3. bölüm / 4
Always and Forever | The Mikaelsons 🫀🗡️2
Bölümler 4Şu an: 2
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
MS 989
Mikaelson Köyü
Tahta kılıçların birbirine çarpma sesi avlunun öbür ucundan duyuluyordu.
Tak!
Tak!
"Teslim ol!"
Elijah kılıcını Klaus'a doğrulttu.
Klaus birkaç adım geri çekilip sırıttı.
"Asla."
Dokuz yaşındaydı ve on yedi yaşındaki ağabeyini yenebileceğine gerçekten inanıyordu.
Bu özgüvenin nereden geldiğini bilmiyordum.
Muhtemelen benden.
Elijah yeniden hamle yaptı.
Klaus son anda yana kaçtı.
"Hızlı olman gerekiyor."
Elijah kaşını kaldırdı.
"Bunu bana mı söylüyorsun?"
Klaus'un sırıtışı büyüdü.
"Evet."
Elijah bu kez daha hızlı saldırdı.
Klaus kılıcı güçlükle savuşturup iki adım geriye sendeledi.
Kahkahamı tutamadım.
Klaus hemen bana döndü.
"Abla, gördün mü?"
Yanlış hareket.
Elijah tahta kılıcının ucunu Klaus'un göğsüne dokundurdu.
"Öldün."
Klaus aşağı baktı.
Sonra Elijah'ya.
"Ben ona bakıyordum."
"Savaşırken başka yere bakmazsın."
"Sen düşmanım değilsin."
Elijah'ın yüzündeki ciddiyet bir an dağıldı.
Kılıcını indirdi.
"Doğru."
Klaus tam da bunu bekliyormuş gibi bir anda eğilip kılıcını Elijah'ın belindeki eski deri kemere vurdu.
Çat!
Kemer ortadan ikiye ayrıldı.
Elijah'ın kılıfı yere düştü.
Sessizlik.
Klaus önce kemere baktı.
Sonra Elijah'ya.
Sonra bana.
Bir anda kahkahaya boğuldu.
"Yendim!"
Elijah aşağı baktı.
"Beni öldürmedin."
"Kemerini öldürdüm."
Bu kez ben de güldüm.
Klaus koşarak yanıma geldi.
"Gördün mü?"
"Gördüm."
"Kazandım."
"Elijah kılıcını indirmişti."
Klaus omuz silkti.
"Ben indirmedim."
"Ne kadar asil."
Saçları terden alnına yapışmıştı.
Elimi kaldırıp geriye doğru düzelttim.
"Şu hâline bak."
"Ne olmuş?"
"Ter içindesin."
"Çünkü savaştım."
"Dokuz yaşındasın."
Gömleğinin yakasını düzelttim.
"Oynadın."
Klaus yüzünü buruşturdu.
"Ben savaşçı olacağım."
"Önce gömleğini üzerinde düzgün tutmayı öğren."
"Abla..."
"Dur."
Omzundaki tozu silkeledim.
Saçının bir tarafını yeniden düzelttim.
Sonra biraz geri çekilip ona baktım.
"Tamam."
Klaus hemen doğruldu.
"Nasılım?"
Gülümsedim.
"Çok yakışıklı."
Yüzü anında aydınlandı.
Elijah bizi izliyordu.
Göz göze geldiğimizde ağzının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Ne?"
"Hiç."
"Öyle bakma."
"Bir şey söylemedim."
Tam o sırada Rebekah koşarak yanıma geldi.
"Abla!"
Kollarını kaldırdı.
Hiç düşünmeden onu kucağıma aldım.
Yedi yaşındaydı ama fırsatını bulduğu anda hâlâ taşınmak istiyordu.
Boynuma sarıldı.
"Kol topumu aldı."
Kol hemen arkasındaydı.
Elinde bezden yapılmış küçük topu tutuyordu.
"Yerdeydi."
Rebekah yüzünü omzuma yasladı.
"Ben bırakmıştım."
Elijah kopmuş kemerini elinde tutarken kuru bir sesle:
"Kol'un yeni yasasına göre yere bırakılan her şey artık Kol'a ait."
Kol ciddi ciddi başını salladı.
"Evet."
Güldüm.
Elimi uzattım.
"Ver bakalım."
Kol topu avucuma bıraktı.
Rebekah'ya uzattım.
Rebekah aldı, sonra birkaç saniye Kol'a baktı.
"Birlikte oynayabiliriz."
Kol'un yüzü anında aydınlandı.
"Tamam."
Saçını karıştırdım.
"Bak, dünya kurtuldu."
Klaus hâlâ yanı başımdaydı.
Rebekah kucağımda biraz daha yerleşince onun yüzünde küçücük bir şey fark ettim.
Kaşımı kaldırdım.
"Ne?"
"Hiç."
Bu sefer uzatmadım.
Kol ile Rebekah top oynamaya başladılar.
Elijah hâlâ kemerini inceliyordu.
Klaus tahta kılıcını omzuna koymuş, kendi kendine muhtemelen zaferinin ne kadar büyük olduğunu düşünüyordu.
Henrik ise evin içindeydi.
Esther'la.
Avlu birkaç dakikalığına sakindi.
Sonra kapı açıldı.
Klaus'un yüzündeki gülümseme ilk kaybolan oldu.
Mikael dışarı çıktı.
Bir anda herkesin bedeni değişti.
Elijah dikleşti.
Kol'un kahkahası kesildi.
Rebekah topu elinde tuttu.
Klaus'un eli tahta kılıcın sapında sertleşti.
Benim bakışım ise doğrudan ona kaydı.
Mikael yerdeki kopmuş kemeri gördü.
Sonra Elijah'ın elindeki kılıca baktı.
En son Klaus'a.
"Dövüşüyordunuz."
Elijah cevap verdi.
"Çalışıyorduk."
Mikael kısa, küçümseyen bir nefes verdi.
"Buna çalışmak mı diyorsun?"
Kimse cevap vermedi.
Ayağının ucuyla yerdeki diğer tahta kılıcı Klaus'a doğru itti.
"Kaldır."
Klaus birkaç saniye tereddüt etti.
Sonra eğilip aldı.
"Elijah."
Elijah da kılıcını kaldırdı.
"Saldırın."
İkisi de kıpırdamadı.
Mikael'in sesi sertleşti.
"Saldır dedim."
Klaus Elijah'ya baktı.
Elijah çok hafif başını iki yana salladı.
Mikael bunu gördü.
"Ne bekliyorsun?"
Klaus yutkundu.
"Biz zaten çalıştık."
Mikael yerdeki kopmuş kemere baktı.
"Rakibinin kemerini kesmişsin."
Klaus'un yüzünde bir an için küçücük bir gurur belirdi.
Mikael'in sonraki cümlesi onu tamamen sildi.
"Boğazını neden kesmedin?"
Avluda hava dondu.
