2. bölüm / 2
AşekaYeni Başlangıç
Bölümler 2Şu an: Yeni Başlangıç
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Helen Ferah Aksel
Bazen hiç uyanmamış olmayı diliyorum, belki de o zaman her şey bu kadar zor olmazdı.
Her gün olduğu gibi gözkapaklarımı araladım ve mavilerimi belirgin hale getirdim. İki elimi birden yüzüme götürerek gözlerimi ovaladım. Yatakta doğruldum ve etrafıma baktım. Oda arkadaşım ve aynı zamanda en iyi arkadaşım Süsen, hâlâ uyuyordu. Yataktan kalktım ve gri, pamuk gibi yumuşak terliklerimi giydim. Odamın penceresi olmadığı için dışarıya bakamıyordum. Kim bilir dışarıda ne kadar güzel bir hava vardı.
Bir anda her zaman olduğu gibi kahvaltı anonsu verildi ve herkesi yemek odasına çağırdılar. Bu sesi her gün duyuyordum ancak arkadaşım Süsen'i izlemeye dalmıştım. Sesi duyar duymaz irkildim ve Süsen'in yatağına doğru ağır adımlarla yürüdüm. Onu ürkütmemek için yavaşça yorganına vurdum ve seslendim.
"Süsen, uyan. Yemek anonsu verildi, geç kalırsak akşama kadar aç kalırız," dedim sakince. Sesim çok yavaş çıkmıştı ancak Süsen'in beni duyduğuna emindim.
"Tamam kalktım Helen, sen önden git ben sana yetişirim," dedi ve yorganını ayaklarıyla savurdu. Yataktan kalktığında saçları tamamen bir birine girmişti. Taraması oldukça zor olacaktı.
"Hâlâ ne bekliyorsun, sen önden git diyorum," dedi bir anlık sinirle. Uykudan uyandığında her zaman böyle agresif olurdu, artık alışmıştım. "Ben sana yetişirim." Bu sefer sakince söylemişti cümlesini.
Onu daha fazla kızdırmamak için önden yemek odasına doğru yol aldım. Odadan çıktım ve soldaki merdivenlerden yukarı doğru yol aldım. Bu merdivenlerden nefret ediyordum. Her gördüğümde buraya yeni geldiğim ânı hatırlıyordum. Benim için çok kötü bir iz bırakmıştılar.
*
10 yıl önce...
Elimden çekiştirerek bir yere götürüyorlardı beni. Daha küçük bir çocuktum, ne olup bittiğini kavrayamıyordum. Ama küçük olsam bile, beni buraya zorla getiren adamların kötü niyetli olduğunu anlaya biliyordum. Burası çok büyük bir yerdi. Kapıya doğru yaklaştığımızda kapının üzerinde büyük harflerle LİMİTSİZLER DÖVÜŞ KULÜBÜ
yazıyordu. Burası bir dövüş kulübüydü ve beni de buraya üye yapmak istiyorlardı. Ama ben dövüşten hiç hoşlanmıyordum.
İçeri girdiğimizde buranın dışarıda bakıldığından daha da büyük bir yer olduğunu gördüm. İçeri girdiğimde ilk dikkatimi çeken krem rengi duvarlardı. Yer gri renkli ahşap tahtalarla kaplanmıştı. İçeride bir sürü oda vardı ve her odada farklı dövüş aletleri. Etrafa iyice baktım burada sanki benden başka bir çocuk yoktu.
Adamlardan biri aniden kolumdan tuttu ve beni bir odaya götürdü. Odada sadece büyük kitaplıklar, bir tane beyaz çalışma masası ve bir tane dolap vardı. Adam büyük kitaplıklara doğru yaklaştı. Ve kitaplığın bir tarafından tutup sürükledi. Kitaplıktan çok tiz bir ses çıkmıştı. Aman tanrım...
Burada yeni bir kapı daha vardı. Kapı duvarla aynı renk boyanmıştı. Sadece dikkatle bakanlar burada bir kapı olduğu anlaya bilirdi. Adam kapıya bir şifre girdi. Şifreye dikkatle baktım ve aklımda tutmaya çalıştım: 8775
Kapı açılıp içeri girene kadar kendi kendime yavaşça bu sayıları söyledim."8775...8775...8775" en sonunda söylemeyi bıraktım.
Kapıyı açınca bizi uzun bir koridor karşılıyordu. Koridorun sağ ve sol taraflarında kapılar vardı. Koridor boyunca ilerledikçe daha da geriliyordum. Yanımdaki garip adamların ayakkabılarının yere vurma sesi bütün koridorda yankılanıyordu.
En sonunda nefesimi tutarak ilerlediğim koridorun sonuna geldik ve bizi büyük merdivenler karşıladı. Merdivenlerin sonunda beş tane benim gibi çocuklar vardı: İkisi kız, üçü ise erkek çocuklardı.
"Hey, bakın, aramıza yeni bir çaylak katıldı," dedi kızlardan biri. Bunu oldukça kaba ve alaycı bir tavırla söylemişti. Diğerleri ise gülmeye başlamıştı. Cevap verememiştim. Burası gerçekten neresiydi? Neden gizli bir yer vardı? Kafam sorularla doluydu.
"Ne oldu güzelim, dilini mi yuttun? Cevap versene," Aynı kız tekrar konuşmuştu. Merdivenlerden ağır adımlarla indi ve tam karşımda durdu. Ellerini göğsünün üzerinde bir birine kenetledi. "Kendini ne sanıyorsun sen?" dedi kız kulağımın dibinde bağıra bağıra. Bir süre sessizlik oldu.
Hemen bir boşluk hissettim ve adamların birinin karnına tekme savurdum. Adam kaldığı yerde iki büklüm oldu ve kollarını karnında birleştirdi. Fırsattan faydalanarak hemen geriye, geldiğimiz yöne doğru koştum ve bu korkunç yerden çıktım.
Otuz beş dakikanın sonunda beni bulmuşlardı. Çünkü saklanacak bir yerim yoktu ve elinde sonunda geri dönmek mecburiyetinde kalacaktım.
Tekrar kulübün önüne geldiğimizde yine etrafı dikkatlice inceledim. Yine aynı şekilde kilitli kapıyı açtı siyah giyimli adam. Şifre hala aklımdaydı.
