2. bölüm / 4
AŞKIN SAVAŞI *TAMAMLANDİ* (DÜZENLENİYOR)1.ILIK RÜZGAR
Bölümler 4Şu an: 1.ILIK RÜZGAR
- 1 GİRİŞ149 kelime
- 2 1.ILIK RÜZGAR2.400 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 2.TANIDIK RÜZGAR1.054 kelime
- 4 3.YEŞİLİN İKİ FARKLI TONU3.282 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ben Laçin.
Laçin Atabey.
Annesi altıncı yaş gününde gözleri önünde katledilen, doğum günlerinden ve babasından nefret eden o kızım.
İnsan doğduğu günü sevmez miydi? Normal olan herkes severdi sanırım. Ama ben sevmezdim. Kim annesinin öldüğü günü doğum günü olarak kutlardı ki? Saçmalık.
Karşımda çiçeklerle dolu o mezara baktım. Annemdi orada yatan. Hepsini kendi ellerimle dikmiştim annemin mezarına, o da öyle olmasını isterdi.
Babam mı?
Babam annemi öldürdükten sonra kendini de oracıkta öldürmüştü. Evet hepsi benim gözümün önünde; 6 yaşındaki küçücük bir kız çocuğunun gözünün önünde olmuştu.
Şimdi ise bir mezarı bile yoktu. Hak ettiği gibi.
Karşımda duran mezar taşının üzerinde yazılı olan Pınar Atabey ismini parmaklarıma kazımak istercesine gezdirdim elimi. Vedalaşmam gerekiyordu ama vedalaşamıyordum.
Gitmem gerekiyordu ama gidemiyordum.
Gözümden bir yaş süzüldü.
"Anne," dedim titrek sesimle. "ben gidiyorum."
Tayinim Silopi'ye çıkmıştı, doktorluk mesleğime orada devam edecektim. Burnumu çektim. Yıllardır yaşadığım evden ayrıldığım için çok fazla üzülmezken; annemi burada bırakıp gideceğim için içim parçalanmıştı.
Kim bakacaktı ona?
Kim toprağına yeni çiçekler ekecekti?
Kim sulayacak, kim temizleyecekti?
Aklımda bin tane soru işareti ile gidecektim buradan.
Kendimi toparlayıp ayağa kalktım zor bela. Tekrar baktım o isime. Kalbime kazımıştım şimdi ise zihnime tekrar kazıyordum.
Unutmaktan korkuyordum.
Annemde korkardı. Emindim.
Yanaklarımdan süzülen yaşları elimin tersiyle sildim ve çenemi dikleştirdim. "Sık sık gelip kontrol edecekler seni tembihledim merak etme. Seni..." dedim ve kelimeler boğazıma dizildi sanki. Yutkundum boğazımdaki yumruğu geçirmek için. "seviyorum anne..geri döneceğim söz." geriye doğru adım attım, ayaklarımın altında sonbahar yaprakları ezildi; aslında ezilen bendim. Sonbahar rüzgarının verdiği soğuklukla ürperdim.
Ve en sonunda arkamı dönüp gittim.
Tüm acımı, eksikliğimi, diğer yanımı ve göz yaşlarımı mezarlıkta bıraktım.
❤️🩹🌺
Otobüsten indiğimde etrafıma baktım, Silopi gerçekten güzeldi.
Bagaj tarafından uzatılan bavulumu aldım. Bavulu yerde sürükleyerek ilerlemeye başladım.
Ne yapacaktım ben burada tek başıma?
Sesli bir nefes verdim ve boynumda asılı olan telefonumu boştaki elime alıp mesajlara baktım.
Kimseden mesaj yoktu, zaten kimden mesaj bekliyorsam.
Yalnızsın, yalnızdın sen Laçin her zaman olduğu gibi.
Telefonumu kapatıp elimdeki bavulla ilerlemeye başladım. Bir taksi bulmam gerekiyordu.
Etrafa göz gezdirdim ve boş bir taksi bulduğumda hemen durmasını işaret ettim. Durdu. Bagaja bavulumu koyup arabaya bindim.
Adama gideceği yeri tarif ettim ve ilerlemeye başladı.
