Altın Çekiç (Kadim Şifacının Yolu) kitap kapağı

2. bölüm / 1

1. Bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: 1. Bölüm
  1. 1 1. Bölüm6.014 kelime · Okuduğun bölüm

Eski bir son, yeni bir başlangıç.
Rüzgârın okşadığı buğday başaklarının ahenkli hışırtıları ruhumu sarıp sarmalıyordu. Her bir başak, eski bir dilde fısıldayan altın teller gibiydi. Rüzgâr onları çaldıkça eski zamanlardan kalma ezgiler yankılanıyor, toprağın kalbiyle gökyüzünün sırları arasında görünmez bir köprü kuruluyordu.
Gözlerimi hafifçe kısıp başakların arkasında kendini usulca belli eden güneşte ve safir mavisi gökyüzünde gezdirdim. Kadim varlıkların uçtuğu zamanlardan kalma soluk izlerle boyanmış bir tablodan farksızdı adeta. Bulutlar, dev ejderha kanatlarının yankısını taşıyan gölgeler gibi süzülüyor; güneşin ılık kucaklaması, bulduğu her boşluktan tenime değiyor ve bir anne şefkatiyle içime işliyordu.
Ellerimi nazikçe ensemde birleştirip bacaklarımı esnetirken toprağın serin ve hafif kokusu etrafımı çoktan sarmıştı. Ciğerlerimi tamamen dolduran nefesi yavaşça bırakırken yorgun bedenimi toprağa bırakmanın verdiği huzurla gözlerimi yumdum.
Tarlanın yanındaki panayırdan yükselen tatlı uğultu fısıldarcasına doldu kulaklarıma. Rengârenk tezgâhlardan gelen minik sesler, ahşap arabaların hafif gıcırtısıyla karışmaktaydı. Arada bir bu uğultuya; parıltılı gölde yüzen çocukların şen kahkahaları ve su perilerinin gümüş zil sesleri de ekleniyordu ve ortaya, sanki canlı bir orkestranın doğal ve büyüleyici melodisi çıkıyordu.
Tenime değen ılık esinti ise orkestra ile uyum içinde birleşiyor ve her nefeste, beni biraz daha gevşeterek buna muhtaç kalmış ruhumu sessizce dinlendiriyordu. O an için her şey tam da olması gerektiği gibiydi. Dünya dönüyor, zaman akıyor ve ben hariç herkes bir şekilde de olsa buna ayak uydurmayı başarıyordu.
“Xoren.”
Kapalı olan gözlerimi daha da sıkı yumarken zihnimdeki o huzurlu his beni çoktan terk etmiş, kendi kendime takıldığım dünyamdan koparılmanın etkisiyle kollarımdaki tüyler huzursuzca dikleşmişti.
Toprağa biraz daha sinip tanıdık sesin beni bulamaması için içten içe yalvarsam da bunun olmayacağını çok net biliyordum. Çünkü o bir Xaora’ydı ve beni bulması beş saniyeden fazla sürmeyecekti.
“Cidden aklımı yitireceğim, Xoren. Tören başlamak üzere ama sen hâlâ yan gelip yatıyorsun.”
Etrafımdaki buğday başaklarını eliyle yana yatırıp eğilerek bana doğru uzandı. Kazağımın yakasından kavrayıp beni tek hamlede ayağa kaldırdığında, huzurlu dünyamdan bütünüyle koparıp çıkarmıştı. O an sinirle oflasam da sessiz kalmayı tercih ettim. Onunla tartışmak çoğu zaman anlamsızdı. Özellikle de yılın bu zamanlarında sabrımı zorlayan huylarını gururla sergilerdi.
“Sadece dinleniyordum. Yine niye bu kadar sinirlisin?”
Soruma cevap vermek yerine elindeki paketi göğsüme bastırdı. Kollarım istemsizce paketin etrafına sarılırken eliyle sırtıma hafifçe vurarak kazağımdaki toprakları temizlemeye koyulduğunda ses çıkarmadan bekledim.
“Sen hayatta olduğun sürece sinirim zor geçer.” Arkamdan çıkıp önüme geçerek kazağımın yaka kısmını ve pantolonumdaki kırışıklıkları düzeltmeye başladı bu sefer.
“Bu kadar uğraşa gerek var mı cidden?” dedim sıkkınca. Cevap verme tenezzülüne bile girmemişti.
Kollarımın arasındaki pakete elimi daldırıp karıştırdım. Parmaklarıma değen ilk keki kaptığım gibi ağzıma götürürken bakışlarım abimde gezinmeye devam ediyordu. Benimle göz teması kurmak yerine itinayla kıyafetimi düzeltme peşindeydi.
“Sonuçta Xaora soyundan gelen biri o törende her zaman yer almıyor. Bu yüzden evet, bu kadar uğraşa gerek var.” Bu açıklamayı son iki yıldır aileme her itiraz edişimde duyduğum için artık ezberlemiştim.
“Xaora olmayı seçtiğimi hatırlamıyorum.” Derin bir nefes verip saçımda gezinen elleri umursamadan parmaklarım arasındaki kekin tamamını ağzıma sokuşturdum ve bir şeyler daha bulmayı umut ederek paketi karıştırmaya devam ettim.
Saçımı geriye doğru yatıracağı sırada parmakları saçlarım arasında takılı kalınca yüzümü buruşturdum. Bileğinden tuttuğum gibi başımı geriye yatırıp elinden hızla kurtuldum. Abimin kumral ve dümdüz saçlarının aksine benimkiler kömür karası ve dalgalıydı. Üstelik bu, Xaora soyundan gelenler için pek alışa gelmiş bir özellik sayılmazdı.
“Sana kısaltalım demiştim.”
“Bir karışmadığınız o kalmıştı zaten, Xorrus.” Bu sitemim üzerine her zaman ki gibi sessiz kalmıştı. Genel olarak çoğu durumda bana karşı da çıkmazdı zaten. Çünkü ikimizde bu ailede aynı hayatı yaşamıştık ve birbirimizi çok iyi bir şekilde anlayabiliyorduk.
Annemle babamı -bize gereksiz bir şekilde yükselmedikleri sürece- tüm kalbimle seviyordum ama çoğu zaman atalarımızın baskısı yüzünden kaba davranmak zorunda kalmaları bizi baya zora sokuyordu. Abim gibi bana kızıldığı zaman susup dinlemek yerine tepki vermeye ve daha çok sinirlenip bağırmaya meyilli biriydim. Bu yüzden birçok kez kendi kendime sorunlara yol açmış ve ailenin yaramaz çocuğu ilan edilmiştim. Abim ise susup ona denileni itiraz etmeden yapan biri olduğu için benim aksime ailenin uslu ve zeki çocuğu olarak anılıyordu.
“Nasıl hissettiğini emin ol çok iyi biliyorum Xoren. Ama senden tek bir ricam var, o da herhangi bir sorun çıkarmadan şu töreni atlatman.”
“Söz veremeyeceğim.”
“En azından göze batacak bir şey yapma.”
