3. bölüm · Aşkın Rütbesi
2. Bölüm
Yıllar önce derin kayıp
Toz dumanın gökyüzünü bir kefen gibi sardığı, yıkılmış binaların arasında yankılanan tek sesin uzaklardan gelen top atışları olduğu o kasaba meydanındaydılar. İlay Bozkurt, üzerindeki çelik yeleğe rağmen elleri titreyerek kameraya doğru bakıyordu.
Gözlerinin altındaki mor halkalar günlerdir uykusuz olduğunun kanıtıydı, ama sesi alışılagelmişin dışında bir soğukkanlılıkla çıkıyordu."Burası, insanlığın sessizliğe gömüldüğü o son sınır," dedi İlay, arkasında yükselen enkaz yığınını işaret ederek. "Ben İlay Bozkurt. Arkamda gördüğünüz bu yıkım, sadece binaların değil, bir geleceğin de yitişi..."
Cümlesini bitiremeden yer sarsıldı. İlay, hayatı boyunca defalarca yaşadığı o dehşet verici uğultuyu duydu. İlerideki zırhlı aracın başında duran, günlerdir yüzünü ancak telsizden duyduğu sesle anımsayabildiği o tanıdık silueti gördü.
Kerim.
Kerim Bozkurt, bir askerin çevikliğiyle bağırdı, ancak sesi patlamanın şiddetiyle boğuldu. Tam o anda, meydanın ortasında bir şarapnel yağmuru koptu. İlay’ın dizleri üzerine çöktüğünü hissettiği an, Kerim’in ona doğru koştuğunu gördü.
Bir koruma içgüdüsüyle üzerine atılan adamın gölgesi, İlay’ın dünyasının üzerine serilen son karanlıktı.Patlamanın etkisiyle ikisi de birkaç metre öteye savruldular. Bir süre sadece kulakları çınlatan o mutlak sessizlik hüküm sürdü.
İlay gözlerini zorlukla açtı. Ciğerlerine dolan toz ve barut kokusu boğazını yakıyordu. Hareket etmeye çalıştı ama vücudu, sanki ona ait değilmiş gibi tepkisizdi. Başını yanına çevirdiğinde, Kerim’in hemen yanında, göğsünden gelen sıcaklığın yıkıntıların üzerine koyu bir nehir gibi yayıldığını gördü.
"Kerim..." diye fısıldadı İlay. Sesi, kendi kulaklarına bile yabancıydı.Kerim, acı dolu bir nefes vererek başını ona doğru çevirdi. Gözlerinde, bir savaşın tüm vahşetini unutturacak bir şefkat vardı. Eli, kanın içindeki toprağı kavrayarak İlay’ın elini bulmaya çalıştı.
"İlay..." dedi Kerim, her kelimesi bir sancı gibi dudaklarından dökülerek. "Oğlumuz... ona bak." İlay’ın görme yetisi bulanıklaşıyordu. Kalbinin üzerine çöken ağırlık, göğsündeki yaradan çok daha derindi.
Kerim’in eli, parmaklarının ucunda yavaşça soğumaya başladığında, İlay sadece o anı değil, on yaşındaki oğullarının babasız kalacağı o büyük boşluğu da hissetti. Gökyüzüne, dumanların arasından sızan zayıf bir gün ışığı vurdu.
İlay, elindeki mikrofonun hâlâ açık olduğunu, dünyanın bir yerlerinde birilerinin bu son sessizliği izlediğini bile fark etmedi. Gözlerini Kerim’in yüzüne kilitledi. O meydanda, bir savaş muhabirinin haber bülteni, hayatının en ağır vedasına dönüşmüştü.
"Kerim," dedi yeniden, bu kez bir yakarış gibi. Sonra etrafındaki dünya, yerini sessiz bir karanlığa bıraktı.
O gün savaş sadece bir asker almadı. Bir çocuğun çocukluğunu, bir kadının gülüşünü ve bir ailenin geleceğini de yanında götürdü.
Kerim Bozkurt, uğruna yemin ettiği vatan toprağına emanet edilirken; İlay Bozkurt aynı topraklardan bir gazi olarak ayrıldı. Biri şehit olmuştu, diğeri ise yaşamanın bazen ölmekten daha ağır olduğunu öğrenmişti.
