Arbor Gigantea kitap kapağı

3. bölüm / 5

Arbor Gigantea

Sarsıntı

Vaveyla Yazarı: Umut Haktan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: Sarsıntı

Gözlerimi açtığımda tozla kaplı bir odada olduğumu fark ettim. Karanlıktı. Hem de çok karanlıktı. Bir an, ilacın -bayıltılmadan önce soluduğum ilaç- yüzünden uyanmadığımı, her şeyin rüya olduğunu düşündüm fakat başımın ağrısı yüzünden uyandığımı anlamıştım. Muhtemelen uyurken kafam öne doğru düşmüştü.

Sadece odanın kapısından sızan ışık aydınlatıyordu etrafı. Dehşete kapılmıyordum. Şu an istemsiz bir şekilde sakindim. Peki Gökçe, adamlar seni öldürürse de böyle sessiz, uslu bir çocuk olarak kal, Belki seni gebertmezler.

Filmlerde yüzden fazla kez gördüğüm senaryoyu şu an kendim yaşıyordum. Boş yere debelenip yorgun düşmekten başka hiçbir şey beceremiyorlardı. Hepsi en sonunda sakin olup düşünmenin daha doğru olduğunu söylerdi, fakat ben en başından beri sakindim.

Pekâlâ. Asıl soruya gelirsek, beni buradan sağ mı çıkaracaklardı yoksa öldürüp hiçbir şey olmamış gibi ellerini kollarını sallayarak gezmeye devam mı edeceklerdi? Genelde filmlerde ana karakterler ölmezlerdi. Eğer ölürlerse filmin anlamı kalmazdı veya farklı bir karakteri anlatırlardı. Fakat sürekli karakter değiştirmek de izleyiciyi sıkardı. Bende kendi hayatımın ana karakteri değil miyim? Peki dünya'nın ana karakteri kimdi? O da ölümsüz müydü? Eğer öyle birisi varsa, gerçekten korkusuz ve güçlü müydü?

Beklemekten başka çaremin olmadığını anlayınca kafamı arkaya doğru yaslayıp -bu hiç rahat olmasa da- uyumayı denemek istemiştim. Gözlerimi kapatalı On saniyeyi geçmeden adım sesleriyle gözlerimi açtım. İki farklı ayak gölgesi kapıya doğru yaklaşıyordu.

Kapı açıldıktan sonra, arkalarından yüzüme doğru vuran sarı, loş ışık gözlerimi kamaştırdı. Başımı sağa döndürüp gözlerimi sıkıca yumdum. Adımlar bana yaklaşmaya başlamıştı.

Odanın ışıkları yanınca gözlerimi kapatmaya devam ettim. Geri açtığımda karşımda Yıldırım Bey ve o adam duruyordu. İsmini hâlâ bilmiyordum. Ne fark eder ki? Karakteri iğrenç olanın birinin isminin ne önemi var?

Yüzlerine bakmaya başladığımda Yıldırım'ın hâlâ güneş gözlüğü taktığını, yanındaki herifin ise hâlâ sinirli baktığını görebiliyordum.

"Ee?" Dedim bıkkın bir şekilde. "Konuşmayacaksanız neden geldiniz beyler?" Alay ediyordum. Onları önemsemediğimi gösterip onları deli etmek istiyordum.

"Elbette konuşacaklarımız var Gökçe'cim," dedi Yıldırım.

"O sigara kokan nefesinle bana cicim bicim demeyi kes!" Dedim uyarıcı bir şekilde. Sakin görünce de burnundan aldığı kuvvetli nefesi fark etmiştim.

"O odaya girmeseydim diyeceksin Gökçe," dedi yanındaki adam. Akıl edip yaka kartına baktım. İsmi Salih. "7. Kattan aşağıya kırmızı seviyenin altındaki çalışanların girmesinin yasak olduğunu ne zaman öğreneceksin? Başına buyruk hareket etmemen gerektiğini bilmiyor musun? Bu yaptığın çok pahalıya patlayacak." Anlattığı şeyler doğruydu. O kata sadece kırmızı kartlı çalışanların girmesine izin veriliyordu. Bir hata yapmıştım ama en büyük sırrı da ortaya çıkarmıştım.

