3. bölüm / 6
Ay Işığındaki ÇatlakKöklerin Hatırası
Bölümler 6Şu an: Köklerin Hatırası
Sabahın ilk ışıkları perde aralığından odama süzüldüğünde gözlerimi açtım. Bir süre kıpırdamadan tavana baktım. Odanın içindeki serinlik, sonbaharın artık iyice yerleştiğini hatırlatıyordu. Pencerenin kenarından sızan ince rüzgâr, perdeyi hafifçe hareket ettiriyor; dışarıdan gelen kuş sesleri, uzaklardan duyulan birkaç insan sesiyle birbirine karışıyordu.Yorganı üzerimden çekip ayaklarımı ahşap zemine bastığım anda ürperdim.
"Daha sabahın bu saatinde soğuk..."
Kendi kendime mırıldanıp yatağın kenarında birkaç saniye oturdum. Sonra kalkıp kapıyı açtım. Uyku sersemiyle banyoya ilerleyip elimi yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçaladım. Banyodan çıkıp merdivenlere doğru ağır adımlarla ilerledim. Merdivenlerden aşağı inerken mutfaktan gelen tereyağı ve sıcak ekmek kokusu burnuma ulaştı. Son basamağa geldiğimde annemin sesi duyuldu.
- Uyuyan güzel nihayet teşrif etti.
Gülümseyerek mutfağa girdim.
- Günaydın sana da.
Annem ocağın başından dönüp bana baktı. Siyah, dalgalı saçlarını ensesinde gevşekçe toplamıştı. Üzerinde evde her zaman giyindiği koyu renkli takımı vardı. Yüzünün iki yanına düşen birkaç tutam saçı eliyle geriye itti.
- Günaydın, uykucu.
- Hey, uykucu değilim.
- Öyle mi?
- Evet.
Annem kaşlarını kaldırıp kahkaha attı.
Ona göz devirerek;
- Beni küçük düşürmek için sabahın bu saatini beklemişsin, aman ne hoş.
- Ben yalnızca gerçekleri söylüyorum.
Önüme sıcak bir tabak bıraktı. Krepler. Üzerlerine biraz bal gezdirmişti.
- Ballı mı?
- Senin sevdiğin gibi.
Yüzümde kocaman bir gülümseme ile;
- İşte şimdi gerçekten günaydın.
Annem karşıma otururken gülümsedi.
- Böyle kolay kandırılabildiğini bilmiyordum.
- Yemekle kandırılabilen bir insanım. Bunu yıllardır biliyor olman gerek.
- Biliyorum.
Çayından bir yudum aldı. Ben de kahvaltıma başladım.
Mutfakta birkaç dakika yalnızca tabakların ve çatalın sesi vardı. Dışarıdaki rüzgâr, pencerenin önündeki ince dalları birbirine sürtüyor; evin içindeki sıcaklıkla dışarıdaki serinlik arasında görünmez bir sınır oluşturuyordu. Böyle sabahları seviyordum. Annem yanımdayken sessizlik bile yabancı gelmiyordu.Bir süre sonra fincanını masaya bıraktı.
- Bugün dükkâna biraz erken gitmem gerekiyor.
- Yine çok iş mi var?
- Sonbahar yüzünden.
Kaşlarımı kaldırdım.
- Sonbaharın suçunu nasıl oluyor da terzi dükkânına bağladın?
- Sen bilmezsin.
-Öğret o zaman.
Annem gülümsedi.
- Yaz bitince herkes birden kışlıklarını çıkarmaya başlıyor. Geçen hafta üç palto, iki elbise ve bir çocuk ceketi geldi. Dün de iki yeni sipariş aldım.
- İki mi?
- Biri nişan elbisesi. Diğerinin de paltosunun kollarını kısaltacağım.
- Sen bütün Elyndor'u giydiriyorsun anne.
- Abartma.
- Abartmıyorum.
Gülerek başını iki yana salladı.
- Dükkânı seviyorum.
Sesindeki sıcaklık, şakasından farklıydı. Onu anlıyordum. Dükkân yalnızca para kazandığı bir yer değildi. Çocukluğumdan beri onu kumaşların arasında görmüştüm. Elyndor'un merkezine yakın, dar taş sokağın köşesindeki küçük dükkânın geniş penceresinden gün boyunca içeri güneş vururdu. Duvarların bir tarafında kumaş ruloları sıralanırdı. Kimi koyu renkliydi; kahverengi, lacivert, mürdüm... Kimi ise daha açık tonlarda, özellikle yaz aylarında vitrine çıkarılırdı. Büyük ahşap masanın üzerinde mezura, kumaş makası, iğne kutuları ve yarım kalmış dikişler eksik olmazdı. Pencerenin yanında annemin dikiş makinesi dururdu. Makinenin çıkardığı düzenli ses, dükkâna giren insanların konuşmalarına karışırdı. Ama annemin dükkânının asıl özelliği kumaşları değildi. İnsanlardı. Elyndor'da biri annemin dükkânına girdiğinde çoğu zaman yalnızca kıyafet için girmezdi.
