1. bölüm / 1
Ateşten Taç1. Bölüm
Bölümler 1Şu an: 1. Bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
1.Bölüm: Tutsak kanatlar
Eryndor halkı der ki: Ejderha dövüşü, cesaretin ve gücün ölçüsüdür; ateş, sadece korkuyu yakar
Dövüş alanından gelen homurtular ve kalabalığın tezahüratları odama kadar ulaşıyordu. Üzerimde ki buz mavisi elbisenin kollarını düzeltirken kapı hafifçe çaldı “Gelin.” Diye seslendim bir elim ile elbisenin düşmemesini sağlarken.
İçeri, tombul ve sevimli hizmetçim olan Tilda girdi, “Prensesim, aileniz dışarıda sizi bekliyor.” Dedi bana doğru yavaş adımlarla gelirken. Onu görünce içimdeki üzüntü ve öfkeye zıt hafifçe gülümsedim “Bende tam seni çağıracaktım. Gelip elbisenin iplerini bağlar mısın lütfen.”
Tilda arkama geçip elbiseyi vücuduma oturtmak için ipleri sıkmaya başlayınca odada sessizlik oluştu ve dışarıdaki sesler daha net gelmeye başladı
Bu acımasız gösteriye, bu vahşi ejderha dövüşlerine olan nefretim her geçen saniye büyüyordu. Her ay aynı gün, aynı korku, aynı acı… İnsanlar keyifle izliyor, zincirlenmiş ejderhalar ise çaresizlikle kıvranıyordu. Belki de buna dur deme zamanı çoktan gelmişti.
Tilda elbiseyi üzerime tam oturtunca, etek uçlarını hafifçe düzelttim. Ona kısa bir baş selamı vererek odamdan çıktım. Tam kapının girişinde sadık şövalyem: Driven Weylan bekliyordu.
Krallığın en güvenilir şövalyesi, benim yıllardır hem dostum hem koruyucum. Geniş omuzları ve düzgün duruşu, her hareketinde disiplinini gösteriyordu; kumral saçları hafifçe dalgalı, kahverengi gözleri bakışlarına derinlik katıyordu. Genç yaşına rağmen savaşlarda sayısız tecrübesi vardı; hem cesur hem akıllı, ama zaman zaman dalga geçmeyi seven yanını da gizleyemiyordu.
Koluna girmem için uzattı ve beni baştan aşağı süzdü ve yeşil gözlerime bakarak “Prensesim, size ailenizin yanına kadar eşlik edeyim.” Dedi nazik bir gülümsemeyle. Hiç tereddüt etmeden kısa bir reverans ile onun koluna girdim. Beyaz mermerler ve tablolar ile süslenmiş sarayın koridorlarında dolaşırken, kemerli pencerelerden vuran sabah ışığı büyük avizelere vuruyor oradan da yerdeki mermerlere çarpıyordu.
Geniş merdivenlere geldiğimizde “Her ay aynı acı...” diye başladım cümleme “İnsanların o çaresiz hayvanları zorla dövüştürüp eğlenmesi, gerçekten çok kötü.” Dedim etek uçlarımı kaldırırken. Driven kısa bir an pencereden dışarıya baktı “Haklısın, Astrid.” Dedi derin bir nefes vererek “ Ama ileride senin kraliçe olup, bu düzeni yıkacağına eminim.” Dedi güven veren bir gülümseme ile. Bende aynı şekilde ona gülümsedim.
Bu konu hakkında konuşurken sarayın geniş kısa merdivenlerden inip sarayın bahçesine adım attığımızda, geniş çimlerin üzerinde sabah ışığı altın sarısı gibi parlıyordu. Bahçede düzenlenmiş çiçek yatakları, zarif çeşmeler ve taş yollar, sarayın ihtişamını gözler önüne seriyordu. Kuşlar hafifçe ötüyor, çınar ağaçlarının gölgeleri zemine seriliydi. Hafif bir rüzgâr, elbisemin eteğini oynatırken bana biraz olsun huzur verdi.
Bahçe kapısının önünde duran annem, Kraliçe Calista ve babam, kral Nolan’ı gördüm. Onlarda bu gün için güzelce hazırlanmışlardı. Babam, siyah saçlarını özenle taramış ve önünde broşlar olan koyu renk bir takım giymişti. Annem ise, uzun sarı saçlarını önüne gelmeyecek şekilde toplamış ve üzerinde mücevherlerin bulunduğu yeşil bir elbise giymişti.
Yanlarına varınca Driven onlara “Günaydın majesteleri.” Diyerek reverans gösterdi ve yolda bizi bekleyen at arabasını hazırlamaya başladı.