Son kez bakışlarını üzerimde gezdirdikten sonra, “Bir an önce kolezyuma git. Ben panayırda kurduğumuz tezgâhı kaldırıp geleceğim ve emin ol, tüm o zaman boyunca gözüm üzerinde olacak.” dedi ve buğday tarlasının içinde gözden kayboldu.
Onun için demesi kolaydı tabi. Nasıl olsa bütün Xaora kanını taşıyanlar gibi o da bir savaşçıydı ve bu durum üzerime tüm yüküyle beraber çöküyordu.
Eğer bu kanı taşıyorsan savaşçı olmak zorundaydın ya da en kötü durumda bir şifacı veya savaş alanında olabilecek yetenekte bir destek olmakta makul görülebilirdi. Fakat onun dışındakilerden birine seçilirsen soyun namına leke sürme gerekçesiyle bir ömür boyu yüz karası damgasını -peşindeki bir gölge gibi- taşımak zorunda kalıyordun.
Abimde dahil soyun önceki nesillerinde böyle bir olay yaşanmamıştı. Bu durum beni biraz rahatlatsa da içimdeki o diğer ihtimali düşünen yanım zihnimi deli edercesine çalkalıyordu.
Doğduğumdan beri maceracı eğitimi almış, törende bana bahşedilecek herhangi bir güce karşı hazırlıklı yetiştirilmiştim. Bunca yıl bunun için çalışsam da içimde bir yerlerin bu denli beni rahatsız etmesi normal miydi?
Avuç içlerim hafif hafif terlemeye başlayınca derin bir nefes aldım. Tedirgin miydim? Kesinlikle. Korkuyor muydum? Hayatımda bu denli korktuğum başka bir zaman olmamıştı.
“Kötü bir şey olmayacak.” diye mırıldandım, kendi kendime. Sadece bunca yıl içimde biriken ve görmezden geldiğim stres açığa çıkıyordu o kadar. Her zaman ki gibi akışına bırakırsam bu durumunda üstesinden gelebileceğimi biliyordum.
Tabi ki de bilmiyorsun. Sen korkağın tekinden başka bir şey değilsin.
Başımı iki yana sallayıp zihnimde birbirine giren düşünceleri dağıtırken ciğerlerimi doldurup nefes verdim. Gerekirse yüz karası olurdum, umurumda bile değildi. Bunca yıl benim ne istediğimden bir haber olan soyuma karşı onların istediği şeyi ben niye umursayacaktım ki?
Yüzüme kendinden emin bir ifade yerleştirirken ensemde hissettiğim ılık ve yumuşak hisle beraber başımı geriye çevirdim. Kimsenin olmadığına kanaat getirip tekrar önüme döneceğim sırada gözlerim gökyüzünde altın gibi parlayan güneşe kaymıştı. Tüm ılıklığıyla içimdeki huzursuzluğu yok ediyor, parlaklığıyla yoluma ışık olmak istercesine yükseliyordu.
Az öncekine kıyasla artık daha rahat hissediyordum. Yüreğim az da olsa umutla dolarken içten içe kendime söz verip önüme döndüm ve buğdayların arasından geçerek tarladan çıktım. Ardından törene geç kalmamak için hızlı ve kendinden emin adımlarla kolezyuma ilerledim.
Sana söz veriyorum Güneş Tanrısı Renouria, bu hayatı sadece kendim ve elbette senin için yaşayacağım.

***

Kalabalığın arasından sıyrılarak, kolezyumun on metre yüksekliğindeki dökme taştan yapılmış ana girişini es geçtim. Bunun yerine, birkaç metre yanındaki küçük tahta kapılardan birine yönelip sıraya girdim. Abim beni bilgilendirene kadar bu kapıların varlığından bile haberim yoktu.
Kollarımı birbirine dolarken önümdeki sıraya baktım. İçeri teker teker alınıyorduk. Bu yüzden tahta kapı her açıldığında meraklı gözlerle bakınsam da içeride zifiri karanlıktan başka bir şey yoktu. Büyük ihtimalle dışardakilerden gizlemek amaçlı büyüyle korunuyordu.
Sıra bana gelene kadar bu kez bakışlarımı sıradakilerde gezdirmeye başladım. Benim aksime, hepsinin yüzünde belirgin bir heyecan parlıyordu. Kimileri yerinde duramıyor, ayaklarını yere vuruyor, parmak uçlarıyla pantolonlarına sabırsızca ritim tutuyorlardı. Bazılarıysa kollarını göğsünde kavuşturmuş, derin derin nefesler alarak kendilerini sakinleştirmeye çalışıyordu.
Gözüme çarpan genç bir kız; gözlerini kapamış, dudaklarının kenarına yerleşen huzurlu bir gülümsemeyle başını hafifçe sallamaktaydı. Hemen yanında duran bir başkası ise yanındakine durmaksızın bir şeyler fısıldıyor, sanki heyecanını paylaştıkça içindeki taşkın coşkuyu dizginlemeye çalışıyordu. İçlerinden biri, parmak uçlarında yükselip kalabalığın önünü görmeye çalıştı. Gözlerinde, yaklaştığını hissettiği kaderin titrek izleri dolaşıyordu. Sanki bu ânı yıllardır beklemişti ve nihayet ona dokunmak üzereydi.
O an, hepsinin içinde aynı ateş yanıyordu. Umut, korku, heyecan. Ama en çok da yeni bir maceranın başlayacak olmasıyla gelen saf bir sevinç.
Daha fazla dayanamayıp gözlerimi yere indirdim. Ayağımla toprakta şekiller vermeye başlarken içimi o garip duygu kaplamıştı yine. Herkes maceracı olacağı için mutluydu. Sonuçta bunun için zor diyebileceğim birkaç sınavda boy göstermişlerdi ve bu testleri geçerek hak ettikleri şu an ki konumlarına gelebilmişlerdi. Ben ise hiçbir şey yapmadığım halde buradaydım. Çünkü doğduğum an maceracı rolü bana soyum tarafından bahşedilmişti.
Ben de buradaki herkes gibi hayatım boyunca bunun eğitimini almış olsam da o sınavlara girmeden burada bulunmak... Haksızlık yapıyormuşum gibi hissettiriyordu.
“Listede böyle bir isim yok. Sıradaki!”
“Nasıl olmaz, tekrar kontrol edin.”
Tüm dikkatim sesin geldiği yere kaydı. Yüzü çiziklerle dolu, kısacık kızıl saçları ve kollarının yarısında dövmelere sahip bir kızdı. Hatta tam göremesem de birkaç parmağının eksik olduğuna dair bahse bile girebilirdim. Açıkça sorunlu bir tipe benzediği çok belliydi.
Kızı süzmeye devam ederken kapının önündeki süslü giyimli tıknaz kadın ise önündekiyle daha fazla uğraşmak istemediğini belli edercesine elini kaldırıp arkamızdaki korumaları yanına çağırdı. Mızraklı olan iki koruma yanlarına gidip önce tıknaz kadına sonrada önündeki sorun çıkaran kıza baktı. Ardından ikisi birden kızın kolundan tutup onu buradan uzaklaştıracakken kız sinirle geri çekilip tükürürcesine, “Bu haksızlıktan başka bir şey değil.” diye bağırmıştı.