Merdivenlerden çıktığımızda odaların birine beni fırlattı ve odanın kapısını kilitledi. Oda kap karanlıktı, penceresi bile yoktu. Bu rutubetli odada yere çöktüm ve sırtımı kapıya dayadım. O an gözlerimden şakaklarıma doğru düşen damlaları fark ettim. Ve kendimi tutamayıp ağlamaya başladım.
*
Günümüz...
Merdivenleri tam çıkarken arkamdan Süsen geldi. "Niye merdivenlerin ortasında dikiliyorsun?" Uykulu gözlerle bana bakıyordu.
Cevap vermedim. Birlikte merdivenlerden çıktık. Yemekhaneye geldiğimizde gözüm bizimkileri aradı. Bütün masalara dikkatle bakıyordum ama göremedim.
"Bak işte oradalar." Arkadaşlarımızın masasına doğru ilerliyordu. Bende peşinden gittim. Masaya geldiğimizde Süsen ve ben diğer masalardan birer sandalye alıp yanlarına oturduk.
"Niye bu kadar geciktiniz? Kuralları unuttunuz mu?" dedi Meriç ağzı dolu bir şekilde.
"Bilmiyorum, bugün fazla uykumuz vardı." dedim konuyu geçiştirerek. Zaten bu cümlemden sonra kimse bana cevap vermedi ve yemeklerine devam ettiler.
"Şey..."dedim yutkunarak, "Ben çok acıktım." Elimle midemi tutuyordum. Midemden gelen garip sesleri duya biliyordum.
"Geciktiğiniz için size yemek vermezler, bide üstelik ceza verirler." dedi Efran takmıyormuş gibi.
"Biz alamayız ama siz ala bilirsiniz," Süsen gözlerini kısarak bize baktı ve başını yemeklerin olduğu yöne çevirdi ve yutkundu. "Gelin planı anlatayım." Hepimiz Süsen'in yanına yaklaştık ve bize planı alçak sesle anlattı. Diğer ekiplerin sesinden pek iyi duyamıyordum ancak planı iyice anlamıştım.
"Evet..."dedi Süsen sondaki e harfini uzatarak ve dirsekleri masada olacak şekilde parmaklarını bir birine kenetledi ve ellerini birleştirdi. "Kimin cesareti var?"
Hepimiz birden Meriç'e başımızı çevirdik. Aramızda en iyi oyuncu oydu. Meriç anlamış bir şekilde ayağa kalktı ve tabağını eline aldı. Derin bir nefes alıp yemeklerin olduğu tarafa gitti.
"Bir porsiyon daha alabilir miyim?" dedi Meriç sevimli bir hal alarak. "İkinci kez yemek alamayız diye bir kural yok." dedi ve tabağını kadına uzattı. Kadın tabağı aldı ve içini iyice doldurdu.
Meriç yanımıza geldiğinde tabağı masaya koydu ve Süsen ile birlikte yemeye başladık. İki tabak alamazdık çünkü üstümüze şüphe çekerdik. Zaten bu bizi öğlene kadar tutardı.
"Bu arada, arkadaşlar, Emir patron bizi önemli bir göreve gönderecekmiş ancak çok gizliymiş kimseye söylemeyin." dedi Meriç tekrar yanımıza otururken.
"Hı hı, tamam." Ağzım dolu şekilde konuşmuştum. Dediklerimi azda olsa anladığını düşündüm ve yemeğimi yemeğe devam ettim. Şu anda en çok umursadığım şey karnımı doyurmaktı ve onu da yapıyordum.
Yemeği bitirdikten sonra görevi almak için patronun yanına gittik. Bu önemli görev neymiş çok merak ediyordum doğrusu. Patronun odasının kapısına geldiğimizde kapıyı çalmakta tereddüt ettik. Çünkü hepimiz ondan çekiniyorduk. En sonunda cesaretimi topladım ve derin bir nefes alarak kapıyı üç kez tıklattım.
"Girin..." diye bir ses geldi içerden. Kapının kalınlığından dolayı pek iyi duyulmuyor ancak Emir'in kalın sesini duymayı başarmıştım. Kapıyı yavaşça araladım ve içeriye baktım. "Gelin Helen, bende sizi bekliyordum." dedi Emir oturduğu yerden.
Kapıyı sonuna kadar açtım ve hepimiz içeriye girdik. "Bizi niye böyle apar topar çağırdınız?" Pat diye sormuştum soruyu.
"Sizi çok önemli bir göreve göndereceğim, ancak bu uzun görev diğer görevlerden daha farklı ve daha zor olacak." ellerini bir birine birleştirdi.
"Artık ne yapacağımızı anlatır mısın?" dedim cesaretle. Bunu söylerken hiç korkmamıştım.
"Çok cesursun Helen, işte bu yüzden bu görev için seni ve arkadaşlarını seçtim." ayağa kalktı ve yüzüme uzun bir süre baktı.
"Kapıyı kapatın da şu gizli görevi anlatayım." dedi ve tekrar yerine oturdu. Önce yutkundu ve kaşlarını çatarak yüzüme baktı.
Anlatmaya koyuldu...
*
"Hayatta olmaz! Böyle bir şeyi yapamayız, bu çok tehlikeli," çok sert çıkışmıştım. Şu anda kovula bilirdim ancak bunu yapmayacağını biliyordum. Çünkü burada en çok bana ihtiyacı vardı. "Göz göre göre bizi ölüme sürüklüyorsunuz ve ne yaparsanız yapın biz bu göreve katılmayacağız." dedim ve kapıyı tam çarpıp gidecektim ki; "Ya bu görevde ailenle ilgili bazı gerçekler öğrenirsen?" dedi. Arkam ona dönük, elim kapı kulpunda kala kalmıştım. Ne ima etmeye çalışıyordu? Benim ailem yok ki. Gözlerim dolmuştu ama güçlü olmak zorundaydım. Babam ben küçükken ölmüş ve bana bir süre annem bakmıştı aslında bakamamıştı. Beni tam dokuz yaşında bıraktı ve gitti. Daha mezarının nerede olduğunu bile bilmiyorum, bilmekte istemiyorum. Yıllar önce beni bırakıp giden birini niye önemsemem gerekiyordu ki?