Bir düğün, bir nişan, yeni doğan bir bebek, başka bir sokağa taşınan komşu, pazarda yükselen fiyatlar... Bazen de hiçbir şey anlatılmadan yalnızca bir fincan çay içilirdi. Annem insanları dinlemeyi severdi. Bu yüzden kasabada olup bitenlerin çoğunu, ben daha duymadan önce o bilirdi.
- Dün aktarcının karısı dükkana geldi.
- Öyle mi?
- Evet, yeni bitkiler getirmiş.
- Ne bitkileri?
- Onu söylemedi. Bende işlerin arasında fazla soramadım.
- Bugün öğrenirim.
Annem gülümsedi.
- Ne, ne oldu?
- Biliyorum. Bir şey duyduğunda peşini bırakmayacağını, seni küçük meraklı.
- Bu merak değil.
- Tabii.
- İş.
- Tabii, iş.
Gözlerimi devirdim.
- Dalga geçme.
- Geçmiyorum.
Bir an sustu, sonra ekledi:
- Yalnız fazla oyalanma. Kütüphaneye geç kalırsın.
- Önce aktara uğrayacağım. Elowen'e de haber veririm.
- Güzel. Bu arada evdekileri de kontrol eder misin?
- Elbette bakıp not alırım ve azalan var ise hallederim.
Annem sadece gülümsedi. Kahvaltımı bitirdim. Annem de ayağa kalkıp mutfakta bıraktığı birkaç şeyi toplamaya başladı. Ben yardım etmek için kalkacakken eliyle durdurdu.
- Sen hazırlan, ben hallederim.
- Emin misin? Bir sürü iş saydın.
- Evet ben yaparım.
- Hadi ama ben yaparım sen işlerine koş.
- Pekala o halde.
Annem ellerini kurulayıp üst kata odasına doğru yöneldi. Bende bulaşıkları hızlıca yıkadım.
Bulaşıkları bitirdiğimde annem çoktan giyinmişti. Siyah pantolonun üzerine bordo üstünü giyinmişti. Saçlarına dokunmamıştı. En son sandalyenin arkasından şalını alırken bana seslendi;
- Bu arada eğer duş alacaksan evden çıkmadan önce saçlarını kurut.
Derin bir iç çektim
- Anne...
- Ne?
- Bunu her sabah söylemene gerek yok.
- Sen her sabah unutmaz isen bende söylemem küçük hanım.
Birden gülmeye başladım.
- Tamam tamam söz kurutacağım.
- Güzel, akşam görüşürüz tatlım.
- Görüşürüz anne.
Annem çıkmıştı. Kapı kapandığında ev yeniden sessizliğe büründü. Ama yüzümde hâlâ küçük bir gülümseme vardı.Üst kata çıkıp odama geldim. Duşa girecektim ama önce Elowen'i aradım. Ona geç kalacağımın haberini vermek gerekiyordu. Telefon birkaç çalıştan sonra açıldı.
- Efendim
Sesinde hafif uyku tınısını duyunca gülümsedim.
- Hey, daha uyuyor musun yoksa.
- Ah ne, tabikide hayır. Çoktan uyandım.
Kahkaha attım.
- Tabi canım.
Telefonun diğer ucundan yüz ifadesini hayal bile edebiliyordum. Onunla uğraşmak çok hoşuma gidiyordu.
- Tamam tamam. Sadece bugün geç geleceğimi söylemek için aradım. Aktara yeni bitkiler gelmiş.
Telefonun karşı tarafından kıkırdama sesi geldi;
- İşte bizim şifacı yine iş başında.
- Ah, Elowen...
- Tamam tamam hep sen mi uğraşacaksın. Dikkat et güzelim.
- Edeceğim söz, orada görüşürüz.
- Görüşürüz.
Telefonu kapattığımda istemsizce güldüm. Sonra banyoya girdim. Duştan çıktığımda üzerimdeki sıcaklığın yerini yeniden evin serin havası aldı. Havluyu saçlarıma sarıp odama geçtim. Saçlarımı iyice kuruladıktan sonra aynanın karşısında durdum. Küllü kumral saçlarım omuzlarımın üzerine dağılmıştı. Duştan sonra doğal dalgaları daha belirginleşmişti. Elimle birkaç tutamı geriye attım ama toplamaya gerek görmedim. Açık bıraktım. Aynadaki yüzüme baktım. Gözlerim her zamanki gibi griye yakındı. Sabah ışığı üzerlerine vurduğunda, gri rengin içinde belli belirsiz sıcak yansımalar seçiliyordu. Bir süre kendime baktım. Sonra dolaptan koyu kahverengi, uzun kollu elbisemi çıkardım. Belime ince kemerimi taktım. Üzerine krem rengi hırkamı aldım. Hazır olduğumda defterimi ve tüylü kalemimi alıp odamdan dışarı çıktım. Kolidorun sonundaki merdivene kadar yürüdüm. Çatı katındaki küçük şifa odasına çıkacaktım. Merdiveni dikkatlice tırmandım. Tavan eğimliydi. Odanın bir köşesinde raflar yükseliyor, rafların üzerinde kurutulmuş otlarla dolu bez keseler ve cam kavanozlar sıralanıyordu.
Papatya, aynısefa, adaçayı, kurutulmuş nane, kekik, melisa, lavanta...