“Bak tatlım kuralları önüme her gelene anlatmaktan bıktım. Umarım anlatacağım son kişi sen olursun yoksa kendimi yerlere atacağım.” Kadın dudaklarına zoraki bir gülümseme ekleyip, “İsmin listede yoksa testleri geçememişsin demektir. Bu durumda üzülmen veya şu an ki gibi elinden şekeri alınmış çocuklar gibi sinirlenmeni gerektirecek bir durum yok. Birkaç sene sonra testlere tekrar girme şansın var. Sonuçta bu tören bir defalık bir şey değil.” Yüzündeki sahte gülümsemeyi hızla yok edip, “Şimdi gözümün önünden kaybol yoksa ömrüm boyunca maceracı olamaman için elimden gelen her şeyi yaparım. Bunu istemezsin değil mi canım?” dediğinde hafifçe kıkırdadım. Benim gibi insanlara tahammülü olmayan biri olduğu belliydi. Bakışlarımı kıza çevirdiğimde ise yüzünün kızarmış olduğunu fark ettim. Utancından dolayı mıydı yoksa kendi salaklığına mı sinirliydi? Onu pek anlayamamıştım. Zaten daha fazla orda durmak yerine bir şey demeden uzaklaşmaya başladığında sıra tekrar ilerlemeye devam etti. Kısa bir sürenin ardından ise çok şükür sıra bana gelebilmişti. Çünkü bu sıcağın altında daha fazla beklersem güneş tanrısına verdiğim sözü geri almak zorunda kalacaktım.
Adımı söyleyeceğim sırada kadın benden önce davranıp şaşkın bir şekilde, “Xaora mı?” dediğinde başımı onaylarcasına salladım. Bu tepkiyle karşılaştığım ilk kişi değildi. “Xaora soyundakilere pek benzemiyorsun sanki.” Sorgulayan gözleri saçlarımda gezindi. Onu umursamamaya çalışıp, “Xoren Xaora.” diyerek kısa kestim. “Bu kadar sinirlenme ya. Xaora soyundan olanları her gün görmüyoruz sonuçta.” Bir şey demek yerine sessiz kalmayı tercih etmiştim. O sırada başımdan aşağı doğru beni süzmeye başladığında kadının tarayıcı olduğunu bildiğimden beklemeye devam ettim. Üzerimde bıçak veya hançer gibi kesici madde taşıyor muyum, diye bakmıştı. Ve evet, şu an beni tamamen çırılçıplak görüyordu.
Tarama işini bitirdikten sonra elindeki kalemle listede bir şeyler karaladıktan sonra kendi kendine, “Temiz.” deyip arkasındaki kapıya gitmemi işaret etti. Derin bir nefes alıp duruşumu istemsizce dikleştirirken tahta kapıya yürüdüm. İki adım kala kapı kendi kendine açılırken az öncekinin aksine içerisi bu sefer karanlık değildi.
Birçok insan telaşla hareket ediyor, oradan oraya koşuşturuyordu. Son iki adımı da attığımda telaşın hâkim olduğu yoğun gürültü, yavaş yavaş kulaklarımı doldurmaya başlamıştı bile. Sıradayken vücudumda biriken tedirginlik hızla bedenimden uzaklaşırken rahat bir nefes verdim. Tam anlamıyla içeri girdiğimde ise arkamdan gelen tok sesle kapının kapandığını anlasam da gözlerim hala etrafta koşuşturanlarda geziniyordu.
Birçok kız aynaların önünde saçlarını örüyor, bakım yapıyor veya üstlerindeki kıyafetle ilgileniyordu. Etrafta uçan periler olabildiğince kişiye yardım etmek için odanın bir ucundan diğer ucuna uçup duruyordu. Erkeklerin çoğu ise zırhlarını cilalıyor, bu sırada da cüceler onlara yardım ediyordu.
Herkesin bu kadar telaşlı olması istemsizce rahatlamama sebep olurken bana doğru hızla gelen mavi ve yeşil tonlarındaki periyi görmemle beraber ani bir refleksle eğildim. Doğduğumdan beri aldığım eğitimin sonucu olarak bu gibi beklenmedik durumlarda kıçımı kurtarma becerim baya yüksekti. Tabi o sırada da peri, elindeki kovadan dolayı önünü göremeyip açılan kapıdan içeri giren çocukla çarpışınca ikisi de aynı anda acıyla inleyip geriye sendelemişlerdi. Çocuğun ayakları birbirine dolanıp yere düşerken peri de onunla beraber düştü.
Ben daha ne olduğunu idrak edemeden peri, çocuğun karnındaki kovayı tutup telaşla kaldırmaya çalışıyor bir yandan da özürler yağdırıp duruyordu. Çocuk ise başından yediği darbe yüzünden hala kendine gelememişti. Bu duruma daha fazla seyirci kalmak yerine çocuğun karnındaki kovayı tutup kaldırdım. Peri de -kovayı tuttuğu için- kovayla beraber gelse de o an onu umursamamaya çalışıp yerde yatan çocuğa bakmaya devam ettim.
Hafif dalgalı kahverengi saçları alnını kapatacak kadar uzundu. Ensesindeki bir tutam örülmüş saç ise omzuna kadar uzanıyordu. Bu örülmüş saç tarzını abimde bir kere denemişti ve çok kötü durduğunu söyleyerek kestirmesini sağlamıştım. Fakat bu çocukta o kadar kötü durmuyordu.
Elleriyle alnını hafifçe ovduktan sonra sırtını mermer zeminden ayırıp bir eliyle destek alarak oturur pozisyon aldı. Alnını ovmaya devam ederken etrafında neler olup bittiğini görmek için bakışlarını bir süre odada gezdirdi. Ardından gözlerimiz buluştuğunda boş boş dikilmek yerine kalkmasına yardım etmek için elimi uzattım. Beklemeden uzattığım eli tutarak ayağa kalktığında içimden istemsizce birkaç küfür geçirdim. Boyunun benden uzun olması komplekse girmeme sebep olmuştu.
“Sanırım çok şanssız bir başlangıç yaptım. Umarım devamı böyle olmaz.” Yüzüne sevecen bir gülümseme ekledikten sonra son kez alnını ovuşturup elimi tuttuğu elinin üstüne diğer elini de ekleyerek hafifçe salladı.
“Adım Pietro bu arada. Tanıştığıma memnun oldum.” Bu kadar dost canlısı davranışları garibime gitmişti. Çünkü ilk kez gördüğüm biriyle bu denli yakın ve samimi olmak bana göre ters şeylerdi. “Xoren.” diye mırıldanıp elimi kurtarmak için yavaşça geri çektim. Bu durum ellerini havada asılı bırakmış olsa da bozuntuya vermeden hızla ceplerine sokuşturdu.
“Hazırlansak iyi olur. Dışarıda baya az kişi kaldı.”
Başımı onaylarcasına sallasam da hazırlanmak gibi bir niyetim yoktu. Diğer erkekler gibi zırh giyip kendimi sirk maymunu gibi sınır liderlerine pazarlayacak niyetim yoktu. Hem zaten zırh giymeyi oldum olası sevmiyordum. Aşırı rahatsız ediciydi ve savaş anında bütün esnekliğimi yok ettiğinden dolayı hiç konforlu değildi. Belki büyük darbelerden koruduğu doğruydu ama zırh giyerken alacağım darbelerin hattı hesabı olmadığı için giymemeyi tercih ediyordum.
