9. bölüm · Ankara'nın ucundaki Karadeniz

7 bölüm

Nisanur Bng

Telefon birkaç kez çaldı. Tam açmayacağını düşünmeye başlamıştım ki karşı taraftan uykulu bir ses geldi.

“Efendim?”

Dudaklarımın kenarında küçük bir gülümseme oluştu.

“Günaydın, Mert Bey.”

Birkaç saniye sessizlik oldu.

“...Ezgi?”

“Efendim?”

“Sen misin?”

“Yok, ben Ezgi'nin ruhuyum. Kendisi İstanbul'da kaldı.”

“Allah belanı vermesin, Ezgi!”

Kahkahayı tutmaya çalışarak güldüm.

“Günaydın dedik, küfür yedik.”

“Bir dakika! Sen gerçekten Ezgi misin?”

“Bilmiyorum farkında mısınız ama şu anda Üsteğmen Ezgi Kaya ile konuşuyorsunuz.”

“Ankara'nın deli kızı…”

“Bak, daha sabahın köründe başladın.”

“Sen Ankara'da mısın?”

“Evet.”

“Ne zamandır?”

“Bir saate yakın.”

“Ve bunu bana şimdi mi söylüyorsun?”

“Evet.”

“Senin sürpriz anlayışının Allah yardımcısı olsun.”

“Beni özlemişsin.”

“Özledim de insan geleceğini haber verir!”

“Özellikle sana söylemedim.”

“Niye?”

“Şaşıracağını biliyordum.”

“Kız, ben az önce yataktan fırladım! Kalbim göğsümden çıkıp koridora koştu!”

Kahkahayı tutamadım.

“Abartma.”

“Abartmıyorum! Aylarca ortada yoksun, sonra sabahın köründe arayıp ‘Günaydın Mert Bey’ diyorsun.”

“Sen nasılsın?”

“Şu an sinirliyim.”

“Demek iyisin.”

“Ezgi!”

“Tamam, tamam. Bir şey isteyeceğim senden.”

“Ha! İşte asıl meseleye geldik. Biliyordum zaten. Sen beni durup dururken aramazsın.”

“Beni alıp senin eve götürmen gerekiyor. Valizimi sana bırakacağım. Üniformalarımı giyip karargâha geçeceğim. Akşama doğru da beni alırsın.”

“Bir de emir veriyor.”

“Komutanım ben.”

“Komutanım diye diye bütün hayatımı sömürdün zaten.”

“Bak, söz, bütün söylenmelerini dinleyeceğim.”

“Senin sözlerine güvenmiyorum.”

“Çünkü?”

“Senin ‘söz’ dediğin şey genelde benim başıma iş açıyor.”

Gülerek başımı iki yana salladım.

“Tamam, Mert. Konum atıyorum. Ama arabayı hızlı kullanma.”

“Komutanım, sen bana bunu mu söylüyorsun?”

“Evet.”

“Benim arabayı nasıl kullandığımı unuttun mu?”

“Hayır. Zaten o yüzden söylüyorum.”

“Tamam be, komutan. Yavaş kullanacağım.”

Tam telefonu kapatacakken sesi yeniden duyuldu.

“Kız…”

“Efendim?”

“Vallahi geldin mi sen?”

İçimden “Vallahi geldim!” diye bağırmak geçti ama yanımdaki korumalara bakıp kendimi tuttum.

“Hadi yakışıklı, kapatıyorum.”

“Ezgi?”

“Efendim?”

“Hoş geldin.”

Gülümsemem biraz daha büyüdü.

“Sağ ol, Mert.”

Telefonu kapattım.

---

Kafenin terasında Mert'i bekliyordum. Ankara'nın serin sabah havası yüzüme vururken gözlerim aşağıdaki yola takıldı. Çok geçmeden tanıdık bir araba kafenin önünde durdu.

Mert.

Arabadan iner inmez gözleri beni buldu. Birkaç saniye olduğu yerde kaldı, ardından hızlı adımlarla terasa çıktı.

“Yok artık…”

Gülümseyerek ayağa kalktım.

“Şaşırdın mı?”

“Şaşırmak mı? Kız, sen gerçekten gelmişsin.”

Birkaç saniye birbirimize baktıktan sonra sarıldık.

“Hoş geldin be deli kız.”

“Özlemişsin.”

“Biraz.”

“Biraz mı?”

“Tamam, çok. Şımarma.”

Gülerek ayrıldım.

“Sen hiç değişmemişsin.”

“Sen de hâlâ baş belasısın.”

Birlikte oturduk. Mert hâlâ bana inanamayarak bakıyordu.

“Cidden Ankara'dasın.”

“Cidden.”

“Ve kimseye söylemedin.”

“Kimseye.”

“Bana bile son anda söyledin.”

“Valizimi bırakacak birine ihtiyacım vardı.”

Kaşlarını kaldırdı.

“Ha! Demek bütün bu kavuşmanın altında valiz meselesi varmış.”

“Çok konuşuyorsun.”

“Sen de hâlâ laf sokuyorsun. Tamam, gerçekten Ezgi'sin.”

Güldüm. Sonra yüzümü biraz ciddileştirip ona baktım.

“Mert?”

“Hı?”

“Diğerlerinin haberi var mı?”

“Yok.”

“Emin misin?”

“Eminim. Sen söylemeden kimseye tek kelime etmedim.”

“Kimseye söylemeyeceksin, değil mi?”

“Merak etme. Ne zaman istersen o zaman öğrenirler.”

Başımı hafifçe salladım.

“Sağ ol.”

Mert arkasına yaslanıp sırıttı.

“Ama senin bu gizli gelme işin hiç normal değil.”

“Normal olmak zorunda değil.”

“Doğru. Sen zaten hiçbir zaman normal değildin.”

