7. bölüm · Ay Işığı Muhafızı
🌙 SESSİZ NÖBET🌙
Revirin içindeki ışık fark edilmeden değişmişti. Günün sert ve keskin aydınlığı yavaş yavaş çekilip yerini gecenin dinginliğine bırakırken pencereden içeri süzülen ay ışığı odanın zeminine usulca yayılıyor, beyaz duvarların soğuk görünümünü yumuşak bir sessizliğin içine sarıyordu. Cihazlardan yükselen düzenli ritimler dışında revirde duyulan tek ses, gecenin ağır ağır akan nefesiydi.
Ezra derin bir uykuya dalmıştı nefesi artık daha düzenliydi. Göğsü yavaş ve ölçülü aralıklarla yükselip alçalıyor, birkaç saat önce her nefeste yüzüne vuran acının yerini dingin bir ritim alıyordu. Kaburgasını saran sabitleyici hala hareketlerini kısıtlıyordu yine de bedeni, verdiği uzun mücadelenin ardından sonunda teslim olmayı kabul etmiş gibiydi.
Yüzünde ise Araz'ın daha önce hiç görmediği bir ifade vardı ne akademinin ilk günündeki temkinli mesafe ne sürekli tetikte duran o dikkat ne de acısını gizlemek için her fırsatta esprilere sığınan inatçı direnç hiçbiri yoktu.
Uyku, Ezra'nın gün boyunca özenle ayakta tuttuğu bütün savunmaları sessizce üzerinden çekip almıştı. Geriye yalnızca yorgun bir genç kadın kalmıştı öyle ki zihni, bedeninin taşıyamadığı bütün yükleri birkaç saatliğine dışarıda bırakmaya karar vermiş gibiydi. Araz, farkına bile varmadan bakışlarını biraz daha uzun süre üzerinde tuttu. Gün boyunca karşısında gördüğü kişiyle şimdi önünde uzanan kişi aynıydı ama aynı zamanda değildi. İlk kez, Ezra'yı yalnızca güçlü görünmeye çalışan biri olarak değil bütün korkularına rağmen ayağa kalkmayı seçen biri olarak görüyordu belki de onu en çok şaşırtan buydu.
Ezra, canı ne kadar yanarsa yansın bunu kimsenin omuzlarına yüklememeye çalışıyordu. Endişesini hafifletmek için şakalaşıyor, korkusunu cümlelerinin arasına ustalıkla saklıyor her defasında olduğundan biraz daha güçlü görünmeyi seçiyordu şimdi ise bunların hiçbiri yoktu. Uyku, insanın gün boyunca üzerine giydiği bütün dirençleri sessizce üzerinden alıyordu. Araz ise ilk kez Ezra'nın sessizliğinin ardında saklanan gerçek yorgunluğu hiçbir perde olmadan görebiliyordu.
Pencereden süzülen ay ışığı yüzüne vuruyor, teninin açık tonunu daha da belirginleştirirken sertleşmeye alışık yüz hatlarını yumuşak bir dinginliğin içine bırakıyordu. Göz kapaklarının üzerinde belli belirsiz bir gölge dolaşıyor, kirpikleri solgun ışığın altında ince bir çizgi gibi uzanıyordu. Yüzüne düşen birkaç tutam saç her zamanki özenli görüntüsünü bozmuştu. Gün boyunca tek bir ayrıntısını bile kontrol altında tutmaya çalışan o genç kadından geriye yalnızca bedeninin yorgunluğuna teslim olmuş doğal bir hal kalmıştı.
Savunmasız görünüyordu ama bu görüntü güçsüzlüğü çağrıştırmıyordu tam aksine, içinde istemsizce koruma isteği uyandıran, dokunulmadan muhafaza edilmesi gereken kırılgan bir taraf vardı belki de onu farklı kılan buydu. Gücü, hiçbir zaman kırılganlığının yokluğundan değildi onu saklayarak yoluna devam edebilmesinden geliyordu.
Araz kıpırdamadan öylece yerinde kaldı, ilk kez bir durumu değerlendirmiyor, olasılık hesaplamıyor ya da yaklaşabilecek bir tehdidi zihninde sıralamıyordu. Sessizce olduğu yerde duruyor, yalnızca onu izliyordu üstelik bu, kendisinin de alışık olmadığı bir duraksamaydı.