Görüş alanım bulanıklaşmıştı. Gözlerim dolmuştu. Ağlamamak için dudaklarımı bir birine bastırdım ancak engel olamadım. Güçlü görünmem gerekiyordu ancak bunu yapamadım. Daha şimdiden ağlıyorsam bu göreve gitmenin, bu uzun yolculuğa çıkmanın bir anlamı kalmıyordu. Çünkü bu görevde çok güçlü olmam gerekiyordu ancak ben, beni geçmişimde yarı yolda bırakan biri için ağlıyordum. Güçlü değildim. Tam bir korkaktım.
Bir an kendimi toparlamam gerektiğini düşündüm. Omuzlarımı dikleştirdim, burnumu içeri çektim, elimin tersiyle göz yaşlarımı sildim. Ellerime baktım, elimin üzerinde siyah boya gibi lekeler vardı. Az önce olmadıklarına yemin ede bilirdim. Allah'ım dedim içimden. Aklım başımdan gitmişti. Odanın içindeki aynaya baktım. Feci görünüyordum. Göz makyajım tamamen akmıştı.
Yüzümü ahşap masasının başında oturmuş Emir'e çevirdim. "Biraz yalnız kalmam lazım." dedim ve kapıyı kapatırken patronun sırıttığını gördüm. Kapıyı çarptım ve odama koşar adım girip kapıyı kilitledim. Gözyaşlarımı tutamıyordum. İçten içten ağlamaya başladım. Ancak daha, tam neye ağlamam gerektiğini bile bilmiyordum.
Yatağımın dibine geldim ve bir anda kendimi yatağa bıraktım. Gözlerim çok yorgun düşmüştü. Uyumak istiyor ve bu kabustan bir kaç saatliğine de olsa uzak durmak istiyordum.
Yavaşça gözlerimi kapattım ve uykuya daldım...
*
"Tamam. Sen git ben onunla konuşurum." uyandığımda kapının arkasından sesler geliyordu. Bu Süsen'in sesiydi. Yanında başka biri daha vardı ancak kapının arkasından pek iyi duyulmuyordu. Yataktan doğruldum ve kapıya yaklaşıp kulağımı ahşap kapıya dayadım. Artık daha iyi duyuyordum.
"Peki, sana güveniyorum. Hızlı olmaya çalış." bu Meriç'in sesiydi. Nerede olsa tanırdım o genç ve kalın sesini. Hakkını yememeliydim gerçekten de güzel sesi vardı ve bu özelliğiyle insanı kendine hayran bırakıyordu.
"Elimden geleni yapacağım, sende onu çok iyi tanıyorsun, keçi inadı var onda." kıkırdadığını duymuştum ama doğru söylüyordu, gerçekten de beni söylediğim şeyden hiçbir şey geri döndüremezdi. Süsen'in de dediği gibi bende gerçekten keçi inadı vardı. İster istemez dudaklarım yukarı kıvrılmıştı. Gülümsemeyi başarmıştım.
"Elinden geleni yapma, elinden gelenin en iyisini yap." Meriç'in sesi alçalmıştı. Galiba uzaklaşıyordu, büyük siyah renk botlarının sesleri koridorda yankılanıyordu. Meriç uzaklaşana kadar kapıya yaslandım ve o parlak yemyeşil ve kuzgun gibi kap kara saçlarını düşündüm.
"Helen orada mısın?" Kapının çalmasıyla irkildim. Kafamı kapıya çarpmıştım. "İyi misin?" Süsen endişeyle bağırıyor, kapıyı zorluyor ve kulpu çekiştiriyordu.
Kafamı kapıya çarptığım için refleks olarak elimi kafama götürdüm ve yeni uyandığım için darmaduman olan saçlarımın arasına daldırdım. "Ben iyiyim merak etme." diye bağırdım acı içinde kıvrılırken.
"Kızım, kapıyı açsana." bir taraftan gülerek, bir taraftan ise sinirle bağırarak söylemişti.
"Hayır açmak istemiyorum." dedim ve kafamı kapıya dayayarak yere çöktüm. Kendimi bir boşlukta hissediyordum. Ağlamamı bastırmaya çalışıyordum. Bu düşünceden çıkmak istiyordum ama olmuyordu, çıkamıyordum.
Büyük bir sessizlik oldu. Ağlamamı bastırıp elimin tersiyle gözlerimin yaşını sildim. Ayağa kalktım, aynada kendime çekidüzen verdim ve kapının üzerinde duran gümüş rengi anahtarı çevirdim. Kapının tokmağını sola doğru tutup çevirdim ve kapıyı açtım.
Süsen büyük bir endişeyle odaya daldı. "İyi misin?" diye sordu direk. Kalbim çok hızlı atmaya başlıyordu. Yüreğimde sanki çözemediğim bir ağırlık vardı. Yine aklıma o düşünceler dolmuştu.
"Helen," diyen Süsen'in sesini duyduğumda irkildim ve kafamdaki düşünceleri bir kenara fırlattım. Ama pek başarılı olamadım. Bir türlü düşünmeyi bırakamıyordum. Yıllar önce beni bırakıp giden anneme ne olmuştu? Kendime yalnızca bu soruyu soruyordum. Ancak cevabını bir türlü bulamıyordum. "Ne yapacaksın?" Bu benimde cevabını bulmaya çalıştığım bir soruydu.
"Bilmiyorum," Gerçekten bilmiyordum. Bu durumda ne yapıla bilirdi ki? Kafamın içi sorularla doluydu? Ve hepsi birer boşluktaydı. "Ama sanırım ne yapacağımı buldum." dedim ve kafamı dik tutmaya çalıştım.
"Ne yapacaksın?" diyerek sorusunu yineledi Süsen.
"Kabul edeceğim," dedim pat diye. "Bu gizli göreve gideceğim ve geçmişimi benden alanlara haddini bildireceğim. Ne pahasına olursa olsun." bir anlığına sesim titremediği için kendimle gurur duymuştum. Annemi benden alanları, yada beni annemden alanları bulacağım ve onlara cezalarını kendi ellerimle vereceğim.
"Emin misin? Bu çok tehlikeli ola bilir. Başımıza neler geleceğini bilmiyoruz." Sesi gerçekten endişeliydi.