“Günaydın” dedim ve etek uçlarımı kaldırarak bir reverans gösterdim. Babam, “Günaydın Astrid.” Dedi gülümseyerek. Ananem ellerini omuzlarıma koydu ve “Bu elbise sana çok yakışmış.” Dedi. Evet, bu elbiseyi benim için bu güne özel diktirmişti ve bana çok yakışacağını söylemişti.
Başımı hafifçe sallayıp “Teşekkürler.” Dediğim sırada arkadan Driven atın kayışlarını tutarken kısa bir reverans gösterip “At arabası hazır, majesteleri.” Dedi.
Babam eli ile arabayı gösterdi ve annem ile benim önden ilerlememizi sağladı. Parlak siyah atların çektiği görkemli araba, altın işlemelerle süslenmişti. Basamaklarından çıkarken elbisemin etekleri hafifçe sürüklendi. Annemle babam içeri geçti, ben de yanlarına oturdum. Kapılar kapandığında dışarıdaki gürültü biraz kesildi, fakat atların ilk adımıyla birlikte tekerleklerin taş yolda çıkardığı ses yolculuğun başladığını haber verdi.
Babam, “Bugün, çok özel bir dövüş olacak.” Dedi dışarıya bakarken. Bende elimi çenemin altına koydum ve omuz silktim “Nesi özel olacak? Her ay ki gibi aynı olmayacak mı ne değişti?” dedim sesimi yükseltmeden. Babam heyecanla bana baktı ve “Beyaz ejderha getirildi. Nadir bulunan, Eryndor’un tarihindeki en değerli yaratıklardan biri. Halk onun ringde olmasını dört gözle bekliyor. Ejderha türleri arasındaki en nadir olan.”
İçimden sessizce düşündüm: Nadir olabilir… Ama zincire vurulmuş ve korkuyla titriyor. Halk için bir oyun malzemesi olmaktan başka bir anlamı yok.
Araba ilerledikçe insanların sesleri ve homurtular birleşiyor kulağımıza uğultu olarak ulaşıyordu. Ringe gelince etrafı saran kalabalığı görebildim; her yüzde bir merak, heyecan vardı.
Araba ringin girişinde durduğunda, atların tırnak sesleri taşlı zeminde yankılandı. Kalabalık kısa bir sessizlikle bize bakarken, kimisi hafifçe başını salladı, kimisi başındaki şapkayı çıkardı ve baş selamı verdi. Babam ve annem de onlara gülümseyerek bakıyordu. Bende hepsine mecburi bir gülümseme ile bakıyordum. Ring bu gün diğer günlere göre daha kalabalıktı ve nedeni de babamın söz ettiği beyaz ejderha olmalıydı.
Ringden içeri girdik ve kraliyet locasına doğru yürümeye başladık. Tam o sırada azalan kalabalığın içinden biri tam önüme atladı. Yüzüne baktığımda benimde suratımda onun ki gibi geniş bir gülümseme oluştu ellerimi onun omzuna koyarak “Gwen.” Dedim ve ona sarıldım. Oda hemen bana karşılık verdi.
Gwen, demirci babası ile birlikte küçük bir evde yaşamaktaydı. Kendisiyle çok yakın arkadaştık.
Gwen esmer tenine düşen birkaç saçı arkasına itti ve “Nerelerdesin?” diye sordu.
Hafifçe başımı salladım ve “Sarayda bu aralar işler baya yoğunda.” Dedim. Gwen kafasını anladım anlamında salladı ve “Ben yerime gideyim artık.” Ringin tam karşısını gösterdi “Yerim orası.” Dedi ve el sallayarak yanımdan uzaklaştı.
Aileme yetişmek için adımlarımı hızlandırdım. Kraliyet locasına doğru yürürken, ringin şekli de gözlerimin önüne seriliyordu: yuvarlak bir arena, ortasında ejderhalar için geniş toprak bir alan, çevresi ise taş merdivenlerle yükselen seyirci basamaklarıyla çevriliydi. Yuvarlak arenada karşı karşıya iki büyük kapı duruyordu. Bu kapılardan içeri ejderhalar salınıyordu.
Altın işlemelerle süslenmiş locamız, ringin en ön ve en yüksek noktasında, kalabalığın hemen üzerinde yer alıyordu. Üzerindeki örtü sayesinde güneş ışınları bize ulaşamıyordu.
Tam karşımızdaki hakem kulesinden tok sesli bir adam “Bugünün ilk dövüşçüsü: Torment!” adı söylenince kalabalıktan büyük bir tezahürat sesi yükseldi. O sırada köşedeki büyük kapılar açıldı ve uçup kaçmaması için ayağından kalın, büyük bir zincirle bağlı olan bir ejderha hızlıca ringe daldı. Lacivert renginde olan bu ejderhanın kalın derisinin bazı yerlerinde yer yer kesikler vardı. Ejderha ringe dalınca sesler bir kez daha yükseldi. Seslerden sinirlenen ejderha gökyüzüne bakarak çaresizce kanat çırpıyor ve kükrüyordu. O kaçmak için tepindikçe zincirden gelen ses ringi dolduruyordu, kalabalıksa bundan keyif alıyordu.