Bakışları önce Ezra'nın yüzünde durdu ardından istemsizce nefesine kaydı. Göğsünün her yükselişini her yavaş inişini dikkatle izledi. Sabitleyicinin sınırladığı o küçük hareket bile ona yeterli geliyordu birkaç saniye sonra gözleri yeniden yüzüne döndü ardından tekrar nefesine. Bunu bilinçli yapmıyordu ama zihni, her şeyin yolunda olduğuna yeniden ve yeniden emin olmak istiyordu. Solunumunun ritmi değişmiş miydi? Acısı yeniden artıyor muydu? En küçük düzensizlik var mıydı? Muhafız refleksi farkına bile varmadan aynı kontrolü tekrar ediyordu fakat bir süre sonra bunun yalnızca görev gereği yapılan bir gözlem olmadığını hissetmeye başladı çünkü artık bakışları bir tehlike aramıyordu sadece o düzenli nefes alışverişinin hiç bozulmamasını diliyordu.
Bu düşünce zihninden sessizce geçip gittiğinde, Araz ilk kez kendi bakışlarının ne kadar uzun süredir aynı yüzde kaldığını fark etti ve o an, karşısındaki kişiyi yalnızca korumakla yükümlü olduğu bir aday olarak değil bütün direncinin altında sessizce ayakta kalmaya çalışan bir insan olarak görmeye başladı ve bunu fark ettiği an bakışları çok hafif daraldı.
Bu, bir tehdit algısı değildi daha çok karşısındaki görüntüyü alışık olduğu hiçbir tanımın içine yerleştiremeyen bir zihninin yaşadığı kısa bir duraksamaydı bunu açıklayacak net bir karşılık bulamıyordu. Göğsünün derinliklerinde belli belirsiz bir sıkışma hissetti ancak bu fiziksel bir rahatsızlık değildi daha çok yıllardır kusursuz bir dengeyle işleyen iç düzenine dokunan hafif bir titreşim gibiydi çok kısa sürdü ama yok sayılamayacak kadar belirgindi.
Araz bunu hisseder hissetmez refleksleri devreye girdi. Omuzları neredeyse fark edilmeyecek kadar gevşedi. Nefesini bilinçli bir ritme oturttu. Bakışlarını birkaç saniyeliğine pencereden süzülen ay ışığına çevirdi. Bu, yıllar içinde edindiği bir alışkanlıktı. Zihni olağan akışının dışına çıktığında önce mesafe koyar sonra dengeyi yeniden kurardı fakat bu kez işe yaramadı. Bakışları, hiçbir bilinçli karar vermeden yeniden Ezra'ya döndü ancak bunu istediği için değil kaçınamadığı için yaptı. Gözleri bir kez daha onun yüzünde durdu zihni, henüz adını koyamadığı o sessiz değişimin kaynağını anlamadan bulunduğu yerden ayrılmayı reddeder gibiydi. O an Araz, ilk kez birini izlemiyordu aynı zamanda onu anlamaya çalışıyordu.
Ay ışığı hala aynı şekilde üzerindeydi. O ışık, onu yalnızca aydınlatmıyor sanki içindeki bir şeyi de görünür kılıyordu. Bu bir güzellik algısı değildi daha derin, daha tanımsız bir şeydi. Tanıdık gibi gelen ama hatırlanamayan. Araz’ın bakışları bu kez daha uzun kaldı ve o an kendi içinde çok küçük bir şeyin değiştiğini fark etti. Bu değişim büyük değildi sarsıcı değildi ama yok sayılacak kadar küçük de değildi daha çok yıllardır yerinde duran bir duvarın bir noktasında oluşan ince bir esneme gibiydi.
İlk kez, birini izlerken zamanı ölçmüyordu sadece orada kalıyordu. Zaman, o anın içinde fark edilmeden ağırlaştı. Revirin içindeki sessizlik, yalnızca bir mekanın boşluğu değildi artık iki farklı ritmin, birbirine değmeden aynı alanda var olabildiği ince bir dengeye dönüşmüştü. Dışarıda gece ilerliyor, koridorlarda nöbet değişimleri yapılıyor, akademi kendi düzeni içinde hareket etmeye devam ediyordu ama zaman bu odanın içinde yavaşlamaya başlamıştı Araz kendisi için bile çok nadir olan bir durum yaşıyordu ve bu onun doğasına ters bir boşluktu ve o boşluk şu an burada, bu odanın içinde duruyordu.
