2. bölüm / 2
Anka Pençesi|B2| Vatan Sağolsun
Bölümler 2Şu an: |B2| Vatan Sağolsun
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Suriye’nin kavurucu sıcağından kopup gelen helikopterin pervaneleri, Yüksekova’nın sert rüzgarıyla buluştuğunda Anka Timi yorgun ama dik bir duruşla iniş yaptı. Helikopterin kapısı açılır açılmaz, toz bulutunun içinden önce Kurtuluş Yüzbaşı, ardından kucağında hâlâ sargı bezleri olan Nilsu çıktı.
"Yıldız, motoru kapat. İki saat istirahat, sonra rapor için harekat merkezine," diye gürledi Kurtuluş. Sesi her zamanki gibi çelik gibiydi ama gözleri gayriihtiyari bir adım arkasındaki Nilsu’nun üzerinde asılı kalıyordu.
Keleş (Zekeriyya), botlarını yere vurup tozunu silkerken Serap’a (Dilara) fısıldadı: "Gördün mü? Komutan helikopterden inerken Doktor Hanım’ın koluna girdi. Ben on yıldır bu adamla dağa çıkarım, daha benim koluma bir kere girmişliği yok."
Serap bıyık altından güldü. "Sana niye girsin Keleş? Sen devrilen çam ağacı gibisin. Ama bak, Göktürk’ün pençeleri doktora gelince kadife eldivene dönüyor."
Geçmişin İzi:
Aslında timin bilmediği bir gerçek vardı: Bu onların ilk karşılaşması değildi. İki yıl önce, Hakkari’nin en kuytu sınır karakollarından biri yoğun ateş altındayken, yaralı bir askeri tahliye etmek için gelen helikopterde Nilsu vardı.
Kurtuluş, o gün kan revan içinde, omuzunda bir can taşıyarak helikoptere daldığında karşısında maskeli, gözleri yorgunluktan kan çanağına dönmüş ama elleri bir an bile titremeyen o sivil kadını görmüştü.
"Bırak onu yere Yüzbaşı! Nefes almıyor!" diye bağırmıştı Nilsu o kaosun içinde.
Kurtuluş, "Öldü mü?" diye sormuştu sesi titreyerek.
Nilsu, elindeki neşteri bir büyücü gibi kullanırken kafasını kaldırmadan cevap vermişti: "Ben bitti demeden kimse ölemez. Şimdi git ve dışarıdaki cehennemi durdur, burası benim savaş alanım!"
O gün Kurtuluş, hayatında ilk kez bir sivilden emir almış ve garip bir şekilde o sese itaat etmişti.
Karargah Hayatı ve Koruyucu Göktürk
Akşam yemeği için yemekhaneye geçildiğinde tim, Kurtuluş’un garip hallerini izlemeye başladı. Nilsu, sivil kıyafetleriyle tepsi sırasına girdiğinde Kurtuluş aniden yanında bitti.
"Doktor, o yemek acıdır, senin midene dokunur. Keleş! Git mutfaktan doktora az baharatlı bir şeyler ayarla," dedi Kurtuluş.
Keleş elindeki ekmeği havada bırakıp şaşkınlıkla baktı. "Emredersiniz komutanım ama ben daha kendi yemeğimi alamadım?"
Nilsu araya girdi, elindeki tepsiyi Kurtuluş’un göğsüne hafifçe ittirdi. "Yüzbaşı, ben sahrada konserve kutusundan taş ayıklayıp yiyen biriyim. Senin korumacılığın bayat ekmekten daha sert, biraz gevşe. Ayrıca Keleş’in yemeğine çökme, adam zaten sabahtan beri mermi taşıyor."
Tim üyeleri masada birbirine bakıp bıyık altından gülmeye başladı. Pençe (Eren Başçavuş) boğazını temizleyip konuyu dağıttı: "Komutanım, yeni plan ne? Binbaşı Kalkan’ın odasında haritalar yeniden açılmış diyorlar."
Kurtuluş, Nilsu’nun ters bakışından kaçarak masaya oturdu. "Yarın şafakta El-Bab’ın daha derinlerine giriyoruz. İstihbarat büyük bir sevkiyat olduğunu söylüyor. Bu sefer doktoru üs bölgesinde bırakıyoruz."
Nilsu kaşığını masaya bıraktı, sesi buz gibiydi: "O sevkiyatın gideceği köyde salgın hastalık riski var Yüzbaşı. Ben gelmezsem, o köydeki sivilleri değil, senin timini bile kurtaramazsın. Yani... Ben de geliyorum."
Kurtuluş dişlerini sıktı. "Hayır."