Elijah hemen:
"Baba."
dedi.
Mikael elini kaldırdı.
"Cevap versin."
Klaus'un parmakları kılıcın sapında sıkılaştı.
"O Elijah."
"Bunu görüyorum."
"Ağabeyim."
"Bir gün karşındaki kişi ağabeyin olmayacak."
Klaus'un omuzları gerildi.
Mikael birkaç adım yaklaştı.
"Bir savaşçı tereddüt etmez."
Dayanamadım.
"O dokuz yaşında."
Mikael bana dönmeden:
"Sen karışma."
dedi.
Rebekah'yı yavaşça yere bıraktım.
Klaus'a baktım.
"Bana bak."
Başını hemen çevirdi.
"Kılıcı indir."
Klaus indirdi.
Mikael'in yüzü karardı.
"Victoria."
"Yeterince oynadılar."
"Ben yeter dediğimde yeter."
"Bugün hayır."
Mikael bu kez bana döndü.
"Onu sen yetiştirmiyorsun."
Cümle beklediğimden sert vurdu.
Yüzümde hiçbir şey değiştirmedim.
Ama Elijah'nın bakışının bir an bana kaydığını gördüm.
Sadece bir an.
"Ben de öyle bir şey söylemedim."
Mikael tekrar Klaus'a baktı.
"Kılıcını kaldır."
Klaus kıpırdamadı.
"Kaldır."
Klaus yavaşça kaldırdı.
Mikael Elijah'ya döndü.
"Saldır."
Elijah derin bir nefes aldı.
"Baba, yeter."
"Saldır."
"Elimizden geleni yaptık."
"SALDIR."
Elijah'nın çenesi gerildi.
Klaus ise Mikael'in yüzüne bakıyordu.
Sonunda Elijah kılıcını kaldırdı.
Klaus ilk hamleyi yaptı.
Elijah rahatça savuşturdu.
"Daha sert."
Klaus bir kez daha saldırdı.
Elijah engelledi.
Mikael:
"Devam et."
Klaus bir hamle daha yaptı.
Tak!
Elijah geri çekildi.
"Klaus, yeter."
Klaus duracak gibi oldu.
Mikael bağırdı.
"DEVAM ET!"
Klaus tekrar saldırdı.
Elijah kılıcı savuştururken ona alçak sesle:
"Klaus, dur."
dedi.
Klaus'un gözleri kısa bir an Elijah'ya kaydı.
Ama Mikael tekrar bağırdı.
"DURMA!"
Klaus yeniden saldırdı.
Bu kez daha sert.
Elijah geriye çekildi.
"Klaus."
Tak!
"Klaus, yeter."
Tak!
Klaus nefes nefeseydi.
Mikael'in sesi arkasından gelmeye devam ediyordu.
"Daha sert!"
Klaus saldırdı.
"Devam!"
Bir daha.
"Daha hızlı!"
Bir daha.
Elijah artık savunmak dışında bir şey yapmıyordu.
"Klaus, beni dinle."
Klaus'un yüzü gerilmişti.
"Dur."
Bir anlık tereddüt.
Mikael hemen:
"DEVAM ET!"
Klaus dişlerini sıkıp tekrar saldırdı.
Elijah kılıcı zorla savuşturdu.
"Klaus!"
Klaus duymadı.
Ya da duyamıyordu.
Sadece Mikael'in sesini dinliyordu.
"Daha sert!"
Tak!
"Korkak gibi vurma!"
Tak!
"DEVAM ET!"
Elijah'ın yüzündeki sabır sonunda endişeye dönüştü.
"Klaus, dur artık!"
Klaus yeniden kılıcını kaldırdı.
İşte o anda sesim avlunun tamamında yankılandı.
"NIKLAUS MIKAELSON!"
Kılıç havada kaldı.
Tamamen.
Mikael sustu.
Elijah bile dönüp bana baktı.
Klaus'un göğsü hızla inip kalkıyordu.
Başını bana çevirdi.
Tek kelime daha söylemedim.
Sadece ona baktım.
Sonra elimle yanımı işaret ettim.
"Buraya."
Klaus hiç tereddüt etmedi.
Tahta kılıcı elinden bıraktı.
Tak.
Doğrudan yanıma geldi.
Mikael'in önünden.
Elijah'nın yanından.
Kimseye bakmadan.
Bir saniye sonra yanımdaydı.
Elimi omzuna koydum.
Klaus bana biraz daha yaklaştı.
Mikael'in yüzündeki öfke görülmeye değerdi.
"Ben ona devam etmesini söyledim."
Ona baktım.
"Ben de durmasını söyledim."
"Ben babasıyım."
"Elbette."
Mikael bir adım attı.
"Klaus."
Klaus bana baktı.
Mikael tekrar:
"Oradan çık."
Klaus kıpırdamadı.
Elim omzundaydı.
Parmaklarım hafifçe sıkıldı.
"Olduğun yerde kal."
Klaus kaldı.
Mikael'in yüzündeki öfke daha da büyüdü.
Elijah birkaç adım ötede bize bakıyordu.
Mikael elini kaldırdı.
Klaus'a doğru.
Bu kez hiç düşünmedim.
Parmaklarımı hafifçe kıvırdım.
Mikael olduğu yerde durdu.
Bir anda.
Kolu havada kaldı.
Bacakları kilitlendi.
Boynundaki kaslar gerildi.
Ne kadar zorladıysa da hareket edemedi.
Kol'un ağzı hafifçe açıldı.
Rebekah bana sokuldu.
Klaus başını kaldırıp bana baktı.
Elijah ise Mikael'in bedenine, sonra elime baktı.
Mikael'in yüzü öfkeyle gerildi.
"Victoria."
Cevap vermedim.
Parmaklarımı biraz daha kapattım.
Mikael'in havadaki kolu istemsizce birkaç santim geriye çekildi.
"Beni bırak."
"Hayır."
"Büyüyü boz."
"Hayır."
Mikael bütün gücüyle hareket etmeye çalıştı.
Hiçbir şey olmadı.
"Bana büyü yapmaya nasıl cüret edersin?"
Sesim sakindi.
"Klaus'a dokunma."
Mikael'in bakışları Klaus'a kaydı.
Klaus hâlâ benim yanımdaydı.
"Victoria."
Bu kez Elijah'nın sesiydi.
Alçak.
Endişeli.
Ona bakmadım.
Mikael'i bırakmadım.
Kapı açıldı.
Esther dışarı çıktı.
Yanında Henrik vardı.
Beş yaşındaki Henrik annesinin elini tutmuş, ne olduğunu anlamadan babasına bakıyordu.
Esther önce Mikael'i gördü.
Sonra beni.
Yüzü değişti.
"Victoria."
"Anne."
"Neyi yaptığını sanıyorsun?"
"Onu durduruyorum."
"Büyüyü boz."
"Hayır."