Araz çok hafifçe geriye yaslandı ve sırtını koltuğa bıraktı. Bu küçük hareket, dışarıdan bakıldığında sıradan bir rahatlama gibi görünebilirdi ama aslında bir dengeleme refleksiydi. İçeride oluşan o milimetrik kaymayı yeniden merkeze almaya çalışıyordu ama bu kez tam olarak eski yerine oturtamadı. Bakışları tekrar Ezra’ya döndüğünde bu kez o bakışın yönünü belirleyen şey refleks değil bilinçli bir tercih oldu. Kaçınılmaz olduğunu kabul ettiği sessiz bir seçim.
Ezra’nın nefesi, neredeyse fark edilmeyecek kadar hafif bir değişim gösterdi. Göğsü bu kez biraz daha derin yükseldi ve soluğu birkaç saniyeliğine doğal ritminden sapıp ağır ağır eski akışına döndü. Dışarıdan bakıldığında bu uykunun doğal akışında gerçekleşen sıradan bir soluk alış gibi görünebilirdi ama değildi. Odanın sessizliği artık şekil değiştirmişti hava hala kıpırtısız görünebilirdi çünkü perdeler yerinden oynamıyor ay ışığı hala aynı dinginlikle zemine düşmeye devam ediyordu fakat görünmeyen katmanda çok ince bir titreşim doğmuştu adeta odanın dört bir yanına dağılmış görünmez parçacıklar sessiz bir çağrıya uyar gibi ağır ağır aynı merkeze yöneliyordu ve merkez Ezra’ydı.
Enerji gözle görülemeyecek kadar ince iplikler halinde onun etrafında toplanmaya başlamıştı her yeni nefes alışıyla biraz daha yoğunlaşıyordu. Bu eğitim salonunda kontrolden çıkan dalganın gücüne yaklaşamıyordu ona kıyasla çok daha zayıftı ama tam da bu yüzden çok daha tehlikeliydi çünkü dağınık değildi kendini tek bir noktaya odaklıyor sessizce sıkışıyordu.
Araz’ın bakışları milimetrik bir hareketle keskinleşti ve hiç vakit kaybetmeden kendi enerjisini harekete geçirdi görünmeyen düzlemde oda onun iradesiyle yeniden şekillenmeye başlamıştı. Enerjisini yavaş yavaş ince gümüş iplikler halinde dokumaya başladı ilk katmanı odanın çevresine yerleştirdi. Bu katman şeffaflığı nedeniyle seçilemiyordu ancak enerjiyi dışarıya taşımayacak kadar sık dokunmuştu. İkinci katman doğrudan Ezra’nın etrafında örüldü. İnce esnek ama son derece dirençliydi sanki görünmeyen bir koza onu usulca çevreleyip içine almıştı. Bu bariyer yalnızca içeride biriken enerjinin dışarı sızmasını engellemiyordu gerekirse Ezra’ yı kendi kontrolsüz gücünden bile koruyabilecek şekilde tasarlanmıştı.
Araz bariyerlerin son titreşimlerini hissettikten sonra Ezra’ ya baktı hala bilinçsizdi ve hiçbir şeyin farkında değildi. O an Ezra’nın kaşlarının arasında ince bir gerilim oluştu. Uyumuyordu ama uyanmamıştı da iki dünyanın arasındaki o eşiğe ulaşmıştı, bilincin sustuğu ama hafızanın hala konuşabildiği sınıra. Araz kıpırdamadan bekliyordu ama bu bekleyiş ne olacağını değil neyin tekrar edeceğini görmek içindi. Ezra’nın dudakları usulca aralandı içinden ağır sıcak bir nefes dışarı süzüldü ardından nefesin taşıdığı sesler odanın sessizliğine karıştı.
“Vael… thira… Ael.”