Nilsu gülümsedi. "Evet."
Asena (Yıldız) araya girdi: "Komutanım boşuna uğraşmayın. Gökyüzünde ben, yerde o... Sizin bu huysuzluğunuzla baş edebilecek iki kadınız, kaçışınız yok."
Yeni Hedef: Operasyon Odası
Gece yarısı Binbaşı Kalkan’ın odasında gergin bir hava vardı. Masanın üzerinde yanan kırmızı ışık, Suriye sınırındaki yeni koordinatları gösteriyordu.
"Anka," dedi Binbaşı Kalkan. "Bu sadece bir baskın değil. Bu, terör koridorunun can damarını kesme operasyonu. Yarın sabah 04:00’te tekerlek keseceksiniz. Doktor Hanım da sizinle; sıhhi tahliye ve sivil temas için onun orada olması şart."
Kurtuluş, nizamiyeden çıkarken Nilsu’yu durdurdu. Karanlıkta sadece gözleri parlıyordu. "Bak Nilsu... Orası oyun alanı değil. Eğer bir tek çizik alırsan, kendimi asla affetmem. O yüzden dibimden ayrılmayacaksın."
Nilsu, Kurtuluş’un kolundaki Anka armasını okşadı. "Korkma Göktürk. Senin pençelerin varsa, benim de neşterim var. Biz birbirimizi tamamlıyoruz, farkında değil misin?"
Kurtuluş bir şey demedi ama timin arkadan gelen fısıltılarını duydu.
Keleş: "Komutanım, koruma mesafesi standartların altına düştü, radar yakalıyor!"
Kurtuluş arkasına bakmadan bağırdı: "Keleş! Şınav pozisyonu al, çabuk!"
Karargahın bahçesi, gece yarısı timin gülüşmeleri ve Keleş’in "Vatan sağ olsun!" diyerek çektiği şınav sesleriyle inledi. Yarın, ateşin içine tekrar yürüyeceklerdi ama bu sefer kalplerinde farklı bir sıcaklık vardı.
Yeni operasyonun kalbinde, ateş hattında nele
KIZIL KAR, BEYAZ KEFEN
Hakkari’nin buz kesen şafağı, karargahın koridorlarında yankılanan o uğursuz siren sesiyle yırtıldı. Gece yarısı gelen acil istihbarat, sınırın sıfır noktasındaki bir karakolun ağır saldırı altında olduğunu bildiriyordu. Dinlenmeye fırsat bulamayan Anka Timi, saniyeler içinde tam teçhizat helikopter pistine koştu. Nilsu, üzerinde askeri kamuflaj montu ve elinde tıbbi çantasıyla, hayatında ilk kez bu kadar gergin bir sessizliğe şahit oluyordu.
"Yıldız, kalkış için onay bekleme! Bas bas!" diye kükredi Kurtuluş. Telsizden gelen çatışma sesleri, helikopterin içindeki havayı barut kokusundan daha ağır hale getiriyordu.
Nilsu, yanındaki Keleş’e baktı. Zekeriyya, her zamanki şakacı halinden eser kalmamış bir şekilde tüfeğinin şarjörünü son kez tokatlıyordu.
"Keleş... Korkuyor musun?" diye fısıldadı Nilsu, helikopterin gürültüsü arasında.
Zekeriyya kafasını kaldırdı, omuzundaki o küçük oğlunun fotoğrafının olduğu bölmeye dokundu ve gülümsedi. "Korku bize haram be Doktor Hanım. Biz ölürsek vatan sağ olur, ama biz ölürsek oğlum yetim kalır. Tek derdim o. Ama bugün o gündür, biliyorum."
Cehennemin Ortası
Helikopter tekerlek kesmeden, tim halatlarla ateş hattının tam ortasına indi. Nilsu, ayakları toprağa değer değmez kulakları sağır eden bir patlamayla yere kapaklandı. Etraf toz, duman ve kulak tırmalayan mermi ıslıklarıyla doluydu.
"Doktor! Başını kaldırma! Kayaların arkasına sız!" diye bağırdı Kurtuluş. Nilsu, televizyonlarda izlediği savaşın gerçek yüzüyle o an tanıştı. Toprak suratına sıçrıyor, etrafındaki kayalar mermilerin etkisiyle parçalanıyordu. Asker olmanın sadece bir üniforma değil, her an ölüme "hoş geldin" demek olduğunu o an iliklerine kadar hissetti.
Keleş, ağır makinalı tüfeğiyle öne atıldı. "Ben sizi korurum! Geçin arkaya!"