Ve on yaşındaki Altay, o gün henüz anlamını bilmediği bir kelimeyle tanışmıştı: kayıp.
💕
Pencereden giren gün ışığıyla gözlerimi aralamak zorunda kaldım. Fazlasıyla yorgun hissetmeme rağmen kalkmak ve hazırlanmak zorundaydım. Önemli bir reklam çekimim vardı.
Baş ucunda duran telefonu uzanıp aldım. Her sabah ilk yaptığımı şeyi yapıp sosyal medyaya girdim.
Yine aynı konular vardı; ben ve Kıvanç. Sırtımdaki dövmenin anlamı, en son katıldığım reklam çekimi…
Evet sırtımda büyük bir dövme vardı. İki sene önce hevesle yaptırdığım ve hâlâ da çok sevdiğim o dövmem. Bir de kulağımın arkasında ve ensem vardı.
Kulağımın arkasında ince ve düzgün bir yazıyla per aspera ad astra yazıyordu. Yani zorluklardan yıldızlara demekti.
Ensem de ise 1+1=11 yazıyordu.
Mesaj kısmına girdiğim de sadece Kıvanç’ın mesajına yanıt verdim ve kapatıp ayaklandım.
Her sabah yaptığım gibi ilk önce yüzümü üç kez soğuk su ile yıkadıktan sonra sabah rutinimi yaptım.
Aynadaki yansımama hayran hayran bakarken kocaman gülümsedim. “Burçe Albayrak harikasın.” Saçlarımı savura savura odamdan çıkıp yatağımı düzelttim.
Bir adım geriye çıkıp dikkatler her yanınını inceledim ama içime sinmediğinden açıp yeniden toparladım şimdi daha nizama duruyordu.
Odamda işim bittiğinde kahvaltı için aşağı ilerledim.
Kahvaltının o nefis kokusu daha merdivenlerden inerken burnuma gelmişti. Mutfağa adım attığımda masanın etrafında toplanmış olan ailemi gördüm; sabahın bu saatinde evde ayrı bir neşe hakimdi.
Annem mis gibi kokan taze omleti masanın ortasına bırakırken sevgi dolu bir gülümsemeyle bana baktı. Babamsa elindeki gazetesinden başını kaldırıp göz kırptı. Masanın diğer ucunda oturan abim Göktuğ, her zamanki muzip haliyle hemen lafa atladı:
"Aha, prenses sonunda teşrif edebildi! Biz de ‘acaba bugün reklam çekimi var diye heyecandan uyuyamadı mı’ diye konuşuyorduk," dedi çatalıyla tabağını hafifçe tıklatarak.
Gözlerimi devirip gülerek boş sandalyeyi çektiğim gibi yerleştim. "Çok komik, abi. Sadece uyku düzenimi bozmamaya çalışıyorum, o kadar."
"Atışmayı bırakın da kahvaltınıza odaklanın, ikiniz de çocuk gibi dalaşmadan duramıyorsunuz," dedi annem gülümsemesine engel olamayarak önümdeki taze sıkılmış portakal suyunu bana uzatırken. "Hadi bakalım, bugün yoğun bir gün seni bekliyor, iyice enerjini al."
Babam kahvesinden bir yudum alıp gururla bana baktı: "Her gün beni fazlasıyla gururlandırıyorsun kızım."
Ailemin bu samimi desteği içimi öyle bir ısıttı ki... abim bile hemen ardından tabağıma en sevdiğim peynirden uzatarak alttan alta abiliğini gösterdi. Birlikte ettiğimiz bu neşeli kahvaltı, sette geçireceğim yorucu saatler öncesinde bana en iyi moral oldu.
Kahvaltı biter bitmez hızla odama çıkıp hafif bir makyaj yaptım. Zaten orada silinecek ve yeniden yapılacağı için çok uğraşmadım.
Saçlarımı düzgün bir atkuyruğu ile topladıktan sonra altıma mini kot etek üstüme de bordo bir askılı giydim.
Çantamı alıp aşağı indiğim de kapıda beni bekleyen Kıvanç’ı gördüm. Her zamanki yakışıklılığını içerisindeydi. Bütün hayranlarını yine başımıza bela edecek gibiydi.
Bordo topuklularımı giyip eve döndüm. “Ben çıktım!” Cevap vermelerini beklemeden hızlı adımlarla ilerledim.