O an bir insan konuşmuyor da yüzyıllardır sessiz kalmış bir hafıza kendini hatırlatıyor gibiydi. Kelimeler eksik, kırık ve güçsüzdü buna rağmen taşıdıkları anlam seslerinden çok daha ağırdı. O an Araz ‘ın bakışları ilk kez değişti yüzündeki sakinlik bozulmasa da gözlerinin derinliğinde bastırılması mümkün olmayan anlık bir şaşkınlık parladı. Bu sözler Akademi’nin öğrettiği hiçbir dile ait değildi yine de yabancı değillerdi. İnsan zihninin unuttuğu ama ruhun hatırlamaya devam ettiği kadim bir ezgi gibi belleğinin ulaşamadığı çok eski bir yerinde yankılanıyordu.
Ezra'nın dudakları yeniden kapandığında oda bir kez daha derin bir sessizliğe gömüldü ve tam o anda, göğsünün tam merkezinden neredeyse hissedilmeyecek kadar ince bir titreşim yükseldi. İlk başta yalnızca havanın dokusunu değiştiren silik bir dalga gibi başladı. Varlığı ancak böyle değişimleri algılayabilen biri tarafından fark edilebilecek kadar belirsizdi fakat birkaç saniye içinde o belirsizlik biçim kazanmaya başladı. Altının en saf tonlarını taşıyan, iplik inceliğinde zarif çizgiler Ezra'nın göğsünden ağır ağır süzüldü rastgele dağılmıyor, çevreye taşmıyordu. Görünmez bir iradenin yön verdiği tek bir akış halinde ilerliyor, daha en başından nereye varacağını biliyormuş gibi kararlılıkla yol alıyordu.
O altın akış doğruca Araz'a yöneldi. Bu ani bir atılım değildi kontrolsüz bir enerji patlaması da değildi aksine, ağır, sabırlı ve neredeyse çekingen bir ilerleyişti. Kaynağını bulan bir suyun yatağını sessizce takip etmesi gibi, her an biraz daha emin adımlarla önündeki yolu keşfediyor, her santimde yönünü biraz daha kesinleştiriyordu. Araz yerinden kıpırdamadı bakışları yalnızca kendisine yaklaşan o ince ışık örgüsünü izliyordu.
Altın çizgiler bedenine temas etmek yerine onu çevreleyen görünmez enerji alanının sınırına ulaştılar. O noktada dağılmaları gerekiyordu ama dağılmadılar geri çekilmeleri gerekiyordu ama geri çekilmediler. Araz'ın etrafındaki koruyucu enerji katmanları onları reddetmek yerine sessizce kabul etti. İki farklı akış, hiçbir baskı oluşturmadan tek bir yatağa kavuşan iki nehir gibi aynı ritimde ilerlemeye başladı. Birbirlerini zorlamıyor, birbirlerini dönüştürmeye çalışmıyorlardı sadece aynı frekansta var olmayı seçmiş gibiydiler.
Odanın içindeki enerji yeniden değişti ancak bu, savunmaya geçen bir alanın sertleşmesi değildi bir saldırının oluşturduğu baskı da değildi. Ortada ne çatışma vardı ne de direnç yalnızca açıklaması güç, kusursuz bir uyum hissi vardı. Araz bu hissi daha önce hiç yaşamamıştı buna rağmen bütünüyle yabancı hissettirmiyordu adeta zihninin hatırlamadığı, fakat varlığının en derin katmanlarının çok eskiden beri tanıdığı bir titreşim yeniden yankılanmaya başlamıştı. İşte onu asıl duraksatan da buydu. Bu uyum tek taraflı değildi.
Ezra'nın enerjisi yalnızca ona ulaşmıyordu. Araz'ın enerji alanı da aynı sessizlikle bu çağrıya karşılık veriyor hiçbir emir almadan hiçbir irade göstermeden çok eski bir düzeni yeniden hatırlıyormuşçasına aynı ritimde onunla bütünleşiyordu. Bir an refleks olarak geri çekilmek istedi bu yıllarca edindiği disiplinin ve kontrol alışkanlığının doğal bir yansımasıydı ama bunu yapmadı sadece o anın içinde kaldı ve sessizce yaşanan ana tanıklık etmeyi seçti. Sarmallar birkaç saniye daha varlığını sürdürdükten sonra tıpkı ortaya çıktıkları o an gibi sessiz bir zarafetle çözülmeye başladılar geri çekildiklerinde ise ne hava da bir iz kaldı ne de gözle görülebilecek herhangi bir belirti. Altın çizgiler inceldi, soldu ve havanın içinde çözülerek yok oldu.