Bazılarının kokusu hâlâ canlıydı. Odanın küçük penceresinden içeri giren sabah ışığı, kavanozların üzerine vuruyor; camların içinde altın rengi küçük yansımalar oluşturuyordu. Burası evin en sevdiğim yerlerinden biriydi. Belki de gerçekten evin bir parçasından çok, küçük bir orman parçası gibiydi. Ortadaki çalışma masasının üzerinde eski havanım, birkaç küçük bıçak, ipler ve not defterlerim duruyordu. Burada bitkileri karıştırıp kendimce bir şeyler yapmaya çalışıyordum ve bir gün işe yararsa diye hepsini de not alıyordum. Rafları tek tek kontrol ettim. Bazı otlar azalmıştı. Defterimi çıkarıp eksikleri yazmaya başladım. Bir süre sonra listeyi kapattım ve aşağı salona indim.
Salonun taş şöminesi henüz yanmıyordu ama dün akşamdan kalan hafif odun kokusu hâlâ havadaydı. Duvarların açık renk ahşapları, sabah ışığında daha sıcak görünüyordu. Pencerenin önündeki koltuğun üzerinde annemin bıraktığı ince örtü vardı. Katlayıp kenara koydum. Ve şöminenin yanındaki eski koltuk...
Maerwen'in koltuğu.
Bir an durdum. Bakışlarım istemsizce orada kaldı. Sonra gözlerimi diğer duvara doğru kaçırdım. Küçük rafları olan bir kütüphane köşesi vardı ve boş raflarında aile resimleri. Yavaşça oraya doğru ilerledim. Gözlerim bir çerçeve ile buluştu. Annem, babam ve ben... Bir tarafta annem diğer yanında ise babamın kucağında olan ben. Uzun boyu ve iri yapılıydı. Gözlerimi babamdan almıştım, ikimizki de aynı renkti, griye yakın. Saçları kısaydı. Çerçeveyi yerine bırakıp kafamı çevirdim. Pencerenin kenarındaki çiçekleri kontrol ettim. Toprakları hala nemliydi. Annem suyunu vermişti demek ki.
Çantamı almak için odama çıktım. Defterimi, iki kalemimi, mendilimi, cüzdanımı ve hazırladığım bitki listesini içine koydum. Kapının önüne geldiğimde bir kez daha içeriyi kontrol ettim. Her şey yerli yerindeydi. Kapıyı arkamdan kapatıp sokağa çıktım.
Sabahın serinliği yüzüme vurdu. Hırkamın önünü biraz daha kapatırken birkaç adım önümdeki kuru yaprakların rüzgârla taşların üzerinde sürüklendiğini gördüm. Elyndor sonbaharda bana hep daha sakin görünürdü. Sokağın iki yanındaki evlerin ahşap duvarları, sabah ışığında altın rengine çalıyordu. Taş duvarların bazı yerlerinde ince yosunlar vardı. Pencerelerin önündeki saksılarda hâlâ birkaç çiçek direniyordu ama çoğunun yaprakları çoktan sararmıştı. Yürürken ayakkabılarımın altında ezilen yaprakların sesini duydum. Bir evin bacasından ince bir duman yükseliyordu. Ardından sıcak ekmek kokusu geldi burnuma. Fırın açılmış olmalıydı. Sokağın köşesini döndüğümde iki çocuğun ellerindeki çantaları sallayarak okula doğru koşturduğunu gördüm.
- Yavaş koşun!
Arkalarından gelen kadın sesini duyunca gülümsedim. Çocuklardan biri arkasına dönüp el salladı, sonra arkadaşına yetişmek için yeniden koşmaya başladı. Ben de yoluma devam ettim. Meydana yaklaştıkça kasabanın sesi biraz daha arttı. Bir dükkânın kepengi açılırken çıkan metal sesi, biraz ileriden demircinin çekici örse her indiğinde çıkan tok sesi duyabiliyordum. Meydanın ortasındaki eski taş kuyunun çevresinde birkaç kişi konuşuyordu. Fırının önünde küçük bir sıra oluşmuştu. Hanın ahşap tabelası rüzgârda hafifçe sallanıyordu. Kısa bir süre meydanı seyrettim. Elyndor'u seviyordum. Küçük bir kasabaydı. Burada bir yere gittiğimde mutlaka tanıdığım birine rastlardım. Bir dükkâna girince yalnızca alışveriş yapmaz, birkaç dakika sohbet ederdim. Annemin terzi dükkânında olduğu gibi, insanların birbirinden haberi olurdu.
Meydanı geçip aktara doğru yürüdüm. Kapıyı açtığımda küçük çan çaldı. İçeri girer girmez kurutulmuş otların yoğun kokusu burnuma doldu. Raflara baktım. Yeni kavanozların bazıları gerçekten yerleştirilmişti.
- Bunlar yeni gelenler mi?
Aktarcının sesini duyunca başımı çevirdim.
- Evet. Dün geldi.
Rafın önüne geçtim. Kavanozlardan birini elime aldım. Aynısefa.Kapağını açıp dikkatlice kokladım. Sonra yerine bıraktım. Bir diğerine uzandım. Melisa. Ardından civanperçemi, ebegümeci ve lavantaya baktım. Çantamdan hazırladığım listeyi çıkarıp eksiklerimi kontrol ettim.