Kıvanç ben gelir gelmez kollarını kocaman açıp sıkıca sarıldı. Normalde temas sevmezdim ama bir ona rahat davranırdım. İnsanlar inanmazlardı sevgili olmadığımıza ama ben onu kardeşten öte görüyordum her zaman.
“Pek güzelsiniz Burçe Hanım.” Geri çekilip kapımı açtı.
“Siz de fazla yakışıklısınız Kıvanç Bey. Hayranlarınıza kalp krizi geçireceksiniz.”
Kahkaha atarak sürücü koltuğuna yerleşti.
Araba çalışır çalışmaz her zamanki gibi içerideki müzik sesini biraz kıstı. Bana dönüp baştan aşağı süzdü, ardından takılmadan duramadı:
"Bordo renk modası hiç geçmiyor galiba sende, Burçe Hanım? Set ekibi ve yönetmen yandı valla, kaprislerini çekmek zorunda kalacaklar."
Gözlerimi devirip güldüm. "Çok komik. Kapris değil profesyonellik deniyor ona, ayrıca bordo uğurlu rengim, biliyorsun."
"He, evet, kesin öyle," diye onayladı beni gülerek vites değiştirirken. "Neyse ki yanında ben varım da setin kaprisli yıldızına karşı seni savunabiliyorum."
"Çok komiksin gerçekten," dedim torpido gözünden telefonumu alırken. "Asıl senin hayranlar kapıda toplanmasın da çekime zamanında varalım, asıl kriz o olur."
Kıvanç kahkaha atarak direksiyonu kırdı. "Kıskandın mı yoksa? İstersen bir imza da senin için atabilirim."
"Aman kalsın, senin fanatiklerinle uğraşacak halim yok."
Yıllardır her şeyi birlikte paylaştığımız için bu didişmeler aramızdaki en doğal şeydi. Stüdyoya doğru ilerlerken yol boyunca hem bugünkü çekimin detaylarından hem de son günlerde birbirimize anlatamadığımız ufak tefek dedikodulardan konuştuk.
O da bugün aynı projede, yani birlikte yer alacağımız yeni sezon reklam çekimi için model olarak çağrılmıştı; yani stüdyoda yalnız olmayacaktım.
Kısa süren yolculuğun ardından stüdyo binasının önüne park etti. Motoru durdurup bana döndü, bakışlarındaki o korumacı ama eğlenceli ifade vardı.
“O zaman ortalığı yıkmaya hazır mıyız?”
Elimi yumruk yaptığım da beklemeden o da yaptı ve ellerimi birbirine vurulup çaktık.
“Her zaman!”
Stüdyoya girer girmez bizi koşturmaca içinde bir ekip karşıladı. Doğruca kulise geçip hazırlıklara başladık. Saçım ve makyajım profesyonel ellerde yeniden yapılırken, üzerime bugünkü çekimin ilk konsepti olan beyaz, mini ve göğüs dekolteli elbiseyi giydim. Aynadaki yansımama şöyle bir bakıp son dokunuşları düzelttim.
Kıvanç da yan odada hazırlığını bitirip kulise geldi. Üzerine giydiği şık siyah takım elbise ona her zamanki gibi fazlasıyla yakışmıştı; model olmanın hakkını her koşulda veriyordu. Beni bu halde görünce gülümseyerek ıslık çaldı.
"Fena görünmüyorsun Albayrak, idare eder."
"Sen de fena sayılmazsın Ersan," dedim göz kırparak. "Fakat ortalığı yıkma iddiasından sonra biraz daha mı iddialı giyinseydin?"
Dalga geçmeme göz devirip kolundan çekiştirerek beni sete doğru yönlendirdi. "Çok konuşma da yürü, yönetmen bizi bekliyor."
Set ekipleri hazır olduğun da istedikleri pozları verdik. Farklı farklı bir sürü fotoğraf çekildik.
Saatler sonra işimiz bittiğinde üstümüzü değiştirdik ve arabaya ilerledik. Bahçe de arabanın orada yönetmeni gördüğümüz de adımlarımız yavaşladı.
“Harikaydınız tebrik ederim sizi.” Dedi samimi bir gülümseme ile.
Kıvanç bir elini cebine sokup rahat bir tavırla başını salladı. “Sağolun Berk Bey.”