"Böyle önemli bir olay yapıyorsunuz madem... neden bu katın güvenlik önlemini almıyorsunuz? Aptal falan mısınız... hadi seni geçtim Salih," deyip başımı yıldırıma çevirdim. Çenemle onu gösterip, "peki sen? Senin aklına hiç mi gelmedi güvenlik önemli almak? İnsanlar üzerinde test yaptığınızı kimsenin öğrenmeyeceğini mi sanıyordunuz? Bakın... en düşük rütbeli çalışanınız bile öğrendi bunu." Dediklerimi pür dikkat dinliyor gibilerdi. Madem böyle bir iş çeviriyorsun, tedbirini de adam akıllı al.

"Önlem almadığımızı düşünmen ne üzücü," dedi Yıldırım üzgün bir sesle. "Her gün sizi takip eden ve her salise ne yaptığınızı anlatan kişileri bilmiyorsun daha." Böyle bir şeyi sahiden yapıyor muydu? Onca sene bu tesiste çalıştım fakat ne beni takip eden birini ne de arkadaşlarımı takip eden birisi ile karşılaşmıştım. "E bu hâlde bunları söylemen de çok normal."

Gözlerimi kısarak başımı sağ sola salladım, "yalan söylüyorsun," dedim. Bu saatten sonra paniklemem gerektiğini anlamam gerekiyordu. Belki de en başından beri anlamış olmam lazımdı. "Blöf yapıyorsun." Olduğum yerde iyice dik oturup -halatlar yüzünden bu pek mümkün olmasa da- alaycı bir ses tonu ile, "Senin gibi adamlardan blöf yapan çok çıkıyor," dedim.

Yıldırım, kaşlarını kaldırarak damağıyla "hayır" dercesine ses çıkardı. İnanmamaya, blöf yaptığını düşünmek istiyordum. Umarım her saniyemi not eden adamları peşimize yollamıyordur. Amacı neydi ki? Eğer alt kata inip gördüklerimizi polise anlatmamıza müsaade bile etmeden bizi gebertmek mi?

"Ee? Peşimize taktığınız adamlar bunca sene bir saç telimize bile zarar vermedi? Adamlarına söyle de boşuna yorulmasınlar. Ben yürüyüş yapmayı severim. Sürekli peşimde koşturmaktan yorulurlar," dedim.

Birkaç dakika konuşmadan sadece bana bakmışlardı. Söyleyecek cümle mi bulamadı yoksa bilerek mi yapıyordu anlayamadım. Biraz daha bekledikten sonra, "Sen aptal değildin Gökçe... Ne oldu sana?" dedi. Saniyeler dakikaları kavalarken neden böyle söylediğini düşünüyordum. Halatlar ellerimde ve ayaklarımda izler bırakmış olmalıydı çünkü çok fazla canım yanıyordu. İkisi birden odadan çıkarken arkalarından seslendim; "Hey! Beni burada bırakamazsınız! En nihayetinde kaçacağım!" dedim. Nereye kaçacaksın peki Gökçe? Kaçmayı geç, nasıl kurtulacaksın sımsıkı bağlı olduğun halatlardan?

Işığı söndürmemişlerdi. Bu kaçmam için yeterli olabilirdi. Önce etrafıma bakındım. Bunu neden şimdi yapıyordum bilmiyorum ama daha yeni aklıma gelmişti etrafıma bakınmak. Odanın tam ortasında olmalıydım. Arkama dönebildiğim kadarıyla en fazla bunu tahmin edebiliyordum. Sağ tarafta duvarın köşesine iki adet demir dolap yerleştirilmişti. İçleri görünmüyordu. Sol tarafta ise birkaç adet demir dolap vardı. Kitaplık şeklindeydi ve bir çok kesici alet vardı orada...

Arka tarafıma da bakmak istedim fakat kafamı döndüremediğim için kendimi daha fazla yormak istemedim. Odada bir adet ahşap masa, masanın üzerinde şeffaf bir naylon vardı. Naylonun üzerinde de kesici aletler vardı ve üzerlerinde kırmızıdan siyaha doğru kayan izler vardı. Hepsi kurumuştu. Umarım bu kan değildir...