- Bunlardan biraz alacağım.
Bir süre sonra ihtiyaç duyduğum birkaç otu seçip ödememi yaptım. Kavanozları çantama yerleştirdim ve dükkândan çıktım. Kütüphaneye gitmek için meydanın diğer tarafındaki sokağa sapmam gerekiyordu. Ama birkaç adım attıktan sonra yavaşladım. Önümde uzanan sokağa baktım. Burası kütüphaneye giden yol değildi. Yine de nerede olduğumu hemen anlamıştım.
Maerwen'in sokağındaydım.
Kaşlarımı hafifçe çattım. Buraya gelmek için bilinçli olarak dönmemiştim. Bir an geri dönmeyi düşündüm. Ama ayaklarım beni sokağın içine doğru götürdü. Taş döşeli yol burada daha eskiydi. Bazı taşların arasından yosunlar çıkmıştı. Ağaçların dalları yolun üzerinde birbirine yaklaşmış, güneş ışığının bir kısmını kesmişti. İlerledikçe çevredeki sesler azaldı. Meydandaki kalabalığın sesi artık çok uzaktan geliyordu. Sonra evini gördüm.
Anneannemin evini.
Olduğum yerde durdum. Yıllardır aynı şekilde duruyordu. Eski ahşap kapısı solmuştu. Pencerelerin camları tozlanmıştı. Bahçeyi çevreleyen çitin bazı tahtaları eğilmişti. Bahçeye baktım. Otlar iyice uzamıştı. Ama bazı bitkiler hâlâ oradaydı. Adaçayı, kekik, nane, aynısefa.
Bir köşede birkaç kuru dalın arasında bile küçük yeşil yapraklar görüyordum. Gözlerim verandaya kaydı. Eski sandalyesi hâlâ oradaydı. Anneannemin saatlerce oturduğu sandalye. İçimde tuhaf bir sıkışma hissettim. Yavaşça kapıya yaklaştım. Elimi tokmağa uzattım. Soğuk metale dokunduğum anda parmaklarımı hafifçe geri çektim. Kapıyı açmadım. Sadece elim orada birkaç saniye öylece kaldı. Sonra bahçeden gelen kokuyu aldım. Adaçayı, ıslak toprak, kuru yapraklar. Bir anda gözlerimin önündeki ev değişti.
Sekiz yaşındaydım.
Bahçenin ortasında dizlerimin üzerine çökmüş, ellerimi toprağa bulamıştım. Annem birkaç adım ötede duruyordu. Anneannem ise elindeki bitkiyi ona gösteriyordu.
- Buradan koparma demişti.
Başımı kaldırıp onlara bakmıştım.
- Neden?
Anneannem elindeki bitkiyi dikkatlice gösterdi.
- Köküne zarar verirsen bir daha büyümesi zorlaşır.
- Peki bunu nereden bileceğim?
- Öğreneceksin.
Sonra bana bakıp gülümsedi. Ben de yerdeki başka bir bitkiye uzandım. Ama acele ettiğim için parmağımı çizdim.
- Ah!
Elimi hemen kendime çektim. Parmağımdaki küçük çizgiye baktım. Canım yanmıştı.
- Anneanne!
Anneannem hemen yanıma gelmişti.
- Göreyim.
Elimi tuttu. Önce yarayı temizledi. Sonra küçük bir kavanoz çıkardı.
- Bu ne?
- Aynısefa.
- Ne işe yarıyor?
- Ciltteki küçük tahrişlerde ve hafif yaralarda kullanılan bir merhem için gerekli bir bitki.
Merhemi parmağıma dikkatlice sürdü.
- Şimdi geçti mi?
- Hayır.
- Demek ki her şey hemen iyileşmiyor.
Yüzümü buruşturdum. Anneannem güldü.
- Bir bitkinin adını bilmek yetmez, küçük kuş.
- Başka ne bilmem gerekiyor?
- Nerede yetiştiğini, ne zaman toplandığını, hangi kısmının kullanıldığını ve ne zaman kullanmaman gerektiğini.
Onu dikkatle dinledim.
- Çok şey var.
- Evet.
Sonra alnımdaki toprağı eliyle sildi.
- Şifa biraz sabır ister.
O gün bu sözün ne kadar önemli olduğunu anlamamıştım. Benim için yalnızca anneannemin bahçesinde geçirdiğim sıradan bir gündü. Ama şimdi... Yıllar sonra aynı kokuyu aldığımda o günü bütün ayrıntılarıyla hatırlıyordum.
Gözlerimi açtım. Yanağımdan süzülen yaşı ancak o zaman fark ettim. Elimi yanağıma götürüp sildim. Başımı kaldırdım. Anneannemin evine bir kez daha baktım. Onu düşündüğümden daha fazla özlemişim. Bir süre daha kapının önünde durdum. İçeri girmeyi düşündüm. Ama yapamadım. Elimi kapı tokmağından çektim. Bir gün, diye fısıldadım.Bunu kendime mi, ona mı söylediğimi bilmiyordum. Sonra arkamı dönüp sokağın başına doğru yürümeye başladım.