"Ne olursa olsun bu göreve gideceğim ve aileme ne olduğunu bulacağım," Çok cesurca konuşuyordum ama içimdeki korkuyu kimse bilemiyor ve hissedemiyordu. "Korkuyorsan bunu yapmana gerek yok, ben kendi başımın çaresine bakabilirim." Aslında tek başıma bu işin içinden çıkamazdım ama bunu onlara zorla yaptıramam.
"Hayır Helen. Her zaman yanında olacağım, olacağız." dedi ve elini omzuma koydu. Bu özgüvenimin artmasına neden oldu. Artık korkmuyordum. Cesaretimi tam olarak toplamıştım ve bugün dinlenip yarın o göreve gidecektik.
"Ne zaman gidiyoruz?" gözlerindeki korkuyu görebiliyordum ancak yapacak hiç bir şey yoktu. Hepimiz cesaretimizi toplayacak ve o göreve gidecektik çünkü kaybedecek hiç bir şeyimiz yoktu.
"Yarın yola çıkıyoruz. Hepiniz güzelce dinlenin. Bizi büyük bir macera bekliyor."
Başını yukarı aşağı salladı ve gülümsedi. Gülmem mi yoksa ağlamam mı gerekiyordu bilmiyordum. Tek bildiğim bu göreve gitmemiz gerektiğiydi. Bu yüzden içimden çabucak yarın olsun diye dua ettim. Hemen Süsen'le birlikte valizlerimizi topladık.
Akşam olunca hep birlikte yemek yedik ve sabah erken kalkacağımız için odalarımıza dağıldık. Yemekte hiç kimsenin sesi çıkmamıştı. Sanki bir boşluktaymışız gibi. Hiç kimsenin keyfi yoktu. Her zaman yemeğini sonuna kadar bitiren Meriç bile yemeğini sonuna kadar yememişti ve espri bile yapmamıştı. O yakışıklı, komik ve her zaman neşeli olan Meriç'ten ses seda yoktu. Sanki o gitmiş yerine başka biri gelmişti.
Odamıza geldiğimizde ikimizde yataklarımıza atıldık. Ve büyük bir hüzünle yarını düşünerek gözlerimi yumdum. Kendimi kadere bıraktım.
Kurduğum alarm çalınca irkildim ve gözlerimi açtım. Yeni bir güne başlamıştık. Artık her şeyi geriye bırakıp gidecektik. Belki de geride bırakacağımız hiçbir şey yoktur.
Daha fazla düşünmeden yorganı elimle üstümden kenara çektim ve yatakta doğruldum. Süsenin yatağına doğru baktım ve Süsen'in uykulu ve şişmiş gözleri ile karşılaştım. O da benim alarmımı duyup uyanmış olsa gerek.
"Hazır mısın?" dedi alçak sesle, geriye doğru gerildi ve aynı zamanda esnedi.
"Sanırım," dedim çekingen bir sesle. "Her şey için hazırım."
"O zaman kalk ve kendine çeki düzen ver." Ayağa kalktı ve gelip yanıma oturdu. "Uzun bir yola çıkıyoruz." dedi ve teselli eder gibi elimi tuttu ve sıktı. Süsen gerçekten çok iyi bir arkadaştı. O benim için sadece bir arkadaş değildi. Bazen anne, bazen kardeş, bazen ise abla olmuştu. Benim için her şeyi yapmaya hazırdı. Tabii ki bende onun için her şeyi yapardım. Ve o, bugün benim için kendini tehlikeye atmak için hazır. Karşımıza ne çıkacağını bilmediğimiz bir yolda benimle birlikte yürüyor ve karşımıza ne çıkarsa kendini öne atacağına eminim.
Üstümüzü değiştikten sonra yemek odasına gittik ve boş bir masa bulup oturduk. Yine herkes sessizdi. Bu böyle olmazdı.
"Beni iyi dinleyin." dedi Berfu sessizliği bozarak ve ayağa kalktı. Sanki aklımı okumuştu. Bir anda bağırdığı için herkes bize doğru dönmüştü.
"Otur istersen, sakin ol." dedi Efran sakince. Eliyle sandalyeyi işaret etti.
Berfu yerine oturdu ve devam etti; "Biz bu yolculuğa birlikte çıkıyoruz ve bir birimize, en çokta Helen'e destek olmamız gerek."
"Çok haklısın, " dedi Efran ve Berfu'yu destekledi. "Şu durumumuza bakın. Hepimiz sırf bu durum için korkuyoruz. Kendinize gelin!"
"Bende katılıyorum." dedi Meriç. "Kendinizi toparlayın. Güçlü ve birlik olup bu tehlikeli yolu birlikte aşacağız."
"İlk görev ne?" diye sordu Süsen.
"Bunu Emir'e soracağız." diye sorusuna yanıt verdim.
"Ee, hadi ne bekliyoruz? Hemen gidip ne yapmamız gerektiğini öğrenelim." dedi Efran ve hepimizden önce ayağa kalkıp Emir'in odasına doğru yol aldı. Bizde peşinden ağır adımlarla yürüyorduk. Neden bilmiyordum ancak istemsizce bir huzursuzluk dolmuştu içime. İliklerime kadar korkuyordum.
Kapının önüne geldiğimizde bir an duraksadık. Berfu öne çıkıp kapıyı tam üç kez tıklattı. Hepimizden cesaretli çıkmıştı. Her zaman her yerde kendini nasıl kontrol edeceğini iyi biliyordu ve hiçbir şeyden korkusu yoktu. Hepimizden yaşça küçüktü ancak her zaman bize akıl veren o olurdu. Onun bu bilgeliğine bazen çok hayran kalıyordum.
"Gel," sesini duyduğumuzda kapının kulpunu kavradım ve kapıyı açıp içeri girdim. "Bende sizi bekliyordum." dedi Emir ve kinayeli bir şekilde gülümsedi.
"İlk görev ne?" dedim hiç düşünmeden. Neden bilmiyordum ama duyacaklarımdan korkuyordum. Neden korkmam gerektiğini bile bilmiyordum. Ne yapmam gerekeni bile bilmiyordum. Ve şu anda bunun cevabını öğrenmek üzereydim.
"Bundan emin misin Helen?" bir şey ima etmeye çalışıyordu ama anlamıyordum.
