordum. Yola devam ederken Barkın'dan bir çağrı geldi ama şu an onunla konuşamazdım.

Prag, eski zamanları anımsatan bir şehirdi; gözlemlediğim kadarıyla burada bizim ülkemizdeki gibi yapıtlar yoktu. Bizim ülkemizde, genelleme renklerde evler, yeni lüks yapıtlar vardı, fakat burada renkli evler, eski yapıtlar, eski zamanları anımsatan şato görünümlü kaleleri vardı. Güzel bir yerdi buranın farklı havası bana iyi geliyordu.

Yaklaşık beş katlı bir evin önünde durduk, her katında ayrı bir renk vardı. İlk kat mavi renkteyken, ikinci kat kırmızı renkteydi. Dediğim gibi burası bizim ülkemizden farklıydı, şuan Türkiye'de bir eve gelseydik büyük ihtimalle beyaz renkte, altı katlı sade bir evin önünde dururduk. Peki ben, Prag'ı mı seçerdim yoksa Türkiye'yi mi seçerdim diye soracak olursanız tabii ki Türkiye'mi seçerdim. Memleketim burnumda tütüyordu, her ne kadar buranın havasını sevmiş olsamda bu evlerin renkliliği bile bana kendimi kötü hissettiriyordu. Ben, İzmir'de doğmuş büyümüştüm, şehrime olan bağlılığım inanılmaz büyüktü.

Arabadan inmeden önce çantamdan bacak kemerimi çıkartıp bacağıma taktım, kemeri elbisemin altına gizlediğimden emin olduktan sonra
torpitodaki silahımı çıkarttım ve kemerdeki silahımı yerleştireceğim yere koydum. Her ne olursa olsun ona şu an güvenemezdim, kendimi güvence altına almalıydım. Arabadan inip kapıyı açmış beni bekleyen adama doğru ilerledim. Bina eski gibi gözüküyordu fakat içi oldukça iyi görünüyordu. Hiçbir şey söylemeden beşinci kata çıktık. Evi en son kattaydı. Evinin kapısını açıp beni içeriye davet etti. İçeriye girerken fazla yakınına girmiş olmalıyım ki portakal çiçeği kokusunu aldım. Portakal çiçeği koyuyordu.

Evinin girişi oldukça büyüktü, evin dışı gibi içide renkliydi. Duvarları çağla yeşiline boyalıydı, halıdaki desenler eski zamanları anımsatıyordu. Salonuna ilerlediğimde çağla yeşili, ahşap ayaklı koltuklar karşılıyordu beni. Ortaya konulan koltukların arasında ahşap renkte sehpa vardı, koltukların arkasında ise krem sandalyeleri olan yemek masası vardı. Koltukların karşısında da duvara monteli televizyon yer alıyordu. Duvarlarda tablolar, pencerenin önüne koyulan sehpanın üzerinde bohem biblolar vardı.

"Bir kadının elinden geçmiş bir ev gibi görünüyor."

"Öyle zaten."

O zaman katilimiz evliydi, kim bilir belki çocuğu da vardı. İlerleyip koltuğa oturdum çantamı yanıma yerleştirdikten sonra bakışlarımı ona çevirdim. "Karının insanları öldürdüğünden haberi var mı?" Açıkçası pekte umurumda değildi öylesine sorulmuş bir soruydu.

Gelip karşıma oturdu, "Evli olduğumu nereden çıkarttın?"

Hafifçe kaşlarımı çattım, "Evini bir kadının düzenlediğini söyledin."

"Evet, söyledim ama evi düzenleyen karım değil, kız kardeşim."

Başıma aşağı yukarı salladım, "Anladım." Konuyu uzatmak istemediğim için meseleye geldim, "Kimliğini alayım."
Konuları uzatmayı seven biri değildim, daha çok sadede gelmeyi severdim. Çok konuşmazdım, ciddi tavrımdan ödün vermezdim ama bu dik duruşum, soğuk tavrımın altında sıcak bir kadın vardı. Sadece sayılı kişilere gösterirdim bu yüzümü, sadece hak edenlere.

"Senden hiç hoşlanmadım," dedi yüzünü buruşturarak.

Gözlerimi devirdim, "Bilmukabele."

"Söylediğin şeyin kelime karşılığını bilmiyorum. Açıklar mısın?"

Fransız olduğu için bilmemesi doğaldı, "Karşılıklı olarak, dilek ve hislerin karşılıklı olduğu anlamına geliyor."

"Teşekkürler baş belası."

"Seninle lak lak etmeye gelmedim buraya." Onun, bu ciddiyetsiz tavrı beni öldürüyordu.

Cüzdanından çıkarttığı kimliğini uzattı, elinden kimliği alıp önce önlü arkalı foroğrafını çektim sonra incelemeye başladım. İsmi Ronan'dı, soy ismi ise Vincent, Fransa doğumluydu ve otuz iki yaşındaydı. Başımı kaldırıp yüzüne bakacaktım fakat maskesini ve şapkasını çıkartışını izledim. Şapkayı çıkarttığında kısa siyah saçlarını gördüm merakla onu izliyordum, açıkçası yüzünü merak ediyordum. Maskeyi çıkarttığında artık tam anlamıyla onun yüzünü görmüştüm. Acı kahve gözleri, simsiyah kalın kaşları ve dolgun dudakları vardı, saç ve kaş rengine göre teni beyazdı yani akyazdı. Doğruyu söylemek gerekirse dudak uçuklatacak bir yakışıklılıktaydı.