Odanın içindeki yoğunluk dağıldığında hava yeniden hafifledi. Ezra’nın nefesi artık yavaşça düzene girmişti göğsünün yükselip alçalışı odanın sessizliğine yeniden uyum sağlamıştı. Yüzündeki o kısa süreli gerilim silinmiş yerini yeniden o sakin ama kırılgan ifadeye bırakmıştı öyle ki bir kaç dakika önce yaşananlar bedeninden geçmiş fakat bilincine hiç uğramamış gibiydi ama Araz için aynı şeyi söylemek mümkün değildi. İçinde geri döndürülemeyecek kadar ince bir şey yer değiştirmişti. O an ilk kez Ezra’nın yalnızca ne olduğunu değil, kim olduğunu gerçekten öğrenmek istediğini fark etti çünkü bu artık yalnızca akademinin çözmeye çalıştığı bir vaka ya da açıklanması gereken sıra dışı bir enerji olayı değildi. Araz'ın da sessizce taşıdığı, kimseyle paylaşmadığı bir geçmişi vardı. Yıllar boyunca omuzlarında taşıdığı o yük, zamanla etrafına görünmez duvarlar örmüş onu, hayatına kimseyi dahil etmeyen yalnızca görevine odaklanan, ölçülü ve mesafeli bir adama dönüştürmüştü. Varlığı, görevinin başladığı yerde görünür oluyor görevi sona erdiğinde ise geriye yalnızca sessizliği kalıyordu ama o an, yıllardır ilk kez bu değişmez düzenin içinde ince bir çatlak oluştuğunu hissetti. Zihninde uzun zamandır adı bile konulamayan o isimsiz soru yeniden beliriyordu cevabının Ezra'da saklı olabileceği ihtimali ise tüm sessizliğiyle karşısında duruyordu.
Araz, bakışlarını Ezra'nın üzerinde birkaç saniye daha tuttu. Bu kez gördüğü şey yalnızca yatağın üzerinde dinlenen yaralı bir aday değildi az önce tanık olduğu enerji akışı, zihninde şimdiye kadar birbirinden bağımsız duran pek çok parçayı yerinden oynatmıştı.
Ezra hakkında bildikleri artık yetersizdi. Onu yalnızca raporlarla, test sonuçlarıyla ya da kurul değerlendirmeleriyle anlamanın mümkün olmadığını ilk kez bu kadar net hissediyordu. Cevaplar, dosyalarda değil Ezra'nın farkında olmadan verdiği küçük tepkilerde, enerjisinin en doğal halinde ve hiçbir savunma geliştirmediği anlarda saklıydı. Kararını o sessizliğin içinde verdi bundan sonra Ezra'yı gözlemleyecekti. Dikkatini üzerine çekecek tek bir davranışta bulunmadan, sorularıyla onu yönlendirmeden en küçük ayrıntıyı bile kaçırmayacak kadar dikkatli, varlığı neredeyse hissedilmeyecek kadar sakin kalacaktı yalnızca enerjisinin ritmini değil yürüyüşünü, duraksamalarını, çevresine verdiği tepkileri, insanlarla kurduğu mesafeyi, farkında olmadan açığa çıkan her ayrıntıyı sessizce izleyecekti. Bir insanın kim olduğunu en açık haliyle, kendisini kimsenin izlemediğini sandığı anlar gösterirdi ama Araz için asıl mesele bunların hiçbiri değildi. Onun aradığı cevap, Ezra’nın görünen kişiliğinin, alışkanlıklarının ya da davranışlarının ötesinde saklıydı çünkü Araz, insanın yalnızca taşıdığı bedenden ibaret olmadığını biliyordu. Her varlık görünmeyen düzlemde, kendi bilincinin dahi bütünüyle hatırlayamadığı daha eski bir kimlik taşırdı. Beden yalnızca geçici bir biçim, yaşam ise o kimliğin yüzeye vurduğu sınırlı bir alandı.
Ezra’nın gerçekte kim olduğu, hangi kökten geldiği ve içinde hangi kadim izi taşıdığı artık Araz’ın asıl ilgilendiği meseleydi az önce aralarında kurulan o açıklanamaz uyum, bu soruyu sıradan bir merak olmaktan çıkarmış yıllardır kapalı tuttuğu bir geçmişe dokunan, hassas ve kişisel bir öneme dönüştürmüştü.