"Bu göreve gitmek istediğine emin misin? Seni neler bekliyor bilmiyorsun, karşına ne çıkacak bilmiyorsun, hatta görevin ne olduğunu bile bilmiyorsun" Ayağa bile kalkmamıştı, çok egolu bir insandı. Ondan nefret etmemem için bir sebep bile yoktu.
"Hey," diye soludu Çelen. Aslında, Çelen çok sakin biridir. Hiçbir zaman sesi çıkmaz. Kısacası konuşmayı sevmezdi ancak söz konusu arkadaşları olunca gözü dönüyordu. Onun da hassas noktası buydu; Arkadaşları-biz.
"O yalnız değil, biz de onun arkasındayız, bunu unutma." parmağını havada Emir'e doğru salladı ancak Emir aldırmadı ve omuz silkti.
"Bu kadar yeter!" dedi Efran. "Gevezeliği bırak ve ne yapacağız onu söyle."
"Hay, hay!" dedi Emir ve çekmecesinden bir defter çıkardı. "İzmir'e gideceksiniz. Yakut isimli bir şirket var. Orada bana ait olan bir dosya var. Onu bulup bana getirin."
"Buradan bizim kârımız ne olacak peki?" dedim ve yapmacık bir şekilde sırıttım.
"Bunu dosyayı bulduktan sonra öğreneceksiniz." diye yanıt verdi soruma ve eliyle kapıyı işaret etti. Gerçekten hayatım da gördüğüm en kaba insandı. Ona insan demek bile gelmiyordu içimden.
"Hadi, her şeyinizi toparlayın İzmir'e gidiyoruz." dedim ve Emir'in yüzüne bile bakmadan odadan çıktık.
*
Havalimanına geldiğimizde ilk önce sırt çantalarımızı yoklamadan geçirdik. Yanımıza bavul almamıştık çünkü zaten çok kısa bir işimiz vardı. Gizlice şirkete girip, dosyayı alıp çıkacaktık. Uçağın kalkmasına daha yarım saat vardı. Çelen hepimize sakinleşmemiz için kahve almıştı.
Bir yandan kahvemi yudumlarken bir yandan da telefonumda oyalanıyordum. Hepimizin telefonu aynı anda titreyince irkildik. Mesaj Emir'dendi. Bize dosyanın fotoğrafını atmıştı. Kahverengi bir dosyaydı ve üzerindeki yazı sanki bilerek mürekkeple karalanmıştı.
Uçağın kalkmasına yirmi dakika kala kalktık ve uçağa bindik. Hayatımda ilk defa uçağa biniyordum. Hiç yakından bir uçak görmemiştim. Beyaz, ihtişamlı gözüken kanatları fotoğrafta gördüklerimizden çok daha büyüktü. Hiç böyle tahmin etmemiştim.
Elime aldığım biletle oturacağım yeri bulmaya çalışıyorduk. Uzun koridorda biraz ilerleyince kendi koltuğumu gördüm. Meriç'te benim yanımda oturuyordu.
"Pencere tarafa ben geçsem olur mu?" dedim çocuksu bir tavırla.
"Tamam hadi geç bakalım, ama sakın pencereyi açayım deme." İkimizde kıkır kıkır gülmüştük. Oturmadan önce Meriç, elimdeki çantamı alarak kendi çantasının yanına koydu ve o da oturdu.
Tam bir saat on beş dakikanın sonunda İzmir'e varmıştık. Yol boyunca uyumuştum. Uykulu gözlerimi açtığımda kafamı Meriç'in omzuna yaslanmış bir şekilde buldum ancak kalkmak istemedim. Omuzları gayet geniş ve çok rahattı. Saatlerce böyle kalabilirdim.
Uçak inmeye hazırlandığında Meriç yavaşça omzuma dokundu. "Helen, uyan artık uçak iniyor. Kemerini tak."
Elim kemere doğru gitti. Ancak uyku sersemliğiyle kemeri takamadım. "Bekle, yardım edeyim." dedi Meriç ve kemeri takmak için cebelleşen elimi üstten kavradı. O an zamanın durmasını yada çok yavaş ilerlemesini istedim ama bunun mümkün olmayacağını biliyordum. Yine de onun çimen yeşili gözlerinden kendimi alamadım. O an gerçekten zaman benim için durmuştu. Yarım dakika önce böyle şeylere inanmıyordum ancak şimdi gerçekten de inanıyordum. O da kafasını hafifçe bana doğru eğdi ve gözlerime baktı. Eli hala elimin üzerindeydi. Ama bu ferahlatıcı an çok uzun sürmedi. Uçağın lütfen kemerlerinizi takınız diyerek anons vermesiyle irkildim ve hızlıca kemerimi taktım.
Uçaktan indiğimizde öğlen olmuştu ve yol beni acıktırmıştı. Biraz bir şeyler yemezsem şuracıkta bayıla bilirdim. Otele geldiğimizde odalarımıza yerleştik ve otelin restoranında buluşma kararı aldık. Hiç vakit kaybetmeden odama doğru ilerledim ve hızlıca kapıyı açıp çantamı içeri fırlattım. Odaya girme zahmetinde bile bulunmadım ve asansöre binip birinci kata indim. Süsen ve Meriç otelin ihtişamlı restoranının önünde bizi bekliyorlardı. Son zamanlar da bu ikisini çok yakın görüyordum. Neden bilmiyorum ama bu bana çok sinir bozucu geliyordu. Onları daha fazla yalnız bırakmamak için yanlarına koştura koştura gittim.
"Burada ne yapıyorsunuz?" diye soruverdim.
"Ekibi bekliyoruz ama bir tek sen geldin," diyerek sorunu yanıtladı Meriç. "Diğerleri nerede?"
"Ben nereden bileyim," Oldukça sinirlenmiştim. "Hadi içeri geçelim yoksa restoranda bize yer kalmayacak." dedim ve omuz silkerek restoranın büyük kahverengi kapısından içeri girdim. Duvarlar krem rengi boyanmıştı, tavanda çok büyük olmasa da restoranın içini tamamıyla aydınlata bilen altın renkli bir avize vardı. İçeri girerken ilk önce etrafa bakındım ve köşede, dışarıya bakan bir pencere fark ettim. Hızlıca pencerenin önündeki masayı kaptım ve yumuşacık kahverengi koltuğa oturdum.