Camdan yeni atandığım bu ilçeye baktım. Güzel olduğu kadar kasvetliydi aynı zamanda. En sonunda adrese geldiğimizde içinde bulunduğum araba durdu ve adama ücretini ödeyip bagajdaki bavulumu almak için arabadan indim. Bavulumu aldım ve taksi yanımdan geçip gitti.
Yeni evim karşımda dururken içimde ufakta olsa bir sızı belirdi, terk etmek zorunda olduğum evimi; anılarımı barındıran, yalnızlığımı duvardaki resimleriyle giderdiğim o evime olan özlemim içimi acıttı.
Anılardan vaz geçmek zordu, ama kaçmak kolaydı.
Ben anılarımdan arkama bakmadan kaçmıştım. Kimse beni buraya zorla göndermemişti bilerek uzak bir yer seçmiştim. Uzak olsun demiştim, ne kadar uzak o kadar iyi. Hatıralardan ne kadar uzak o kadar iyi.
Unutmak zordu ama vaz geçmek kolaydı.
Unutmak zordu ama kaçmak kolaydı.
Hep ikinci seçeneği seçerdim, bu değişmezdi. Değişmeyecekti.
❤️🩹🌺
Barkın Korkmaz
Önündeki sigara paketine bakıyordu Barkın, içesi yoktu ama içmek istiyordu da bir yandan. Burnundan bir nesef verdiğinde paketi eline aldı ve bir tane sigarayı dudaklarının arasına alıp ucunu alevlendirdi.
Derin bir nefes çekti sigaradan ve uzunca üfledi dışarıya.
"Komutanım!" diyen Deniz'in sesini işittiğinde oraya dönme gereksimi hissetmeden cevapladı.
"Söyle."
"Albay Aziz Eraslan geldiler sizi görmek istiyorlar." dediğinde Barkın oturduğu yerden öyle bir kalktı ki, Deniz şaşkınca baktı sadece. Barkın elindeki sigarasını söndürüp yüzüne o sert ifadeyi takınıp Deniz'e bir baş selamı verip ileri yürüdü.
İçine bir sıkıntı çöktüğünde, nedenini anlayamadı.
Umursamadı ve önünde durduğu mavi kapıyı tıklattı. İçeriden "Gel!" diye gür bir ses yükseldiğinde, Barkın içeri girip asker selamı verdi her iki albaya da. Karşısında Albay Altay Kandemir, sağ tarafında ise Albay Aziz Eraslan vardı Barkın'ın.
Albay Altay Kandemir, mavi gözleriyle süzdü karşısındaki genç askeri. "Rahat evladım, rahat.." dediğinde Barkın rahat pozisyonuna geçti.
Niçin burada olduğunu sorguluyordu, ama belli etmedi. Aynı ifadesizlikle baktı karşısındaki kır saçlı adama.
"Barkın," diye söze girdi Altay Kandemir ama devam edip etmemek arasında tereddüt etti. En sonunda bir nefes verdi ve devam etti. "Bir görev var ama.." sesli sıkkın bir nefes daha verdi. "tehlikeli, hemde çok tehlikeli."
Barkın hiç düşünmeden "Vatan uğruna yapılan hiçbir görev tehlikeli, güvenilir diye ayrılmaz benim nezdimde albayım." dedi.
Albay Aziz Eraslan, tamamen Barkın'a döndürdü yüzünü. Gururla gülümsedi. Altay Kandemir'e döndü ve "Söylediğin kadar cesurmuş ha Altay." dedi gülerek.
Barkın'ın kaşları çatıldı, ne anlatmıştı Albay Aziz'e?
Albay Altay'ın Barkın'ın ismini söylemesiyle, Barkın ifadesini toparlayıp karşında ona tereddüt ve korkuyla donanmış maviliklere baktı.
"Öncelikle Barkın, sana ve Lahza'ya güveniyorum ama," dilini damağına vurup eliyle çenesini okşadı Albay Altay. "Çok riskli bir operasyon bu ve sizi riske atmak istemiyorum. Hiç işe bile yaramayabilir bu yaptığımız plan ve sizi bile bile ölüme yollamak.." durdu.