"İsmin İrlanda kökenli."

"Evet, anneannem bu ismi koymalarını istemiş."

"Neden?"

"Anneannem İrlanda'lı. Ròn kelimesinden türemiş bir isimdir, İrlanda mitolojisinde önemli bir yeri vardır, anlamı; küçük fok balığı, mühür gibi anlamlara gelir. Anneannem mitoloji ile çok ilgilenen biriydi bu yüzden bu ismi koydurtmuş."

"Mühür... Anlamı güzelmiş."

"Güzel, ben de fok balığı anlamını, taşıdığını kabullenmiyorum. Mühür anlamı daha güzel." Sustu ve tekrardan konuştu "Aslına bakarsan ben, melezim."

Dikkatle onu dinledim, bana kendisi hakkında bilgi veriyorken can kulağıyla onu dinlemem gerekiyordu.

"Anneannem İrlandalı, fakat annem Fransız çünkü annemin babası yani dedem Fransız, ayrıca annem Fransa'da doğmuş. Babam ise Türk ama ben, Fransa'da doğdum. Bir süreliğine Türkiye'de de yaşadık."

Kendisi melezdi ve benim abimin melez bir arkadaşı vardı. Hem Türk hem Fransız... Başımı dikleştirip Ronan'a baktım, "Göktay, diye birini tanıyor musun?"

Yüzünü ciddilik konduğunda ne diyeceğini merak ettim, "Hayır, o kim?"

"Abim."

"Neden abini tanıdığımı düşünüyorsun?"

"Bunu teklifini kabul ettiğim zaman konuşuruz." Hâlbuki tanıdığını düşünmüştüm.

Ronan'ın koltuğuna bir kedi atlamıştı. Oldukça büyük olan bilgi haznem bu kedinin türünü bilememişti. Açık kahve ve koyu kahve tüyleri vardı, tüyleri o kadar çoktu ki türünün tükenmekte olduğunu düşünüyordum, sinirli bakışlarına rağmen çok tatlı gözüküyordu, kesik kulakları ve küçük bacakları vardı. Karşımdaki kedi birden kabarıp hırlamaya başladığında bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım. O, evcil bir hayvan değildi. Ronan kedinin hızına yetişemeden kedi üzerime atlayıp bacaklarıma zarar vermeye başladığında içimden sayısız küfürler geçiriyordum.
Bacağımda derin bir acı hissetiğimde yüzümü buruşturdum, "Siktir." Kedi üzerimden alındığında derin bir nefes aldım. Ronan, kediyi kucağına almış tüylerini okşuyordu. Bacağımdaki derin pençe izini görünce kediye en ters bakışlarımdan attım.

"Ben, onu odama bırakıp geleyim." Kediyi götürdüğünde yaşadığım şeyin şokunu atlatmaya çalışıyordum. Normalde hayvanlar beni severdi çünkü ben de onlerı severdim, onlar bunu hissederdi fakat bu kedi oldukça agresifti.

Elinde tendiryot ile pamukla gelen Ronan'a baktım, "O, şeyin cinsi ne?"

Yanıma oturup tendiryotun kapağını açtı ve pamuğa döktü, "Kendisi Pallas kedisi, Orta Asya'da yaşayan bir tür, saldırgan ve evcilleştirme oranı düşük olan bir kedi."

Ve kendisi bu kediyi sahiplenmişti onun dışındaki herkese zarar veriyor olmalıydı. Pamuğu bacağımdaki kesiğe hafifçe bastırdığında dudaklarımı birbirine bastırdım. Hâlbuki çok fazla acı vermiyordu ama o ilk verdiği acı insanda elektirik etkisi oluşturuyordu.

"Ben ve kız kardeşimden başka kişilere alışık değil bu yüzden sana zarar verdi."

"Önemli değil."

Eli eteğimin ucunu tuttuğunde kaşlarımı çattım, elbisemi biraz yukarıya kaldırıp silahımı ortaya çıkartmıştı. Ellerini üzerimden çekip arkasına yaslandı, dudağının köşesi kıvrılmıştı.

"Her duruma karşı hazırlıklısın dedektif."

"Öyle olmalıyım."

"Hâlbuki benim yanımda hiçbir delici ve kesici alet yoktu."

Beni manüpüle etmeye mi çalışıyordu? "Kedin var, o yetmez mi?"

Güldü, "Haklısın o, sana gereken hasarı verdi."

Tekrardan portakal çiçeği kokusu gelmişti burnuma, çok güzel kokuyordu. Nasıl tarif etsem? Leziz bir kokusu vardı.

Yüzümdeki ciddiyeti bozmadan konuştum, "Portakal çiçeği, güzel seçim."

"Kiraz çiçeği, güzel seçim."

Demek o da benim kullandığım parfümün kokusunu almıştı.

Dirseğini koltuğa yaslayıp bana döndü, başı eline yaslı bir vaziyette konuştu, "Dedektif, kararını verdin mi?"

"Seni, araştırmam gerekiyor Ronan."

"İsmimi senden duymak güzel, yakınlaştığımızı hissediyorum."