Bir süre sonra kuledeki ses yeniden yankılandı “Ve işte karşınızda! Nadirlerin nadiri: Moonfyre!” Kapılar yeniden açıldığında, göz kamaştırıcı beyaz pullarıyla devasa bir ejderha ağır adımlarla ringe çıkarıldı. Daha önce hiç görmediğim kadar asil, ama aynı zamanda masum görünen bu yaratık, zincirlerine rağmen başını gururla dik tutuyordu. İnsanların gözünde bir dövüşçüydü belki, ama benim gözümde... Tutsak bir ruhtu. Zincirler bu kez daha kalındı; her halkası güneşte parlıyor, gürültüsü arenanın taşlarına çarpıp yankılanıyordu. Kalabalığın tezahüratı, lacivert ejderhanınkinden de yüksekti; insanlar ayağa kalkıyor, ellerini havaya kaldırıyordu. Herkes ejderhanın ismini haykırıyordu.
İsimler… Onlara isim vermelerinin tek sebebi onlara tezahürat ederken kolaylık olması ve insanların eğlenmesiydi. Oysa gerçekte bu ejderhaların, onların zincirlenmiş hayatlarına biçilmiş bir damgadan başka bir şey değildi
Moonfyre ilk hamlesini yaptı fakat Lacivert ejderha arenaya adımını attığında, hemen fark ettim ki dövüşmeye hiç niyeti yoktu. Zincirlerine vurdukça öfkeden alevlenen gözleri, özgürlüğe aç bir çağrı gibiydi. Beyaz ejderhanın hareketlerinden hızla uzaklaşmaya çalışıyor, her hamlesiyle zincirlerini son gücüyle çekiyordu.
Bir anda, zincirin bağlı olduğu yerden hafif bir çıtırdama sesi geldi. İçimden ürperdim: Kırılacak… Bu ejderha zincirini kıracak!
Kalabalığın tezahüratları yükselirken, ben sessizce nefesimi tuttum. Lacivert ejderha son bir hamle yaptı ve zincir gerçekten de gevşedi.
Seyircilerden bir anda korku ve panik çığlıkları yükselmeye başladı ve bu iki ejderhayı daha da sinirlendirdi. Görevliler lacivert ejderhanın sağına ve soluna geçti. Ejderhaya doğru uzun bir ip savurdular ve ağzını kapattılar.
İki yandan da beşer görevli tepinen ejderhayı geriye götürmeye çalışıyordu. Ejderhayı çekip götürme şansları hiç yoktu fakat yine de bir umut deniyorlardı. Seyircilerden çoğu panikle ringi terk etmeye başlamıştı. Yanımdaki babam ve annem olayı daha net göre bilmek için ayağa kalmışlardı. Diğer yana baktığımda beyaz ejderha çoktan içeri sokulmuştu.
Yanımdaki Driven görevlilerin başaramayacağını anlayınca yanımdan hızlıca ayrıldı. Arkasından “Nereye, bekle!” diye bağırdım ve yerimden kalkıp onu takip edecekken babam kolumdan tutup beni durdurdu “O ne yaptığını biliyordur.” Dedi ve kolumu bıraktı. Bu sırada Driven ringin ortasına ulaşmıştı bile. Koşarak lacivert ejderhanın girdiği açık kapının ağzında durdu ve eline aldığı bir çanı çalmaya başladı.
Lacivert ejderha hareketi kesti ve gözlerini çanı sallayan Driven’a çevirdi. Ağzını tutan iplerden kurtuldu ve onu tutan on kişi yeri boyladı. Lacivert ejderha hızlıca kapıya Driven’ın üzerine koşmaya başladı, tam o sırada yere düşen görevliler kalktı ve kapıyı kapatmaya hazır olmak için kapının iki kanadına iki gurup olarak dağıldılar.
Lacivert ejderha içeri girdi ve görevliler hızla büyük kapının iki kanadını da kapatmaya başladı. Fakat şu an Driven içerideydi ve kapılar kapanıyordu. İçimden Driven’ın içeriden çıkmasını beklerken kapı artık tamamen kapanmak üzereydi, sadece küçük bir aralık kalmıştı. Ringe inmek için hamle yapacakken tam o sırada kapının küçük aralığından Driven hızla çıktı ve kapı tamamen kapandı.
Tuttuğumu fark ettiğim nefesi büyük bir rahatlıkla verdim. Kalabalıktan bu defa dövüşen ejderhalar için değil, Driven için alkışlar yükselmeye başladı.
Bölüm etkileşimi