Panik yapmadan halatları kesebilecek bir eşya arıyordu gözlerim. Her tarafı -sadece ön tarafı- araştırdım oturduğum yerden fakat bu hâlde onlara nasıl ulaşacaktım ki?

Denemekten zarar gelmez diyerek sandalyemde hoplaya hoplaya ilerlemeye başladım. Pek fazla hareket ettiğim söylenemezdi fakat öylece oturmaktan iyidir.

Her zıplayışımda halatlar bedenimi daha da geriyordu. Dişlerimi sıkarak, ufak ufak ilerlemeye devam ettim. Masanın üzerinde duran uzun bıçağı almam gerekiyordu. Fakat alsam bile nasıl kullanacaktım ki?

Zar zor masanın yanına geldiğimde kafamı masaya doğru uzatıp ağzımla bıçağı almayı deniyordum. Bıçağın sap kısmı ağzıma bir parmak uzaklıkta bir mesafedeydi. Biraz daha uzanmayı denedim. Biraz iğrenç olabilir fakat dilimle de kendime çekmeye çalıştım. Hareketlilik olmaya başlamıştı. nihayetinde bıçağı ağzımla tutabilecek halde getirince dişlerimin arasına aldım.

Sıradaki görev, bıçağı ellerimin arasına yerleştirip halatları kesmek. Sola doğru dönüm bakabildiğim kadar arkama baktım. Amacım, bıçağı ellerimin arasına bırakmaktı. Ellerimi de halatların izin verdiği kadar sola doğru çevirdim. Tek bir şans... başka türlüsü daha zor olabilirdi.

İçimden tüm başarma arzularımın gerçekleşmesini umarak bıçağı ağzımdan bıraktım. Bıçak ellerimin arasına doğru ilerlerken sanki zaman yavaşlamıştı. Umarım işe yarardı.

Bıçak tam elime değmişti ki ufak bir sıçrama gerçekleşti. Neyse ki baş kısmını son anda sıkıca kavramıştım. Ağzımdan tiz bir inilti döküldü. Sanırım biraz fazla sert tutmuştum. Avucumun içine az miktarda akan kandan ve gördüğüm kadarıyla, biraz kesildiğini anlamıştım. Ufak bir kesik olduğu için aldırış etmedim.

Ellerimle milimetrik hareketler ile bıçağı, tüm parmaklarım ile tutarak yukarı doğru çevirdim. Ufak hareketlerle halatları kesmem gerekiyordu. Uzun sürmemesini dileyerek kesmeye başladım. Bu cidden işe yarıyordu!

Halattan çıkan sesler halatın kesildiğinin bir işaretiydi. Tek bir halatı kesersem diğerleri de onunla beraber rahatla sökülür umuduyla devam ediyordum. Bir yandan stres yapıp bir yandan da sakin kalmaya çalışıyordum.

Kafamı çevirip halata bakmayı denedim fakat pek fazla göremiyordum. Bıçak bazen kollarıma deyip canımı yaksa da umursamadım. Eğer buradan kaçmazsam belki de canım daha fazla yanacaktı.

Sahiden insan üzerinde deney yapan insanlar beni kaçırıp tozlu bir odaya mı kapattılar? Sahiden aptal olsalar gerek. Üstelik her tarafta kesici alet varken? Belki de bilerek yapıyorlardı? Belki de buradan kaçmam en başından beri bu planın bir parçasıydı.

Halatın iyice gerildiğini, rahatlayan bileklerimden anlayabiliyordum. En sonunda halatın çıkarttığı ses sayesinde koptuğunu anladım ve ellerimi hareket ettirmeye başladım. Başarmıştım! Sahiden de halatlardan kurtulmuştum.

Halattan kurtulup ellerimi ovuşturdum. Bıçağın kestiği yer pek fazla derin değildi. Birkaç damla kan döktükten sonda daha fazla kan dökülmemişti. Bıçağı daha iyi kavrayıp ayaklarıma bağlı halatları da kesip çözdükten sonra ayağa kalktım.