Elijah hemen araya girdi.
"Anne, baba Klaus'a vuracaktı."
Esther ona bile bakmadı.
"Bu seni ilgilendirmez."
Elijah'nın kaşları çatıldı.
"Nasıl ilgilendirmez?"
"Yeter."
Esther yeniden bana döndü.
"Büyüyü boz."
Elimi indirmedim.
Mikael hâlâ kıpırdayamıyordu.
"Hayır."
Esther'ın gözlerinde o tanıdık parıltıyı gördüm.
Ama geç kalmıştım.
Görünmez bir güç göğsüme çarptı.
Bedenim geriye savruldu.
Nefesim kesildi.
Sırtım yere çarptığı anda büyü bozuldu.
Mikael serbest kaldı.
Klaus hemen yanıma koştu.
"Abla!"
Elijah da birkaç saniyede yanımdaydı.
"Victoria."
Dirseğimden tutup doğrulmama yardım etti.
"İyiyim."
"Bir dakika önce havada uçtun."
"Fark ettim."
Klaus diz çökmüştü.
Yüzüme bakıyordu.
Elimi hemen saçına götürdüm.
"İyiyim."
"Canın acıdı."
"Geçecek."
Elijah bana baktı.
"O iyi değil."
Klaus'un yüzü daha da düştü.
Elijah bunu fark etti.
"Yani... ölmüyor."
Ona baktım.
"Çok yardımcı oldun."
"Rica ederim."
Ayağa kalktım.
Mikael bize doğru yürüyordu.
Elijah hemen önüme geçti.
"Yeter."
Mikael ona baktı.
"Çekil."
Elijah çekilmedi.
Esther'ın sesi sert çıktı.
"Victoria."
Ona döndüm.
"Babana saygı duy."
Bir an sessizlik oldu.
Sonra:
"Ben ona saygı duymayı dokuz yıl önce bıraktım."
Elijah'nın yüzü anında değişti.
Başını bana çevirdi.
Gözlerinde yalnızca kısa, keskin bir endişe vardı.
Klaus kaşlarını çattı.
Kol bana anlamsızca baktı.
Rebekah da.
Esther'ın yüzü ise öfkeyle gerildi.
Mikael'in eli bir anda yüzüme indi.
Şak!
Başım yana savruldu.
Klaus çığlık attı.
"ABLA!"
Rebekah irkildi.
Kol geri sıçradı.
Elijah'ın bütün yüzü değişti.
Mikael tekrar üzerime gelecekken önüne geçti.
"YETER!"
Avlu sessizleşti.
Elijah artık gerçekten öfkeliydi.
"Yaptıklarınız yetmedi mi?"
Mikael ona baktı.
Elijah bir adım daha öne çıktı.
"Daha ne istiyorsunuz ablamdan?"
Esther:
"Elijah."
"Hayır."
Bu kez annesine döndü.
"Gerçekten hayır."
Sonra Mikael'e baktı.
"Susuyor, sorun."
"Konuşuyor, sorun."
"Bizi koruyor, sorun."
"Büyü yapıyor, sorun."
Sesi giderek yükseliyordu.
"Daha ne yapmasını istiyorsunuz?"
Mikael'in çenesi gerildi.
"Çekil."
"Hayır."
"Elijah."
"Bir kere de siz durun!"
Esther sertçe:
"Babanla nasıl konuştuğuna dikkat et."
dedi.
Elijah ona döndü.
"Az önce ablama vurdu."
"Victoria haddini aştı."
"Bu size onu dövme hakkı mı veriyor?"
Sessizlik.
Elijah'nın sesi biraz düştü.
Ama daha ağır çıktı.
"Yıllardır yetmedi mi?"
"Elijah."
dedim.
Bana döndü.
"Tamam."
"Hayır."
"Elijah."
"Abla, yüzüne bak."
"Biliyorum."
Bu onu birkaç saniyeliğine susturdu.
Omzuna dokundum.
Sonra Mikael'e döndüm.
"Sen savaşçı yetiştirdiğini söylüyorsun."
Klaus yeniden yanıma gelmişti.
Bu kez çağırmama gerek kalmamıştı.
"Elijah sana kusursuz görünmeye çalışıyor."
Elijah sustu.
"Klaus senden korkuyor."
Klaus'un yüzü düştü.
"Kol sen içeri girdiğinde konuşmayı kesiyor."
Kol aşağı baktı.
"Rebekah senden saklanıyor."
Rebekah elimi bulup tuttu.
Mikael'in yüzü taş gibiydi.
"Bitirdin mi?"
"Hayır."
Elijah çok sessiz:
"Abla..."
dedi.
Ama durmadım.
"Sen çocuklarını güçlü yapmıyorsun."
Mikael'e baktım.
"Onları kırıyorsun."
Mikael bana doğru bir adım attı.
"Yeter."
"Hayır."
"Victoria."
"Hayır."
Bir anda etrafımızdaki köylüleri fark ettim.
Kuyunun başındaki kadınlar durmuştu.
Odun taşıyan adamlar bize bakıyordu.
Birkaç genç kız biraz ötede durmuş, ses çıkarmadan olanları izliyordu.
Mikael de onların baktığını fark etti.
Ve yüzündeki ifade değişti.
İşte o anda içimdeki öfke ağzımdan önce davrandı.
"Bu kadar insanın önünde çok gururlusun."
Başımı hafifçe yana eğdim.
"Özellikle genç kızlar bakarken."
Mikael'in yüzü bir anda karardı.
Avlu sessizleşti.
Elijah bana baktı.
Bu kez gerçekten mi? der gibi.
Ben devam ettim.
"Onlara bakmayı ne zaman bırakacaksın, Mikael?"
Esther'ın yüzü değişti.
"Victoria."
Dinlemedim.
"Yaşları biraz büyüyünce mi?"
Etrafta birkaç boğuk nefes sesi duyuldu.
Mikael'in çenesi kilitlendi.
"Ne söylediğine dikkat et."
"Ben ediyorum."
Köylülerin bakışları artık Mikael'in üzerindeydi.
"Sen de et."
Bir an sessizlik.
Sonra uzaktan bir kadın fısıldadı.
"Ne demek istiyor?"
Başka biri:
"Ben de fark etmiştim..."
Mikael başını o tarafa çevirdi.
Fısıltı anında kesildi.
Ama çok geçti.
Bakışlar değişmişti.
Mikael bunu biliyordu.
Ben de.
Gözlerine baktım.
"Şimdi mi utanıyorsun?"
Sesi çok alçaktı.
"Yeter."
Gülümsedim.
"İlk kez aynı fikirdeyiz."
Mikael bana doğru yürüdü.
Klaus önüme geçmeye çalıştı.
Elimi omzuna koyup geriye aldım.
Mikael tam önümde durdu.
"Bitirdin mi?"
"Evet."
Kolumu kavradı.