Gülümseyerek kahvemden bir yudum aldım.

Aylar sonra yeniden Ankara'daydım. Ve Mert'in karşısında otururken, her şey garip bir şekilde eskisi kadar tanıdık geliyordu.
Mert'le biraz daha sohbet ettikten sonra kafeden çıktık. Arabaya binip onun evine doğru yola koyulduk.

Yol boyunca İstanbul'da yaşadıklarımı, ben Ankara'dayken burada neler olduğunu konuştuk. Aylarca birikmiş o kadar çok şey vardı ki konu konuyu açıyor, zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorduk.

Mert'in evi annemlerin evinden çok uzak değildi. Bu yüzden fazla oyalanmadan işimi halledip çıkmayı düşünüyordum. Karargâhta beni bekleyen yeni bir tim, yeni bir görev ve tanışmam gereken insanlar vardı.

Evin önüne geldiğimizde arabadan hızlıca indim. Valizimi alıp Mert'in peşinden eve girdim.

Kapıdan içeri adımımı attığım anda yıllardır bildiğim o tanıdık sıcaklık karşıladı beni.

Ama ev sessizdi.

Mert'in ailesini biliyordum.

Babası, annesi ona hamileyken geçirdiği bir kalp krizi sonucu hayatını kaybetmişti. Annesi bu acıyla yıkılmış olsa da Mert'i dünyaya getirmekten vazgeçmemişti.

Pamuk Nene anlatmıştı bana bunları.

Mert'in doğduğu gün, annesi onu kucağına almış, emzirmiş, kokusunu içine çekmiş ve göğsünde uyutmuştu. Ertesi sabah ise hayata veda etmişti.

Mert'in hayatındaki ilk ve son anne kokusu olmuştu o.

Yıllar sonra ben İstanbul'da yeni görevime alışmaya çalışırken Ankara'dan Pamuk Nene'nin vefat ettiği haberi gelmişti.

Üç yıl olmuştu.

O günden beri Mert bu evde tek başına yaşıyordu.

Ankara'da onu seven insanlar, dostları, sıcak bir çevresi vardı. Ama insanın etrafında ne kadar kalabalık olursa olsun, bazı boşlukları kimse dolduramıyordu.

Mert'in düşüncelerini dağıtmamak için sessizce odama geçtim.

Valizimi açıp üniformamı çıkardım. Hızlıca üzerimi değiştirip saçlarımı toparladım. Aynada kendime son bir kez baktım.

Artık görev vaktiydi.

Üniformamın düğmesini ilikleyip odadan çıktım.

Mert salonda beni bekliyordu. Beni görünce birkaç saniye sessizce baktı.

“İşte şimdi eski Ezgi geldi,” dedi.

“Eski değil. Yeni görevdeki Ezgi.”

“Daha beter yani?”

Gülerek başımı iki yana salladım.

“Çok konuşuyorsun.”

“Sen de çok çabuk kaçıyorsun.”

“Görev beklemiyor.”

“Ne?”
“Görev beklemiyor.”

“Ne?”

“Beni karargâha bırakacaksın.”

Mert birkaç saniye yüzüme baktı.

“Ben mi?”

“Evet, sen.”

“Sabahın köründe evimden kaldırdın, valizini bıraktın, şimdi de şoförlük yaptırıyorsun.”

“Arkadaşlık dediğin böyle bir şey.”

“Sen arkadaşlığı bayağı yanlış anlamışsın.”

Gülerek kapıya yöneldim.

“Geliyor musun?”

“Geliyorum, geliyorum.”

Birlikte evden çıktık. Mert arabasının kapısını açarken bana bakıp başını iki yana salladı.

“Seninle uğraşmak gerçekten zor.”

“Buna rağmen hâlâ uğraşıyorsun.”

“Ne yapayım? Özlemişim.”

Bu kez cevap vermedim. Sadece gülümsedim.

Arabaya bindikten sonra Ankara'nın yolları yeniden önümüzden akmaya başladı. Bu kez nereye gittiğimi biliyordum.

Karargâha.

Yeni görevime.

Yeni timime.

Yol boyunca Mert, “Oradakiler nasıl?” diye birkaç kez sordu. Ben de fazla ayrıntıya girmeden bildiklerimi anlattım. O ise her zamanki gibi araya kendi yorumlarını sıkıştırıp durdu.

“Umarım seninle baş edebilirler.”

“Niye?”

“Çünkü ben yıllardır baş edemiyorum.”

“Sen zaten beceriksizsin.”

“Bak, daha karargâha varmadan başladın.”

Gülerek camdan dışarı baktım.

Bir süre sonra araç yavaşladı.

Karargâhın girişine geldiğimizde içimdeki o tanıdık görev hissi yeniden ağır bastı. Omuzlarımı dikleştirip derin bir nefes aldım.

Mert arabayı durdurdu.

“Geldik.”

Kapıyı açıp inmeye hazırlanırken bana baktı.

“Ezgi.”

“Efendim?”

“Dikkatli ol.”

Bu kez yüzündeki ifade ciddiydi.

“Olurum.”

“Bir de…”

“Ne?”

“Akşam seni almaya geleceğim. Sakın ‘ben kendim giderim’ falan deme.”

Gülümsedim.

“Tamam, yakışıklı.”

Arabadan indim.

Kapıyı kapattıktan sonra birkaç saniye bana baktı. Ardından elini kaldırıp selam verdi.

Ben de karşılık verdim.

Araba uzaklaşırken arkasından kısa bir süre baktım. Sonra önüme döndüm.

Karargâhın kapısından içeri adımımı attığım anda Mert'in sesi, kahkahası ve sabahki sıcaklık geride kaldı.

Şimdi Üsteğmen Ezgi Kaya olarak yeni timimle tanışma zamanıydı.