Ben de bunu hissediyorum. Ama hissel olarak değil, bedensel olarak. Bana çok yakın bir konumda oturuyordu ve bu benim hoşuma gitmiyordu. Hoşuma gitmeyen şeyleri sonlandırırdım ya güzellikle ya da kötülükle.

"Uzaklaş."

Ellerini havaya kaldırdı ve ayağa kalktı, "Emredersiniz." Tekrardan karşı koltuğa oturduğunda yüzünde ciddi bir ifade vardı.

"Yerine göre ciddi yerine göre şakacı biri misin?" Onu tanımaya çalışıyordum.

"Öyleyim ve sana ciddi tavrımı göstermediğim için şanslısın."

Onun böyle biri olduğunu anlamıştım. Evet, espirili bir tavrı vardı ama ciddi olunması gereken yerlerde hâkimiyetini kuran ve herkesi etkisi altına alan biriydi. Ben, her zaman ciddi biriydim o, ise yerine göre ciddi olan biriydi.

"Kardeşin burada mı?"

"Evet, işte."

"Kaç yaşında?" Onun hakkında ne kadar çok bilgi alabilirsem benim yararımaydı.

"Yirmi altı yaşında, çiçekçi dükkanı var."

"Birgün ziyaret edeceğim."

"Tabii ki, bana çiçekte alırsan sevinirim."

"Seni seven, birisi alsın." Aklımdaki soruyu geciktirmeden sordum, "FBİ ile nasıl bir bağlantın var?"

"FBİ'da görevli bir arkadaşım var, isteğini yerine getirebilmek için bana o da yardımcı olacak."

"Arkadaşında bu işin içinde öyle mi?"

"Evet, bana o yardımcı oluyor."

"Bu yüzden seni bulmakta zorlanıyorlar."

"Yanlış cevap. Ben iyi kamufle oluyorum dedektif."

"Haklısın, senden iyi kamufle olan yoktur."

"Hayatımda aldığım en güzel iltifat."

Yanımdaki çantamı alıp ayağa kalktım. Çantamdan çıkarttığım kartı Ronan'a uzattım. Üzerinde telefon numaram falan yazıyordu, "İletişimde olalım."

"Ben seni, sık sık ziyaret ederim baş belası."

"Ziyaretleri sevmem." Daha doğrusu insanları sevmem.

"Beni, seveceğini düşünüyorum."

Gözlerimi devirip evden çıktım. Bir erkeğe göre fazla enerjikti. Evet, erkeklerde enerjik olurdu, fakat topluluktan gördüğümüz kadarıyla bizim erkeklerimiz hep ağır abi, fazla konuşmayan, soğuk yapılı erkeklerdi bu yüzden Barkın ve Ronan biraz garip geliyordu.

Topluluğun bize verdiği mesajlar vardı; erkekler ağlayamazdı, erkekler ağır abi olmalıydı, erkekler çok konuşmazdı. Tam aksine erkekler de ağlayabilirdi, erkekler çok konuşabilirdi çünkü onlarda insandı. Erkeklerin ağlamasını yargılayan insanlara bildiğim tüm tekniklerimi üzerlerinde denemek istiyordum. Ben, artık bu algıyı yıkmak istiyordum, tek ben değil erkeklerde yıkmak istiyordu. Bütün insanlar ağlardı çünkü bizim yaradılışımızda vardı.

Arabamın yanına geldiğimde önde yürüyen kapalı bir kadın arkasında da açık bir kadın vardı, sorun bu değildi sorun açık kadının söylediği sözdü. İngilizce bir şekilde şunları söyledi:

"This is our country, you can't dress like that here."
"Burası bizim ülkemiz, burada böyle giyinemezsiniz."

Hadi canım, sana mı soracaktı?

Kapalı kadın arkasını dönüp kadına en normal bakışlarından attı, sanki böyle söylemlere alışıktı. O da İngilizce bir şekilde cevap verdi. "This is my country too; I was born and raised in the Czech Republic. Wearing a headscarf is my choice, and you have no right to interfere."
"Burası benim de ülkem; Çek Cumhuriyeti'nde doğdum ve büyüdüm. Başörtüsü takmak benim tercihim ve sizin buna müdahale etme hakkınız yok. "

Açık kadın karşısında susakalmıştı, islam dinine olan düşmanlıklarını anlayamıyordum. Hâlbuki islam dini kadınlara en çok değer veren dindi, insanları en çok düşünen dindi. Sigaranın, alkolün, dövmenin haram kılınmasının bile sebebi insanları düşünmekti. Evet, Kur'an-ı Kerim'de sigara, alkol, dövme haram yazmıyordu fakat bir ayet bize bunların haram kılındığını açıklıyordu.

"Onlara temiz ve güzel şeyleri helal kılar, pis ve zararlı (habâis) şeyleri ise haram kılar..." (A'râf Suresi, 157. Ayet)

Ve bir ayette de şöyle diyordu:

"...Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın..." (Bakara Suresi, 195. Ayet)

Hem manevi hem maddi kendimizi tehlikeye atmamızı istemiyordu Allah, hâlbuki gördüğüm her genç, her yaşlı sigara kullanıyordu insan vücuduna ne kadar çok zarar verdiğini bile bile kullanıyorlardı. Bize tertemiz emanet edilen bedeni Allah'a en kirli şekliyle teslim edeceklerdi.