Kütüphaneyi düşündüğüm anda Elowen aklıma geldi. Geç kalmıştım. Hem de epey. Beni öldürecek, diye düşündüm. Gülümseyerek hızlandım. Yolun başına geldiğimde fırından gelen sıcak kokuyu yeniden aldım. Bir an durdum. Elowen'e boş gitmek istemedim. Fırına girip iki sıcak çörek aldım. Birini çantama, diğerini elime koydum. Sonra kütüphaneye doğru yürümeye başladım. Kütüphanenin taş basamaklarını çıkarken elimdeki çöreğin sıcaklığı avucuma işliyordu. Kapıyı açtığımda içeriden eski kitapların o tanıdık kokusu geldi. İçerisi sabah olduğundan daha sakindi. Pencerelerden giren ışık, rafların arasındaki toz zerrelerini görünür kılıyordu. Birkaç masada öğrenciler sessizce kitaplarına eğilmişti.
Gözlerim hemen girişteki masaya kaydı. Elowen oradaydı.
Başını neredeyse tamamen önündeki kitabın içine gömmüştü. Bakır renkli saçları omuzlarından aşağı dökülmüş, bazı tutamları masanın kenarına kadar uzanmıştı. Saçlarının rengi güneş ışığında daha sıcak görünüyordu; kızıl ile turuncu arasında, canlı ama yumuşak bir bakır tonuydu.
Yanına yaklaşıp masaya hafifçe vurdum. Elowen başını kaldırdı. Ela gözleriyle bana baktı;
- Sonunda!
Elimdeki çöregi gülümseyerek kaldırdım.
- Barış hediyesi?
Gözleri hemen çöreğe kaydı.
- Geç kaldığın için mi?
- Hayır. Seni düşündüğüm için. Belki...İkisi de olabilir.
Sandalyeye oturdum. Elowen gülümsedi;
- Tamam seni affettim.
Gülümsedim. Karşılık olarak Elowen güldü ve kitabını kapattı.
- Sen önce bana bunun ne olduğunu söyle.
Kitabın kapağına baktım. Polisiye kitabıydı. Bu kitabın kapağından bile anlaşılıyordu.
- Yine mi aynı kitap?
- Evet, çünkü çok güzel.
- Dün de okuyordun.
- Güzel olduğunu söyledim.
- Onu anladım.
Çöreğinden bir parça kopardı.
- Sen aktara uğradın mı?
- Uğradım.
- Yeni otlar gelmiş mi?
- Gelmiş. Birkaçını aldım.
Çantamı açıp aldıklarımı gösterdim. Elowen kavanozlara baktı.
- Bunların isimlerini söyleyince kendimi yaşlı hissediyorum.
- Daha çok yolun var.
- Bunu senden duymak istemiyorum.
Gülümsedim. Kütüphanenin içindeki sessizliğe yeniden döndüm.
Dışarıdan çocukların sesleri geliyordu. Bir süre sonra kapı açıldı ve iki öğrenci içeri girdi. Ellerindeki kitapları masaya bıraktılar.
- Vaelira, şu kitabın devamı var mı?
- Hangisinin?
Çocuk kitabı bana uzattı. Kapağına baktım.
- Bir dakika.
Ayağa kalkıp raflara doğru yürüdüm. Kitabın bulunduğu bölümü biliyordum. Parmaklarımı gezdirirken Elowen'in arkamdan seslendiğini duydum.
- Bir gün bütün kitapların yerini nasıl ezberlediğini bana anlat.
- Elbette ama önce sen de düzenli olmayı öğren.
- Ben zaten düzenliyim.
Arkamı dönüp ona baktım. Masasının üzerinde açık kitap, yarım kalmış çörek ve birbirine karışmış birkaç kâğıt duruyordu.
- Tabii.
Elowen gözlerini kıstı.
- Hiç konuşma.
Gülerek kitabı raftan aldım. Sonra masaya geri döndüm. Günün geri kalanı bu şekilde ilerledi. Kitaplar, çocukların soruları, rafların arasında gidip gelmek ve Elowen'in arada bir bana laf atması... Sıradan bir gündü. Bir süreliğine, bunun böyle kalmasına izin verdim. Öğleye doğru kütüphanenin sessizliği biraz daha hareketlendi. Okuldan çıkan birkaç çocuk kapıdan içeri girip rafların arasında dolaşmaya başladı. Kimi doğrudan aradığı kitabı buluyor, kimi ise ne aradığını bile bilmeden rafların önünde dakikalarca bekliyordu. Bir kız çocuğu elindeki kitabı göğsüne bastırarak yanıma geldi.
- Bunu eve götürebilir miyim?
Kitaba baktım.
- Daha önce okudun mu?
Başını salladı.
-O zaman götürebilirsin. Ama bitirince bana nasıl bulduğunu anlatacaksın.
- Tamam.
Gülümseyerek kitabı uzattım. Çocuk kitabı alıp annesinin yanına koştu. Onları izlerken Elowen yanımda belirdi.
- Sen çocuklara kitap vermeyi fazla seviyorsun.
Kıkırdadım
- Sen de fazla konuşmayı seviyorsun.
-Ben kütüphaneciyim. Konuşmak görevimin bir parçası.
- Görevin kitaplarla ilgilenmek.
- İnsanlarla da.