Bıçağı tedbir amaçlı cebime yerleştirdim. Hızla kapıya doğru ilerlemeye başladım. Tam kapıyı açmak için kulpa doğru uzanmıştım ki bir anda olduğum yerde durdum. Keşke birkaç cam olsaydı lanet olası odada! Kapıda bekleyen insanlar varsa görebilirdim... Ama eğer kapının önünde birileri olsaydı sandalyede hopladığım için çıkan sesten şüphelenirlerdi sanırım.

Elimi tekrardan kapıya doğru uzattım. Filmlerde genelde ne olurdu? Kapı kilitli olurdu. Fakat şimdi ne olmuştu... evet... kapı açıktı.

Şaşkınlıkla etrafa bakınmaya başladım. Başımı kapıdan dışarı uzattım. Kapının önünde büyük, iki adet sarı lamba vardı. Şahsen dışarıda değil de, farklı bir odada olurum diye düşünmüştüm.

Hava dondurucuydu. Avucundaki donmayan kan bile şu andan itibaren donabilirdi. Etrafta bir sürü ağaç vardı. Sol tarafta yükselen tepe görülüyordu. Çıkması kolay olurdu. Sağ tarafta da hafif eğimli bir tepe vardı. Ortada ise hafif zikzaklar çizen araba izleri ile oluşan oluklar vardı. Sanırım geldiğimiz, daha doğrusu istemeden geldiğim yol dümdüz karşımda gibi görünüyordu.

Yoldan mı ilerleyecektim? Tabii ki de hayır. Ormana girecektim. Üstelik de hiç korku yoktu şu an üzerimde. Yani... hayvanlardan korku yoktu.

Hızlı adımlarla ormana doğru koşmaya başladım. Sağ tarafa doğru ilerliyordum. İnce gövdeli ağaçlardan oluşan bir ormana benziyordu. Arkamda kalan ev gözden kayboluncaya kadar koşmaya başladım. Ev kaybolunca yavaşlayıp soluklanmaya başladım.

Kaç dakikadır yürüdüğümü bilmiyordum. Evin önünde yolu aklımda tutmaya çalışarak olabildiğince düz ilerliyordum. Vahşi hayvanlar uluyordu. Bunlar şu an beni korkutmuyordu. Normalde korkudan bayılmam gereken yerde korkmuyordum.

İlerlemeye devam ettim. Peki neden ormana gidiyordum diye düşünmeden edemedim. Üşüyorum ve titriyorum. Bir an önce eve dönmek istiyorum. Arkadaşlarım beni merak etmişlerdir.

İlerlemeye devam edecektim fakat garip bir şey oldu. Hem de ne garip...

Önce gerçek görüp görmediğimi anlamak için gözlerimi kısarak baktım. Belki de bir ayıydı sadece? Hayır... değildi. Bunu da elinde tuttuğu asanın ucundan çıkan mor ve keskin ışık sayesinde fark etmiştim. Yakalanmamak için hızla yanımdaki ağacın arkasında geçtim. Birkaç saniye bekledikten sonra kafamı hafifçe ağaçtan uzatarak bakmaya başladım.

İki kişi vardı sol çaprazımda. Pek de uzak sayılmazlardı. Önlerinde ise garip bir şey vardı. Bir tür portal gibi. Hatta gibi değil, o sahiden de partaldı!

Üzerlerinde siyah elbiseler vardı. Bir dakika ya... bunlar hastanede anlattığım kişiler değil miydi? Kesinlikle onlardı. Başka açıklaması olamaz. O hâlde gördüğüm kabus da sahte değilmiş. Çünkü ben onları gördüm.

Tamamen siyaha bürünmüş giysileriyle karanlıkta pek görünmeleri mümkün değildi. Tabii ellerinde tuttukları sopadan -asa desek daha doğru olur- çıkan mor ışık sayesinde onları görebiliyordum.

Aralarında konuşuyorlardı. Pek anlamasam da bu mümkündüm. En nihayetinde, önce ellerini iki yana kaldırdı. Acaba ne anlama geliyordu. Birkaç saniyen öylece bekledikten sonra ellerini indirdi ve asa ile yere şekiller çizmeye başladı. O çiziyordu karşısındaki ise onu izliyordu.