"Göründüğünden daha yumuşakmış." dedim gülerek ve koltukta bir-iki kere popomun üzerinde zıpladım.
Biz otururken garson geldi ve menüyü uzatarak "Buyurun efendim." dedi ve gitti.
"Teşekkür ed-" lafımı tamamlamaya fırsat olmadan arkasını dönüp gitmişti bile. Süsen ve Meriç bana bakarak bıyık altı gülümsüyorlardı. Son zamanlar ikisine de çok sinir olmaya başlamıştım. Kendi kendime neyse dedim ve menüyü incelemeye koyuldum.
Tam on beş dakika geçmişti ancak hiç biri-Berfu, Efran ve Çelen-ortalıkta yoktu. "Nerede kaldılar?" dedim ve elimde duran telefonu masanın üzerine bıraktım.
"Bak, şimdi bende tedirgin oldum." dedi Meriç telefondan kafasını kaldırıp.
"Ne çabuk farkına vardınız Meriç bey." dedim imalı bir şekilde ve gözümün önüne düşen perçemleri kulağımın arkasına sıkıştırdım.
"Bu ne demek şimdi?" dedi Meriç ne dediğimi anlamamış gibi.
"Hiç..." dedim ve konuyu kapattım. Tekrar telefonumu alarak Berfu'yu aradım ama açmıyordu. Aynı zamanda Süsen Efran'ı, Meriç ise Çelen'i aramıştı ama hiç biri telefonu açmıyordu.
"Boşboğazlığı bırakında gidip diğerlerini arayalım." diyerek araya girdi Süsen.
"Sen burada kal Süsen," dedi Meriç ve kolumu kavradı. "Belki biz onları aramaya çıktığımız zaman gelirlerse bize haber verirsin."
"Tamamdır." dedi Süsen. "Çabuk olun birazcık, ben burada sıkıntıdan patlarım." Oturup menüyü inceledi ve az önce beni takmayan garsonu çağırdı.
Meriç tuttuğu kolumu çekip "Hadi çabuk olalım." dedi ve beni dışarıya çıkardı.
"İlk önce odalarından başlayalım." dedim ve asansörün önüne gelip yuvarlak gümüş renkli tuşa bastım. Bastığım an beyaz renkli ışığı yanmıştı. Asansör açıldı ve içeriye girdik. Hepsinin odası dördüncü kattaydı. Meriç üzerinde 4 rakamı olan yuvarlak tuşa ve kapının hızlıca kapanması için de üzerinde iki tane ok olan tuşa hızlı hızlı bastı. Asansör üçüncü kata geçiş yaptığında aniden sarsıldı ve durdu. Düşmemek için asansörün içindeki demir çubuğa tutunmuştum. Hızlıca kapı açma düğmesine bastım ancak asansörün kapıları hiç kımıldamadı.
"Hay aksi," dedi Meriç sinirle ve yumruğunu asansörün kapısına vurdu. "Bir bu eksikti, burada kaldık."
"Şimdi ne yapacağız?" dedim çocuk gibi korkarak. Yine tuşlara basmayı denedim ama hiç biri çalışmıyordu.
"Bekleyeceğiz." dedi Meriç ve asansörün içindeki aynaya yaslandı.
"Süseni arayalım," dedim ve pantolonumun cebinden telefonumu çıkardım. "Telefon çekmiyor. Kafayı yemek üzereyim."
"Benimki de çekmiyor." dedi Meriç telefonuna bakarak.
Gerçekten şaka gibiydi. İkimiz asansörde kalmıştık. Aslına bakarsak o kadar da kötü değildi. Bu bizim yakınlaşmamız için bir fırsat ola bilirdi ama bana ilgi göstermeyen birinden sevgi istemem mantıksız olurdu. Onu artık unutmam gerekiyordu ama unutamıyordum. Ne yaparsam yapayım aklımdan hiçbir zaman çıkmıyordu. Uyurken, uyanırken, yemek yerken ve s. Aklımdan çıkmıyordu. Hep onu düşünüyordum. O kuzgun gibi siyah saçlarını, çimen yeşili gözlerini, ve o pürüzsüz yüzünü unutamıyordum. Unutmak istemiyordum. Ama unutmam gerekiyordu. Unutmalıydım. Kim bilir dışarıda beni gerçekten seven kaç kişi olacaktı ve ya vardı. Sadece ben onları bulmalıyım. Belki de onlar beni bulacaktı ya da bir birimizi bulacaktık. Ama o bulmak istediğim kişi Meriç olamazdı. Daha doğrusu değildi. Ve ben bunun için çok üzülüyordum. Ama hayır. Savaşmam gerekiyordu. Belki zaman geçtikçe ona bu kadar değer veren birini yani beni görebilir. Kendime ve ona bir şans daha verecektim. Pes etmeyecektim. Hiçbir zaman pes etmeyi kabullenen biri olmamıştım ve olmayacaktım. Eğer bir şey istiyorsam onu hak etmeliydim. Bunun için pes etmeden savaşmam ve geri çekilmemem gerekiyordu. İstediğimi ne pahasına olursa olsun kazanacaktım.
"Helen, orada mısınız?" Kafamda uçuşan düşünceler Süsenin bize asansörün ardından seslenmesiyle dağıldı. Süsen'in sesini duyduğumda içim rahatlamıştı. Onun sesini duyduğuma çok sevinmiştim. Burada daralmıştım ve nefesimi kontrol edemiyordum. Bir an önce buradan çıkmam gerekiyordu yoksa ciddi anlamda kafayı yiyecektim.
"Evet, buradayız." dedim bağırarak. Umarım sesim dışarıya gitmiştir.
"Hemen birilerini çağırıyorum. Merak etmeyin." Cevabıyla birlikte sesimi dışarıya iletmiş olduğuma emin oldum.
"Hızlı ol biraz yoksa havasızlıktan boğulacağız." Meriç o kalın bir o kadar güzel sesiyle öyle bağırmıştı ki parmaklarımla kulaklarımı kapatmak zorunda kaldım. O da elini yüzüne karşı yelleyerek sıcaklığın karşısını almak istiyordu ancak pek başarılı olduğu söylenemezdi.