"Yürü."
Yerimde kaldım.
"Hayır."
Kolumu daha sert sıktı.
"Yürü."
"Gitmiyorum."
Beni sürüklemeye başladı.
Klaus elbiseme yapıştı.
"ABLA!"
Döndüm.
Mikael çekmeye devam ediyordu.
Klaus bırakmadı.
"Klaus."
Gözleri dolmuştu.
"Gitme."
Göğsüm sıkıştı.
Elijah yanına geldi.
"Klaus."
"Hayır."
"Klaus, bırak."
"Bırakmayacağım."
Mikael beni tekrar çekti.
Klaus'un parmakları kumaştan kaymaya başladı.
Elimi uzatıp yüzüne dokundum.
Saçını geriye doğru düzelttim.
Her zamanki gibi.
"Bana bak."
Baktı.
"İyiyim."
"Değilsin."
"Olacağım."
Başını iki yana salladı.
"Gitme."
Elijah onu omuzlarından tuttu.
Klaus kurtulmaya çalıştı.
"Bırak beni!"
"Klaus."
"Bırak!"
"Onu daha fazla kızdırma."
"Umurumda değil!"
Mikael beni yeniden çekti.
Elim Klaus'un yanağından ayrıldı.
Tam o sırada avlunun dışından hızlı ayak sesleri geldi.
Finn.
Ne olduğunu anlamadan durdu.
Bakışları önce Mikael'in elindeki koluma, sonra yüzümdeki kızarıklığa, sonra kardeşlerine kaydı.
"Ne oldu?"
Kimse cevap vermedi.
Mikael beni sürüklemeye devam etti.
Finn'in yüzündeki ifade değişti.
Bir adım attı.
Sonra durdu.
Göz göze geldik.
Parmakları yumruk oldu.
Çok sessiz:
"...Yeter."
Mikael duymadı.
Ben duydum.
Sonra beni köyün dışındaki eski taş yapıya kadar sürükledi.
Demir kapıyı açtı.
İçeriden soğuk hava yüzüme vurdu.
"Buraya ait olduğun yeri öğrenene kadar burada kalacaksın."
Beni içeri itti.
Dizlerimin üzerine düştüm.
Arkamı döndüm.
Mikael kapının önündeydi.
"Bir gün."
dedim.
Durdu.
"Bunların hepsini hatırlayacaklar."
Cevap vermedi.
Kapıyı kapattı.
Kilit sesi taş duvarlarda yankılandı.
Ayak sesleri uzaklaştı.
Sonunda yalnızca karanlık kaldı.
Yanağım yanıyordu.
Sırtım ağrıyordu.
Ama gözlerimi kapattığımda gördüğüm tek şey Klaus'un yüzüydü.
Gitme.
Ve Elijah'nın o tek saniyelik bakışı.
...
MS 998
Hasat Şenliği.
Yılda bir kez bütün köy tek bir meydanda toplanırdı.
Meşaleler çoktan yakılmıştı.
Uzun ahşap masalar et, ekmek, meyve ve şarapla doluydu.
Müzisyenler çoktan çalmaya başlamıştı.
İnsanlar dans ediyor, çocuklar meydanın etrafında koşuyordu.
Sanki bu köyde hiç korku yokmuş gibi.
Sanki Mikael diye biri yaşamıyormuş gibi.
Meydanın girişine vardığımda Kol beni ilk fark eden oldu.
"İşte beklediğimiz kraliçe geldi."
Elindeki şarap kadehini havaya kaldırdı.
"Abla, iki dakika daha gecikseydin Klaus bütün şarabı tek başına içecekti."
Klaus alaycı bir ifadeyle kardeşine baktı.
"Kol, sen konuşmaya devam et. Biraz daha konuşursan seni şu ateşe atacağım."
Kol sırıttı.
"İşte bu yüzden seni seviyorum."
Elijah ikisinin arasına bile bakmadan şarabından küçük bir yudum aldı.
"İkiniz de beş dakikadır aynı tartışmayı yapıyorsunuz."
"Sonuç değişmedi."
Klaus omuz silkti.
"Ben haklıyım."
Kol hemen cevap verdi.
"Hayır, sen sadece yüksek seslisin."
İkisi birbirine ters ters bakarken istemsizce güldüm.
Rebekah koluma girdi.
"Nihayet geldin."
"Beni bunlarla tek başıma bıraktın."
"Henrik nerede?"
Rebekah başıyla meydanın diğer ucunu gösterdi.
Henrik, elinde tahta bir kılıçla köydeki diğer çocuklara kendini büyük bir savaşçı gibi tanıtmaya çalışıyordu.
"...ve sonra ejderhayı tek başıma öldürdüm."
Karşısındaki çocuklardan biri kaşını kaldırdı.
"Ejderha diye bir şey yok."
Henrik hiç duraksamadı.
"İşte bu yüzden göremedin."
Kol kahkahayı bastı.
"O çocuk kesin bizim kardeşimiz."
Klaus dudak büktü.
"Hayır."
"O benim kadar iyi yalan söyleyemiyor."
Elijah sonunda başını kaldırdı.
"Klaus."
"Buna övünülecek bir şey değil ."
Klaus kadehini kaldırdı.
"Bence denir."
Tam o sırada Finn yanımıza geldi.
Her zamanki gibi kusursuz görünüyordu.
Üzerindeki koyu renk tunikte tek bir kırışıklık bile yoktu.
Bakışlarını önce Kol'un elindeki üçüncü şarap kadehine çevirdi.
"Şaşırtıcı."
"Henüz sarhoş olmamışsın."
Kol gülümsedi.
"Güne yeni başladım."
Finn bana döndü.
"Victoria."
Başını hafifçe eğdi.
"Bu ikisini kontrol altında tutabileceğini umuyorum."
Klaus kaşını kaldırdı.
"Bizi mi?"
"Bizi kontrol edebilecek tek kişi kendimiziz."
"İşte tam da bundan endişe ediyorum." dedi Finn.
Ben cevap vermeden Elijah sakin bir sesle konuştu.
"Bu gece kavga etmeyeceğiz."
"En azından ben öyle umuyorum."
Kol iç çekti.
"Elijah."
"Bazen gerçekten sıkıcısın."
"Bu benim en sevdiğim özelliğim."
Kol gözlerini devirdi.
Rebekah bana doğru eğildi.
"Biliyor musun?"
"Şu an birileri seni izliyor."
Bakışlarımı istemsizce kalabalığa çevirdim.
Meydanın diğer ucunda...
O duruyordu.
Kalabalığın arasında.
Sessizce.
Göz göze geldiğimiz an belli belirsiz gülümsedi.
Sonra kimsenin fark etmeyeceği kadar küçük bir hareketle başını ormana doğru çevirdi.
Kalbim istemsizce hızlandı.
Kol bunu benden önce fark etti.
Sırıtarak yanıma yaklaştı.
