ARİTMİ 120/80 kitap kapağı

2. bölüm / 2

1. Bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: 1. Bölüm

1. BÖLÜM
DOKTOR CİVANIM
​
"Her şeyin henüz yolunda olduğu, hiçbir şeyi saklamak zorunda kalmadığım günler..."
Hastanelerin hafta sonları garip bir sessizliği olur. Dışarıda insanlar hayatın tadını çıkarırken, bu koridorlarda zaman adeta kendine has bir ritimle akar.

Yirmi beş yaşındayım ama sanki 17 yaşında ergenler gibi hissettiriyordu bana hayat. Okula erken başlamamın getirdiği o tatlı avantajla, bir yıldır bu binanın koridorlarında hekim önlüğümle hastalarım için koşturuyorum. Yaşıtlarım dışarıda kahve içip haftanın yorgunluğunu atarken, ben az önce girdiğim acil ameliyattan alnımın akıyla çıkmanın huzurunu yaşıyordum.
Ameliyathane kapısının o ağır metalik sesi arkamda kaldığında, omuzlarımdaki yükün hafiflediğini hissettim. Operasyon kusursuz geçmiş, hasta stabil bir şekilde odaya alınmıştı.
Akşama doğru tekrar kontrol etmem gereken vizitler vardı ama şu an, en azından birkaç saatliğine, koca bir boşluğun sahibiydim. Önlüğümün cebinden kulaklıklarımı çıkarıp kulağıma taktım. Odama doğru ağır adımlarla yürürken, steril kokan koridorların soğukluğunu zihnimden silmek istiyordum.

Ameliyata girerken kapattığım mobil veriyi ve Wi-Fi bağlantısını tekrar açtım. Telefonun ekranı aydınlanır aydınlanmaz parmaklarım ezbere bir hareketle çalma listeme gitti. Kulağıma ilk dolan melodiyle birlikte adımlarım biraz daha gevşedi:
"Ayda yılda bir olsa da muhakkak ara.
Azıcık zamanından ayır da.
'Öldün mü, kaldın mı?' Diye sor ara sıra.
Adımı kalbine yaz, beni unutma..."
-Tarkan

Şarkının ritmine uyum sağlayarak koridorun sonundaki doktor odasına doğru ilerlerken cebimdeki telefondan üst üste bir sürü bildirim geldi. Birbiri ardına gelen bildirim sesleri kulaklıktaki müziği bastıracak raddeye gelmişti. Ekrana baktığımda yüzümde istemsizce kocaman bir tebessüm belirdi.
Mesajlar, bizim kurduğumuz o saçma ama dünyadaki en sağlam bağa sahip gruptan geliyordu: Roket Takımı.

Biz grupta dört kişiydik. Ben, Pamir, İlker ve Barkın... Üniversite yurdunda tanışmış, birbirimizin her saçmalığına ortak olmuş, zaman geçsede bile o çocuksu kafayı değiştirmemiş dört kafa dengi adam.

Ameliyathanede internetim kapalı olduğu için benden ses çıkmayınca beni arşiv klasörüne kaldırmış, arkamdan tonla mesaj atmışlardı. Yaklaşık iki buçuk saat önce atılan mesajlar, internetin açılmasıyla birlikte ekranıma boca oluyordu.

Roket Takımı #4🤦‍♂️🚀
üyeler: Siz, Pamir, Barkın, İlker

"Pamir🤠" kişisi fotoğraf gönderdi.

Pamir; Günaydınn roket takımı. (09.30)

"İlker🤑" kişisi fotoğraf gönderdi.

İlker; Good Morginn (10.00)

"Barkın🫅" kişisi fotoğraf gönderdi.

Barkın; Günooo gençlerr. (10.30)
Pamir; Ne kadar dakiksiniz maşallah. (10.35)
Barkın; İltifatın için sağol kanka. (11.00)
İlker; Bizim doktorumuz nerdee bakalım. (11.01)
Pamir; Sizin gibi tembel mi o. (11.02)
Barkın; Diyene bak sen hele🤔 (11.04)
İlker; Neyse gençler onu bunu boşverin 1 saat içinde salonda olun he.
Pamir ve Barkın kişisi mesaja 🫡 ifadesini bırakmıştır.

"Barkın🫅" kişisi fotoğraf gönderdi.

Barkın; Doktor Civanımızz neredesiniz??
Biz spordayızz siz hâlâ hastanede misinizz? (12.30)

Bu delilerin mesajlarını okurken bir yandan odama gidip ceketimi ve birkaç malzeme alıp hastanenin yanındaki kafeye gitmek için asansöre binmiştim.
Siz fotoğraf gönderdiniz.

