6. bölüm · ASLAN KANI

BÖLÜM 6: Zehra'nın Şüphesi

Yiğit aslan Çelik

Sabah, Mert gözlerini açtığında, gece boyunca zihnine kazınan o tek kelime hâlâ oradaydı: Yiğit. Uyumadığı halde, bir şekilde dinlenmiş hissetmiyordu; vücudu yorgundu ama zihni fazlasıyla uyanıktı, sanki gece boyunca sessizce çalışan bir motor gibi.
Kahvaltı masasında yalnızdı — babası zaten sabahın erken saatinde evden ayrılmıştı, kahya kadın mutfakta sessizce hazırlık yapıyordu. Mert, elindeki çayı içerken telefonuna baktı. Gece gelen mesajdan sonra hiçbir şey daha gelmemişti. Sanki gönderen, tam istediği etkiyi yarattıktan sonra sessizliğe gömülmüştü — bu da, Mert'in analiz ettiği kadarıyla, kasıtlı bir stratejiydi. Bilgiyi damla damla ver. Merakı canlı tut. Kontrolü asla bırakma.
Tıpkı benim öğretildiğim gibi, diye düşündü Mert, ve bu düşünce içinde tuhaf bir soğukluk bıraktı.
Okula vardığında, her şey görünüşte normaldi — koridorlar kalabalık, sınıflar gürültülü, öğretmenler her zamanki gibi asık suratlı ya da neşeli. Ama Mert'in içinde, dünkü olaylardan kalan bir tetiktelik vardı; her sese, her bakışa, her fazladan saniye süren göz temasına karşı normalden daha duyarlıydı.
İlk teneffüste, Zehra onu koridorda yakaladı — bu sefer her zamanki şakacı tavrı yoktu üzerinde.
"Konuşmamız lazım," dedi, sesi alçak, gözleri koridorun her iki ucunu da tarayarak.
Mert'in içi hafifçe gerildi, ama yüzü sakin kaldı. "Ne hakkında?"
Zehra onu, koridorun köşesindeki nispeten sessiz bir alana çekti — merdiven boşluğunun yanı, öğrencilerin genelde uğramadığı bir köşe. "Dün laboratuvarda," dedi, sesini daha da alçaltarak, "Deniz'in tüpünü ittin. Kimse fark etmedi ama ben gördüm."
"Refleks," dedi Mert, omuz silkerek. "Duman ona doğru gidiyordu, ben de—"
"Kes şunu," dedi Zehra, sesinde artık gizlenmeyen bir keskinlik vardı. "Seninle iki yıldır aynı okuldayız Mert. Seni izliyorum — belki senin fark ettiğinden daha çok. Ve dün gördüğüm şey bir refleks değildi. O bir hesaplamaydı. Sen, tüpün nereye düşeceğini, dumanın nereye gideceğini, Deniz'in nerede duracağını önceden biliyordun. Kimse böyle bir refleks gösteremez."
Mert'in zihni hızla çalıştı. Zehra'nın gözlerindeki ifade — bu sadece meraklı bir arkadaşın bakışı değildi. Bu, bir şeyi test eden, bir şeyi doğrulamaya çalışan birinin bakışıydı. Ve birden, dün akşam babasının söylediği cümle zihninde yankılandı: "Arkadaşların — Zehra, Akın, Merve, Leyla — onları etrafında tut. Onlar, seni koruyabilecek tek kişiler."
Koruyabilecek. Yani onlar da bir şeyler biliyor. Belki de benden daha fazlasını.
"Ne demeye çalışıyorsun Zehra?" dedi Mert, sesini olabildiğince düz tutarak, ama gözlerini ondan ayırmadan — karşısındakinin her mikro ifadesini okumaya çalışarak.
Zehra bir süre sessiz kaldı, sanki söyleyeceği şeyin ağırlığını tartıyordu. Sonra, beklenmedik bir şekilde, gülümsedi — ama bu gülümseme her zamanki şakacı, rahat gülümsemesi değildi. Daha... hesaplı bir şeydi.
"Hiçbir şey," dedi sonunda, tonunu tekrar hafifleterek. "Unut gitsin. Belki de ben fazla film izliyorum."
Ve arkasını dönüp uzaklaştı, Mert'i orada, kafası daha da karışmış halde bırakarak.
O da biliyor, diye düşündü Mert, Zehra'nın uzaklaşan sırtını izlerken. Ya da en azından şüpheleniyor. Ama neden geri çekildi? Bir şey mi test etti, sonucu mu bekliyordu?
Bu, Mert için yeni bir deneyimdi — kendi çevresindeki insanları, kendisi kadar (ya da ondan daha fazla) bilgiye sahip olabilecekleri ihtimaliyle yeniden değerlendirmek. Onlarca yıldır alıştığı denklem şuydu: Ben bilgiliyim, onlar bilmiyor. Ben kontrol ediyorum, onlar sürükleniyor. Ama şimdi bu denklem sarsılıyordu.