"Abla..."
"Köydeki bütün erkekler sana bakıyor."
"Sen ise sadece bir tanesine."
Dirseğimle kaburgasına hafifçe vurdum.
"Sesini alçalt."
Kol kısık sesle güldü.
"Merak etme."
"Ben sır tutmasını bilirim."
Klaus şüpheyle bize baktı.
"Neyi sır tutmasını biliyor?"
Kol hiç düşünmeden cevap verdi.
"Victoria'nın bana neden sürekli daha çok para verdiğini."
Klaus'ın yüzü anında değişti.
"Ne?"
Ben ise sadece Kol'a baktım.
O da bana.
Ve o kendine has, baş belası gülümsemesini takındı.
Bir gün beni mezara sokacaktı.
Bundan adım kadar emindim.
Kol'un yüzündeki sırıtış büyüdü.
"Bana öyle bakma, Abla."
"Klaus'un dikkatini dağıtmak zorundaydım."
Klaus hâlâ şüpheyle bize bakıyordu.
"İkiniz bir şey saklıyorsunuz."
Elijah sakince kadehini masaya bıraktı.
"Klaus."
"Her sırrın peşinden gitmek zorunda değilsin."
Klaus dudak büktü.
"Benim doğam bu."
Kol hemen araya girdi.
"Hayır."
"Senin doğan paranoya."
İkisi yine atışmaya başlayınca içimden derin bir nefes verdim.
"Beş dakika."
"Ben biraz dolaşıp geleceğim."
Rebekah kaşını kaldırdı.
"Tek başına mı?"
"Geri dönerim."
Elijah başını hafifçe eğdi.
"Geç kalma, Abla."
Onun sesindeki sakinlik her zamanki gibiydi.
Sanki bir şeylerin ters gideceğini hissediyor ama bunu dile getirmiyordu.
Kalabalığın arasına karıştım.
Müzik giderek geride kaldı.
Meydanın ışıkları ağaçların arasında silinmeye başladı.
Ormanın girişinde beni bekliyordu.
Koyu kahverengi saçları omuzlarına dökülüyordu.
Mavi gözleri, beni gördüğü an yumuşadı.
"Geleceğini biliyordum."
İstemsizce gülümsedim.
"Bu kadar emin olma."
"Bazen olmuyorum."
Genç adam hafifçe eğildi.
"O zaman şanslıymışım."
Adı Aiden'dı.
Komşu köyün demircisinin oğluydu.
Bir savaşçı değildi.
Bir soylu değildi.
Mikael'in onaylayacağı biri hiç değildi.
Belki de onu bu kadar sevmemin nedeni buydu.
Yanımda dururken kendimi Mikaelson değil...
Sadece Victoria gibi hissedebiliyordum.
"Bana bak."
Bakışlarımı kaldırdım.
Aiden elini uzatıp saçımın arasına takılmış küçük bir yaprağı aldı.
"Geldikten beri bunu fark etmedin."
"Cadılar her şeyi görür sanıyordum."
Gülümsedim.
"Her şeyi değil."
"Beni görmüyor musun?"
"Maalesef görüyorum."
"Ne kadar kırıcı."
Sessizce güldü.
"Bugün nasıldı?"
"Sıradan."
"Kol yine Klaus'u sinirlendirdi."
"Finn yine herkesi yargıladı."
"Elijah yine arabuluculuk yaptı."
"Rebekah yine özgür olmak istedi."
"Henrik yine dünyayı kurtardığını iddia etti."
Aiden kahkaha attı.
"Peki Victoria ne yaptı?"
Bir an düşündüm.
"Victoria..."
"...sadece nefes almaya çalıştı."
Yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.
"Bir gün bunu yapmak zorunda kalmayacaksın."
"Ne demek istiyorsun?"
"Benimle gel."
Sesi fısıltıdan ibaretti.
"Bu köyden."
"Bu hayattan."
"Babandan."
İçimde bir şey sızladı.
Bunu ilk kez söylemiyordu.
Ama ilk kez bu kadar ciddiydi.
"Aiden..."
"Hayır, beni dinle."
"Hayatın boyunca Mikael'in kızı oldun."
"Esther'in nefret ettiği çocuk oldun."
"Herkes senden bir şey bekledi."
"Bir kez olsun Victoria ol."
Sustum.
"Ben gelemem."
"Neden?"
"Kardeşlerim."
Aiden gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi.
"Yine onlar."
"Evet."
"Victoria..."
"Sen onların annesi değilsin."
"Onlar büyüdüler."
"Kendi hayatlarını yaşayabilirler."
Başımı yavaşça iki yana salladım.
"Hayır."
"Yaşayamazlar."
"Neden?"
Çünkü biliyordum.
Mikael'in öfkesi kimi bulursa ona inerdi.
Esther ise sessiz kalırdı.
Ben gidersem...
O öfkenin önünde duracak kimse kalmayacaktı.
Aiden bir adım daha yaklaştı.
"Bir ömür boyunca kendini feda edemezsin."
"Belki de edebilirim."
"Hayır."
"Onlar senin sorumluluğun değil."
Gözlerimi ondan ayırmadan konuştum.
"Doğru."
"Ama..."
Sesim ilk kez yumuşadı.
"...onlar benim ailem."
Derin bir nefes aldım.
"Belki onların annesi değilim."
"...ama onlar benim çocuklarım."
"Ve hiçbir anne, çocuklarını ateşin içine bırakıp gidemez."
Aiden'ın yüzündeki umut yavaş yavaş söndü.
"Yani kararın bu."
"Evet."
"Beni seçmeyeceksin."
Gözlerim dolmasına rağmen geri çekilmedim.
"Seni seçmemek istemiyorum."
"Ama onları bırakmayı da seçemem."
Sözlerim gecenin sessizliğinde kayboldu.
Aiden uzun süre yüzüme baktı.
Gözlerinde hayal kırıklığı vardı.
Ama öfke yoktu.
Sadece kabullenemediği bir gerçek.
"Bir gün," dedi kısık bir sesle.
"Onlar kendi hayatlarını yaşayacak."
"Sen ise dönüp baktığında kendi hayatını hiç yaşamamış olacaksın."
Acı acı gülümsedim.
"Belki."
"Ama o gün geldiğinde en azından hayatta olacaklar."
Aiden gözlerini kapattı.
Kısa bir süre sonra acıyla gülümsedi.
"Ben seni bencil olmaya ikna etmeye çalışıyorum."
"Sen bana fedakârlığın ne olduğunu öğretiyorsun."
Tam elimi tutmak için uzanmıştı ki...
"Ne kadar dokunaklı."
Kadın sesi ikimizi de irkiltti.
Bir anda arkamı döndüm.
Esther...
Ağaçların arasından ağır adımlarla çıkıyordu.
Yüzünde öfke yoktu.