Ne diyeceğini bilemedi Barkın. Sadece baktı öylece. Bir zaafı yoktu, vatanı dışında. Bir ailesi yoktu, timi dışında. Bir bekleyeni, şehit olduktan sonra arkasından ağlayacak bir yakını yoktu.
Timi vardı.
Vatanı vardı.
Bu kadardı Barkın Korkmaz. Bu iki kelimeden oluşan bir askerdi.
"Seni bir göreve göndereceğiz Korkmaz." dedi Albay Aziz, Altay Albay'ın aksine tek seferde. Sakince dinledi Barkın.
"Timini hazırla, Silopi'ye göreve gidiyorsunuz." dediğinde Barkın kasıldı. Silopi tehlikeliydi, Silopi mayınlarla doluydu. Silopi küçük ve uçsuz bucaksızdı.
Aziz Albay, Barkın'ın suratını görünce hafifçe sırıttı ve ayaklandı. "Ne o evlat, korktun mu?" diye sordu Barkın'ı baştan aşağı süzerek.
"Korksaydık, burada olmazdık albayım." kendinden emin bir sesle konuşan Barkın'ın omuzuna elini koydu Aziz Albay. "O zaman Lahza'yı hazırla Korkmaz." dedi ardından çıkıp gitti.
Altay Albay da çıkaması için Barkın'a bir kafa işareti yapması kaçınılmaz oldu. Odadan çıkar çıkmaz ilk kez tereddüt eden Barkın'ın duyguları korkudan çok, heyecandan oluşuyordu.
En son ne zaman adam akıllı göreve gitmişlerdi hatırlamıyordu bile.
Şimdi ise avuçlarına bırakılan koskoca bir görev vardı.
Heyecanla timinin yanına gitti ve gider gitmez yüzüne o sert ve baskın ifadesini takındı. "Lahza!" diye gür bir sesle içeri giren Barkın'a karşılık tüm Lahza Timi hazır ola geçti aynı anda.
"Bu ne sinir acaba gene," dedi Hüseyin ağzının içinde, Yiğit'e bir şeyler mırıldanarak. Yiğit "Cık," diye bir ses çıkardı dişlerinin arasından. "Sinirli olsaydı daha gür ve sert bir sesle bağırır, kahverengi gözleri alev gibi olurdu. Başka bir şey var belli ki."
Yiğit'in söylediklerinden sonra ona şaşkın bir ifadeyle dönüp baktı Hüseyin. "Lan sen çözümüşsün ya komutanı." Yiğit gururlu bir ifadeyle bakarken, Barkın tekrar gür bir sesle seslendi timine.
"Lahza!" dedi.
Aynı anda "Emredin komutanım!" diye bir ses doldurdu lojmandaki odayı.
"Göreve gidiyoruz hazırlanın," Barkın'ın bu sözlerinin ardından fısıldama sesleri duyuldu. "Sessiz!" diye uyarıcı bir şekilde baktı Barkın. "Silopi'de köy halkının refahı uzunca bir süre bizde olacak. Yani sadece görev de değil aynı zamanda tayinimiz oraya çıktı varsayın." diye açıklama yaptıktan sonra araya Mikail'in sesi girdi.
"Peki ne zamana kadar vaktimiz var komutanım?"
"1 saat. 1 saat içerisinde lojmanın kapısında olun, bekleten olursa belasını sikerim." son uyarısını yaptıktan sonra hazırlanmak için odadan çıkan Barkın'ın içinde garip bir his vardı.
Umursamadı, geçer dedi kendi kendine. Sonra aklına yüzü gözünün önünden gitmeyen o kız geldi. Hiç gitmiyordu aslında.
Hayat dediğimiz şey kısacık anlardan ibaretti. Bazen o kısacık an dediğimiz zamanlar kimileri için uçurum kenarı; kimileri için uçuruma uzaktan manzara olarak bakanlar olarak ayrılırdı.
Barkın ise en kötü anından karşılaşmıştı onunla. Uçurumun kenarında.
Sahiden neredeydi şimdi o? Evlenmiş miydi; çocukları var mıydı?