“Birkaç tane zırh deneyeceğim. Geliyor musun?” Başımı çevirip zırhlara doğru yürüyen Pietro’ya baktım. “Ben kendime göre bir şeyler bulacağım.” diye mırıldanıp bir şey demesini beklemeden yanımdaki masaya doğru ilerledim. Elimdeki kovayı masanın üstüne bırakırken gözlerim kovanın kenarında oturan periye kaydı. Neden hala burada olduğunu anlık olarak sorgulasam da umursamamaya çalışıp aynadan kendime baktım. Dalgalı saçlarım tutam tutam alnıma düşüyor kalın ve dağınık kaşlarımı az da olsa kapatıyordu. Gözlerim; yanaklarımı ve burnumun her yerini kaplayan çillerde gezinirken annemin, ben daha çocukken söylediği cümle tekrardan zihnimde canlanmıştı.
‘Yüzünde gökyüzünü taşıyorsun.’
Geceleri gökyüzünü kaplayan yıldızlara benzettiği için böyle söylerdi. Soyumdakilerine aksine ailedeki tek çillere sahip kişi bendim. Bu yüzden kimse çillerimi sevmezdi ama annem, bunun tam tersini düşünmeme sebep oluyordu.
“Bence çiller size çok yakışıyor.”
Gözlerim yanımda süzülen periye dönerken, “Aklımı okumana izin verdiğimi hatırlamıyorum.” dedim. Sesimdeki kızgınlığı anlamış olacak ki yüzünde telaşlı bir ifade oluşmuştu. “Kesinlikle öyle bir şey yapmadım. Çillerinize bakarken ki yüz ifadenizden her şey açıkça anlaşılıyordu.” Ne kadar buna inanmasam da sessiz kalarak yerdeki su dolu kovalardan birine uzanıp birkaç kez yüzüme su çarptım. Ardından ıslaklığı üstümdeki kıyafete silerek gidereceğim sırada peri beni hızla durdurup bir şey dememi beklemeden yüzüme doğru ılık bir hava yolladığında gözlerimi aynadaki yansımamama çevirdim. Saçlarım hafifçe dalgalanıyor ve yüzümdeki ıslaklık yavaşça yok oluyordu.
“İzin verirseniz birkaç şey daha yapmak isterim.”
Anlık olarak tereddüt etsem de, diğer periler gibi onun görevinin de maceracıları hazırlamak olduğunu düşünüp başımı onaylarcasına salladım. Sevinçle ellerini çırptı ve bir anda etrafımda dar daireler çizerek dönmeye başladı. Şaşkın bakışlarım onu izlerken, hareketleri giderek hızlandı ve silüeti gözümün önünde belirsizleşti. Maviyle yeşil arasında parlayan ince tozlar etrafımı sararak görüşümü hafifçe bulanıklaştırdı. Kısa bir sürede bu toz bedenimin üzerine çökerken tenimde gıdıklar gibi bir karıncalanma hissettim. Kollarım benden izinsiz hafifçe yükseldi, ayaklarım da yerden kesildiğinde ise içgüdüsel olarak derin bir şekilde yutkundum. Umarım bu işin sonu kötü bitmezdi.
Üzerimdeki kıyafetler hafifliyor saçlarım sanki bir ilkbahar rüzgârı çarpıyormuşçasına dalgalanıyordu. Normalde perilerin bu tarz şeyleri yapabildiğine birçok kez şahit olmuştum ama beni tamamen baştan yaratıyor gibiydi. Bu kadar güçlü olduklarını bilmiyordum.
Vücudumdaki karıncalanma azalırken ayaklarım tekrardan yerle temas ettiğinde etrafımı saran parlak tozlar da giderek azaldı. Görüşüm tekrar netleşirken başımı eğip gözlerimi hızlıca bedenimde gezdirdim. Tüm kıyafetlerimin değiştiğini gördüğümde, “Bunu nasıl yaptın?” diye sordum. Bir yandan da değişen kıyafetlerimi şaşkınca incelemeye devam ediyordum.
Üzerimde siyah, bol bir pantolon ve aynı şekilde kumaş gömlek vardı. Koyu kahverengi botlar ayaklarımı sıkıca sarıyor, belimde ise kalın bir kemer ve kemerin sol kısmında boş bir kabza bulunuyordu. Kılıçtan çok hançer kadar küçük bir şeyin sığabileceği boyutlardaydı. Bunu gören başkaları var mı, diye etrafıma baksam da herkesin kendince bir uğraşı olduğu için kimsenin umurunda olmamıştım.
Tekrar periye dönecekken, sağ tarafımda fark ettiğim silüetle başımı oraya çevirdim. Karşımda, kollarını göğsünde birleştirmiş, gururlu bir ifadeyle duran bir kız vardı. Altın sarısı saçları ve masmavi gözleri ister istemez dikkat çekiyordu. Krallıkta ise bu görünüme sahip tek bir soy bulunuyordu. Shana.
Böylece sorumun cevabını da almıştım. Asil kandan gelen bir soyluyla bağlı perinin gücünün anormal derecede fazla olması şaşırtıcı değildi. Öne doğru birkaç adım attı, kanat çırpışları seyrekleşen perinin yanına yaklaşıp avucunu açarak elini uzattı. Peri ise bunu bekliyormuşçasına kendini kızın eline bırakmıştı.
“Sana bu kadar zorlamamanı söylemiştim Lua.” Elindeki perinin başını nazikçe okşarken gözleri bana çevirdiğinde ne yapacağımı bilemediğim için sessiz kalmayı tercih ettim.
“Lua sana zorluk çıkardıysa özür dilerim. Heyecanını dindiremiyor bir türlü.”
“Neden bu kadar heyecanlı?” Cevabını bilsem de sormuştum. Çünkü Shana soyundan biriyle bağlıydı. Heyecanlı olması gayet normal karşılanacak türden bir durumdu.
“Sana kendimi tanıtmayı unuttum.” Boşta kalan elini uzatırken, “Thae Shana.” dediğinde dudağımın kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. Soyadını böbürlenerek söylemesi komiğime gitmişti. Uzattığı elini tutup hafifçe sallarken, “Xoren Xaora.” dedim. Normalde soyum üzerinden hava atmayı sevmezdim ama o an, buna karşı koymak istememiştim.
Kızın yüzündeki gururlu ifade yavaşça silinirken bakışlarında kısa bir tereddüt belirdi. “Xaora mı?” diye sordu, şaşkınlıkla. Başımı onaylarcasına salladım ve dudaklarımda beliren belirsiz tebessümü gizlemeye çalıştım. Sonuçta böbürlenecek bir şeye sahip olanlar yalnızca Shanalar değildi.
Kısa bir süre şaşkın ifadesi yüzünde kalsa da hızla kendini toparlayıp avuç içindeki perinin başını okşamaya devam etti. “Bu Lua’nın neden bu kadar yorulduğunu açıklıyor sanırım. Seni değiştirirken potansiyelini aşmış.”