Bu, öfkeden daha tehlikeli olan ifadeydi.
Hayal kırıklığı.
Bakışları önce bana, sonra Aiden'a kaydı.
Sonunda, birbirine birkaç santimetre mesafedeki ellerimizde durdu.
"Demek söylentiler doğruymuş."
Aiden önümde duracak gibi oldu.
Ben hafifçe kolunu tuttum.
"Hayır."
Fısıltımı sadece o duydu.
"Lütfen."
Esther birkaç adım daha yaklaştı.
"Bir Mikaelson."
"Gece vakti."
"Bir yabancıyla ormanda."
Başını hafifçe yana eğdi.
"Baban bunu öğrendiğinde ne olacağını biliyor musun?"
"Bunu babama söylemeyeceksin."
Esther gözlerini bana çevirdi.
"Karar verecek konumda olduğunu mu sanıyorsun?"
"Onun hiçbir suçu yok."
"Suçlu olup olmadığına ben karar veririm."
Aiden sonunda konuştu.
"Lady Esther..."
"Sus."
Tek kelimeydi.
Ama Aiden'ın devam etmesine fırsat bırakmadı.
"Victoria."
"Yanıma gel."
Olduğum yerde kaldım.
"Hayır."
Bu tek kelimeyle birlikte...
Şak!
Tokadın sesi ormanın içinde yankılandı.
Yanağım yana döndü.
Canım acımıştı.
Ama gözlerimi yeniden Esther'e çevirdim.
Aiden öfkeyle bir adım attı.
"Ona dokunmayın!"
Esther bakışlarını ondan ayırmadan konuştu.
"Bir adım daha atarsan..."
"...Mikael seni gün doğmadan bulur."
Aiden'ın yumrukları sıkıldı.
Nefesi hızlandı.
Ama ilerlemedi.
Çünkü ikimiz de bunun bir tehdit olmadığını biliyorduk.
Bu bir gerçekti.
Esther yeniden bana döndü.
"Benimle gel."
Kolumu sertçe kavradı.
Bu kez karşı koymadım.
Çünkü karşı koyarsam...
Bedelini yalnız ben ödemeyecektim.
Son kez Aiden'a baktım.
Gözleri hâlâ bendeydi.
Sessizce dudakları kıpırdadı.
"Bekleyeceğim."
Hiçbir şey söylemedim.
Esther beni arkasından sürüklerken, ormanın karanlığında geriye sadece Aiden kaldı.
Esther kolumu bırakmadan beni evin avlusuna kadar götürdü.
Şenliğin sesi dışarıda kalmıştı.
Kapı açıldığı anda içeriden hafif ayak sesleri geldi.
"Abla?"
Rebekah merdivenlerin başında durmuştu.
Belli ki beni arıyordu.
Beni görünce yüzü aydınlandı.
Ama o gülümseme yalnızca bir an sürdü.
Bakışları yanağımdaki kızarıklığa takıldı.
Rengi yavaşça soldu.
"...Abla?"
Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
Bir adım attı.
Sonra Esther'e baktı.
Olduğu yerde durdu.
Cesaret edemedi.
Ellerini elbisesinin önünde sıkıca kenetledi.
"Ş... şey..."
Bakışları yeniden bana kaydı.
"Yüzüne..."
Cümlesini tamamlayamadı.
Esther onun yerine konuştu.
"Ablan, ailemizi utandıracak bir hata yaptı."
Rebekah yutkundu.
"Ne... ne yaptı?"
"Bir erkekle gizlice buluşuyordu."
Rebekah'ın gözleri şaşkınlıkla bana döndü.
Sonra tekrar Esther'e.
Bir süre sessiz kaldı.
Sanki ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu.
Esther bana bakmayı sürdürdü.
"Soğukkanlı görünüyorsun."
"Dolayısıyla sana bir soru soracağım."
Kısa bir duraksama oldu.
"...Hamile misin?"
Rebekah'ın nefesi kesildi.
"Anne..."
Sesi titriyordu.
Ben gözlerimi Esther'den ayırmadım.
"Hayır."
Cevabım sakindi.
Esther küçümseyerek başını eğdi.
"Öyle umuyorum."
"Gerçi..."
"...kendini bu kadar rezil etmişken onu da yapmışsındır diye düşündüm."
Rebekah istemsizce bana baktı.
Yüzünde korkuyla üzüntü birbirine karışmıştı.
Dudaklarını araladı.
Sanki bir şey söylemek istiyordu.
Ama Esther'in varlığı buna izin vermiyordu.
Başını yeniden eğdi.
Sessizce parmaklarıyla elbisesinin kumaşını sıkmaya başladı.
Esther bana döndü.
"Odana çık."
Ben hareket etmeden önce...
Rebekah çok yavaş bir adım attı.
Neredeyse fısıltıyla konuştu.
"...Abla..."
Sesinde yalnızca endişe vardı.
Elini bana uzatacak gibi oldu.
Ama Esther'e bir kez daha bakınca vazgeçti.
Parmaklarını yavaşça geri çekti.
Ben ona belli belirsiz gülümsedim.
"İyiyim."
Rebekah hiçbir şey söylemedi.
Sadece başını hafifçe salladı.
İkimiz de bunun doğru olmadığını biliyorduk.
Kapı dışarıdan sürgülendi.
Koridorda yankılanan ayak sesleri yavaş yavaş uzaklaştı.
Odanın içinde yalnızca şöminenin cılız çıtırtısı kalmıştı.
Pencerenin önüne yürüdüm.
Aşağıdaki meydanda şenlik bütün neşesiyle devam ediyordu.
Müzik...
Kahkahalar...
Dans eden insanlar...
Hepsi bana yalnızca birkaç metre uzaktaydı.
Yine de ulaşamayacağım kadar uzak hissediliyordu.
Kapı usulca tıklandı.
"Abla..."
Rebekah'ın çekingen sesi duyuldu.
"Girebilir miyim?"
Kapı yavaşça aralandı.
Rebekah önce başını uzattı.
Koridora göz attı.
Kimsenin olmadığından emin olunca sessizce içeri girdi.
Elinde küçük bir tabak vardı.
Bir parça ekmek...
Biraz peynir...
Ve birkaç üzüm.
"Bunları sana getirdim."
Masaya bıraktı.
Sonra gözleri yanağımdaki kızarıklığa kaydı.
Sessizleşti.
"Canın çok acıyor mu?"
Elimi yanağıma götürüp hafifçe gülümsedim.
"Geçer."
Bana inanmadığını yüzünden okuyabiliyordum.
Yatağın kenarına oturdu.
Parmakları elbisesinin kumaşıyla oynuyordu.
"Ben şenliğe gitmeyeceğim."
"Neden?"
"Çünkü sen burada yalnızsın."
Elini tuttum.
"Bana bak."
İsteyerek gözlerini kaldırdı.
"Şenliğe gideceksin."