Açık kadın söyleyecek bir söz bulamadığı için saldırıya geçti, kapalı kadının üstüne atlayıp başörtüsünü asıldı. Koşarak aralarına girdiğimde açık kadının iki bileğini birbirine kenetlemiştim, acıtmış olmalıyım ki inlemişti. Kadın kadının kurdu değil, yurdudur derlerdi hâlbuki kadın kadının sadece kurduydu. Her türlü birbirimize destek çıkmamız gerekiyorken birbirimizi linç ediyorduk.

Bileklerini sıktığım kadının yüzüne iyice yanaştım;
"Look at me women."
"Bana bak kadın."
Söylediklerimle gözlerini büyüttü korkuyor gibi gözükmüyordu, ama şaşkınlığını hissedebiliyordum. Çünkü o, sayısızca tesettürlü kadına böyle davranmış ve pohpohlanmıştı şimdi ise ona birisi karşı geliyordu.

"If you ever say anything insulting to a woman wearing a headscarf again, you'll have me to deal with."
"Bir daha başörtüsü takan bir kadına hakaret edersen, benimle uğraşmak zorunda kalacaksın."

Başını dikleştirdi çok büyük bir islam karşıtıydı. Ne yazık!

"Who are you that I should be afraid of you?"
"Sen kimsin ki senden korkayım?"

Çantamdaki dedektif kimlik kartımı çıkartıp kadının yüzüne yaklaştırdım. Onu daha farklı şeylerle korkutmak isterdim fakat boş insanlarla uğraşacak vaktim yoktu. Ayrıca o, bir kadındı her ne kadar kadınlar birbirinin kurdu olsalarda ben, yurdu olmaya çalışıyordum.

Kadın bir bana bir yüzüme baktı sonrasında kekeleyerek konuşmaya başladı.

"Sorry."
"Üzgünüm."

Ardından yanımızdan uzaklaştı, kapalı kadına döndüğünde bana çok güzel bir şekilde gülümsüyordu, neşeyle konuştu.

"Thank you."
"Teşekkür ederim."

"It's alright, beautiful woman. This is my job."
"Sorun yok güzel kadın. Bu benim işim."

İltifatıma karşılık daha çok gülümsedi, bu bir gerçektir tesettürlü kadınlarda ayrı bir güzellik oluyordu. Kadını başımla selamlayıp arabama ilerledim fakat sırtımı delip geçen delice bakışları üzerimde hissediyordum arkamı dönüp Ronan'ın penceresine baktım, pencerenin kenarındaki duvara yaslanmış beni izliyordu büyük ihtimalle bütün olan biteni görmüştü. Göz kırpıp arabama bindiğimde büyük ihtimalle benden böyle bir hamle beklemiyordu.

Yolda giderken düşündüğüm şey bu olayları Barkın'a anlatmalı mıydım olmuştu ve vardığım sonuçta anlatacak olmamdı. Belki beni yargılayacaktı ama yinede arkamda duracaktı biliyordum çünkü o; ben ne yaparsam yapayım arkamda dururdu.

Ronan Vincent

Baş belası dedektif, peşime düşmeden önce onunla anlaşma yapmayı planlıyordum. Onun, peşime düşeceğini biliyordum ama teklifimi kabul eder miydi, bilmiyordum. Bugün her şey açıklanmıştı o, teklifi kabul etmişti ben de koruma altına alınmıştım.

Camdan izlediğim kadın bana bakıp göz kırptığında biraz şaşırmıştım, çünkü o; soğuk, ciddi ve mesafeli biriydi ya da ne yapacağı belli olmayan bir kadındı. Kendine özgü bir tarzı vardı ve açık konuşmak gerekirse yakışıyordu. Saçlarının o dalgalı hâli, elbiselerinin o mükemmelliği, bacağına yaptığı sahte dövmesi ve ayaklarından hiç çıkartmadığı topukluları ile dudak uçuklatacak bir güzellikteydi.

Dış kapı açıldığında kapıya doğru yürüdüm, kapıyı kapatıp bana dönen kız kardeşime kollarımı açtım, işten her geldiğinde ona sarılırdım. Çünkü o, hâlâ benim minik bebeğimdi. Büyük gözlerini bana dikmiş bakıyordu.

"Bu evde kadın parfümü kokuyor."

Sen, sanırsın köpek! "Senin parfümün falandır güzelim."

"Hayır, değil. Kadın mı geldi bu eve?"

At kuyruğu yaptığı saçları belirli yüz hatlarını ortaya çıkartmıştı. Amy, hiç bana benzemiyordu benim aksine onun kahverengi saçları, açık kahve gözleri ve kavruk bir teni vardı. O, annemin genlerini almışken ben babamım genlerini almıştım.

"Qui d'autre est entré dans cette maison à part moi, Ronan."
"Ronan, benden başka bu eve kim girdi?"

Bir süre Türkiye'de yaşadığımız için ağzımız Türkçeye alışmıştı, fakat bazenleri Fransızca konuşuyorduk.

"Bana bir daha Ronan diye hitap etme, aramızda altı yaş var."

"Abi, kim geldi söylesene!"

"Dedektif geldi."