Anlam veremediğim şekiller çiziyorlardı. Şaşırmam, gerilmem, kaçıp buradan uzaklaşmam ve belki de korkmam gerekiyordu. Fakat hiçbirini umursamayacak kadar ilgimi çekmişti bu insanlar. Beni görmedikleri sürece ne olabilirdi ki?

Yere çizdiği şekiller onlara özgü bir şey olmalıydı. Çizimi bitiren adam -bence bitmişti çünkü hareket etmiyordu- en sonunda asayı çizimin alt kısmına, toprağa hızla sabitledi. Asayı toprağa geçirmesiyle beraber zeminin sarsıldığını hissederek ağacı daha sıkı kavradım. Bir sopa ile deprem mi yaratmıştı sahiden?

Ciddi şekilde deprem oluyordu! Ağacın devrileceğini bile düşünüyordum. Sanki tüm ağaçlar derinden çıkıp etrafa düşeceklerdi. Yerimde zar zor duruyordum. Gözlerimi sıkıca kapatıp ağacı tüm gücümle tutuyordum. Umarım ağaç devrilmez... Tüm vahşi hayvanlar bağırıyorlardı. Onlar da korkmuşlar mıdır? Korkuyordum. Yerimde duramayacak gibi hissediyordum. Zemin zıplıyor, ağaçlar sallanıyordu. Olduğum yerde sürekli sallanıyordum.

Ayakta durmak çok zordu. Nefes almak bile zordu. Ayaklarım, sarsıntı yüzünden sürekli kırılacak gibi oluyordu. Yere düşmemek ve yerimi belli etmemek için ağaca iyice tutunuyordum. Öyle bir tutunmuştum ki, diğer ağaçlar yıkılsa bile bunu sanki tutabilirmişim gibi hissettim.

Birkaç saniye sarsıntı devam etti. Sarsıntı bitince derin bir nefes alıp kafamı tekrardan ağacın gövdesinden dışarı sarkıttım ve adamlara bakmaya devam ettim.

çizim yapmayan adam, giysisinin iç cebinden iki adet, ne olduğunu göremediğim şeyler çıkardı. Dizlerini kırarak yere eğildi ve şeklin ortasını eşelemeye başladı. Hava soğuktu ve titrediğimin farkındaydım fakat umursamıyordum. Şu an şahit olduğum olaya bir daha asla şahit olamazdım. Adam, toprağı eşeledikten sonra içerisinde bir şey bıraktı. Ardından, üzerini toprakla örtüp yere bıraktığı ufak camı aldı. İçerisinde pembe sıvı vardı sanırım. Keşke daha yakından görebilseydim.

Cam şişenin ucunu kırdı ve eşelediği toprağa tamamını boşalttı. Ayağa kalktık portala doğru ilerledi ve portaldan geçti. Geçtiği gibi gözden kaybolmuştu.

Birkaç dalın kırılma, ezilme sesini işittim. Karşımdaki adamdan geldiğini düşünmüştüm. Biraz dikkat kesilince adamın henüz hareket etmeden toprağı izlediğini fark edince panikle gözlerim fal taşı gibi açıldı ve hızla arkamı döndüm. Arkamı döndüğüm an, siyah elbiseli başka bir adam karşımda belirdi. Çığlık atmama müsaade etmeden eliyle ağzımı kapattı ve vücuduyla vücudumu ağaca kilitledi. Korku ve dehşeti iliklerime kadar yaşarken beni şaşırtan ve bir nebze de olsa sakinleşmemi sağlayacak olay yaşandı. Karşımdaki adam elini kaldırıp parmağını dudağına götürdü. Susmamı istiyordu. Bana zarar vermeyecek birine benzediği için dediklerini yapmak dışında başka şansım yoktu.