Bense saygıyla gülümsedim “Belki başka bir çekimde yine bir araya geliriz.” Dedim imayla.
Anında dikleşerek hevesli bir sesle “Tabiki geliriz Burçe Hanım. Bu ikili ortalığın altını üstüne getirecek.” Eliyle bizi işeret edip onay işareti yaptı.
Kısaca vedalaştıktan sonra arabaya bindik. Saat akşam altıya gelmişti artık. Torpido gözünden çıkardığım ıslak mendille ellerimi silip kolanya sıktım. Bu hallerime alışkın olan Kıvanç hiçbir şey demeden arabayı çalıştırdı.
“Bi kahve mi içsek?” Bakışlarını kısaca bana çevirdi kırmızı da durduğumuz da.
Kahve kelimesini duyduğum anda heyecanla başımı salladım. “Çok iyi olur.”
Yarım saat sonra bir kafenin önünde durmuştuk. Diğer yerlere göre daha sakin bir mekan seçmiştik insanlara çok bir araya gelmemek adına.
Araçtan indikten sonra yan yana kafeden içeri girdik. Yüzümüze bakmadan eline aldığı menü ile ilerleyen suratsız garson bakışlarını bize çevirdiği anda kocaman gülümsedi.
“Burçe Hanım.” Hayran bakışları benle Kıvanç arasında gidip gelirken telaşla yanındaki masayı gösterdi “Kıvanç Bey buyrun.” Hafif bir gülümseme ile baş selamı vererek karşılıklı masaya oturduk. “Ne alırdınız?”
Genç bir delikanlıydı ve bizden yaşça küçük olduğu belliydi. “Ben bir ıce americano istiyorum.”
“Bende aynısından.” Dedi Kıvanç düz bir tonda.
Beş dakika sonra gelen siparişleri masaya bıraktı garson. “Ya şey…” dedi çekingen bir sesle, ikimize de bakarken “İmza alabilir miyim lütfen? Büyün fanınızım.”
Kıvanç’a baktığım da oflamamak için zor durduğunu fark etmiştim o yüzden konuya direkt ben atladım “Tabi çıkmadan önce hallederiz.” Garson ard arda teşekkür ederek yanımızdan uzaklaştığında derin bir nefes vererek kahvemden büyük bi yudum aldım.
“Abimin timin de bir asker vardı hatırlıyor musun?” Gözlerimi Kıvanç’a diktim. Dikkatle beni dinliyordu “Yüzbaşı Altay Bozkurt.” Bu kısım da ne olur ne olmaz diye sesimi kısmıştım.
Kıvanç da ben ne biliyorsam onu biliyordu Gökbörü timi hakkında ama hiçbir zaman sesli dile getirmezdi. Birbirimizin sırlarını mezara kadar saklardık.
“Şu yakışıklı asker.” Dedi aydınlanmış tonda “İlk gördüğünde öve öve bitiremediğin.” Salak salak sırıtışına karşı göz devirdim.
“Canım.” Kelimenin üstüne bastırdım imayla “Konumuz o mu Allah aşkına.” Dudak büzerek omuz sikilti ve rahat bir tavırla arkasına yaslandı. Kahvesini içerken devam etmem için başını eğdi. “Uzun bir görevdeydi ya en son. Dönmüş işte. Dün karşılaştık askeriyede ama hiç değişmemiş hâlâ aynı asık surat.”
Kıvanç kahve bardağını masaya bırakıp ellerini birleştirdi. “Peki hâlâ yakışıklı mı?” Tek kaşını kaldırdı sorarken.
Cilveyle gülümseyerek başımı salladım. “Fazlasıyla. Adam Yunan mitolojisinden fırlamış gibi. Hele gözleri.” Elimi ağzıma kapattım “Çok iyi.” Bunu kısık sesle söylemiştim nedenini bilmeden.
Kıvanç kahkaha atarak yüzünü sıvazladı. “Evlilik görüyorum.” Bu durumdan aldığı keyif fazlasıyla sesine de yansıyordu.
Ama ben bu cümle ile öylece kaldım. “Kıvanç.” Dediö tehditkâr bir sesle “Siktir git kardeşim.” Kapıyı gösterdim “Hadi hadi.”