Abartı bir şekilde kendini duvara attı, oyunculuğu iyiydi. Elini kalbine bastırıp, "Sevgili mi oldunuz, evlenecek misiniz?"

"Bu kadar akıllı bir abinin salak bir kız kardeşi olman ne kadar üzücü."

Koltuğa oturduğumda ciddileşip yanıma geldi, "Neler oldu? Anlat."

"Anlaşma yapacağız ama dedektif bana güvenmiyor, bu yüzden beni araştıracak."

"Seni ele verirse?" Endişesi çok büyüktü çünkü onun, benden başka kimsesi yoktu. Annemiz hâlâ hayattaydı ama ondan ayrı, bir hayat yaşamayı seçmiştik. Buralar çok uzun hikayelerdi.

"Vermez."

"Nasıl bu kadar eminsin?" Rahatlığım onu sinir ediyordu.

"Çünkü ona istediğini verecek tek kişi benim."

Dış kapı açıldığında Lucas'ın geldiğini anladık. Lucas, benim en yakın arkadaşımdı, onun evinin anahtarı ben de, benim evimin anahtarı onda olurdu. Onunla çok garip bir tanışmamız vardı, uzun hikaye diye bahsettiğim şeyin ucu Lucas'a dokunuyordu.

Annem ile babamın çok iyi bir evlilik hayatları yoktu ben, yirmi üç yaşındayken annem babamı bir adamla aldatmış, bundan bizim iki yıl sonra haberimiz olmuştu. Bunu öğrenen babam delirdi, anneme zarar vermeye kalkıştı, bunun üzerine annemin sevdiği adam geldi ve babamı gözünü kırpmadan öldürdü.

O zamanlar ben yirmi beş, Amy ise on dokuz yaşındaydı. Babamı hastaneye kaldırdıklarında kendimde değildim fakat babamın ölüm haberi geldikten sonra ben de, ben değildim. O satten sonra her şey değişmişti o, adam ile annem kaçmıştı ve ben onların peşine düşmüştüm. Adam, çok güçlüydü hem maddi hem manevi olarak bulmam çok zordu ama yinede pes etmedim. Bu yola çıktıktan hemen sonra karşıma Lucas çıktı. Lucas annemin sevgilisinin oğluydu.

Lucas'ın annesi epilepsi hastasıymış. Annesi aldatıldığını öğrendikten sonra nöbet geçirmiş, normalde sakinleştirilen kadın bu nöbette sakinleştirilemeyince hayatını kaybetmiş. Lucas'ın, o günden sonra babasına olan nefreti büyümüş, babasını bulmaya gittiğinde ortadan kaybolduğunu öğrenmiş. Biraz olayları araştırınca babasının bir adamı öldürdüğünü öğrenmiş, bu adamda annesini aldattığı kadının, kocası olduğunu öğrenince beni aramaya koyulmuş. Yollarımızın kesiştiği günden beri birlikteyiz ve hâlâ tek bir hedefimiz var Lucas'ın babasını yani Jules'i arıyoruz. Yedi yıldır annem ile ikisini bulamıyoruz, parasının kaynağı belli olmayan bir adamı aramak çok zor. Fakat dedektif ile yakın olursam kolaylaşabilir.

Lucas FBİ'da görevli bir ajan, onun ajan olması bizimde çok işimize yarıyor. Babasını arama yoluna çıktığımızda karşımıza çok engeller çıktı ve bilirsiniz ki engeller hep kötüdür, kötü şeylerde ortadan kalkar. Yapmadığı kötülük kalmayan insanları öldürüp delilleri ortadan kaldırdık ama cesetler hep olduğu yerde kaldı. Lucas ile iyi bir takımdık.

Ensesinde biten saçları her zamanki gibi dağınıktı, üzerine giydiği siyah t-shirt kollarına yapışıyordu, kalın dudakları, boynunda ve kolundaki dövmeleriyle yine müthiş gözüküyordu. Arkadaşım diye demiyorum ama çok yakışıklıydı.
Yanıma gelip baştan aşağı beni süzdü, "Sen, bensiz spora mı gittin?" Kendisi Asmin, kadar ciddi biriydi.

Kaslarımı gösterdim, "Niye kaslarım mı artmış?"

Amy göz devirdi ve o da kaslarını gösterdi -olmayan kaslarını- "Susun, en kaslınız benim."

"Tabii, öyle abisinin güzeli."

Lucas gidip koltuğa oturdu, "Dedektif, geldi mi?"

Karşısındaki koltuğa oturdum Amy'de hemen yanıma oturdu. O da, bu konuların içindeydi, "Geldi, konuştuk. Hakkımda bilgi edinecekmiş eğer bana güvenebilirse ondan sonra anlaşma yapacakmışız."

"O anlaşmanın olacağına ikimiz de çok eminiz."

Asmin Sarsılmaz

"Nasıl biri? Anlat çabuk."

Üzerinde yine ayıcıklı pijamaları olan Barkın'a bakıyordum. Dağınık siyah saçları ve merakla parlayan mavi gözleri ile bana bakıyordu. Barkın da çok enerjik bir erkekti ama yeri geldiğinde ciddiliğini koruyabilen biriydi. Sanırım Barkın evlense, bir çocuğu olsa hem çok iyi bir baba hem de çok iyi bir koca olurdu.