Zekeriyya, timin önünde bir kalkan gibi durmuş, mermi yağdırıyordu. Ancak karşı tepeden gelen keskin nişancı atışları ve yoğun yaylım ateşi, savunma hattını yarmaya başladı.
Zekeriyya’nın Vedası
"KELEŞ! YAT YERE!" Kurtuluş’un çığlığı kayalıklarda yankılandı ama çok geçti.
Zekeriyya, açıkta kalan yaralı bir eri çekmek için siperinden fırladığı anda ilk kurşunu omzundan yedi. Sarsıldı ama durmadı. Yaralı askeri yakasından tutup kayanın arkasına fırlatırken ikinci, üçüncü ve dördüncü kurşunlar sırtına saplandı.
Nilsu, dehşet içinde izliyordu. Keleş yere düşmüyordu. Sanki görünmez bir güç onu ayakta tutuyordu. Namlusunu tekrar doğrulttu, tetiğe asıldı. O sırada beş, altı, yedi... Mermiler göğsüne, bacaklarına, karnına arka arkaya iniyordu.
"DOKTOR! MÜDAHALE ET!" diye bağırdı Alparslan (Pars) gözyaşları içinde ateş ederken.
Nilsu, mermilerin arasından sürünerek Keleş’in yanına ulaştı. Zekeriyya dizlerinin üzerine çökmüştü. Kan, kamuflajından boşalıp karları kızıla boyuyordu. Nilsu elleri titreyerek turnikeyi çıkarmaya çalışırken, Keleş’in vücudundaki delikleri saymaya çalıştı. Tam onyedi kurşun izi... Onyedi delik, onyedi yara.
"Zekeriyya! Bak bana, sakın kapatma gözlerini! Oğlun... Oğlun bekliyor!"
Zekeriyya’nın ağzından kanlı bir köpük yükseldi. Nilsu’nun elini sımsıkı tuttu, eldiveni sırılsıklam kan olmuştu. Gözlerindeki o her zamanki neşe, yerini sonsuz bir huzura bırakıyordu. Son bir gayretle fısıldadı:
"Doktor... Hanım... Oğluma söyle... Babası... Babası korkmadı. Vatan... Vatan sağ..."
Cümlesi bitmedi. Keleş’in başı Nilsu’nun omzuna düştü. Onyedi kurşunun açtığı yaradan sızan kanlar, Nilsu’nun beyaz önlüğüne ve ellerine bulaştı. Nilsu, hayat kurtarmaya yemin etmişti ama o an ölümün karşısında ne kadar çaresiz olduğunu anladı. Haykırışı, dağların yankısında boğuldu.
Anka’nın Öfkesi
Kurtuluş, Zekeriyya’nın cansız bedeninin başında diz çökmüş olan Nilsu’yu ve kanlar içindeki kardeşini gördüğünde, içinde bir şeyler koptu. O huysuz, disiplinli adam gitmiş; yerine gözü dönmüş bir Anka gelmişti.
"ANKA! İMHA ET!"
Kurtuluş, mevzisinden fırlayıp mermi yağmuru altına daldı. Keleş’in şehadeti, timi birer ölüm makinesine dönüştürmüştü. Pars ve Pençe, kayaların arasından birer hayalet gibi sızıp karşı tepeyi ateşe boğdular.
Operasyon bittiğinde, tepede sadece sessizlik ve yanık barut kokusu kalmıştı. Kurtuluş, yavaş adımlarla Zekeriyya’nın yanına yürüdü. Nilsu hâlâ Keleş’in elini bırakmamıştı, hıçkırıkları sarsıcıydı.
Kurtuluş, Nilsu’nun omuzuna elini koydu. Sesi titriyordu: "Gidiyoruz Doktor. Onu... Onu eve götürüyoruz."
Nilsu ayağa kalktığında, o eski neşeli kadından eser kalmamıştı. Gözlerindeki bakış artık bir askerin bakışı kadar sert ve kederliydi. Üniformasındaki kanlara baktı, sonra Kurtuluş’a.
"Siz her gün... Her gün bu acıyla mı yaşıyorsunuz?" diye sordu kısık bir sesle.
Kurtuluş cevap vermedi. Sadece Zekeriyya’nın omuzundaki Türk bayrağını söküp avucuna sıktı. O gece helikopter havalandığında, içindeki sessizlik motor gürültüsünden daha yüksekti. Anka, bir kanadını dağda bırakmış, küllerinden değil, kanından yeniden doğmaya yemin ederek üsse dönüyordu.
**************
İstek sahne?
Bölüm Nasıldı?
#Nilkur'un Tanışma Süreci Gelsin mi?
Bölüm Nasıldı?
Karakter Geçmişini Gösterelimmi?
Bölüm etkileşimi