Gülümsemesini zar zor durudurarak dudaklarını dişledi. “Tamam be sustum.”
Bu zamana kadar yakışıklı bulduğum herkese yakışıklı demiştim gizlememiştim ama hiç birine de farklı bir gözle bakmamıştım. İnsanlar beni ilk gördüklerinde geçmişimin fazla kalabalık olduğunu düşünüyorlardı. Oysaki benim lisede olan dört aylık ilişkim dışında hiç sevgilim olmamıştı. O da adı üstünde lise aşkıydı gelip geçmişti.
Aşk benim için sadece zaman kaybıydı. İnsanı aptallaştıran saçma bir duygudan ibaretti. Ve ben sadece mantıkla ilerlerdim.
Kıvanç aklına bir şey gelmiş gibi gözlerini açtı. “Selma var ya.” Duyduğum isimle kaşlarım çatıldı. Selma, Kıvanç’ın uzaktan akrabasıydı ve bizimkine kafayı fena takmıştı. “Dün annemi aramış. Kıvanç beni umursamıyor demiş durmuş.”
Kıvanç’ın annesi Beste teyzenin yapacağı şeyi bildiğimden bilmiş bir edayla gülümsedim. “Suratına kapatıp engellemiş.” Dedik aynı anda.
Beste Abla dünyadaki en kafa kadınlardan biriydi. Ayrıca harika bir insandı. İkinci annem gibi bir şeydi.
İkimiz de Güler’den çalan telefonuma çevirdim bakışlarımı. Arayan en yakın kız arkadaşım aynı zamanda makyöz ve stilistim olan Selin Belgin’di.
Telefonu açıp kulağıma yasladım. “Efendim?”
“Ay Burçe!” Dedi telaşlı gelen sesi. “Haftaya başlayacak dizi çekimin de oynayacağın rol belli olmadı mı hâlâ?”
Bu sorusuna karşı gülmeden edemedim. İki rol arasında kalındığından benim yerime o stres oluyordu çünkü kıyafetlerimi önceden belirlemesi lazımdı.
“Yarın sabah arar sorarım sakin ol sen.”
Arkadan sert bir kapı çarpma sesi geldi. “Tamam ama bekliyorum haber et.” Ve direkt telefonu yüzüme kapattı.
Fazla evhamlı bir kızdı ama çok seviyordum onu. Üniversite yıllarımda tanışmıştık ve o günden beri kopmamıştık.
Diğer insanlardan biraz farklıydı. Mavi uzun saçları, bembeyaz teni ve ona çok yakışan vitiligo lekeleri vardı.
“Yine mi telaşa kapılmış?” Telefonu bırakıp Kıvanç’a baktım ve başımı salladım.
Bir saatin sonunda garsona imzaları vermiş, fotoğraf çekinmiş ve kafeden ayrılmıştık. Kıvanç arabayı evimizin önünde durduğunda kapımı açtım.
“Görüşürüz sonra.” Dedim gülümseyerek.
“Görüşürüz kral.”
Araba yolda ilerleyip gözden kaybolduğun da bende kendimden emin adımlarla evin bahçesine girdim.
Çantamdan anahtarlarımı ararken beni durduran şey karşımda gördüğüm kocaman beden oldu. Başımı kaldırıp öylece baktım karşımdaki metalik yeşil gözlere.
“Yüzbaşım?” Kaşlarım çatılmış bir şekildeyken sesim de sorgular bir edayla çıkmıştı.
Bir adım geriye çekildiğinde onu daha net görmemi sağladı. Üstünde siyah gömlek altında ise yine siyah bir kot pantalon vardı. Rahat ama bir yandan da özenli görünüyordu.
Ama bu sefer dikkatimi çeken tek şey gözleri değildi.
Kokusu…
Ya ben delirmiştim ve kafamda kuruyordum ya da gerçekti. Bu adam yağmur sonrası ferah, insanın içini huzur dolduran toprak gibi kokuyordu.
Bu gerçekle kaşlarım daha da çatıldı. Konusunun hoşuma gitmesi hiç hoşuma gitmemişti.
“Daha inceleyecek misin küçük kurt?” Sert ama derinden çıkan sesi beni kendime getirmeye yetmişti.
Dalgınlığınmı belli etmeden omuzlarımı dikleştirdim. “Benim bir adım var. Küçük kurt deme.”