Bu yüzden cevabı zorlamayacaktı. Ezra’yı sorularla köşeye sıkıştırmayacak, enerjisini bilinçli biçimde açığa çıkarmaya çalışmayacaktı. Sessizce gözlemleyecek, sabırla ilerleyecek ve her parçanın kendi zamanında ortaya çıkmasına izin verecekti biliyordu ki bazen gerçekler aranarak bulunmazdı yalnızca hatırlanmaya hazır olduklarında kendilerini gösterirlerdi. Araz da doğru cevapların kendi zamanı geldiğinde ortaya çıkmasını sabırla bekleyecekti.
Sabahın ilk ışıkları, revirin geniş pencerelerinden süzülerek odanın içine yumuşak bir aydınlık bıraktı. Gece boyunca hüküm süren derin sessizlik, koridordan yükselen hafif ayak sesleriyle yavaş yavaş çözülmeye başladı. Bir kapının açılıp kapanması, uzaktan duyulan alçak sesli konuşmalar ve tekerlekli bir servis arabasının ritmik tıkırtısı, akademinin yeni güne uyandığını haber veriyordu.
Kapı hafifçe çalındı. İki hemşire içeri girerken odadaki dinginlik yerini düzenli ama sakin bir hareketliliğe bıraktı. Biri elindeki tabletten gece boyunca kaydedilen bulguları kontrol ederken diğeri serum bağlantısını, monitördeki değerleri ve kaburgamı sabitleyen bandajı dikkatle inceledi.
"Günaydın," dedi içlerinden biri yumuşak bir sesle.
Tam o sırada servis görevlisi kahvaltı tepsisini odaya bıraktı. Taze demlenmiş çayın hafif kokusu ve yeni pişmiş ekmeğin sıcaklığı, revirin steril havasına kısa süreliğine tanıdık bir yaşam hissi kattı önce sesler ulaştı bilincime sonra kokular.
Baş ucumda hemşirelerin aralarında geçen kısa değerlendirme konuşmaları Araz’ın sorulara verdiği kısa yanıtlar, bitmiş serumumu değiştirirken kolumda hissettiğim kısa süreli kıpırtı, demli çayın sıcak buğusu, taze ekmeğin hafif kokusu ve her nefeste hissedilen o keskin antiseptik. Tüm bu ayrıntılar bilincimin yavaş yavaş yüzeye çıkmasına yardım ediyordu.
Göz kapaklarım ağır ağır açılırken bilincim yavaş yavaş yüzeye çıktı önce derin bir nefes aldım. Kaburgamdaki sızı hiç vakit kaybetmeden kendini hatırlattığında bir an için acıyacağını unutmuş olmanın pişmanlığını yaşadım. Göğsümün sağ tarafına yayılan keskin sızıyla birlikte nefesimi yarıda bırakıp yavaşça geri verdim. Bir gün önce yaşananlar, bedenimin unutmasına izin vermeyecek kadar canlıydı. Parmaklarımı oynatmaya çalıştığımda kaslarım uykunun ağırlığını üzerlerinden atmaya çalışıyormuş gibi yavaş tepki veriyordu. Her hareket uyku ile uyanıklık arasındaki o ince çizgiden yeni yeni sıyrıldığımı hissettiriyordu. Kirpiklerimi biraz daha araladığımda sabah ışığı tavandan süzülerek görüşümü doldurdu birkaç kez göz kırptıktan sonra bulanık siluetler yavaş yavaş netleşti ve odanın hatları yeniden yerli yerine oturdu.
Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey, odanın karşı köşesinde sessizce oturan Araz oldu. Gece onu en son gördüğüm noktada aynı sandalyede aynı duruşla aynı sessizlikle oturuyordu ne öne eğilmişti ne geriye yaslanmıştı. Ellerinin duruşu bile değişmemiş gibiydi adeta zaman onun etrafında akmış ama ona dokunmayı başaramamıştı. Kısa süre sonra hemşireler son kontrollerini tamamlayıp odadan ayrıldılar. Kapının kapanmasıyla birlikte o tanıdık sessizlik yeniden odaya yerleşti.