Siz; İşimizin başındayız bizz. (12.50)
Pamir; Oooo ideal doktorr. (12.51)
İlker; İşte geleceğin doktoru. (12.51)
Barkın; 🫵💪🏻🚀 (12.51)
Pamir; Doktor bey biz konuştuk da akşam benim
evdeyiz okey miyiz? (12.52)
Siz; Okeyiz okeyiz.
Barkın🫅, İlker🤑, Pamir🤠" mesajınıza
💪🏻 ifadesini bıraktı.

Telefonu cebime atıp asansörden çıktım. Gruptaki mesajlaşmaların keyfi hâlâ yüzümde; çıkışa doğru yürürken kendi kendime gülümsediğimi fark eden birkaç hemşireye selam verip hastaneden de çıktım.
Hastanenin o steril havasından çıkıp hemen yan taraftaki sahil kafesine doğru adımlamak gibisi yok.
Kafeden içeri girip deniz manzaralı, sakin bir köşe masaya geçtim. Masaya yerleşir yerleşmez bilgisayarımı açmıştım. Bir yandan gündemdeki haberlere göz gezdirirken bir yandan da akşamki vizit öncesi hastaların raporlarını incelemeye başladım. Her şey yolunda gözüküyordu, tahliller temiz çıkmış çok şükür.

Tam bir hastanın grafiklerine odaklanmışken birkaç masa ötemden yükselen hıçkırık sesiyle başımı kaldırdım. Dört, beş yaşlarında küçük bir erkek çocuğu, masada adeta katılarak ağlıyor. Yanındaki annesi ne yapacağını şaşırmış halde onu kucağına almaya, susturmaya çalışıyor ama çocuk sakinleşecek durumda değil gibi gözüküyordu, gözyaşları yanaklarından süzülürken etrafını bile görmüyordu.

Öyle çocukların sebepsiz ağlamalarına dayanamayan biri değilimdir ama bu ağlayışta başka bir can acısı var gibi hissediyorum. Kulaklığı çıkarıp cebime koyduktan sonra bilgisayarın kapağını hafifçe kapatıp oturduğum yerden kalktım ve yavaşça onların masasına doğru ilerledim. Çocuğun üzerinde kocaman bir Superman logosu olan tişörtü fark edince gülümsedim

Masanın yanında durup dizlerimin üzerine çöküyüp çocuğun göz hizasına geldim.
"Ooo, Superman! Ne haber bakalım?" dedim sesimi neşeli tutmaya çalışarak.

Çocuk hıçkırıklarının arasında başını annesinin kucağından kaldırıp elinin tersiyle gözyaşlarını sildi hemen. Gözaltları morarmış, gözlerinin içi kıpkırmızı. Yanakları gözyaşından ıslanmış, burnunu çeke çeke bana baktı. Elindeki küçük plastik arabayı sıkı sıkı tutup yavaşça araladı o minik dudaklarını.
"Sen kimsin ki?" diyor, burnunu koluna silerek.
"Ben Toprak," dedim. Sonra hemen cebimdeki doktor kimlik kartını çıkarıp ona gösterdim.

"Ben doktorum. Şehirdeki süper kahramanların sağlık kontrolünü yapıyorum da... Ama görüyorum ki bizim pelerinli kahraman biraz üzgün. Ne oldu sana böyle?"
Annesi mahcup bir ifadeyle bana bakarken çocuk dudaklarını büzüp gözlerini kaçırıyor.
Çocuk, soruma cevap vermeyip, yüzündeki o kırgınlık geçmeyince başka bir yol denemek istedim ve ona yeni bir soru yöneldim.
"Senin adın ne bakayım kahraman?" dedim gülümseyerek.