OĞUZUN ANLATIMIYLA

Ebru, artık bizim çalışma odamızda çalışacaktı. Birkaç saatimiz onunla tanışmakla geçmişti. Ebru'yu tesiste görsem de hiç tanışma fırsatı bulamamıştık. Çok da neşeli bir kız çıktı kendisi. Alp ile iyi anlaşacakları belliydi. Siyah, uzun saçları beline kadar geliyordu. Gökçe ile aynı uzunlukta denebilirdi. Muhtemelen Gökçe'nin saçları daha uzundu. Gözleri ise yeşilin en açık tonuydu. Su gibi berrak ama yosun gibi de keskindi rengi. Yüzündeki çilleri ona ekstra güzellik katmıştı. Boyu ise Alp'ten biraz uzundu.

Alp ile şimdiden yakın olmaya başlamışlardı. İkisinin enerjisi de birbirlerine uyum sağlıyordu. Hem de ne uyum... Uzaktan görsem sevgili olduklarını düşünürdüm. Tipleri de yakışıyordu aslında.

"Çok oyalanmadan işe mi koyulsak?" dedi Yasemin. Hali hazırda bilgisayarın başında oturduğum için benim için hava hoştu. Ara sıra oturduğum yerden katılıyordum sohbetlerine. Üçü de derin bir sohbete dalmışlardı. Ben sürekli bilgisayara odaklansam da pek de yaptığım bir şey yoktu aslında. Evrakları okuyup okuyup duruyordum. "Yıldırım Bey'den azar yemek istemiyorum," dedi ve sandalyeden kalkıp raflara doğru ilerledi.

"Yapacağımız bir iş yok şu anlık," dedi Alp. Oturun da sohbet edelim. Haklıydı. Saatlerce ekrana bakmaktan başka b ir şey yapmıyordum. "Zaten odaları kapatmak dışında bir halt ettiği yok."

"Aynen öyle," dedi Ebru. "Oradaki odalar bana çok yakın olmasına rağmen hiç gidememiştim. O odalarda ne araştırılıyor acaba," dedi düşünceli bir sesle. "O odalarda bir iş dönüyor mudur sizce?"

Hepimiz sessiz kaldık... Ne dönebilirdi o odalarda? "Şahsen sanmam," dedim. Dedim ama... bende merak etmiyor değilim. Aniden neden kapatsınlar ki? İllaki bir sebebi olmalıdır. "Bu arada," dedim aklıma gelen bir düşünceyle. "Gökçe saatlerdir nerede?" Hepsi bana baktı ama hiçbiri cevap vermedi. Yasemin bilmiyorum dercesine omuzlarını kaldırıp başını salladı. "Ben bir gidip bakayım."

Sandalyemden kalkıp odayı terk ettim. Biraz nefes almak istiyorum. Ön bahçeye çıkıp temiz havayı ciğerlerime doldurdum. Önüme gelen ilk kişiye Gökçeyi görüp görmediğini sordum ama sonuç nafile. Cebimden sigaramı çıkartıp dudaklarımın arasına yerleştirdim. Ucunu yakıp dumanı temiz havaya saldım. İçeride sigara içilmesi kesinlikle yasaktı.

Sigaramı içerken bahçeyi geziyordum. Bir yandan etrafa bakarak Gökçe'yi arıyordum. Nereye kayboldu bu kız? Acaba eve mi gitti diye düşünmeye başladım. Elimi kaldırıp saatime baktım. Çıkış saatimize bir saat kalmıştı. Bir saat bekleyemedi mi gerçekten? Belki de önemli bir işi çıkmıştır.

Sigaramı bitirip tesise geri girdim. Girişten geçtiğiniz an karşınızda merdivenler karşınıza çıkıyordu. Merdiven demirliklerine yaklaşıp aşağı kata bakmak için kafamı eğdim. Işıklar kapanmış, kimseler kalmamıştı. Herkes altı, yedi ve sekizinci katları boşaltmışlardı. Tam gidecekken kırmızı önlüklü çalışanın aşağı indiğini gördüm. Neden sadece onlar gidebiliyordu aşağı katlara? İçimde ufaktan şüphe uyanmaya başlasa da aldırış etmeden çalışma odasına geri döndüm.

3 saat sonra.

Eve geldiğimizde hepimiz salonda oturuyorduk. Yasemin yemek masasında oturup bilgisayarıyla ilgileniyordu. Alp, televizyon seyrediyordu. Ben ise hiçbir şey yapmadan öylece oturuyordum. Gözlerim ara sıra televizyona kayıyordu. Alp, Netflix den bir film açmış onu izliyordu.