Bakışlarım istemsizce tekrar Araz’a döndü bir süre hiçbir şey söylemeden onu izledim. Bu, bütün gece uyanık kalmış bir insanda görmeyi bekleyeceğiniz türden bir manzara değildi. Yüzünde en ufak bir yorgunluk izi yoktu. Bakışları hala berrak duruşu ilk gördüğüm anki kadar dengeliydi. Oysa bütün gece uyumuş olmama rağmen daha uykulu ve daha bitkin görünen bendim. Bu çelişkiyi anlamlandırmaya çalışırken kaşlarım fark edilmeyecek kadar hafif çatıldı.
“Şey…” dedim, olabildiğince doğal bir ses tonuyla. “Sanırım bütün gece uyumadın.”
Araz başını hafifçe bana çevirdi.
“Evet.”
Tek kelime.
Bu adam gerçekten süslemeyi sevmiyordu.
“Anladım,” dedim. “Sadece merak ettim bu, sessizce bir köşede var olma hali mi olacak yoksa ara sıra varlığını hatırlatacağın bir durum mu? Çünkü önümüzdeki günlerde uyku düzenimi ona göre planlamam gerekecek.”
Araz’ın bakışlarında, neredeyse fark edilmeyecek kadar ince bir sabır vardı.
“Ben uyumam,” dedi.
Kaşlarım kalktı.
“Tabii ki uyumazsın,” diye mırıldandım. “Mantıklı. Benim için de pek rahatlatıcı.”
Zoraki bir hamleyle yatağa biraz daha yaslanmaya çalıştım. Kaburgamdaki sızı hareketimi hemen protesto etti.
“Peki,” dedim, nefesimi toparladıktan sonra “Bu gözetim işi daha ne kadar sürecek? Saat mi, gün mü, yoksa ‘zaman kavramının anlamsızlaştığı’ türden bir şey mi?”
Araz bir an durdu.
“Gerekli olduğu kadar.”
Derin bir nefes verdim.
“Harika,” dedim. “Hayatımda ilk kez biriyle aynı odada sabahladım ve bu kişinin zaman algısı yok ve anladığım kadarıyla ara sıra bilincini kapatıp uyumak gibi insani alışkanlıkları da yok.”
Araz bakışlarını üzerimden ayırmadı. Yüz ifadesi değişmiyordu ama nedense söylediklerim odadaki gerginliği usul usul dağıtıyordu.
“Bu arada…” dedim, sesimde uykunun ağırlığıyla karışık hafif bir alay vardı. “Günaydın. Tabii senin için 'günaydın' diye bir kavram var mı, emin değilim sonuçta geceyi hiç kapatmıyorsun.”
Araz'ın bakışları bir an bile değişmedi.
“Benim için hala aynı nöbet,” dedi.
Cümle öylesine sakindi ki bir an gerçekten bunun espri olup olmadığını anlayamadım.
Dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrıldı.
“Harika,” dedim. “Demek senin dünyanda sabah diye bir şey yok sadece nöbetin farklı saatleri var.”
“Yaklaşık olarak,” diye karşılık verdi.
Yatağımın üzerindeki masada duran kahvaltı tepsisini kendime doğru çektim. Taze ekmeğin sıcak kokusu, demlenmiş çayın buğusuna karışarak açlığımı yavaş yavaş hatırlattı. Hareket ederken kaburgamdaki sızı yine kendini belli etti ama bu kez onu görmezden gelmeye çalıştım. Ekmeğin küçük bir parçasını koparıp çayıma uzandım. İlk lokmayı almadan önce gözlerim istemsizce yeniden Araz'a kaydı. Duruşunda en ufak bir değişiklik yoktu. Bakışlarım, koltuğunun yanındaki sehpada duran kahvaltı tepsisine indi.
“Tamam…” dedim, hafifçe başımı iki yana sallayarak. “Bari şimdi kahvaltı yapmadığını da söyleme.”
Çenemle tepsiyi işaret ettim.
“Yoksa onu da mı dekor olarak bekletmeyi düşünüyorsun?”
Araz, işaret ettiğim tepsiye kısa bir bakış attı.
“Düşünmüyorum,” dedi sakin bir sesle. “Henüz başlamadım.”
Kaşlarım hafifçe kalktı.
“İnanılmaz,” dedim. “Demek gerçekten bekliyormuş.”
“Evet.”
“Neyi?”
“Seni.”