“O iyi olacak değil mi?”
“İkimiz bağ kuralı sadece bir yıl oldu o yüzden gücüne alışmasına daha çok zaman var ama merak etme üstesinden geleceğine eminim.” dedi ve temkinli bir ifadeyle bana doğru uzanıp fısıltıyla konuşmaya devam etti. “Bu arada onunla bağ kurduğumu kimseye söyleme lütfen. Biliyorsun törenler haricinde büyülü bir yaratıkla bağlanmak yasak.”
Anlayış gösterip başımı onaylarcasına salladım. Çünkü birazdan gerçekleşecek olan ve dört yılda bir yapılan bağlanma törenleri haricinde zamansız bir şekilde bağlanma seremonisi yapmak tamamen yasaktı. Bu gibi durumlarda bir şehri yok edebilecek kadar güç açığa çıkabileceği için her şeyin kontrol altında yapılması gerekiyordu. Ama o bir Shana olduğu için o an bunu sorun etmemiştim.
Soyluların vücudundan akan kan o kadar güçlüydü ki etrafındaki tüm tehlikeli veya tehlikesiz canavarı kendine çekebiliyordu. Bu yüzden asil soydan gelenlere erken bir bağlanmayla kendini koruyabilmeyi öğretilmesi en mantıklı yollardan biriydi.
Bunca yıl ben de erkenden bağ kurmak istesem de hiçbir zaman bunu başaramamıştım. Çünkü ne zaman bağlanmak için bir canavara, yaratığa veya büyülü bir nesneye yaklaşsam hep benden kaçıyorlardı. Benim göremediğim ama onların gördüğü ve benden korkmalarına sebep olan bir şey var gibiydi. Bunu abime veya tanıdığım birine sorduğumda ise hep aynı cevabı alıyordum.
‘Zamanı gelince bağ kuracaksın.’
Tüm hayatımı bir gün bunun gerçekleşeceği umuduyla yaşamıştım. Büyülü bir bağ kurma seremonisi ve bağ kurduğum yaratık veya nesnenin bana sunacağı güç. Düşüncelerimden sıyrılırken, “Sırrın benimle güvende.” diyerek parmaklarımı dudaklarıma götürdükten sonra hayali bir fermuar çekiyormuş gibi yaptım. Bunun üzerine Thae yüzüne bir gülümseme ekleyip teşekkür etti. Aynı şekilde avuç içindeki Lua da teşekkürünü eksik etmemişti.
“Ama bir şeyi merak ediyorum. Zaten geçen yıl bağ kurmuşsun, neden şimdi buradasın?”
“Diğer herkes gibi yeni bağ kuranlara yardım etmek için. Hem sizi tören sırasında bağ kurarken izlemek çok heyecanlı bir şey. Bunu asla kaçıramazdım.”
Dört yılda bir olduğu için töreni izlemeye krallığın her tarafından gelenler olurdu. Bu yüzden ona hak vermiştim. Dediği gibi çok heyecanlı bir durumda ama bu o an heyecanlıdan çok stresli olduğum gerçeğini değiştirmiyordu.
“Yavaştan hazırlıklarınızı bitirin. Tören az sonra başlayacak.”
Etrafımdaki telaşlı atmosfer artınca onlarla beraber bende istemeden de olsa telaşlanmıştım. Çünkü önümüzdeki bir saat boyunca ne olacağını hiçbir şekilde kestiremiyordum ve daha da kötüsü bağlanma seremonisinden sonra bir ömür boyunca beraber yaşamak zorunda olacağım birliğe karar verilecekti.
“Umarım umduğun gibi bir tören geçirirsin Xaora.” Zor da olsa gülümsemesine karşılık verip, “Teşekkür ederim.” diye mırıldandım. Hafifçe el salladıktan sonra kolezyuma açılan kapıya doğru gidip dışarı çıkmadan önce, “Gözüm senin üzerinde olacak, bol şans.” diyerek gözden kaybolmuştu.
Şansa fazlasıyla ihtiyacım olacaktı.
“Herkes sıraya girsin artık. Tören başlamaz üzere!”
Verilen talimat üzerine sıraya girip nefesimi kontrol altına almaya çalıştım. Oysa bu kadar heyecanlanacağımı hiç düşünmemiştim. “Biliyorsunuzdur ama yine de prosedür gereği kuralları anlatacağım. O yüzden kulaklarınızı iyi açın.” Sıradaki herkes gibi dikkatimi yanımızda yürüyen sert bakışlı, iri yarı olan adama çevirdim. Yüzünün çoğu yerinde yara izleri ve çizikler vardı. Siyah saçlarının arasındaki beyazlıklar bizden yaşça büyük olduğunu belli ediyor, sol omzuna tünemiş olan şahin ise onu olduğundan daha da sert biriymiş gibi göstermeyi çok iyi bir şekilde başarıyordu.
“Oraya çıktığınız andan itibaren yüz binlerce kişi, dört sınırın liderleri, bölük kaptanları ve en önemlisi Kral Vorn Arion sizleri izliyor olacak. Bu yüzden dimdik bir duruşunuz ve her attığınız adımda zemine sert basıyor olsanız iyi olur.”
İri kıyım adam konuştukça içimdeki stres beni yerin dibine çekiyordu. “Tam şu an da olduğunuz gibi sıralı bir şekilde düzeni bozmadan arenaya çıkacaksınız. İlk olarak bu diyarın güvenliğini sağlarken sınırlarda canlarını veren maceracılar için olan anma töreni yapılacak. Ardından ülkeye, bu ülkenin insanlarına, sınır liderlerine, kaptanlarına, krala ve son olarak da -bağ kurarsanız eğer- bağ kurduğunuz şeye bağlılığınızı kesinleştirmek için ant içeceksiniz.”
Ağzından çıkan kelimelerin yükü omuzlarıma biniyor ve dik durmamı engelliyordu. Abim beni maceracı olma konusunda birçok kez uyarmıştı. Aynı karşımdaki adam gibi. Fakat abimin ağzından çıkan sözlerle bu adamın ağzından çıkan sözler arasında dağlar kadar fark vardı.
“Ant içme kısmı da bittikten sonra kolezyumun ilk basamağında size ayrılan yere geçip oturacak ve isminiz okunana kadar ayağa kalkamayacaksınız.” dedikten sonra her birimizin gözüne itinayla bakıp, “Anlaşıldı mı?” diye gür bir sesle bağırınca hep bir ağızdan, “Anlaşıldı.” diyerek karşılık verdik. Memnun olmuş bir şekilde sıranın önüne yürüdüğü sırada kolezyumdan gelen güçlü borazan sesleriyle bizi takdim ettiklerini fark ettim.
Birazdan hayatımızın ikinci evresine geçişin ilk adımlarını atacaktık. Bu kimileri için heyecan verici olsa da kimileri için bir o kadar huzursuz ediciydi. Çünkü bizi ilerde ne beklediğini hiçbir şekilde bilmiyorduk ve ben bu bilinmezlikten nefret ediyordum.