Bana bakıp sırıttı.
- Mesela seninle.
- Talihsizliğim.
Elowen omzuma hafifçe vurdu.
Öğleden sonra güneş pencerelerden içeri daha eğik bir açıyla vuruyordu. Rafların arasındaki gölgeler uzamış, ahşap zeminin üzerine ince çizgiler düşmüştü. Bir süre sonra kapı açıldı. Kasabanın yaşlılarından biri elinde iki kitapla içeri girdi. Kitaplarını teslim edip yenilerini aldı. Ardından birkaç dakika ayakta kalıp Elowen'le havadan sudan konuştu. Ben rafları düzenlerken konuşmalarının bazı kısımlarını duyuyordum. Yeni açılan dükkân, geçen hafta yağan yağmur, kışın erken gelip gelmeyeceği...
Elyndor'da herkesin bir fikri vardı. Akşama doğru kütüphanenin içi yeniden sakinleşti. Son kalan öğrenciler de çıktıktan sonra kapıyı kapattım. Elowen masadaki kitapları üst üste dizdi.
- Bugün düşündüğümden daha yorucu geçti.
-Bütün gün kitap okudun.
- Kitap okumak yorucu.
- Bunu bir daha bir kütüphanede söyleme Elowen.
Gülerek bana baktı. Dışarı çıktığımızda hava çoktan serinlemişti. Güneş ufka yaklaşmış, gökyüzünün rengi soluk turuncuya dönmüştü. Sokakların üzerine uzun gölgeler düşüyordu. Birlikte yürümeye başladık. Elyndor sabahki kalabalığını yavaş yavaş kaybediyordu. Dükkânların bazıları kepenklerini indirmişti. Fırından hâlâ sıcak ekmek kokusu geliyordu. Bir süre sessiz yürüdük. Sonra Elowen bana baktı.
-Sabah neden geç kaldığını gerçekten söylemedin.
- Anlatmıştım.
- Aktardan sonra ne oldu?
Adımlarımı yavaşlattım. Bir an cevap vermek istemedim. Ama Elowen'in yüzüne bakınca içimde tutmanın gereksiz olduğunu düşündüm.
- Anneannemin evine gittim.
Elowen'in yüzündeki gülümseme hafifçe kayboldu.
- Maerwen'in evine mi?
Başımı salladım.
- Evet.
- İçeri girdin mi?
- Hayır.
- Biliyorum, dedi sessizce.
Ona baktım.
- Nasıl biliyorsun?
- Çünkü girseydin bana şimdi böyle söylemezdin.
İstemeden gülümsedim. Elowen birkaç adım daha attıktan sonra koluma hafifçe dokundu.
- Vaelira...
- Ne?
- Oraya gitmek istiyorsan git.
Cevap vermedim.
- Hazır değilsen de girme. Ama sırf zor olduğu için yıllarca kapısının önünde durup geri dönme.
Başımı eğdim.
- Biliyorum.
- Hayır, bilmiyorsun.
Kaşlarımı kaldırıp ona baktım. Elowen omuz silkti.
- Sen bazen her şeyi tek başına halletmen gerektiğini sanıyorsun.
- Çünkü çoğu şeyi halledebiliyorum.
- Biliyorum.
Gülümsedi.
- Ama yapabiliyor olman, yapmak zorunda olduğun anlamına gelmez.
Bir süre hiçbir şey söylemedim. Sokağın taşlarına baktım. Rüzgâr ayağımın önünden birkaç yaprak sürükledi.
- Onu özledim.
Elowen'in sesi yumuşadı.
- Biliyorum.
- Bugün bunu fark ettim.
- Belki de gitmen iyi olmuştur.
- Belki.
Koluma yeniden hafifçe vurdu.
- Bir gün kapıyı açarsın.
Başımı kaldırıp ona baktım.
- Ya açamazsam?
- Daha sonra açarsın.
Gülümsedi.
- Kapılar bir yere gitmiyor.
Ben de gülümsedim.
- Bazen çok bilge konuşuyorsun.
- Bazen mi?
- Tamam. Çok nadiren.
Elowen kahkaha attı. Sokağın sonunda yollarımız ayrılıyordu. Birbirimize kocaman sarıldık.
- Yarın görüşürüz.
- Görüşürüz.
El sallayıp kendi sokağına döndü. Ben de eve doğru yürümeye devam ettim. Meydana yaklaştığımda ahırların olduğu taraftan bir at sesi duydum. Başımı çevirdim. Kasabada alışık olduğum atlardan biri değildi. Tüyleri koyu renkteydi. Üzerindeki eyer ve koşumlar da Elyndor'da sık gördüğüm türden değildi. Bir an durup baktım. Tam o sırada ahırın kapısından bir adam çıktı. Üzerinde koyu renkli bir pelerin vardı. Beni fark etti. Sadece bir an. Yüzünde belirgin bir ifade göremedim. Ben de neden baktığımı düşünmeden gözlerimi başka yöne çevirdim. Adam arkasını dönüp ahır sahibine bir şey söylemeye başladı. Ne konuştuklarını duyamadım. Ben de yürümeye devam ettim. Çantam omzumda hafifçe sallanıyordu. Eve giden sokağa dönerken aklım yeniden anneme, akşam yemeğine ve sabah hazırladığım bitki kavanozlarına kaydı. Adamı birkaç adım sonra tamamen unutmuştum.