"Nerede kaldı bu Gökçe? Merak etmeye başlıyorum artık!" deyip ayağa kalktım. Salonda bir oyana bir buyana dolaşıyordum. Hızla telefonumu alıp Gökçeyi aradım ve açmadı. şaşırmamak gerekiyordu.

"Neden bu kadar gerginsin?" dedi Alp. Keyfinden hiç ödün vermiyordu. Bunu söylerken bana bile bakmamıştı. "kaç yaşında kadın. İstediği saatte gelir istediği saatte gider."

"Sence ben ondan mı bahsediyorum?" Konuşurken bir yandan da Gökçeyi arıyordum fakat telefon çalıyordu sadece... "Ya başına bir şey geldiyse? Kaç saattir ortalarda görünmüyor."

"Haklısında," diye söze girdi Yasemin. "Geç kalması başına bir şey geldiğini göstermez ki?" Ben mi fazla gergindim yoksa bunlar mı fazla sakindi anlayamıyordum. Söz konusu arkadaşlarım ve ailem olduğunda onları düşünmeden edemiyordum.

"Ama... şimdiye gelmesi gerekirdi." deyip yerime oturdum. Yok. Yerimde duramıyordum. İçimi kemiren bir korku vardı. Nedenini asla anlayamadığım bir korku. Daha fazla oturmak istemediğim için kalkıp odama doğru yürümeye başladım. Saat gece on ikiye geliyordu. Odama doğru geçerken yerin sarsıldığını hissettim. Stresten başımın döndüğünü sandım fakat hayır... deprem oluyordu.

Yerimde duramadığım için duvar kenarındaki masaya tutunuyordum. Duvarlar sallanıyor, tablolar ve eşyalar yere düşüyordu. Yavaş adımlarla duvardan destek alarak salona, arkadaşlarıma bakmaya gitmem gerekiyordu... Koridordaki lamda bir an kafama düşecek gibi sallanıyordu. Salonun kapısına varınca Alp ve Yasemin korkuyla bana baktılar. Hiçbirimiz konuşmuyor, depremin bitmesini bekliyorduk. Salondaki tablolar yere düştü. dolabın üzerindeki saksılar ve raflardaki figürler de tek tek düştüler. Evin çökmemesini ve bir an önce depremin bitmesini diliyordum.

Kapı pervazına sıkıca tutunuyordum. Alp, kanepenin yanına eğilmiş bekliyordu. Yasemin ise Masanın yanına eğilip başını kapatıyordu. Yanında bir kitaplık duruyordu. Kitaplığın üzerindeki ufak tefek dekorlar zaten yere düşmüştü fakat saksı da vardı. Dekor olarak kitaplıkta sadece saksı kalmıştı. Ufak bir saksıydı. Tam Yasemine bakmıştım ki kitaplıktan düşen saksı kafasına denk geldi. Acıyla inlediğini duydum.

Hızla yanına gidip ona destek oldum. Yasemini incelediğimde saksının elini kesmiş olduğunu fark ettim. Başını kapattığı için kafasından hasar almamıştı. bu iyi bir şeydi. Birkaç saniye sonra deprem nihayet bitti ve hepimiz rahatça soluklandık.

"Sonuna bitti," dedi Alp. Bize dönünce Yaseminin elindeki kanı görünce daha da panik oldu. "Yasemin!" deyip yanımıza fırladı. Yasemini sandalyeye oturtup eline pansuman yapmak için sağlık malzemelerini alıp yanına geri döndüm. Pek derin kesmemişti. Sıra sıra pansumanları yaptıktan sonra elini bandajla sardım.

"En azından kafandan darbe almadın," diyerek sakinleştiriyordum. Ağlamıyordu ama hızlı hızlı nefes alıyordu. Korkmuştu, hepimiz korkmuştuk. Asıl önemli olan şey ise Gökçe'ydi... Saat kaç oldu hala yok. Üstelik deprem oldu. Umarım başına bir şey gelmemiştir.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

10okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18