"Ama..."
"Bex."
Lakap ağzımdan istemsizce çıktı.
"Ben iyiyim."
"Senin bu gece eğlenmeni istiyorum."
Rebekah'ın gözleri doldu.
"Eğlenemem."
"Olur."
"Dans edeceksin."
"Güleceksin."
"Sabah bana hepsini anlatacaksın."
Başını iki yana salladı.
"Seni burada bırakmak istemiyorum."
Yanağını okşadım.
"Ben çocuk değilim."
"Sen ise hâlâ gençsin."
"Çocukluğunu benim cezalarımla harcamanı istemiyorum."
Uzun süre sustu.
Sonunda yavaşça ayağa kalktı.
"Peki..."
Kapıya doğru yürüdü.
Tam kapıyı açacakken durdu.
Omzunun üzerinden bana baktı.
Sesinde neredeyse çocukluğundaki o masum ton vardı.
"...Vic?"
Başımı kaldırdım.
"Efendim?"
"Dönünce hâlâ burada olacaksın, değil mi?"
İçim sızladı.
Gülümsedim.
"Olacağım."
Rebekah da küçük bir gülümsemeyle karşılık verdi.
"Tamam."
Sessizce odadan çıktı.
Kapı kapanınca derin bir nefes verdim.
Yaklaşık yarım saat sonra...
Pencereme küçük bir taş çarptı.
Tak.
Kaşlarımı çattım.
İkinci taş geldi.
Perdeyi araladığımda aşağıda Aiden'ı gördüm.
Ay ışığında bana bakıyor, gülümseyerek el sallıyordu.
"Victoria."
"Burada ne işin var?"
"Seni kaçırmaya geldim."
İstemsizce güldüm.
"Esther beni odama kilitledi."
"Gördüm."
Başını pencerenin altındaki sarmaşıklara çevirdi.
"Bu yüzden kapıyı değil, pencereyi kullanacağız."
"Bu delilik."
"Biliyorum."
"Gel yine de."
Bir an tereddüt ettim.
Sonra pencerenin pervazına çıktım.
Küçük bir kaçış. İnsanların zarar görmediği, sadece genç iki insanın birkaç saatliğine nefes aldığı bir sahne daha yakışır.
Pencerenin taş pervazına dikkatlice çıktım.
Aşağı baktığımda yükseklik hiç de az görünmüyordu.
Kollarımı göğsümde birleştirdim.
"Bu, düşündükçe daha kötü bir fikir oluyor."
Aiden aşağıdan gülümsedi.
"O zaman fazla düşünme."
"Harika tavsiye."
"Senden beklenmeyecek kadar kötü."
Sessizce güldü.
"Pencerenin sağındaki sarmaşığı görüyor musun?"
Başımı salladım.
"Önce ayağını şu taş çıkıntıya koy."
"Sonra sana uzanacağım."
Derin bir nefes aldım.
"Henüz ölmek istemiyorum."
"Ben de istemiyorum."
"Bunu duymak içimi rahatlattı."
Dikkatlice ilk adımı attım.
Ayakkabım taşın üzerinde hafifçe kaydı.
İçimden küfür ettim.
Aiden anında kollarını kaldırdı.
"Sakin."
"Düştüğün an yakalarım."
"Ne büyük güven."
İkinci adımı attım.
Sonra üçüncüsünü.
En sonunda bana uzattığı eli tuttum.
Parmaklarımız kenetlendi.
Yavaşça yere indim.
Ayağım toprağa değer değmez derin bir nefes verdim.
"Başardık."
Aiden gülümseyerek başını eğdi.
"Hoş geldin."
"Özgürlüğüne."
İstemsizce etrafıma baktım.
"Birileri görürse..."
"Görmeyecek."
"Şenliğin yarısı meydanda."
"Diğer yarısı da dans ediyor."
Kolunu bana uzattı.
"Hanımefendi?"
Gözlerimi devirdim.
"Şövalye rolünü fazla ciddiye almıyor musun?"
"Demircinin oğluyum."
"Şövalye olamıyorum."
"İdare et."
Kahkaha attım.
Belki de Esther'in beni odama kilitlemesinden beri ilk kez gerçekten gülüyordum.
Aiden bunu fark etmiş olmalıydı.
Çünkü yüzündeki gülümseme biraz daha büyüdü.
"İşte."
"Özlediğim şey buydu."
"Neymiş o?"
"Gülmen."
Bir an sustum.
Bakışlarımı yere indirdim.
"Bugün pek mümkün görünmüyordu."
"Şimdi görünüyor."
Beraber meydandan uzaklaştık.
Şenliğin gürültüsünü arkamızda bırakıp nehre inen patikaya saptık.
Ay ışığı suyun üzerine gümüş gibi yayılmıştı.
Gece serindi.
Rüzgâr saçlarımı yüzüme savururken Aiden pelerinini omuzlarımdan geçirdi.
"Üşürsün."
"Sen?"
"Ben alışığım."
İtiraz edecek oldum.
Ama pelerini çoktan omuzlarıma yerleştirmişti.
Bir süre sessizce yürüdük.
Sonra Aiden usulca konuştu.
"Bugün olanlar için üzgünüm."
"Keşke seni o duruma sokmasaydım."
Başımı iki yana salladım.
"Hayır."
"Suç senin değildi."
"Daha dikkatli olmalıydım."
"Hayır."
Bu kez durup ona baktım.
"Birini sevmek hata değil."
Aiden'ın bakışları yumuşadı.
"O zaman neden seni suçlu gibi hissettiriyorlar?"
Bu soruya verecek bir cevabım yoktu.
Sadece nehrin akışını izledim.
Bazen sessizlik...
Bütün cevaplardan daha ağır oluyordu.
Nehir usul usul akıyordu.
Suya vuran ay ışığı, her dalgada kırılıp yeniden birleşiyordu.
Uzun süre ikimiz de konuşmadık.
Aiden küçük bir taş alıp suya fırlattı.
Taş birkaç kez sekerek gözden kayboldu.
"Gülümsediğinde..."
dedi sessizce.
"...dünya biraz daha yaşanılır oluyor."
İstemsizce güldüm.
"Şair olmaya mı karar verdin?"
"Hayır."
"Bunu söylemek için şair olmaya gerek yok."
Başımı iki yana salladım.
"Sen gerçekten umutsuz vakasın."
"Buna âşıksın ama."
Gözlerimi ona çevirdim.
"Kendine fazla güveniyorsun."
"Hayır."
"Denedim."
"İşe yaradı."
Kahkaham bu kez daha içtendi.
Başını hafifçe eğdi.
"İşte bunu özledim."
"Gülmeni."
Rüzgâr yeniden esti.
Saçlarım yüzüme düştü.
Aiden hiç acele etmeden bir tutam saçı kulağımın arkasına iliştirdi.
Parmakları yanağıma değdiğinde irkildim.