Küçük elini uzatmadan, arabasını göğsüne doğru çekip annesinin bacağına biraz daha yanaşırken. "Alperen..." dedi kısık bir sesle. Sonra elindeki arabayı bana doğru uzatıp geri çekiyordu. "Benim arabam uçuyor biliyor musun? Ama şimdi uçamıyor."
"Neden uçamıyor peki?"
Küçük çocuk dudaklarını büzüp, gözleri tekrar dolmaya başladı. Plastik arabayı masaya bırakıp iki eliyle gözlerini ovuştururken ağlarken araladı dudaklarını."Çünkü babam hasta..." dedi hıçkırarak.
"Annem teyzeme söylerken duydum. Babam ölecekmiş... O ölürse ben kiminle maç yapacağım ki? Kim beni sırtına alacak? Kim bu arabayı uçuracak."
Gözyaşları yine yanaklarından süzülmeye başlıyorken, elimi yavaşça uzatıp Alperen'in minik elini sıkıca kavradım.
Alperen'in kurduğu cümlelerin masumluğu ve içindeki o korku içimi cız ettiriyor. Bir an bile tereddüt etmeden diğer elimle hemen gözyaşlarını sildim.
"Bak şimdi Superman," diyorum gözlerinin içine bakarak, tıp etiğini bir kenara bırakıp sadece bir çocuğun dünyasını kurtarma dürtüsüyle. "Sen benim kaç kadar zamandır doktor olduğumu biliyor musun? Çok uzun zamandır bu işi yapıyorum ben. Ve sana bir doktor sözü: Dünyada öyle kolay kolay süper kahramanların babalarını yenebilecek hiçbir hastalık yok. Baban sadece biraz yorulmuş, vücudunun dinlenmeye ihtiyacı var. Doktorlar ona çok iyi bakıyor. O yüzden hiç öyle ölecekmiş falan diye düşünme, tamam mı? Çok yakında eve dönüp seninle yine maç yapacak."
Çocuk gözlerini kocaman açıp bana baktı. "Gerçekten mi? Yalan söylemiyorsun di mi?"
"Süper kahraman doktorları asla yalan söylemez," dedim ciddi bir tavırla. "Şimdi o gözyaşlarını sil bakalım. Baban eve geldiğinde karşısında güçlü bir Superman görmek ister, ağlayan bir çocuk değil."
Gözyaşlarının arasından birden yüzünde kocaman bir tebessüm açtı. Küçük eliyle yanaklarını silip başını 'tamam' anlamında salladı. Annesi ise gözleri dolu halde bana sessizce "Çok teşekkür ederim" der gibi bakarken, ben de çocuğun saçlarını okşayıp masama geri döndüm. İçimde, ameliyattan çıkmış olmanın yorgunluğunu bile unutturan bambaşka bir huzur var. Ama bir yandan da bu huzur tek başına değildi. İçimde bir yerlerde de çocuğa yalan söylemenin vicdan azabı vardı. "Dünyada öyle kolay kolay öldürecek hastalıklar yok" demiştim ama bal gibi de öyle hastalıklar vardı. Ve en acısı da şuydu ki, bu hastalıklar hiç beklenmedik anlarda, hiç beklenmedik insanları buluyordu.

Masama doğru ilerlerken yarı yolda başımı çevirip arkama baktım. Az önce hıçkıra hıçkıra ağlayan o Alperen yerine, yüzünde gerçek temiz ve masum gülüşler olan bir Alperen gelmişti. Yüzümdeki gülümsemeyi görünce gözleri büyüdü Alperen'in. Ardından tek elini havaya kaldırıp sırıtarak el sallıyordu bana. Onu öyle cevapsız bırakmamak için bende hemen elimi kaldırıp havada birkaç saniye salladıktan sonra masama geçtim.

Masama geçip bilgisayarın kapağını tekrar açtım. Ekrandaki tahlil sonuçları, grafikler öylece beni bekliyordu. Klavyenin üzerine parmaklarımı koyup bir süre sadece ekrana bakıp kaldım. Az önceki o minik Alperen'in yüzündeki değişim gözümün önünden gitmiyordu ama şuan işime odaklanmam lazım diye kendimi uyarıyordum. Derin bir nefes alıp raporları incelemeye, hasta notlarını tek tek kontrol etmeye başladım.

Kafedeki çay kaşıkları sesleri, arkadan gelen hafif müzik ve önümdeki dosyalar arasında zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Yaklaşık bir saat kadar tamamen verilere, değerlere gömülmüştüm.

Tam kafamı kaldırıp kahvemden bir yudum alacağım sırada masanın üzerindeki telefonum çalmaya başladı. Ekranımda hastanenin santral numarasını görünce kaşlarımı çatıp hemen açtım. "Efendim?"

"Toprak Bey, rahatsız ediyorum kusura bakmayın ama acile hemen gelmeniz lazım!" Nöbetçi hemşirenin sesi oldukça telaşlı geliyordu.

"Ne oldu? Benim vizit saatime daha var, acilde kimse yok mu?"