Derin bir nefes verip kollarımı göğsümde birleştirdim. Üzerimdeki o delici bakışları bozmadan karşısında dikilmeye devam ettim.
“Adının olması bu gerçeği değiştirmez Burçe.” Sesindeki o net ton insanı manipüle edebilecek kadar keskindi.
"Kapının önünde dikilmenin özel bir sebebi var mı, Yüzbaşı? Yoksa abimi mi bekliyorsun?" dedim, sesimdeki meydan okuyan tonu gizlemeye gerek duymayarak.
Altay, tek kaşını hafifçe kaldırarak yüzünde alaylı ama mesafeli bir gülümseme oluşturdu. "Akıllı kızsın, Burçe. Göktuğ’yu bekliyorum. Birlikte dışarıda bir şeyler halledecektik ama abin her zamanki gibi içeride hâlâ hazırlanıyor."
Gözlerimi devirerek başımı iki yana salladım. "Şaşırdık mı? Kesin saç taraması ya da cüzdanını araması bitmemiştir."
Altay kısık ve çok hafif bir sesle güldü. O güldüğünde, o sert ve mesafeli adamın yerini anlık da olsa bambaşka bir hava alıyor, üzerimdeki o baskıcı kokusu burnuma yeniden doluyordu. Rahatsız olmam gerekiyordu ama aksine zihnim bu detaya fazlasıyla takılıyordu. Toprak ve yağmur kokusu...
Sivil giysileri içinde, askeriyedeki o resmiyetinden sıyrılmış haliyle gözümü korkutmak yerine dikkatimi çekiyordu ki bu hiç hoşuma gitmiyordu.
“Abinle uğraşmayı bırak da söyle gelsin artık" dedi, bakışlarını üzerimden çekmeden hafifçe kapıya doğru bir adım atarak.
Tam cevap vereceğim sırada arkadaki kapı gürültüyle açıldı. Göktuğ, üzerinde siyah tişörtü, elinde telefonla dışarı fırladı.
"Lan Altay, hâlâ kapıda mı dikiliyorsun? Dedim ya sana beş dakikaya inerim diye..." Göktuğ söylenerek bahçeye adım attığı an bizi yan yana gördü, adımları aniden yavaşladı. Gözleri ikimiz arasında gidip geldi. "Ohooo, siz ne ara bu kadar koyu bir sohbete başladınız?"
Altay, bakışlarını benden çekip arkasındaki Göktuğ’ya çevirdi. Yüzündeki o hafif sırıtış yerini yeniden her zamanki soğuk ifadesine bırakmıştı.
"Küçük kurtla biraz laflıyorduk" dedi Altay, sesindeki alayla abime takılarak. "Aferin, iyi yetiştirmişsin kardeşini."
Abim hemen kaşlarını çattı ve bana doğru bir adım attı. "Sen yine ne laf soktun adama, Burçe?"
Yüzümde yalandan bir masumluk ifadesi belirdi. “Gerçekler neyse onu dedim.” Abimin omzuna iki kez vurdum ama topuklumla bile yetişmekte zorlanmıştım.
Fazla uzun ve yapılı bir adamdı. Kısa saçları, açık kahve gözleri ile yakışıklıydı. Altay da onun kadar uzun ve kaslıydı.
“He he.” Elini hava da salladı “kesin öyledir.”
Cevap vermeden açık kapıdan içeriye girdim tam kapatacakken son kez kendime engel olmayarak gözlerimi Altay’a çevirdim. O ise zaten bana bakıyordu. Daha fazla oyalanmadan kapıyı örtüp ayakkabılarımı çıkardım.
Kafam da deli gibi dönen soruların hepsini bir köşeye itmeye çalıştım. Diğer insanlara göre onun her detayına fazlasıyla takılıyordum ve bu hoş değildi.
İnsanı kendine çeken saçma bir havası vardı. Hele o gözleri…
Kendime itiraf etmek istemesem de hayatımda gördüğüm en güzel göz olabilirdi. İnsanı baktıkça hipnoz ediyor gibiydi.
“Salak mısın Burçe?” Dedim kendi kendime kafama vurarak. Daha fazla düşünmeden odama ilerledim. Kısa bir duş alacak ve bu günü sonlandıracaktım.