"Senin gibi yapış yapış biri."

"Öyle değil, tipi nasıl?"

"Tipini ne yapacaksın Barkın,Kendine mi alacaksın?"

"Salak, görürsem tanıyayım diye soruyorum."

Gözümü karşımdaki duvara dikip konuşmaya başladım, "Siyah kısa saçları var, koyu kahve gözleri, siyah kaşları ve dolgun dudaklara sahip teni saç rengine göre beyaz. 1.85 boylarında, vücut kaslarına sahip biri ve hiç dövmesi yok."

"Maşallah, donunun rengini de biliyor musun?"

Kucağımdaki yastığı kafasına attım, "Mantıksızca konuşma, bir yerde görürsen onun olduğunu anla diye detaylıca anlattım."

Kafasına attığım yastığı kucağına bastı, "Bu yaptığın öğrenilirse işinden olursun."

Barkın'a ciddi bir şekilde baktım, "Öğrenilmeyecek."

"Bana güvenebilirsin bunu biliyorsun, ama ya birilerinin kulağına giderse?"

"Ronan'ın arkamızı kollayacağını düşünüyorum." Masanın üzerindeki dosyaları topladım, Barkın ile birlikte Ronan'ın soy ağacına kadar bakmıştık ama edindiğimiz bilgiler çok fazla değildi çünkü kendisi tanınan biri değildi bu yüzden internetten araştılacak bir kişi değildi.

Verdiğim karara gelecek olursak ona güvenip anlaşmayı kabul edecektim ama anlaşmayı bozacak olan taraf olursa onu hiç düşünmeden ele verecektim... Ya da sonunu getirecektim.

"Sence abine dair bir şey bulabilecek mi?"

Elimi çeneme yasladım, "Doğruyu söylemek gerekirse, bulabileceğini düşünüyorum. FBİ ile bağlantıları var."

"Ne?!" Diye ciyakladığında yüzümü buruşturdum.

"Arkadaşı FBİ'da görevliymiş."

"O zaman bu adam işine yarar."

"O zaman teklifini kabul ediyorum?"

"Sayın arkadaşın Barkın Aşık, bu teklifi onaylıyor."

Yavaşça güldüm, ardından aklıma gelen şeyle doğruldum, "Bugün olay yerine geldiğinde söylediklerini ses kaydı almıştım."

"Bir işe yaramaz," Elini boşver dercesine salladı.

"Dursun yine de, belki birgün ihtiyacımız olur." Ayı gibi esnediğinde elimi başıma vurdum.

"Yarın ne yapacağız?"

"Ronan, ile buluşmam gerekiyor ama ekipçe araştırma da yapmamız gerekiyor, bir şeyleri anlamamaları lazım."

"Bir şey bilmiyormuşuz gibi davranacağız."

"Evet."

"Sana bir şey söyleyeceğim." Ciddi bir şekilde konuştuğunda dikkat kesildim, "Ben, bugün bir kız ile tanıştım," dediğinde ise hayal kırıklığına uğradım.

"Sen, hergün bir kız ile tanışıyorsun Barkın."

"Hayır, bu farklı ama."

"Her kız için aynı şeyi söylüyorsun Barkın."

Kucağındaki yastığı kafama attı, "Gerçekten farklı!"

"Söyler misin, neyi farklı?"

"Kız, çok tatlı, güler yüzlü, minnoş biri."

"Güzelliği?" Normalde güzellik konusundan giderdi, ilk defa kişiliğinden gitmişti.

"O sıcak tavrı o kadar hoşuma gitti ki, güzelliğine takılmadım ama güzel kız."

"Nerede tanıştınız?"

"Çiçekçi dükkanı var."

"Ne?!" Diyerek ayağa kalktım. Barkın, bu tavrıma anlam veremeyen bakışlar atıyordu.

"Niye bu kadar şaşırdın?"

"Kız kaç yaşlarında?"

"Yirmili yaşlarında herhalde, sormadım."

"O, kız Ronan'ın kız kardeşi olabilir."

Bu sefer, "Ne?!" Diyerek o, ayağa kalkmıştı. Ben de bu kadar şaşkın mı bakıyordum?

"Ronan'ın, kız kardeşinin bir çiçekçi dükkanı varmış ve yirmi altı yaşındaymış."

"Şaka yapıyorum de."

Koltuğa oturdum, "Yapmıyorum."

"Eğer Ronan'ın kız kardeşiyse, ne yapacağım?"

"Bir şey yapman mı gerekiyor?"

Rahat bir tavır takınarak, "Sevgili olsak sorun olmaz yani?" dedi.

Kucağımdaki yastığı fırlattım, "Salak."

"Sen, bana salak diyemezsin," Geri yastığı bana attı.

Tekrardan yastığı Barkına attım. Tam on ikiden vurmuştum, "Sadece ben salak diyebilirim sana."

"Doğru söylüyorsun," Yanıma gelip elini omzuma attı. "Ben, her zaman yanındayım. Bunu bil."

Yüzümde sıcak bir gülümseme oluştu, "Ben de her zaman senin yanındayım mankafa."