Sevdiği var mıydı? Kavuşmadığı? Belki de..uzaktan sevdiği vardı.
Yıllarca aklında binbir tane soruyla yaşayıp durdu ama aklından çıkmadı. Adını hatırlamıyordu, ama yüzü gözünün önünden gitmiyordu.
Yeşil gözleri vardı. Orman gibiydi, can bulurdu insan baktıkça.
Çok aramıştı ama bulamayınca aramaktan vazgeçmişti. Unutmamıştı ama unutması gerekiyordu. Niçin zihni kendi geçmişinden bir tek onu hatırlıyordu? Sıradan biriydi işte. Orman gözlü biri.
İlerledi ve lojmanın kapısını sertçe kapatarak evine yürüdü.
❤️🩹🌺
Barkın ve timi Silopi'ye giden askerî arabanın içerisinde gidiyordu. Sesli bir nefes verdi Barkın. Susmuyorlardı! Çocuk gibi birbirleriyle münakaşa edip duruyorlardı.
"Ah! Lan yavaş hayvan, yavaş! Gevura mu vuruyorsun lan?" diye acıyla bağıran Mikail'in sesiyle doldu aracın içi. Ona bulaşan Hüseyin ise keyifle sırıttı.
"Abartma lan! Sanki sopayla vurduk." dedi kolayca.
Yüzünü buruşturup kolunu tutan Mikail ise cırlayıp durdu. "Sopayla vursan daha az acırdı amına koyayım!"
Küfürle birlikte tüm tim sessizleşti, Barkın'ın kızıl kehribarları sertçe Mikail'in yüzünde gezindi. Yutkundu Mikail. "Özür dilerim komutanım." dedi kafasını indirip kaldırarak.
Barkın sinirle kafasını ya sabır dercesine arkaya bıraktığında koltuğa yaslandı. "Lan Mikail az daha öbür tarafa yeni melek olarak atanacaktın." Akın'ın söylemesiyle hepsinin bir ağızdan gülmesi bir oldu. Mikail hariç.
Yüzünü buruşturup kolunu tuttu ve kafasını geriye yasladı.
"Kaç saat kaldı komutanım?" diye sordu Yiğit çekimser bir şekilde. Akın eliyle üç yaptığında, Yiğit kafasıyla onayladı.
"Şuraya kusacağım ya! Yol bitmiyor!" dedi Hüseyin ağzının içinde yavaşca böğürerek.
"Eğer kusarsan sana tüm arabayı temizlettiririm Hüseyin. Bununla da kalmaz arabayı sana kullandırttırım." dedi Barkın yerinden kımıldamadan. Bu Hüseyin için yeterli bir cevaptı.
Kusacağı varsada yuttu.
***
Üçüncü saatin sonunda Silopi'ye varan Lahza Timi, yemyeşil bir ormanın ortasında gibi hissetti kendini. Etraf öyle yeşil öyle güzeldi ki, buralarda böyle çatışmalar olup doğaya ve burada yaşayan insanlara gelen zarar binlerce kez tekrar içlerinde tekrar sızladı.
Askeri lojmanın kapısına geldiler ve işlemler biter bitmez yarın sabahki görev için hazırlandılar.
Küçük bir ev tutmuşlardı. Hepsi bir süre beraber kalacak zaten elbet birbirlerinden ayrı evlere çıkacaklardı.
"Yarın sabah dörtte hazır olun." dedi Barkın duşa girmeden önce. Onaylayan timinin sesinin ardından duşa girdi.
"Sabah dört mü? Ne sabahı ya! Sabah demek güneşin doğuşu demek değil mi? Biz güneş doğmadan çıkıyoruz sabah diyoruz mantık hatası var burada." botlarının iplerini açarken bir yandan da sızlanıyordu Mikail.
"Lan Mikail onu bunu boşver de senin adın neden Mikail lan?" dedi Deniz sigarasını içine çekerek. Kınayıcı bakışlarını gizlemeden baktı Mikail.
"Melek gibi olsun diye herhalde," dedi Hüseyin gülerek.
"Oğlum meleklere hakaret lan deme öyle!" diye gülerek bağırdı Turgut. Yüzünü daha fazla buruşturup işine devam etti Mikail.
