5. bölüm · AŞKLA BAĞLI

SEN KİMSİN

Hanife Uğurlu

Doktorlar yanımdan gittiğinde rahat bir nefes almıştım. Göğsüm ilk kez gerçekten hava alıyormuş gibi genişledi. Ellerimi ve kollarımı oynattım. Hareket edebiliyordum. Yaşıyordum. Demek ölmemiştim…
Bu düşüncenin verdiği tuhaf rahatlıkla yeniden uykuya dalmıştım.
Başımın hafifçe sarsılmasıyla gözlerimi araladığımda, bulanık beyaz ışıkların altında ilerlediğimi fark ettim. Tavan akıp gidiyordu. Hayır… ben gidiyordum. Sedyedeydim.
Demek hâlâ hastanedeyim.
Ne kadar sürdü? Bir gün mü? Bir hafta mı?
Ya daha fazla…?
Gözlerimi biraz daha açtım. Yanımdaki kadına baktım. Evet, hemşireydi. Uyanmamı ilk fark eden oydu.
“Nereye gidiyoruz?” diye sordum.
Sesim yabancı geldi. İnce… daha tok… Hayır, bu benim sesim miydi?
“Odanıza,” dedi hemşire. “Artık gözlerinizi açtığınıza göre özel odaya çıkabilirsiniz.”
Özel oda mı?
İçimde bir şey düştü. Mideme taş oturdu.
Asansör beklenirken etrafı incelemeye başladım. Burası… fazla temizdi. Fazla düzenli. Fazla pahalı.
Biz böyle yerlere ait değildik.
Duvarlardaki tablolar bile “para” kokuyordu. Vazolardaki çiçekler bile zengin duruyordu.
Burada kalmak… pahalıydı. Çok pahalı.
Asansöre bindik. Hemşire 10’a bastı.
“Onuncu kattaki odalardan birinde mi kalacağım?”
“Evet. Onuncu kat VIP odalardan oluşuyor.”
VIP.
Kalbim hızlandı.
VIP ne demek biliyor musun?
Borç demek.
Aylarca ödenemeyen taksitler demek.
Babamın sessizleşmesi demek.
Annemin gizlice ağlaması demek.
“VIP mi? Neden VIP bir odada kalacağım?” diye istemsizce yükseldim.
Hemşire sıçradı ama ben çoktan başka bir hesap yapmaya başlamıştım.
Ne kadar tutar?
Günlük kaç bin?
Kaç gün yattım ben?
Ya ameliyat olduysam?
Ya yoğun bakımda kaldıysam?
Yüz bin…
Yüz elli bin…
Belki iki yüz…
Bu para bizi bitirir.
Panikle hemşirenin eline sarıldım.
“Beni VIP odaya götürmeyin! Ailem ödeyemez! Lütfen ortak odaya götürün!”
Ağlıyordum. Kendim için değil. Onlar için.
“Gerekli tüm ödemeler yapıldı,” dedi hemşire.
Yapıldı mı?
Nasıl?
Nasıl yapıldı?
Bizim o kadar paramız yok. Olamaz.
Ya kredi çektilerse?
Ya evi ipotek ettilerse?
Ya… biri yardım ettiyse?
Kim yardım eder ki bize?
Asansör durdu. Kapılar açıldı.
Kartlı kapıdan geçtik.
Burası başka bir dünya gibiydi.
Kapının üzerindeki yazıyı gördüm.
DURU KARAN
Duru.
O an beynim bu ismi kabul etmedi.
Yanlış oda.
Yanlış isim.
Yanlış kişi.
Ama içeri girdik.
Işıklar yandıkça içimdeki huzursuzluk büyüdü.
Bu oda değil.
Bu… hayat.
Bu, bizim hayatımız olamazdı.
Deniz manzarası. Deri koltuklar. Çiçekler. Devasa televizyon.
Bu birinin hayatıydı. Ama benim değil.
Masadaki çiçeklere baktım.
Mavi orkide.
Kırmızı güller.
Karagül.
Şakayık.
Bunlar pahalı çiçeklerdi.
“Arkadaşlarınız gönderdi,” dedi hemşire. “Yarın ziyarete gelirler, Duru Hanım.”
Arkadaşlarım mı?
Benim arkadaşım yok.
Yani… var ama çiçek gönderecek kadar değil.
Beni VIP odada ziyaret edecek kadar hiç değil.
Ve yine o isim.
Duru.
Duru kim?
Ben değilim.
Ben…
Ben kimim?
Hemşire yurt dışındaki ailemden bahsetti.
Yurt dışı mı?
Biz en fazla memlekete gideriz.
Zihnimde bir şeyler çatırdamaya başladı.
Bu bir yanlışlık.
Dosyalar karıştı.
Ben yanlış yere konuldum.
Evet, kesin bu.
Hemşire çıktı.
Oda sessizleşti.
Ve sessizlikle birlikte düşüncelerim bağırmaya başladı.
Duru kim?
Ben neden onun odasındayım?
Ya ben… ben değilsem?
Tam bu düşünceyle karnıma ağrı saplandı.
Gerçek.
Fiziksel.
Dayanılmaz.
Tuvalete gitmeliyim.
Yatağın yanındaki sandalyeye baktım.
Ayağa kalktığımda bir tuhaflık hissettim.
Ayaklarım yere değdi.
Sıcak.
Ama…
Bu bacaklar…
İnce.
Uzun.
Bu kadar uzun muydu?
Uyuyunca insan uzamaz.
Uzamaz değil mi?
Sandalyeye oturup banyoya girdim.
Ellerimi yıkadım.
Aynaya baktım.
Ve dünya durdu.
O kim?
Bu yüz…
Bu ben değilim.
Arkamı döndüm.
Kimse yok.
Tekrar aynaya baktım.
O hâlâ orada.
Simsiyah saç.
Beyaz ten.
Büyük gözler.
Güzel.
Fazla güzel.
Ben böyle değilim.
Ben… sıradanım.
Ben…
Ben kimim?
Ağladım.
O da ağladı.
Gözlerimi sildim.
O da sildi.
Ve o an beynimde bir kapı açıldı.
Bu bir yansıma değil.
Bu benim.
Ama nasıl?
Benim saçlarım böyle değil.
Benim gözlerim böyle değil.
Ben bu kadar uzun değilim.
Ayağa kalktım.
Boyum…
Bu kadar uzun değildim.
“Bu imkânsız…” diye fısıldadım.
Saçlarıma dokundum.
Gerçek.
Burnuma dokundum.
Gerçek.
Dudaklarımı emdim.
Gerçek.
Bu bir rüya değil.
Bu bir halüsinasyon değil.
Bu beden… bana itaat ediyor.
Ama ben ona ait değilim.
Aynaya yaklaştım.
“Sen kimsin?” dedim.
Gözlerim gözlerime baktı.
“Ben senin bedeninde ne yapıyorum?”
Eğer ben buradaysam…
Benim bedenim nerede?
Ya o kız…
Ya Duru…
Ya o benim bedenimdeyse?
Ya şu an benim hayatımı yaşıyorsa?
Aynadaki kıza baktım.
“Kimsin sen?” diye fısıldadım.
Ve ilk kez gerçekten korktum.
Çünkü cevabı yoktu.
Ya da…
Cevap bendim.