“Duruşunuz dik, adımlarınız sağlam olsun!”
İri kıyım adam bize gururla baktıktan sonra yanında duran demir kapıyı açıp geçmemiz için kenara çekildi. Borazan ve tezahürat sesleri odayı daha güçlü bir şekilde doldururken vücudumun her yerini kasıp kavuran heyecanı dindirmeye çalışıyordum. Önümde ilerleyen sırayı takip ederek düzeni bozmadan adım atmaya başladım. Odanın karanlığına alıştığım için dışarı çıkar çıkmaz güneş gözlerimi kamaştırsa da düzgün bir şekilde adımlarımı atmaya devam ediyordum.
Borazanların yanına eklenen trompet sesleri de tüm kolezyumda yankılanıyor ve göğe doğru yükselen basamaklarda oturanların tezahüratlarıyla karışıyordu. Anlık bir düşünceyle abimi görebilmeyi umarak gözlerimi çaktırmadan etrafta gezdirdim. Sonrasında ise onu bu kalabalığın arasında asla bulamayacağımı anlayıp bu düşüncemden hızla vazgeçerek tekrardan şu an ki durumuma odaklandım.
Kolezyumun ortasındaki alana geldiğimizde diğer kapılardan çıkan gruplarda bizim gibi düzenli sıralar halinde yürüyerek arkamıza doğru sıralanmaya başlamışlardı. Neredeyse bine yakın kişi arenanın tam ortasında dizilmiş bize verilen talimatlara uymak için bekliyorduk. Bu kadar çok kişi olduğumuz için az öncekine kıyasla heyecanım bir nebze de olsa azalsa da içimi huzursuz eden duygudan bir türlü arınamıyordum.
Çocukluğumdan beri hiçbir bağlanma törenini kaçırmamıştım. Her bir töreni izlerken içim coşkuyla dolar ve maceracı olmak için yanıp tutuşurdum. O zamanların aksine şu an arkamı dönüp kaçmamak için kendimi zor tutuyordum. Burada bizi izleyen yüz binlerce kişi gibi seyirci olarak bulunmakla maceracı adayı olarak bulunmak arasında uçurum farkı vardı ve ben o farkı şu an bütün hücrelerimle hissedebiliyordum.
Hazırlık odasında bize anlatıldığı gibi ilk başta anma töreni olmuştu. Ardından ant içme kısmı da bitince sırayı bozmadan arkamızdaki basamaklara yürüyüp boş yerlere oturmuştuk. Şimdi ise adımız duyurulana kadar bekleyecektik.
“Sen de duyuyor musun Xoren?”
Kaşlarımı hafifçe çatarken başımı sesin geldiği yöne çevirdim. Pietro’nun yanımda oturduğunu görünce istemsizce şaşırmıştım. Stresten önümü bile zar zor gördüğüm için Pietro’nun yanımda oturduğunu bile fark edememem normaldi sanırım.
“Neyi duyuyor muyum?” diye sorarken yüzündeki ifadeden anladığım kadarıyla keyfi yerindeydi. Gözlerinin içi gülüyordu resmen.
“Orada benimle bağ kurmak isteyen bir Griffin var.” Bakışlarını kolezyumun ortasındaki boş arenada gezdirmeye devam edince bende o tarafa baktım.
“Orada kimse yok.” diye mırıldansam da bundan önceki törenlerde de olduğu gibi illüzyon büyüsüyle bizden gizlemiş olabileceklerini hatırladım.
“Hayır, orada olduğuna eminim.”
“Bir Griffin seninle bağ kurmak istiyor olsa bile bundan emin misin?” Başını onaylarcasına sallayınca ona hayretle baktım. “O bir Griffin Pietro, kafayı mı yedin? Eğer cidden seninle bağ kurarsa kuzey sınırına gitmekten başka şansın olmayacak.” diye çıkıştım hızla.
Kuzey sınırına gidebilmek için sadece sana uçma gücü bahşeden bir şeyle bağ kurman ya da Griffinler gibi uçma yeteneği olan bir yaratıkla bağlanman lazımdı. Çünkü kuzey sınırı dik yamaçlardan oluşan dağlarla çevrili, çetin rüzgârların boy gösterdiği ve düşmanla savaşın en tehlikeli olduğu yerlerden biriydi. Savaş eğitimin yoksa bir gün bile sağ kalamazdın. Savaş eğitiminden kastım da öyle bir-iki yıllık dövüş dersleri almış olmak değildi. Bunun için doğmuş olup çocukluğundan beri bunun için uğraştığın türden bir eğitimdi. Ben bile bu eğitimi neredeyse almış olmama rağmen Kuzey sınırına gitmeyi tercih edebilecek cesareti kendimde bulamazdım.
“Umurumda değil.” Yüzündeki ciddi ifadeyi garipsesem de umursamamaya çalıştım. Aptal cesareti denilen şey buydu herhalde.
“Umarım bunun bir oyun olmadığının farkındasındır.” Bir şey demesine fırsat kalmadan arenadaki illüzyon ortadan kalkmış ve çeşitli yaratıklarla beraber kürsülerin üzerinde duran nesneler yavaşça açığa çıkmaya başlamıştı. O sırada Pietro’nun bahsettiği Griffin de arenanın ortasında tüm asilliğiyle duruyor ve Pietro’nun gözlerinin içine bakıyordu. Cidden bağ kurmak istiyordu. Griffin’i incelemeye devam ederken acaba ben neyle bağ kuracağım diye düşünmeden edememiştim. Daha nasıl iletişim kuracağımı bile bilmiyordum.
Pietro’da olduğu gibi zihnime girip benimle konuşacak mıydı? Yoksa onu görünce mi anlayacaktım? Cidden önümdeki bu bilinmezlik beni o kadar yoruyordu ki çıldırmak üzereydim. Oysa hayatım boyunca büyük bir heyecanla hep bu zamanın gelmesini dilemiştim. Bağ kurmak ve güç kazanmak. Doğduğumdan beri hep bu iki şeyin hayalini kurardım. Şu an ise bunların hepsinden vazgeçecek derecedeydim. Çünkü çocukken eğlenceli gözüken şeyler büyüdükçe omzuma birer yük gibi binmişti ve bu yükün altından kalkabilecek gücü kendime bulamıyordum.
“Korkak.”
Beynimde yankılanan kalın ve tok ses yüzünden istemsizce oturduğum taş basamaktan sıçrarken korku dolu gözlerle etrafa bakındım. Şüpheli bir şey görmeyi beklesem de her şey olması gerektiği gibiydi. Zihnim benimle oyun mu oynuyor, diye düşünürken aynı ses tekrar yankılanınca kaşlarım çatıp gözlerimi arenada gezdirdim. Ses oradan geliyordu ama tam olarak yerini anlayamamıştım.
Daha fazla dikkat çekmemek için tekrardan taş basamağa otururken kaşlarım çatık bir şekilde arenayı incelemeye devam ettim. Bunca zaman boyunca hiçbir şeyle iletişim kurmamıştım o yüzden bu benim için bir ilkti. Ama bu şekilde olacağını hiç beklemiyordum.