Meydandan uzaklaştıkça kasabanın sesi de yavaş yavaş geride kaldı. Sabah gördüğüm kalabalığın yerini akşamın sakinliği almaya başlamıştı. Bazı dükkânların kepenkleri çoktan kapanmış, bazı pencerelerden sıcak ışıklar dışarı taşmaya başlamıştı. Hava sabaha göre daha soğuktu. Hırkamın kollarını ellerimin üzerine biraz daha çektim. Sokağın kenarındaki ağaçlardan birkaç yaprak daha kopup önüme düştü. Bir tanesi ayakkabımın ucuna kadar geldi. Eğilip almadım. Rüzgâr yeniden esince yaprak da diğerlerinin peşinden sürüklendi. Evimizi uzaktan gördüğümde mutfak penceresinden yayılan sarı ışığı fark ettim. Annem gelmiş olmalıydı. Adımlarımı biraz hızlandırdım. Evimiz kasabanın merkezindeki evler kadar iç içe değildi. Sokağın sonlarına doğru evler seyrekleşiyor, bahçeler biraz genişliyordu. Bizim evin önünde de küçük bir bahçe vardı. İlkbaharda annemin diktiği çiçekler yaz boyunca renklenir, sonbaharda ise çoğu yavaş yavaş solardı. Kapının yanındaki saksılardan birinde hâlâ birkaç dal biberiye duruyordu.
Bahçe kapısını açtım. Menteşelerden hafif bir gıcırtı geldi. Taş patikadan yürüyüp kapının önüne geldim. Çantamı omzumdan indirip kapıyı açtım. İçeri girer girmez sıcaklık yüzüme değdi. Ayakkabılarımı çıkardım.
- Anne?
Mutfaktan ses geldi.
- Buradayım.
Çantamı koltuğun üzerine bırakıp mutfağa girdim. Annem ocağın başındaydı. Üzerini değiştirmişti. Saçlarını bu kez tamamen toplamış, önündeki tencerenin kapağını kaldırıyordu. Bana dönüp baktı.
- Geç kaldın.
- Biraz.
- Biraz mı?
Gülümsedim.
- Çok az.
Annem başını iki yana salladı.
- Ellerini yıka. Yemek hazır.
- Tamam.
Lavaboya yöneldim. Musluğu açtığımda suyun sesi mutfağın sessizliğini doldurdu. Gün boyunca üzerimde kalan yolun, kitapların ve sonbahar havasının ağırlığı yavaş yavaş üzerimden kalkıyor gibiydi. Ellerimi kuruladıktan sonra çantamı da alıp üst kata odama çıktım. Üzerimi değiştirip saçlarımı dağınık bir şekilde toplayarak aşağı mutfağa indim ve masaya oturdum.
Annem önüme tabağı koydu.
- Bugün nasıldı?
Bir an düşündüm. Kütüphane, Elowen, anneannemin evi, eski bahçe, çocukluğumdan kalan bir anı ve eve dönüş yolu.
- Güzeldi.
Annem karşıma oturdu.
- Yalnızca güzel mi?
Ona baktım. Sonra hafifçe gülümsedim.
- Biraz da yorucuydu.
Annem başını salladı.
- Belli.
Ben de gülümsedim. Dışarıda rüzgâr yeniden yükselirken pencerenin camına birkaç yaprak çarptı. Evin içindeyse yemek kokusu, sıcak ışık ve annemin sesi vardı. O an için ihtiyacım olan tek şey buydu. Annemle yemeğimizi bitirdikten sonra tabakları toplamaya başladım.
- Bırak, ben hallederim
- Sabah da aynısını söyledin.
- Çünkü senin başka işlerin vardı ve ben sana yardım etmek istiyorum.
Tabakları elimden almaya çalıştı ama bırakmadım.
- Bugün ben yıkayayım.
- Peki.
Bu kez itiraz etmedi. Yan yana lavabonun başında durduk. Ben tabakları yıkarken annem onları kurulayıp yerlerine kaldırıyordu. Mutfaktaki bakır tencereler, akşam ışığında daha koyu bir renge bürünmüştü. Pencerenin önündeki nane hafifçe yana eğilmişti. Annem bir ara pencereye baktı ve ufak bir çubuk çıkardı. Çubuğu nanenin olduğu saksıya saplayıp ip çıkardı ve naneyi çubuğa bağladı. Böylece nane artık eğik durmuyordu. Eskisi gibi dik duruyordu. Son tabağı da yerine koyduktan sonra ellerimi kurulayıp mutfaktan çıktım.
Salona geçtiğimde şöminenin içindeki ateş çoktan yakılmıştı. Odunların arasından küçük kıvılcımlar yükseliyor, çıtırtıları odanın sessizliğine karışıyordu. Pencerenin önündeki eski koltuğa baktım. Maerwen'in koltuğu. Sabahki görüntü yeniden aklıma geldi. Eski ev, bahçe, toprağın kokusu... Bir an için sesini hatırladım.
Şifa biraz sabır ister.