"Hocam, zincirleme trafik kazası geldi, ortalık çok karışık! Nöbetçi cerrahlar ameliyathaneye girmek zorunda kaldı, şu an acilde acil müdahale edecek cerrah kalmadı. Hastalardan birinin durumu çok ağır, stabil tutmamız lazım. Gelebilir misiniz?"

"Tamam, hemen geliyorum. İki dakikaya oradayım!"

Cümlemi bitirir bitirmez telefonu kapatıp cebime attım. Bilgisayarımı tek hamlede kapatıp çantama tıkıp, sandalye çekilme sesine bile aldırış etmeden telaşla masadan kalktım.

Kafeden çıkarken garsona masaya doğru bir işaret yapıp hızlı adımlarla dışarı fırladım.
Sahil yolundan hastane bahçesine doğru koşar adım ilerliyordum. Rüzgar yüzüme vururken az önceki o huzurlu, sakince rapor inceleyen adamdan eser kalmamış. Zihnimdeki tüm düşünceler silinmiş, sadece acildeki o hastalar ve birazdan yapmam gereken müdahaleler kalıyordu.

Acil servisin otomatik kapısından içeri adeta dalarak girdim. İçerisi tam anlamıyla ana baba günüydü. Sedye sesleri, ağlayan insanlar, oradan oraya koşturan hemşireler ve sirayet eden o yoğun kaos kokusu...

Üstümdeki ceketi çıkarıp kenara fırlatırken doğrudan acil müdahale alanına doğru koştum. Nöbetçi hemşire Zeynep beni görünce derin bir nefes alarak hızlı adımlarla yanıma yanaştı.

Elindeki dosyayı açıp ben eldivenlerimi geçirirken seri bir şekilde anlatmaya başladı.
"Hocam, hasta birinci müdahale odasında! Durumu diğerlerine göre çok daha ağır." dedi Zeynep sesi titreyerek.

"Kimlik bilgileri ne? Yaşı, durumu ne?" diye sordum, bir yandan da steril önlüğü üzerime geçirip odaya doğru ilerlerken.

"Adı Yağmur Aren. Yirmi üç yaşında. Zincirleme kazada yolcu koltuğundaymış. Araç takla atmış, sol taraftan ağır darbe almış. İç kanama şüphesi var, tansiyonu hızla düşüyor. Şuuru kapalı, solunumu son derece yüzeysel!"

Zeynep bilgileri bir bir sayarken ben zihnimde yapılacak ilk hamleleri sıralıyordum. Yirmi üç yaşında, gencecik bir kız... Kazanın şiddeti Hemşire Zeynep'in ses tonundan bile belli oluyordu.

"Kan grubu ne? Hazırlık yapıldı mı?"
"A rh pozitif, iki ünite kan merkezden istendi hocam." dedi Zeynep odanın kapısını açarken.
Müdahale odasının ağır kapısı yana doğru kaydı ve içeri adımımı attım. Mavi örtülerin, cihaz monotonluğundaki o bip seslerinin ve etraftaki kan izlerinin ortasında yatan o kızı gördüm.

Sedyede hareketsizce yatıyordu Yağmur Aren. Yüzü çamur ve kurumuş kan izleriyle kaplıydı ama o karmaşanın ortasında bile garip bir masumiyeti vardı. Koyu kahverengiye çalan saçları sedyenin kenarlarından aşağı sarkmıştı.

Yüzündeki solgunluk, üzerindeki o ağır darbenin büyüklüğünü kanıtlar gibiydi.
"Monitöre bağlayın hemen! Serum açın, tansiyonunu kontrol altında tutmamız lazım!" diye bağırdım odadaki ekibe.

Hızla sedyenin yanına yaklaştım. Nabzını kontrol etmek için elimi bileğine koyduğum an, etraftaki bütün o bağırtılar, cihaz sesleri ve kaos bir anlığına zihnimde sustu.

Parmaklarımın altındaki o zayıf, kırılgan dokunuş, birazdan vereceğim mücadelenin ne kadar büyük olduğunu bana hissettirdi.

"Beni duyuyor musun Yağmur?" dedim başucuna eğilip göz kapaklarını ışıkla kontrol ederken.
Cevap yoktu. Sadece göğsü düzensiz bir şekilde kalkıp iniyordu. Kalp ritmi monitörde tehlikeli sinyaller verirken, onun hayatı ile ölümü arasındaki o ince çizgide durduğumu anladım.

"Derhal filmlerini getirin, ameliyathaneyi hazırlayın!" diye talimat verdim ekibe. "Bu kızı kaybetmiyoruz!"

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

8okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…