Tam tokadın izi olan yere...
Dokunuşu o kadar hafifti ki neredeyse hissedilmiyordu.
Kaşları çatıldı.
"Hâlâ acıyor."
"Biraz."
Elini hemen çekmedi.
Sadece yüzüme baktı.
"Gücünü göstermek için seni incitmek zorunda kalan herkesten nefret ediyorum."
İçimde bir şey sızladı.
"Onlar benim ailem."
"Biliyorum."
"Ama bu, canını yakmalarını haklı çıkarmaz."
Sessizce nefes verdim.
"Bir gün..."
dedim.
"...her şey daha kolay olacak mı dersin?"
Aiden gülümsedi.
"Bilmiyorum."
"Ama o gün gelene kadar yanında yürümeye devam edeceğim."
Bakışlarım onun gözlerinde kaldı.
Ne söz verdi.
Ne yemin etti.
Sadece olduğu yerde durdu.
Bana karar verecek alan bıraktı.
Aramızdaki mesafe bir adım kadardı.
O son adımı ben attım.
Ellerimi usulca onunkilerin arasına bıraktım.
Aiden parmaklarımı nazikçe kavradı.
"Victoria..."
Sesinde soru vardı.
Ben cevap vermedim.
Yalnızca hafifçe yükselip dudaklarımı onun dudaklarına değdirdim.
Kısa...
Çekingen...
Ama içten bir öpücüktü.
Geri çekildiğimde ikimiz de birkaç saniye konuşamadık.
Aiden'ın yüzünde şaşkın bir gülümseme belirdi.
"Bunu beklemiyordum."
"Ben de."
İkimiz de güldük.
Bu kez Aiden yavaşça yaklaştı.
"Buna itirazın var mı?"
Başımı hafifçe iki yana salladım.
"Yok."
Elini yanağıma koydu.
Bu kez tokadın izine değil, diğer yanağıma.
Sonra beni yeniden, daha uzun ama hâlâ nazik bir öpücükle öptü.
Gece sessizdi.
Nehir akmaya devam ediyordu.
O an, dünyanın bütün karmaşası birkaç dakika için durmuş gibiydi.
Ta ki uzaktan şenlik ateşlerinin yükselen ışığı yeniden gökyüzünü aydınlatana kadar.
Gerçek hayat onları bekliyordu.
Ama henüz değil.
Henüz birkaç dakikaları daha vardı.
Ormanın içinden köye dönen patika sessizdi.
Şenliğin müziği artık uzaktan, boğuk bir uğultu gibi geliyordu.
Pelerinimi omuzlarıma biraz daha çektim.
Aiden beni patikanın ayrıldığı yere kadar getirmişti.
"Buradan sonra tek başına gidebilirim."
"Emin misin?"
Başımı salladım.
"Evet."
Elimi son kez sıktı.
"İyi geceler, Victoria."
"İyi geceler."
O karanlığın içinde kaybolurken ben köye doğru yürümeye başladım.
Henüz birkaç dakika geçmişti ki...
Bir çığlık duydum.
"Hayır!"
Olduğum yerde durdum.
Ses...
Rebekah'ın sesiydi.
Kalbim göğsüme vurdu.
Hiç düşünmeden sese doğru koştum.
Ağaçların arasına daldığımda gördüğüm manzara nefesimi kesti.
Rebekah yere düşmüştü.
Elbisesinin eteği çamura bulanmıştı.
Panik içinde geriye doğru sürünmeye çalışıyordu.
Köyden genç bir adam üzerine doğru ilerliyordu.
Kan beynime sıçradı.
Anılar zihnimi kapladı.
Ama o an buna vaktim yoktu.
"Yalvarırım..."
Rebekah'ın sesi titriyordu.
"Dokunma bana."
Adam bir adım daha attı.
"Kimse duymayacak."
"Bırak beni!"
"Rebekah!"
Adam irkilip arkasına döndü.
Beni görünce yüzü gerildi.
"Victoria..."
Hiç durmadım.
Koşarak Rebekah'ın önüne geçtim.
Onu arkamda sakladım.
"Kardeşimden uzak dur."
Adam alaycı bir gülümsemeyle başını eğdi.
"Bu seni ilgilendirmez."
"Yanılıyorsun."
"Söz konusu ailem olduğunda..."
"...beni ilgilendirir."
Rebekah titreyen elleriyle pelerinime tutundu.
"Abla..."
Sesindeki korku öfkemi körüklüyordu.
Adam yeniden üzerimize yürüdü.
"Çekil."
"Son kez söylüyorum."
"Hayır."
Elimi kaldırdım.
İçimde bir şey kıpırdadı.
Yıllardır hissettiğim ama hiçbir zaman tam anlamıyla serbest bırakmadığım o güç...
Parmaklarımın arasında mavi ışıklar titremeye başladı.
Adam bir an duraksadı.
"Bu da ne..."
"Git."
Dinlemedi.
Bir adım daha attı.
Rebekah korkuyla bana daha sıkı sarıldı.
"Vic..."
O tek kelimeyle...
Kontrolümü kaybettim.
Avucumu istemsizce ileri savurdum.
Güç, önümde görünmez bir dalga gibi patladı.
Adam birkaç metre geriye savruldu.
Sırtı büyük bir kayanın köşesine şiddetle çarptı.
Bir ses duyuldu.
Sonra...
Sessizlik.
Nefes nefese kaldım.
Ellerimdeki ışık bir anda söndü.
"Ben..."
Yavaşça ona doğru yürüdüm.
"Ben bunu istememiştim..."
Adam hiç hareket etmiyordu.
Rebekah da titreyerek yanıma geldi.
"Abla..."
Gözlerimi adamdan ayıramıyordum.
"Öldü..."
Sözcük dudaklarımdan güçlükle çıktı.
Tam o anda içimde tuhaf bir sıcaklık yayıldı.
Kalbimin derinliklerinden yükselen, daha önce hiç hissetmediğim bir enerji...
Sanki görünmez zincirler tek tek kırılıyordu.
Ellerimin üzerinde ince siyah damarlar belirdi.
Bir an sonra yeniden kayboldular.
Nefesim düzensizleşti.
"Bu da neydi..."
Rebekah korkuyla bana baktı.
"Vic..."
"...gözlerin."
Ben cevap veremeden, ormanın içinden meşale ışıkları görünmeye başladı.
İnsanlar çığlığı duymuştu.
Ve bize doğru geliyorlardı.
Bu bölüm nasıldıı? 👀
Bir de yorum bırakmayı unutmayın olur mu? Özellikle diyaloglar, karakterler ya da "şurası çok iyiydi/şurası şöyle olsa daha iyi olurdu" gibi şeyleri yazmanız beni aşırı mutlu ediyor. Yorum geldikçe yazma isteğim de gerçekten artıyor. 🤍
Bölüm etkileşimi