Koltuğun yanına gidip kumaşın üzerine elimi koydum. Soğuktu. Ama nedense elim orada biraz daha kaldı.
- Bugün yine onu düşündün, değil mi?Annemin sesiyle başımı çevirdim. Kapının yanında durmuş bana bakıyordu. Bir an cevap veremedim. Sonra başımı salladım.
- Evet.
Annem yanıma geldi. Koltukla aramda kalan küçük boşluğa oturdu.
- Evine gittin mi?
- Gittim.
- İçeri girdin mi?
- Hayır.
Annem bunu duyunca şaşırmadı.
- Bir gün girersin.
- Bunu Elowen de söyledi.
Annem gülümsedi.
- Elowen akıllı kız.
- Bugün herkes bana öğüt vermeye karar vermiş.
- Demek ki ihtiyacın varmış.
-Anne...
Gülmeye başladı. Ben de dayanamadım, güldüm.
Bir süre yan yana oturduk. Ateşin sıcaklığı yüzüme vuruyordu. Dışarıda rüzgârın sesini duyabiliyordum. Sonra annem elimi tuttu.
- Onu özlemek kötü bir şey değil.
- Biliyorum.
- Bazen insan birini kaybettikten sonra yalnızca onu değil, onun yanında olduğu hâlini de özlüyor.
Bu kez cevap veremedim. Çünkü ne demek istediğini biliyordum. Anneannemin yanında kendimi başka türlü hissederdim. Daha küçük, daha meraklı, daha cesur. Belki de onun yanında dünyanın sandığım kadar büyük olmadığını düşünürdüm. Başımı annemin omzuna yasladım.
- Onu bende çok özlüyorum Vaelira.
Bir süre bir şey demeden sadece sessizce şömineyi izledik. Daha sonra annem ayağa kalktı.
- Ben biraz çalışacağım. Yarın teslim etmem gereken bir elbise var.
- Bu saatte mi?
- Son dikişleri kaldı.
- Yardım edeyim mi?
- Sen mi?
- Evet, ben.
Annem güldü.
- İğneyi eline batırmadan beş dakika dayanabilirsen düşünürüm.
- Çok kırıcı.
- Gerçekçiyim.
Gülerek üst kata çıktı. Ayağa kalkıp kütüphane köşesinden defter aldım. Şöminenin karşısındaki koltuğa oturdum. Bir süre boş sayfaya baktım. Sonra kalemi elime aldım. Bugün aldığım bitkilerin isimlerini yazdım.
Aynısefa, melisa,civanperçemi, ebegümeci, lavanta. Sayfanın altına bir de küçük not düştüm: Maerwen'in bahçesindeki aynısefa hâlâ yaşıyor.
Kalem elimde durdu. Cümleye bir süre baktım. Sonra defteri kapattım. Dışarıda gece çoktan çökmüştü. Ben ise o gün ilk kez, anneannemin evinin kapısının ardında yalnızca geçmişin değil, hâlâ bana ait bir şeylerin de kaldığını düşündüm. Defteri masanın üzerine bıraktım. Şöminenin karşısında biraz daha oturdum. Ateşin sıcaklığı odayı yavaş yavaş doldururken dışarıdaki sesler azaldı. Bir kapı kapandı, ardından sokaktan geçen birinin ayak seslerini duydum. Sonra yine sessizlik. Başımı koltuğun arkasına yasladım. Gözlerim ağırlaşmaya başlamıştı.
- Uyumak için koltuğu mu seçtin uykucu?
- Sadece şömineyi izliyordum.
- Hadi yatağa, yorulmuşsun belli.
- Sen?
- Birazdan.
Ayağa kalktım.
- İyi geceler.
- İyi geceler, kızım.
Merdivenleri çıkarken evin ahşap basamakları ayaklarımın altında hafifçe gıcırdadı. Odamın kapısını açtım. Pencerenin önünden geçerken dışarı baktım. Gece çökmüştü. Gündüzün sarı ve bakır renkleri karanlığın içinde kaybolmuş, yalnızca birkaç evin penceresinden ışık görünür hâle gelmişti. Gökyüzünde ay vardı. Bu kez ona uzun uzun bakmadım. Bu gece kafam yeterince doluydu. Perdeyi kapattım. Elbisemi çıkarıp yatağın kenarına bıraktım. Saçlarımı çözdüm, sonra yatağa uzandım. Gün boyunca düşündüğüm her şey birer birer aklımdan geçmeye başladı.
Aktardaki bitkiler, kütüphanedeki çocuklar, Elowen'in söyledikleri, Maerwen'in evi, bahçesi, sekiz yaşındaki hâlim...
Gözlerimi kapattım. Anneannemin sesini yeniden duydum.
Bir bitkiyi tanımak, yalnızca adını bilmek değildir.
İçimde küçük bir gülümseme oluştu.
"Biliyorum, anneanne."
Bunu fısıldadım. Sonra yorganı üzerime çektim. Bir süre sonra evin içindeki sesler de tamamen kesildi. Annemin odasının kapısının kapandığını duydum. Şöminedeki son odunlardan biri çıtırdadı. Ve ben, uzun zamandır ilk kez, anneannemin evinin kapısının önünde durduğum hâlimi düşünerek uykuya daldım.
Bölüm etkileşimi