"Bu lakabı seviyorum."
𓆚𓆚𓆚
Evime gidip Casper'ı fanusundan çıkartmıştım o, benim omzumda dururken meyve suyu içip düşünüyordum. Aslında neyi düşündüğümüde bilmiyordum, belki de öyle boş boş masaya bakıyordum. Bugün kapalı kadına yapılan zorbalığı unutamıyordum. Bu olayın aynısını İzmir'de yaşamıştım ama çok farklı sonuçlanmıştı.

Beş yıl önce

Ayağımdaki topuklularla yeri inletecek şekilde yürüyordum. Ben, her zaman kendimden emin yürürdüm.

Arkamdan bir ses geldi, bana denilen sözler değildi ama bunlar, "Bana bak kadın," Arkamı dönüp baktığımda bir adam ve kadın feraceli bir kadına bağırıyordu.

Adam uzun boylu sakallı bir şeydi, kadın ise kısa boyluydu kot pantolon ve siyah bir gömlek giymişti, başında da siyah bir şal vardı. Ne yazık! Kendisini kapalı sanan bir kadın, hâlbuki o şal onun başına tesadüfen düşmüş. Kendini imanlı sanan aptalın teki, islam dinini bilen biri olsa hem karışısındaki doğru tesettürü bulmuş birine karşı çıkmaz hem de o şalın altından saçlarını gözüktürmezdi.
Evet, şu anlık bu kadın feraceli kadına bir şey dememişti ama bundan sonraki okuyacaklarınızda eminim ki neden bu, kadına kızdığımı anlayacaksınız.

Feraceli kadın, karşısındaki adama ve kadına başı dik bir şekilde bakıyordu. Böyle kadınları çok seviyorum, başı dik asla boyun eğmeyen kadınları. "Buyurun," diye çok medenice cevap veren kadına hiçte öyle yaklaşılmadı.

Siyahlı kadın, sesini yükselterek, "Arabistan'a git, burası bizim ülkemiz!" diye bağırdığında benim asfalyalarım atmıştı.

Feraceli kadın güldü, "Burası zaten benim ülkem," kadını baştan aşağıya süzdü, "Buradan biri gitmesi gerekiyorsa bu kişi siz, olursunuz."

Siyahlı kadın dişlerini sıktı, "Bana bak, senin o feraceni varya sana yol yaparım, üstüne basıp geçersin," dediğinde feraceli kadın sinirlenmişti.

"Haddinizi bilin! Siz kimsiniz ki Allah'ın emrettiği örtüyü bana yol yapacaksınız?"

"Çok rahat yaparız," Adam kadının tam karşısında durduğunda feraceli kadının önüne geçtim bu artık kadınla adam meselesi değildi, bu artık herkesin meselesi olmalıydı.

"Yapta göreyim." Adam kolumu tutmaya kalktığında bileğini ters çevirdim, öne doğru eğilip inlediğinde arkadaki siyahlı kadın yanımıza geldi.

"Bırak bileğimi!"

"İstersem bu bileğini kırıp atarım."

Feraceli kadın yanımda durdu, "Şimdi benim feracemi bana yol yapta göreyim."

Adamın bileğini daha çok döndürdüğümde siyahlı kadın sadece adamın omzuna ellerini koyabilmişti. Bir çok kişi bizi izliyordu, bazıları kayıt altına alıyordu.

Feraceli kadın, siyahlı kadının yakasından tuttu, kadın karşılık vermiyordu korktuğu her hâlinden belliydi, "Burası benim ülkem, kanımda Türk kanı akıyor. Ben, özgür bir kadınım istediğimi giyerim ve hiç biriniz buna karışamazsınız," kadını yüzüne yaklaştırdı, "Ve bu feracemi sana kefen yaparım. Dinim uğrunaysa yolunda ölürüm, sizin gibi münafıklarla sonuna kadar uğraşırım," Kadını ittirdi, "O başındakinide çıkart, sen müslüman değilsin ancak müslüman gibi gözüken bir kâfirsin, öyle olmasaydın benim tesettürüme karşı gelmezdin."

Şimdiki zaman

Kapı çaldığında dalgınlığımdan uzaklaştım. Bu saatte ancak Barkın gelirdi. Ayağa kalkıp kapı deliğinden baktığımda Defne'yi görmüştüm, bekletmeden kapıyı açtım. Defne, çok iyi bir kızdı bana hep sıcak yaklaşırdı ama klasik ben işte, ne kadar sıcak olmaya çalışsamda hep soğuk tavrımı sergiliyordum ama o alışıktı benim bu hâllerime. Yakın olduğu kişi sadece bendim zaten sürekli beraberdik görevlerden dolayı.

Defne, en küçüklerimizdendi, yirmi beş yaşındaydı, esmer teni ve beline kadar uzanan koyu kahve saçları vardı, çok soft biriydi, çekingendi ama bunların yanı sıra çok iyi biriydi.

Elindeki tabağı havaya kaldırdı, "Sana profiterol yaptım."

Elindeki tabağı tezgâha koydu. Mutlu bir şekilde peşinden gittim, "Gerçekten mi?" Büyük profiterollere aç bir gözle bakıyordum.

"Bak, gerçekler." Eline alıp yediğinde dayanamayıp ben de aldım ama tabii ki ben elimle almadım çatalla aldım.

"Defne sen, harika birisin."

"Öyle miyim?"

"Öylesin, teşekkürler bu arada mükemmel olmuş."

