4. bölüm · Arcadia
00.03
Büyük gümüş kapıların ardında kalan o dondurucu bakışların ve annemin cansız bedeninin üzerinden tam iki yıl geçti.
Gece Gülü Sarayı, surların arkasında unutulmuş ama bir o kadar da göz alıcı bir vaha gibiydi. Adına yakışır şekilde, koridorların zeminleri simsiyah mermerlerle kaplıydı. Attığınız her adımda karanlık bir aynada yürüyormuşsunuz hissi veriyordu. Koridorların yüksek tavanlarına işlenmiş minik elmaslar, tepemizde adeta gerçek bir gece gökyüzü gibi parıldıyordu.
Bedenim iki yaşında minik bir bebeğe aitti ama zihnim... Zihnim, uğradığı ihanetin ateşiyle yanan yetişkin bir kadının zihniydi.
İşte en büyük işkence de burada başlıyordu. Zihnimde devasa stratejiler kuruyor, imparatorluğun siyasi dengelerini tartıyordum ama gerçek hayatta en büyük mücadelem düşmeden iki adım atabilmekti!
"Prensesim, lütfen yavaş koşun!"
Dadım Hesperia’nın endişeli sesi bahçede yankılandı. Arkamdan telaşla koştururken tek hizmetçim Elysia da elinde hırkamla onu takip ediyordu. Onlara dönüp "Endişelenmeyin, adımlarımı kontrol edebiliyorum" demek istedim. Ama bebek anatomim bana ihanet etti. Dudaklarımdan dökülen tek şey büzülen ağzımla birlikte şunlar oldu:
"Güyaydın Hesperia! Bak, ben vızlı koşuyorum!"
Bahçedeki capcanlı, kan kırmızısı güllerin arasında minik adımlarla koştururken rüzgar saçlarımı uçuruyordu. Yürümeyi yeni çözmüştüm ve konuşmaya çalıştığımda kelimeler ağzımda yuvarlanıp tamamen bir şeker çuvalına dönüşüyordu. "Meyeba", "Çeker", "Güyaydın"... Zihnimdeki o keskin intikam yemini, dışarıdan sadece sevimli kıkırdamalar olarak algılanıyordu.
Yine de durmaya hakkım yoktu. Hafızam bana Cariye Elodie’nin saraya gelmesine daha iki yıl olduğunu söylüyordu. O kadın adım atmadan önce zihnimi hazırlamalıydım. İki yaşındaki bir bebek için hazırlık; kütüphanedeki devasa kitapların karşısına oturup Elysia ve Hesperia’ya bana okumaları için bakmaktı. İkisi de bu merakıma şaşırarak okuyor, ben de balo danslarının adımlarını ve masa adabını hafızama kazıyordum.
Zaman, pencerelere vuran kış fırtınaları gibi hızla aktı.
Kışın soğuğu sarayı sardığında, Cariye Elodie’nin gelişine sadece beş ay kalmıştı. Artık teoride öğrendiğim her şeyi pratiğe döküyordum.
Sarayın gümüş detaylarla süslenmiş odalarından birinde, gümüş çatalı minik parmaklarımın arasına sıkıştırdım. Sırtımı dimdik tutarak, ince porselen tabağın karşısında bir asilzade gibi oturdum.
Elysia, tabağıma dilimlenmiş meyveleri koyarken gözleri yaşarmıştı. "İnanılmaz..." diye fısıldadı Hesperia’ya. "Henüz dört yaşına bile basmamış bir çocuğun masa adabını bu kadar kusursuz uygulaması... O tıpkı merhum İmparatoriçe Cecilia gibi asil."
Tüm gün süren dersler küçük bedenimi tamamen bitirmişti. Elysia beni gümüş oymalı yatağıma yatırıp, sarılarak uyumayı çok sevdiğim bez bebeğimi kucağıma tutuşturduğunda göz kapaklarım ağırlaştı.
Zihnimdeki stratejiler yavaşça uykunun ağırlığına yenik düştü. Bez bebeğime biraz daha sıkı sarıldım. Cariye Elodie beş ay sonra gelecekti. Ve ben, o saraya adım attığında yalnız ve savunmasız bir çocuk gibi durmayacaktım.
Gözlerimi kapatırken, karanlığın içinde kendi kendime fısıldadım: Gelin bakalım... Ben hazırım.