"Sahiden neden lan?" diye sordu Akın.
Ses etmedi Mikail.
"Söylesene dilini mi yuttun?" odanın içi Barkın'ın gür sesiyle dolduğu an tim ayağa kalkıp asker selamına durdu. Barkın rahat verdiğinde hepsi yerine oturdu.
"Şey komutanım.." diye tereddütle konuştu Mikail. "Anneannem rüyasında Mikail'in kolyesini annemin boynuna takarken görmüş sonra ben doğunca işte adımı Mikail koymuşlar." yaptığı işe geri döndü.
"Ee, çokta kötü değilmiş ha?" dedi sırıtarak Deniz. Kafasıyla sessizce onayladı Mikail.
❤️🩹🌺
Geleli birkaç saat olmuştu. Biraz alışveriş yapıp Silopi'ye alışmaya çalışıyordum. Ama içimde bir şey vardı; bir his, bir beklenti. Anlamsızdı. Kafamı toparlayıp yarın başlayacağım yeni hastahaneyi düşündüm.
Askeri lojmana yakın bir hastahaneydi.
Bol bol asker görüp gözlerim şenlenecekti. Kıkırdadım bu düşüncemle. Mutfağa gidip kendime makarna yaptım. Masaya oturduğumda aklıma, en son makarna yediğimde babamın yaptıkları geldi.
"Bu ne lan böyle? Makarna yemek mi!" diye gürledi babam. Gözlerimi kapattım ve çatalım tabağın içinde öylece durdu.
"Bir tek bu var-" babamın attığı tokatla yere serilen annemin gıkı bile çıkmadı. Hemen sofradan kalkıp babamın önüne geçtim. Bir gülümseme yerleşti dudaklarıma.
Çocuk aklı işte. Engelleyebilirim sanmıştım. Çatalım birkaç makarna batırıp ağzıma attım ve çiğnemeye başladım.
Boğazım acıyordu. Düğümlenmiş gibiydi. Titrek ellerimle su bardağına uzanıp içmeye çalıştım. Bir yaş firar etti gözümden.
"Ağlama Laçin, sakin ol o yok. Yok o. Öldü o." kendimi sakinleştirmeye çalıştım.
Bir anı daha düştü gözlerimin önüne. Sırf biraz makyaj yaptığı için annemi tüm gün aç bırakan babam vardı bu sefer. Annem süslenmişti, özenmişti o güne. O gün yıldönümleriydi oysa ki.
Babam bunu bile bilmiyordu.
"Başka adamların koynuna mı gireceksin lan böyle! Orospu seni!" bir tokat attı anneme. Ben ise masanın altında ellerimi kulaklarıma bastırmıştım bu sefer. İşe yaramamıştı orası ayrı.
Birkaç göz yaşı daha düştü gözlerimden. Ellimin tersiyle silsemde hep bir yenisi düştü. Durduramadım, önünü alamadım.
"Gürkan!" dedi annemin çaresiz sesi. "Bugün bizim yıldönümümüz.."
Babam durdu. Eli havada kaldı. İndi o el yavaş yavaş ve hiçbir şey demedi. Geriye birkaç adımın sonunda arkasına dönüp öylece gitti.
Bitti sanmıştım oysa.
O gün, en çokta o gün bitti sanmıştım herşey.
İki gün sadece iki gün sonra doğum günümde pahalı bir pasta aldı diye babam annemin bana pasta kestiği bıçakla altı yerinden bıçaklayarak öldürmüştü.
Benimde altıncı yaş günümdü.
O günden sonra altı sayısını hiç sevmedim.
Alnımı elimin tersine yaslayıp ağlayarak makarna yedim.
❤️🩹🌺
İlk iş günümdü. Sabahın erken saatlerinde başlamıştım iş başına ve buna alışıktım. Elimde kahveyle gezerken acilin içini gür bir ses doldurdu.
"Doktor! Yardım edin!" hemen kahvemi bir yere bırakıp koşar adımlarla acilin kapısına gittim. Bir asker kolunun altına aldığı bir askerle zar zor ayakta duruyordu.