Öğle arasında, Mert her zamanki masaya oturduğunda, Akın ve Merve zaten oradaydı, ellerinde telefonlarla bir şeye gülüyorlardı. Leyla, her zamanki gibi masanın köşesinde, sessizce oturuyordu, ama bugün Mert'e bakışı biraz farklıydı — daha uzun, daha dikkatli.
"İyi misin?" diye sordu Leyla, sesi yumuşak, neredeyse endişeli. Bu, Leyla'nın nadiren gösterdiği bir dürüstlüktü — genelde hislerini gizlemeye çalışırdı, ama bugün, bir şekilde, Mert'in üzerinde bir gerginlik hissetmiş gibiydi.
"İyiyim," dedi Mert, gülümseyerek — o pratik yapılmış, prova edilmiş gülümsemeyle. "Neden sordun?"
"Bilmiyorum," dedi Leyla, omuz silkerek, gözlerini tabağına indirerek. "Bugün farklı görünüyorsun. Daha... uzak."
Mert bir an durakladı. Leyla'nın gözlemi doğruydu — ve bu, onu tedirgin etti. Eğer Leyla, duygusal olarak en yakın olan kişi bile bir değişiklik hissedebiliyorsa, demek ki maskesi, sandığından daha inceydi.
"Dün gece iyi uyuyamadım," dedi, kısmen doğru bir açıklama vererek — tam gerçeği değil, ama yeterince inandırıcı bir yalan.
Leyla başını salladı, ama gözlerinde hâlâ bir şüphe kırıntısı vardı. Mert, konuyu değiştirmek için Akın'a döndü. "Ne izliyorsunuz?"
"Bir kedi videosu," dedi Akın, gülerek telefonu Mert'e uzatarak. "Bak, şu şeye bak—"
Sohbet doğal akışına döndü, ama Mert'in zihninde bir alarm sessizce çalmaya devam ediyordu. Herkes bir şeyler fark ediyor. Daha dikkatli olmalıyım.
Son ders, tarih dersiydi — öğretmen, Osmanlı'nın çöküş dönemini anlatıyordu, imparatorlukların nasıl içeriden çürüdüğünü, en güçlü yapıların bile görünmeyen çatlaklarla nasıl yıkılabileceğini. Mert, bu konuyu dinlerken, tuhaf bir şekilde kendi hayatına bir benzetme buluyordu — dışarıdan mükemmel görünen bir yapı, içeride ise sayısız gizli çatlakla dolu.
Ders bittiğinde, öğrenciler dağılırken, Mert'in telefonu tekrar titredi. Ama bu sefer bilinmeyen numaradan değildi — babasından bir mesajdı:
"Bu akşam eve gelme. Güvenli evlerden birine git, adres birazdan gelecek. Sorma, sadece git."
Mert'in kalbi hızlandı. Babasının bu kadar açık bir korku (ya da en azından acil bir tedbir) göstermesi, çok nadir görülen bir şeydi. Bu, durumun sandığından çok daha ciddi olduğu anlamına geliyordu.
Okuldan çıkarken, Zehra, Akın, Merve ve Leyla'yla vedalaştı — her zamanki gibi, hiçbir şey olmamış gibi davranarak. Ama tam okul kapısından çıkarken, Zehra'nın arkasından seslendiğini duydu.
"Mert!"
Döndü. Zehra, birkaç adım ötede duruyordu, yüzünde bu sefer hiçbir şaka izi yoktu.
"Ne olursa olsun," dedi Zehra, sesi ciddi, "bize güvenebilirsin. Bunu bilmeni istiyorum."
Mert, bu cümlenin ardındaki ağırlığı hissetti — bu, sıradan bir arkadaşlık sözü değildi. Bu, bir taahhüttü, belki de bir itiraftı.
"Teşekkürler," dedi sadece, çünkü başka ne diyeceğini bilmiyordu.
Zehra başını salladı ve arkasını döndü, diğerlerinin yanına koştu. Mert, onların uzaklaşan sırtlarını izlerken, telefonunda yeni bir mesajın geldiğini fark etti — babasından, bir adres.
Ve tam yürümeye başlarken, cebindeki telefon bir kez daha titredi — bu sefer o bilinmeyen numaradan. Tek bir fotoğraf vardı bu sefer, hiçbir yazı olmadan.
Fotoğrafı açtığında, Mert'in nefesi kesildi.
Karanlık bir odada, sırtı kameraya dönük, uzun boylu bir genç adam duruyordu — duruşu, omuzlarının açısı, hatta ellerinin cebe sokuluş şekli bile, Mert'in aynada her sabah gördüğü kendi yansımasına ürkütücü derecede benziyordu. Ama bu, Mert değildi. Daha uzun, daha geniş omuzluydu, ve saçları farklı bir şekilde taranmıştı.
Fotoğrafın altında, birkaç saniye sonra gelen tek kelimelik bir mesaj:
"Yiğit."
Mert, elindeki telefona bakarken, sokak lambalarının ışığı altında, aylardır ilk kez, gerçek anlamda korktuğunu hissetti.