Cidden bana korkak mı demişti? Hem de iki kez! Ben, bunları düşünürken zihnimde belli belirsiz bir kahkaha sesi yankılandı. O an bu sesten nefret etmiş olsam da bir o kadar da rahatlamış hissediyordum.
Gözlerimle arenanın her yerini tarıyor benimle iletişim kuran şeyin ne olduğunu bulmaya çalışıyordum. Daha fazla dayanamayarak, “Benimle bağ kurmak mı istiyorsun?” diye sordum içimden. Bir süre cevap vermesini bekledim. O sırada ismi anons edilen kişiler bir bir arenaya çıkmaya devam ediyordu. Ama bütün dikkatim benimle iletişime geçen fakat şu an saçma bir şekilde sessizliğini koruyan şeyde olduğu için arenaya kim çıkmış, neyle bağ kurmuş asla umursayamıyordum.
Bir süre daha arenadaki canavarları ve nesneleri incelemeye devam ederken Pietro’nun ismi anons edilince gözlerimi merakla ona çevirdim. Kendinden emin bir şekilde oturduğu yerden kalkıp arenanın ortasındaki Griffin’e doğru yürümeye başlamıştı. Griffin ise Pietro ona yaklaştıkça kanatlarını gururla açıp kapatıyor ve bağ kurmak için sabırsız olduğunu belli edercesine toprağı eşeliyordu.
Aralarındaki mesafe tamamen kapandığında, ikisi arasında kurulan bağın sembolü olarak beyaz renkli -göz alıcı şekilde parlayan- bir ip belirdiğinde kolezyumda güçlü bir ses yankılandı. Pietro elini uzatıp Grifin’in başına yerleştirdiği esnada ise aralarındaki beyaz ip kalınlaşıp uzayarak ikilinin etrafını sarmaya başladığında tüm hücrelerimde dolaşan tarifsiz bir heyecanla dolup taştım. Çünkü ilk defa bu kadar güçlü bir bağ gücüne şahit oluyordum.
Etrafa yaydıkları ışık gittikçe güçlendiği için gözlerimi kısmak zorunda kalırken herkes gibi sessizce ne olacağını sabırsızca bekledim. Pietro’ya Griffin tarafından bir güç bahşedilecekti ve birazdan bunun ne olduğunu öğrenecektik.
Yavaş yavaş sönmekte olan ışığın ardından beliren silüetle birlikte şaşkınlıktan kaşlarım havalanmış, dudaklarım istemsizce aralanmıştı. Böyle bir şeyin mümkün olabileceğine birkaç saniye boyunca inanmakta zorlansam da gerçekten de olmuştu.
Pietro ve Griffin artık tam anlamıyla bir bütün hâline gelmişti. Belinden aşağısı Griffin’in kalın, tüylü bacakları ve devasa, keskin pençelerinden oluşuyor üst kısmı ise Pietro’nun kendi yüzü ve bedeniydi. Gözleri altın sarısı bir parıltıyla ışıldıyor, yanaklarından ve çenesinden çıkan kısa tüyler ile yüzünü süsleyen çizikler ona daha sert ve havalı bir ifade katıyordu. Kollarının olması gereken yerde ise iki tane görkemli kanat yükseliyor, önceki hâline kıyasla tüm cüssesine çok daha heybetli ve ürkütücü bir görünüm kazandırıyordu.
Yüzündeki şaşkın ifadeden, bu dönüşümün onun için de en az bizim kadar sürpriz olduğu anlaşılıyordu. Sonuçta bir yaratıkla bu seviyede bütünleşmek tam uyum sağlanmadıkça imkânsız sayılırdı. Üstelik bu, ilk bağlanma anında neredeyse hiç görülmeyen bir şeydi.
Kanatlarını yavaşça havaya kaldırınca herkes gibi ne yapacağını merakla izlemeye devam ettim. Bir süre kanatlarını inceledikten sonra sanki hep bu anı bekliyormuşçasına tüm gücüyle yere sert bir darbe indirdiğinde son sürat havaya fırlamıştı.
Onunla birlikte kolezyumdaki kalabalık tek bir beden gibi ayağa fırladı. Taş basamaklar gürültüyle sarsılırken, binlerce boğazdan kopan haykırışlar kubbede yankılanıp arenanın üzerine yayıldı. Tezahüratlar son ses yükselmeye devam ederken ben de istemsizce onlara katılmıştım. Çünkü böyle bir ana her zaman şahit olamazdık.
Pietro, yıllardır bunun eğitimini alıyormuş gibi kusursuz bir şekilde kolezyumun etrafında birkaç tur attığında tüm heyecanlı gözler onun üzerindeydi. Yere inmeden önce havada attığı son taklayla beraber o meşhur Griffin çığlığı kolezyumda yankılandığında, onunla beraber kolezyumdaki coşkulu bağırışlar bir o kadar yükseldi.
Kısa bir uçuşun ardından ise hızını azaltmadan yere indiğinde havaya büyük bir toz bulutu kalkmıştı ve çarpmanın etkisiyle çıkardığı sesin başkentte hatta tüm krallıkta duyulduğuna kalıbımı basabilirdim.
Havaya kalkan toz bulutunun dağılmasını beklerken tozların içinde anlık olarak beliren beyaz ışığın ardından iki silüet gözükünce Pietro ile Griffin’in birbirinden ayrıldığını anlamak zor olmamıştı. Tozlar tamamen dağıldığında ise ikili tekrar gün yüzüne çıkarken kolezyumdaki coşkulu ses artmaya devam ediyordu.
Gözlerimi ikilide gezdirirken sınır liderlerinin olduğu yerde oluşan hareketlilikle bakışlarım anında oraya döndü. Kuzey sınırının lideri Pietro’yu kendisine istediğini belli edercesine elini havaya kaldırdığında bu duruma hiç şaşırmamıştım. Zaten ondan başkası elini kaldırmadığı için Pietro’ya Kuzey sınırını seçmekten başka çare kalmıyordu. Olması gerekende buydu zaten.
Artık uçma yeteneğine sahipti ve diğer sınır liderleri de onu isteseler de kendilerine alamayacaklarını bildiklerinden ellerini kaldırmaya tenezzül bile etmemişlerdi. Pietro ve Griffin yan yana yürüyerek onlara söylenen kapıya doğru gidip gözden kayboldukları sırada zihnimi dolduran tanıdık sesle gözlerim tekrardan arenada gezindi.
“Böyle bir gücün senin gibi tutarsız birine gidecek olması...”
Kaşlarım hafifçe çatılırken, “Neyden bahsediyorsun?” diye sordum hızla. Benimle tekrardan iletişim kurmasına sevinsem de söylediği her cümlede beni yerin dibine sokmayı başarıyordu. “Anlatsam bile anlayacak kapasitede olduğunu sanmıyorum.” Cidden benimle dalga mı geçiyordu? Madem beni beğenmemişti neden en başta benimle iletişim kurmuştu ki?
“Seninle bağ kurmak gibi bir zorunluluğum yok. Beğenmediysen başkasını seçebilirsin.” Damarlarımda soylu kanı akıyordu, benimle bağ kurmak isteyen birini illa ki bulurdum. Onun gibi hoyrat birine kalmamıştım.