Elimdeki ekmek parçasıyla öylece kaldım. Beklediğim cevap bu değildi. Bir an ne söyleyeceğimi bilemedim.
“Beni mi?” dedim, istemsizce.
Araz başını çok hafif salladı.
“Doktor birlikte kahvaltı yapmamızın daha uygun olacağını söyledi. Durumunu gözlemlemem gerekiyor.”
Dudaklarımın kenarı yavaşça kıvrıldı.
“Yani romantik bir kahvaltı değil, tıbbi gözetim altında gerçekleştirilen bir öğün.”
“Doğru tanım bu olur.”
Kısa bir kahkaha tuttum.
“İlk kez biri benimle kahvaltı etmeyi bu kadar bilimsel açıklıyor.”
Araz'ın yüzünde yine belirgin bir ifade oluşmadı.
“Alışık olduğum yöntem bu.”
“Fark ettim,” dedim gülümseyerek. “Seninle konuşurken insan, her cümlenin sonunda dipnot çıkacakmış gibi hissediyor.”
Araz tepsisini önüne çekti. Hareketleri her zamanki gibi ölçülüydü ne acele ediyor ne de gereksiz yere oyalanıyordu. Sessizce ekmeğinden bir parça kopardı.
Bir lokma aldığını görünce kaşlarım hafifçe yükseldi.
“İlginç…” dedim.
Araz bakışlarını bana çevirdi.
“Ne?”
“Sana bakınca insanın aklına 'uyumuyor, yorulmuyor, acıkmıyor' gibi şeyler geliyor.”
Çayımı yudumlayıp tepsisini işaret ettim.
“Meğer gayet iştahlıymışsın.”
Araz, ekmeğini bırakmadan bana baktı.
“Yemek, uykunun yerine geçmiyor.”
“Onu biliyorum.” Dudaklarımın kenarı kıvrıldı. “Ama açıkçası hiç uyumayan birinin kahvaltı ederken bu kadar normal görünmesini beklemiyordum.”
“Normal görünmeye çalışmıyorum.”
“Başarılısın yine de.”
Araz bu kez hiçbir şey söylemedi.
Sessizlik yeniden odanın içine yerleşti.
Bir süre yalnızca çatalın tabağa hafifçe değen sesi, fincanların ince tınısı ve dış koridordan gelen boğuk ayak sesleri duyuldu. Ben yavaş yemek zorundaydım çünkü her lokmada kaburgamdaki sızı kendini hatırlatıyordu. Araz ise aynı sakin tempoyla kahvaltısını tamamlıyordu e gereğinden hızlıydı ne de yavaştı. Her hareketinde alışkanlığa dönüşmüş bir düzen vardı.
Tepsimi yavaşça kenara ittim. Çay bardağını avuçlarımın arasına aldım. Birkaç saniye sessizce buharını izledim sonra başımı kaldırıp ona baktım.
Bu kez sesimdeki alay tamamen kaybolmuştu.
“Bir şey sorabilir miyim?”
“Sor.”
“Nasılsın diye sormayacağım.” Dudaklarımda silik bir tebessüm belirdi. “Çünkü cevabını tahmin edebiliyorum.”
Araz sessizce bekledi.
“Gerçekten merak ediyorum…” dedim. “İnsan bunu nasıl başarır?”
Kaşları neredeyse fark edilmeyecek kadar hafif hareket etti.
“Neyi?”
“Bu kadar dayanıklı olmayı.”
Oda yeniden sessizliğe gömüldü.
Araz, bardağını masaya bıraktı.
“Uzun yıllar süren eğitim.”
“Bu kadar basit olamaz.”
“Dışarıdan öyle görünür.”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır.” Bakışlarım yüzünden ayrılmadı. “Eğitim refleks kazandırır. Disiplin öğretir ama hiç biri insanı böyle yapmaz.”
Araz birkaç saniye sustu.
“Bazı şeyler eğitimle kazanılır,” dedi sonunda. “Bazıları ise sahip oldukların değil, vazgeçtiklerin sayesinde oluşur.”
Sözleri kısa sürmüştü ama nedense odanın içindeki sessizlik, o cümleden sonra eskisinden biraz daha ağır hissediliyordu. Ben de ilk kez, onun yalnızca güçlü bir muhafız olmadığını düşündüm. Bu kadar dayanıklı olmanın mutlaka bir bedeli de vardı.