"Çabuk sedye!" diye bağırdığım anda etraftaki hemşireler sedyeyi almaya koştu. "Ne oldu?" diye sordum yanımdaki askere.
"Kurşun yarası, karın bölgesi taraflarında çok kan kaybetti." dediğinde sedye çoktan gelmiş bizde yaralı askeri sedyeye yatırmıştık.
"Beni duyuyor musun?" diye sordum bilincini açık tutmak için. "Ben doktor Laçin, iyi olacaksın. Senden tek istediğim kendini uykunun kollarına bırakmaman. Duydun mu?" asker kafasını yavaşça yukarı doğru salladığında direkt olarak kırmızı alana aldılar.
Arkadan gelen doktorlara yarasını anlatmaya çalıştım. "Bir asker kurşun yarası var. Çok kan kaybetmiş." dediğimde kafasıyla onayladı Onur.
Mavi gözleri koyulaşmış, sert adımlarla acilin kırmızı alanına doğru ilerleyişini arkalarından izledim.
Henüz kırmızı alana girmek için cesaretim yoktu, sadece acilde pansuman yapıyor, ilaç yazıyor çok ihtiyaç varsa ameliyatlara giriyordum -ki genelde ihtiyaç olmazdı-.
Sesli bir nefes verip arkamı döndüm. Üstü başı kömür gibi siyah olan o asker; açık kahverengi gözlerinin içindeki cesaret ve endişeyle bakıyordu etrafına. Boyu uzundu ve asker üniformasının içinde sanki zorla sıkışmış gibi duran bir cüssesi vardı..
Kurumuş dolgun dudakları, gözlerindeki yorgunluk bir görev içerisinde olduklarını gösteriyordu. Ya da sadece antrenmandı. Kestiremedim. Kurcalamadım.
Odağımı toparlayıp yavaşca yürüdüm karşımdaki cüsseli askere. Yanında 1.70 olan boyuma rağmen küçücük kalıyordum.
Bu nasıl bir boy Allah'ım!
Ona yeterince yakın ama bir o kadar da iyi bir mesafede durduğumda, açık kahverengi gözleri benim yeşilliklerimde takılı kaldı. Gözleri açık kahverengi gibiydi ama daha çok kehribar. Cesaret vardı gözlerinde, korkusuzluk vardı.
Ama en çok tanıdık bir his vardı.
Elimi uzattım "Laçin," dedim. "Doktor Laçin ve merak etmeyin arkadaşınız iyi olacak." Önce uzattığım elime sonra da tekrar gözlerime kaldırdı yüzünü.
Sesini bir kez duysam sanki nefes alacakmışım gibi hissediyordum. O cüsseye nasıl bir ses yakışırdı?
Avuç içini gösterdi önce, tereddüt etti ve en sonunda elimi sıktı. "Barkın," dedi tok ve kalın bir sesle. "Yüzbaşı Barkın Korkmaz. Memnun oldum Doktor Laçin."
Sesi. Sesi inanılmazdı. Sesi yılların verdiği o alışkanlıkla birlikte gür ve netti. Tüm kelimeleri netti. Sesi fazlasıyla toktu.
Peki ben buna neden bu kadar takılmıştım?
Aramızda tanıdık ılık bir rüzgar geçti, bunun nedenini ne onun turuncu kehribarları ne de benim yeşilliklerim anlam verebildi. Sesi, yüzü, kehribarları ve kokusu tanıdıktı.
Kokusu.
İnsanın kokusu tanıdık olur muydu?
Onun tanıdıktı.
Geçmişimden biri gibiydi.
"Daha önce tanışmış mıydık?" diye sormadım. Soramadım. O da sormadı. Aramızdaki bu sessiz bakışma devam ederken sanki içimde yıllanan o uğultu anlam kazandı. Sanki bu sesi bir yerde duymuştum. Belki geçmişimde, belki bir video anımda.
Belki de çocukluğumun en sessiz anlarında.
Bir şey söylemedik. Baktık öylece. Ama farkındaydık; bu tanıdıklık bir raslantıdan fazlasıydı.
Bölüm etkileşimi