"Afiyet olsun."

"Bu arada sana bir şey anlatmam gerekiyor Asmin." Direkt konuya daldığına göre önemli bir konu vardı.

"Dinliyorum."

"Otursak olmaz mı?"

Başımla ellerini gösterdim, "Lavoboda ellerini yıka önce."

"Tamam, geliyorum."

"Hemen karşıdaki kapı lavoba" O, gelene kadar ben de koltuğa oturdum.

Defne, geldiğinde çok heyecanlı gözüküyordu, karşımdaki koltuğa oturdu, "Bugün meydana gittim, çimenliklere oturdum, sonra birisi tepemde dikildi ve bana çikolata uzattı."

"Ne oluyor bugün size?" Hiçbirinin aşk hayatında bir şey değişmiyordu.

"Verdiği çikolatayı aldım, ardından yanıma oturdu ve çok yalnız gözüküyordun dedi ama Fransızca konuştu."

"Fransızca mı?" Defne, Fransızca bildiği için o, kişinin dediklerini çok rahat bir şekilde anlamıştı.

"Dövmeleri olan, esmer çok yakışıklı biriydi."

"Sonra ne oldu?"

"Numarasını verdi, ama yazsam mı bilmiyorum."

"Çocuk hoşuna gitti mi?"

Ellerini önünde birleştirdi, "Evet."

"O zaman yaz ama kontrollü git, güvenilmeyecek biriyse irtibatı kes."

Sesi titreyerek, "Tamam," dedi. Defne, içine kapanık biri olduğu için bu gibi heyecanlar çok normaldi. Bu konuşmanın ardından yarım saat kadar birlikte oturmuştuk. Defne, evine gittikten sonra bir süre kitap okumaya başladım, kitabımın yarısındayken kapım çaldı, saat neredeyse 01.30'a geliyordu. Ayağa kalkıp kapıya yürüdüm, kalkmadan önce aldığım silahım elimdeydi. Barkın uyuyor olmalıydı, Yağız bu saatte gelmezdi, Defne de uyuyordur diye düşünüyordum. Kapı yumruklandığında delikten Ronan'ı gördüm, pekte iyi görünmüyordu.

Kapıyı açtığımda hızla içeriye girdi ve ardından kapıyı kapattı, hiç beklemeden silahımı doğrulttum, "Hiç kimse evime destursuz giremez!"

"Bakıyorumda anlaşmayı reddetmişsin."

Kaşlarım yavaşça çatıldı, "Ben, anlaşmayı kabul ettim! Sana, söyleyecektim hatta."

"Öyleyse neden bilgilerimi paylaştın?" Diye bağırdığında gerilmeye başlamıştım.

"Ne bilgisi? Hiçbir şeyden haberim yok benim."

"Silahımın yapay zeka destekli fotoğrafını paylaşmışsın."

Dişlerimin arasından, "Yağız," dedim. Üzerime yürüyen adama bakıyordum, çok sinirli gözüküyordu ama o, sinirliyse ben ondan daha çok sinirliydim. Şuan beynim doluydu sadece düşünüyordum, çünkü o bilgiyi ben paylaşmamıştım.
Ben, hiçbir şey söylemeden dururken Ronan, arkadaki duvara doğru itmişti bedenimi. Duvara çarpan sırtımda hafif bir sızı hissettim, üzerime yürüyüp boynuma yapışan adam, sanki çılgına dönmüştü. Sakince silahımı karnına bastırdım, "Hareketlerine dikkat et."

"Neden bilgilerimi paylaştın?"

"Ben, paylaşmadım ekip arkadaşım amirimle bilgiyi paylaşmış olmalı."

"Peki neden engellemedin?"

"Haberim bile yoktu!" Dizimi kaldırıp karnına tekme attım.

İnleyerek geriye çekildi,"Nasıl toparlayacağız şimdi?"

"Alt tatafı silahındaki işlemeleri paylaşmış, hem benim işime gelir bunun paylaşılması dosyayla ilgileniyormuş gibi gözükürüm." Gergin olduğu her hâlinden belliydi, tutuklanmaktan korkuyordu?

"Ya, şuan bana oynuyorsan ya anlaşmayı kabul etmediysen?"

"Ben, yalan söylemem anlaşmayı kabul ediyorum. Müsait bir zamanda bu konuları konuşalım."

Ronan, birden başını aşağıya eğdiğinde bacağına dolanan Casper'ı gördüm. Onu fanusuna koymamıştım, "Hassiktir," dediğinde bana söylediği kelimeleri ona ilettim.

"Küfür etmiyoruz beyefendi."

"Bu bir yılan lan!"

"Evet, evime izinsiz girdiğin için seni cezalandıracak. O, çok zehirli bir yılan hareket ettiğin an vücuduna zehrini salacak." Azıcık yalandan zarar gelmezdi.

"Ne diyorsun sen dedektif? Al şunu üzerimden."

Casper boynuna kadar geldiğinde gerçekten korktuğunu görebiliyordum, büyük ihtimalle Casper onu sokacaktı. "Soktu!" Ve tahmin ettiğim gibide olmuştu Casper, onu sokmuştu. Evime için almadan girmesi,beni itmesi ve bağırmasının bir cezası olmalıydı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

26okunma 12beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…