Asansörün ardındaki sesler kesilmişti. Süsen gitmişti. Yine baş başa kalmıştık. Tedirgin olmuştum. Süsen hemen gelmese burada boğulacaktım.
Kapı birden açıldı ve irkildim. Karşımızda iki tane adam vardı. Sanırım buradan çıkmamıza onlar yardımcı olmuştu.
"İyi misiniz?" dedi Süsen direk ve boynuma atlayıp bana sarıldı.
"Süsen, abartılacak bir şey yok sadece on dakika asansörde kaldık." diyerek yanıtladım Süsen'in sorusunu.
"Diğerleri nerede?" diyerek araya girdi Meriç her zaman yaptığı gibi.
"Şu anda restoranda bizi bekliyorlar. Siz gittikten neredeyse beş dakika sonra geldiler. Asansörün bozuk olduğunu görüp merdivenlerden inmeye karar vermişler. İnerken Berfu ayağını burkmuş, bir saat buz aramışlar. Bu yüzden de geç kalmışlar." Restorana doğru ilerlerken anlatıyordu Süsen.
Anladığımı göstermek adına başımı evet dercesine yukarı aşağı salladım. Yeniden Restorana döndüğümüzde Berfu koltukta oturmuş ve ayağını kenara uzatmış bir vaziyette duruyordu. Çelen ise elinde buz poşetiyle Berfu'nun ayağına masaj yapıyordu.
"Berfu, iyi misin?" diyerek yanına oturdum ve Çelen'in elinden buz poşetini aldım.
"İyiyim. Birazcık incindi sadece. Bir şey olmaz merak etme." dedi Berfu ve gülümsedi.
"Arkadaşlar kendinize dikkat edin. Bu gece gizlice o şirkete gireceğiz ve Emirin istediği dosyayı alıp çıkacağız." dedi Çelen ve elini yumruk yaptı.
"Akşam olmasına az kaldı zaten, biraz dinletip gece yarısı gideriz. Bence şimdi herkes odalarına çekilsin." dedi Efran ve ahşap masadan destek alarak oturduğu koltuktan ayağa kalktı.
Biraz yemek yiyip, sohbet ettikten sonra herkes kendi odasına çekildi. Gece olmasına çok az kalmıştı. Önceden hazırladığım sırt çantamı alıp aşağıya indim. Bu sefer asansöre binmemiştim. Merdivenlerden hızlıca inerek otelin girişine gittim ve benimle birlikte Efran da geldi. Onunla pek fazla muhabbet edemiyorduk çünkü çok sert tavırlı biriydi ve biz hiç iyi anlaşamıyorduk-küçüklükten beri. Birlikte büyümüştük, birbirimizi çok iyi tanıyorduk. Her zaman birbirimizin arkasını kolluyorduk ama konu sohbet etmeye ve eğlenmeye gelince bunu yapamıyorduk. Kişiliklerimiz çok ama çok farklıydı. Yine de onu çok seviyordum. Ama hiç bir erkek Meriç'in yerini tutamaz. Tutmamalıydı.
Beş dakika bekleyiş ardından diğerleri de geldiler ve âdeta Meriç'in kuzguni saçları gibi siyah hiç dikkat çekmeyen büyük arabamızın önüne geldik. Teker teker arabaya bindik ve adını bilmediğimiz ve çok da tanınmayan Yakut şirkete doğru yol aldık. Arabayı Çelen sürüyordu çünkü aramızda en dikkatli kullanan da oydu. Manevraları çok iyi dönüyordu ve hız konusunda çok iyiydi.
Karanlığın şehre çökmesinin ardından şirkete varmıştık. Çelen arabayı şirketin arkasına hiç görülmeyecek bir yere park etti. Şirketin tam anlamıyla boş olduğuna emin olduğumuz an arabadan sessizce indik ve ayak parmak uçlarımızı kullanarak yavaşça şirketin önüne geçtik. Kapının tam önünde iki tane cüsseli adam vardı. İkisi de beyaz bir gömlek, üzerinden de siyah bir deri ceket giymişlerdi. Altlarındaysa yine siyah renkli bir pantolon vardı ve bel kısmını gümüş bir kemerle sabitlemiştiler.
Bu kaslı adamları alt etmek biraz yorucu olacaktı. Hep beraber içeriye girmemiz gerekiyordu ancak bu adamları nasıl alt ede bilirdik? Ben bunu düşünürken Efran ve Meriç önden gidip adamların karşısında durdular.
"Siz kimsiniz beyler?" diyerek adamlardan biri konuştu.
Efran ve Meriç cevap vermeden adamların üzerine daldılar ve ikisi aynı anda adamların karın bölgesine bir tekme savurdular. Efran'ın saldırdığı adam geriye savrulup sendelendi ancak Meriç'in tekme savurduğu adama pek de bir şey olmamıştı. Adam Meriç'in üzerine yürüdü ve yüzüne bir yumruk attı. Meriç burnunu tuttuğu an burnunun kanadığını anladım ve adama doğru koşarak arkasından bir tekme de ben savurdum. Berfu arkamdan gelirken adama bir yumruk indirdi ve adam yere yığıldı. Meriç acısını çıkaramadığını belli ederek yerdeki adama doğru eğildi ve burnuna bir yumruk attı. Adam büyük bir inlemeyle Meriç'in kolunu kenara savurdu ve artık dayanamayacak kadar güçsüz düşüp bayıldı. Kafamızı kaldırınca Efran, Çelen ve Süsenin diğer adamı yere yatırdıklarını gördük. Adam yerde baygın bir şekilde yatıyordu.
Hepimiz çok iyi iş çıkarmıştık. Takım olmak bunu gerektiriyor. Hep birlikte ve uyum içinde hareket etmemiz lazım. Biz şu anda tam da bunu yapmıştık.
Adamların işlerini bitirdikten sonra hızlıca şirkete girdik ve hepimiz sırt çantalarımızdan birer tane fener çıkardık. İçeri girdiğimizde ikinci kata çıkmamız gerekiyordu çünkü çalışan odaları genellikle ikinci katta olurdu. Yürüyen merdivene doğru ilerledik ve dikkatli bir şekilde, etrafı kolaçan ederek ikinci kata çıktık. Burada bir sürü, duvarları ve kapıları camdan yapılmış odalar vardı. Hepsini teker teker aramamız gerekiyordu. İşimiz oldukça zordu. Üstü karalanmış bir dosya bulmalıydık.
"İki-iki dağılalım. Daha kolay buluruz." dedi Berfu ve benimle Efran, Süsen'le Meriç, Berfu'yla ise Çelen eşleşti. Teker teker bütün odaları aramaya koyulduk. Odalara girip dolaplara, masalara ve hatta çöp kutularına bile bakıyorduk.
*
Süsen Atik
Eşleştikten sonra Meriç'le birlikte odaları aramaya koyulduk. Odalar epey küçüktü ve iki kişinin bir odayı araması bana saçma geliyordu.
"Bence biz de dağılalım. Odalar zaten küçük, hızlıca buluruz." dedim Meriç'e masanın küçük çekmecesini karıştırırken.
"Peki, bence de öyle olsun, yoksa biz böyle zor buluruz" dedi ve olduğumuz odadan çıkıp başka bir odaya girdi.
Bu odanın araması bittiği an odadan çıkıp başka bir odaya girdim. Bu oda diğerlerinden daha büyüktü. Hemen odayı aramaya koyuldum. Bir anda odanın cam kapısının kapanırken ki tiz ses doldu kulaklarıma. Odanın içinde birisi yürüyordu ve her taraf kap karanlıktı. Elim masanın üzerindeki fenere gitti ve feneri kapıp ışığı açtım. Karşımda krem rengi gözleri, üstünde yeşilin garip bir tonu olan kazak giymiş ve altında düz bir pantolon olan sarışın bir adam vardı. Nereden baksan yirmi yada yirmi bir yaş gösteriyordu.
"Sen kimsin?" diyerek sordum korkudan titreyen elimi gizleyerek.
"Asıl sen kimsin ve burada ne yapıyorsun?" diye adam soruma soruyla cevap verdi. Çok akıllı birine benziyordu.
"Sana hesap verecek değilim." dedim sert bir tavırla. Çok korkuyordum ve sesim titremediği için sevinmiştim. Karşımdakine korktuğumu göstermemem gerekiyordu. Bunun için elimden geleni yapıyordum.
"Hemen buradan defol git!" dedi adam ve üzerime doğru yürüdü. Hemen gözüm etrafta bana yardımcı olacak bir şey aradı ve gözüm kapının tam yanında dolaba yaslanmış bir sopaya takıldı. Elimi hızlıca sopaya doğru uzatıp sopayı kaptım ve yakışıklı adamın koluna doğru sopayı savurdum. Adam beklemediğim bir anda yere yığıldı, fırsattan faydalanarak yumruğumu adama indirdim ve çığlığı bastım.
*
Helen Feray Aksel
Süsen'in tiz çığlığı kulaklarıma dolduğu an elimdeki dosyalar kaydı ve büyük bir gürültüyle yere düştü. Dosyaları umursamadan sesin geldiği yöne doğru koştum. Her yer kapkaranlıktı. Hiçbir şey göremiyor, bir boşluktaymışım gibi dümdüz koşuyordum.
"Neler oluyor?" Sesin olduğu odaya girdiğimde Süsen'in hayret dolu ve korkmuş gözleriyle karşılaştım. Karanlığın içinde zar zor görüyordum şoke olmuş yüzünü. Süsen'in bakışlarının gösterdiği yere baktığımda yerde, aklını yitirmiş şekilde baygın yatan adamı gördüm. İstem dışı gözlerim büyüdü ve karanlığın içinde yatan adama odaklandım. Üzerinde yeşil renk bir kazak vardı ve saçlarının doğuştan sarı olduğuna emindim. Karanlığın içinde yüzü pek gözükmüyordu ancak yirmili yaşlardaydı.
"Bir anda oldu, bende anlamadım." Süsen hâlâ şoktaydı ve sadece yerde yatan adama odaklanmıştı.
"Teker teker anlat Süsen. Neler oldu?" Konuşan tam arkamda duran Efrandı, tam yanındaysa Berfu, Çelen ve Meriç şaşkın bakışlarla bir yerde yatan adama, bir de korkudan titreyen Süseni süzüyorlardı. Heyecandan ne zaman geldiklerini bile anlamamıştım.
"Sonra anlatırım, şimdi ne yapacağız onu söyleyin. Adamı bayılttım." dedi Süsen yerdeki adamı uyanması için silkeleyerek.
"Bence onu burada bırakalım ve hemen dosyayı bulup gidelim." dedi Meriç ve devam etti; "Zaten bizi bir daha bula-"
"Olmaz!" diye sözünü yarıda kestim. "Ya polise gidip her şeyi anlatırsa?" İşte o zaman sonumuz olurdu ve ailem hakkında hiçbir şey öğrenemezdim.
"İyi de adam zaten yüzümü tam olarak görmedi ki." diye soludu Süsen.
"Olabilir ancak yine de tedbirli olmamız gerek." Yüzüme bir gülümseme yerleştirdim ancak iyi türden bir gülümseme değildi.
"Aklından neler geçiyor Helen?" diye araya girdi Çelen. "Güldüğüne bakılırsa yine şeytanca bir düşünce geçiyor aklından." Çok doğru bir noktaya parmak basmıştı.
"Göreceksiniz..." dedim sadece ve devamını getirmedim. Kötü bir şekilde sırıttım.
"Hadi o zaman vakit kaybetmeyelim, dosya bu odada olmalı." Süsen aramaya koyulmuştu bile.
Odadaki kitaplığa doğru yürüdüm ve kitapları inceledim. Kitaplara teker teker bakarken iki tane kalın kitabın arasına sıkıştırılmış dosyayı gördüm ve hemen aldım. Bu dosya Emir'in bize resmini gönderdiği dosyaydı. Aynı fotoğraftaki gibi üzeri siyah bir mürekkeple karalanmıştı. İçini açıp bakmaya fırsat olmadan; "Arkadaşlar dosyayı buldum. Çabuk buradan çıkalım." dedim ve hepsi bir anda odadan fırladı. Arkalarından bakarak "Meriç," diye seslendim ve Meriç bir an duraksayıp bana doğru döndü. "Bana yardım et." İşaret parmağımla yardım istediğim şeyi gösterdim ve bana doğru yaklaşarak kaşlarını çattı.
Bölüm etkileşimi