“Öyle bir şeyin olmayacağını ikimizde biliyoruz. Soylu.” Sıkkınca oflarken onu görmezden gelip sıramın gelmesini beklemeye devam ettim. Zihnimdeki şu ses yeterince moralimi bozmuyormuş gibi bir de üstüne Pietro’nun bu denli güçlü bir bağ kurması daha da çok moralimi bozmuştu.
Ne kadar Pietro için sevinsem de bu yılın tüm şöhretini ona kaptırmış olmak içten içe sinirlenmeme sebep oluyordu. Onu geçebilecek bir bağlanma yaşayacağımı hiç sanmıyordum.
Kalın ve hırıltılı bir kahkaha zihnimde yankılınca gözüm sinirle seğirirken elimi yumruk yapıp sıktım. Normalde yalnız başıma olsaydım çılgına dönmüş bir şekilde bağıra bağıra küfürler yağdırırdım fakat şu an yeri değildi.
“Bana hoyrat diyene bak.”
“Susacak mısın artık?” Cidden az öncesine kadar sesi çıkmıyordu. Şimdi ise susmak ne bilmiyordu sanki.
“Benimle konuşmak isteyen sendin.”
“Artık istemiyorum.”
Bir süre sessizlik olunca gittiğini umarak dikkatimi başka şeylere vermeye çalıştım. O kadar çok sinirimi bozmuştu ki istesem de başka bir şey düşünemiyordum. Zihnime işleyip bütün duygularımı tepetaklak etmişti.
“Xoren Xaora burada mı?”
Beni düşüncelerimden kılçık misali sıyırıp alan sözlerle beraber içimden bir küfür savurup oturduğum yerden kalktığım gibi, “Burada.” diye bağırmıştım. Ardından önümdeki iki basamağı inerek kendimi arenaya attım. Alaycı ses tonu ve beni küçük gördüğünü belli eden imalı sözleri zihnimi o kadar çok bulandırmıştı ki istemeyerek de olsa herkesin önünde saçmalamıştım. Kalbimin deli gibi attığını bile yeni yeni fark ediyordum.
Ne yapacağımı bilemez bir şekilde arenanın ortasına doğru adımlarken kolezyumda oluşan sessizlik soğuk terler dökmeme sebep oluyordu. Birkaçından duyabildiğim kadarıyla Xaora soyundan olduğumu öğrendikleri için şaşkınlardı ve neyle bağ kuracağımı merak ediyorlardı. Haklılık payları vardı çünkü ben de onlar kadar meraklıydım.
Yavaş yavaş adımlar atmaya devam ederken yanından geçtiğim nesnelere bakıyor ve ufakta olsa bir işaret görmeye çalışıyordum. Fakat hiçbirinde herhangi bir hareketlilik göremediğim için moralim bozulsa da gezinmeye devam ettim. Benden önceki maceracılarda nesneler havada süzülerek yanlarına geliyor ya da canavarlardan birkaçı usulca yaklaşıp kendilerini seçmeleri için bekliyorlardı.
Bende ise durum çok daha farklıydı. Hiçbir şey yanıma yaklaşmıyor hatta aksine neye yaklaşsam benden uzaklaşmak istercesine kaçmaya çalışıyordu. Bunca yıl bunu yaşıyordum ve alışıktım ama buradayken bu durumun değişeceğini düşünmüştüm hep.
Zaman akıyordu ve ben elimde hiçbir şey olmadan dönmek için bu kadar çabalamış olamazdım.
“Seni böyle bir durumda görmek aşırı eğlenceli.”
“Sen işine bak.” diye söylenirken daha fazla dayanamayıp önümdeki kürsüde duran kılıca doğru yürüdüm. Elimi uzatıp kılıcın kabzasından tutacağım sırada kılıç kendini kürsüden aşağı atıp sürünerek uzaklaşınca içimden bir küfür savurmuştun.
Daha fazla zaman kaybedemezdim bu yüzden etrafımda hızlıca göz gezdirmeye devam ederken arkamdaki çam ağacının köklerinde duran kırmızı çiçekli bitki dikkatimi çekince hemen oraya koştum. Hızlı bir hamleyle çiçeğe uzanıp tutacağım sırada sanki bu mümkünmüş gibi toprağın altına girerek gözden kaybolduğunda içimdeki birikmiş öfkeyi kusmak istercesine küfürler yağdırarak bağırmıştım.
Zihnimde tekrardan yankılanan kahkaha sesi ile iyice çileden çıkarken beni izleyenlere rezil olmayı bile umursamıyordum artık. Tek düşündüğüm şey elim boş dönmek istemediğimdi.
“Zamanın daralıyor soylu.”
Sesindeki alaylı ton çok net bir şekilde anlaşılıyordu. Cidden benimle dalga geçiyor ve bundan çok büyük bir şekilde haz alıyordu. Omuzlarım artık bu yükü kaldıramadığını belli edercesine umutsuzca düşerken dik duruşumdan eser kalmadığını fark ettim. Keşke abim yerine kendimi dinleyip buralara kadar zahmet edipte gelmeseydim. En azından tüm ülkenin önünde rezil olmazdım.
“Bu kadar hızlı mı pes ediyorsun? Hiç soyluya yakışır bir hareket değil.”
Evet, pes ediyordum. Hatta hayatım boyunca ilk defa bir şeyi zorlamak yerine pes etmenin benim için daha iyi olacağını düşünüyordum. Zaten maceracı olmayı o kadar da çok isteyen biri değildim. Öyleydim.
İyi yanından bakarsak, en azından huzurlu bir hayatım olacaktı değil mi? Savaşın, zorluğun olmadığı bir hayat da güzel olurdu sanırım. Kendimi avutmaya çalışırken bile içimde bir yerler acı verici bir şekilde sızlıyordu.
“İkimizde bunu istemediğini biliyoruz. Şimdi ağlamayı bırak ve elini havaya kaldır.”
O diyene kadar gözümden yaşlar aktığının farkında bile değildim. Bunca yıl boyunca bir kere bile göz yaşı dökmemiştim. Şimdi ise içimde biriken tüm acı duygular burnumun sızlamasına sebep oluyor ve beni ağlamaya zorluyordu.
“Beni duymuyor musun? Elini kaldır.”
Göz yaşlarımı silip derince bir nefes aldıktan sonra ne kadar istemesem de onu dinleyip umutsuzca sağ elimi havaya kaldırdım.
“Akılda kalıcı bir gösteri yapmak ister misin?”
Ne yani şimdi de iyilik meleği mi kesilmişti başıma? Bunca zaman benimle dalga geçip eğlendikten sonra.
“Sadece maceracı olmayı ne kadar çok istediğini merak ediyordum. İnsanların bu kadar alıngan varlıklar olduğunu unutmuşum.”
“Sağ ol ya.” diye mırıldandığım sırada kolezyumun her yerinde yankılanan ve kulaklarımı çınlatan bir sesle beraber bana doğru son sürat uçan çekici görmemle gözlerimi korkuyla kapattım.
“Bağ kurduğun şeye bakmayacak mısın? Bu her zaman görebileceğin türden bir şey değil.”
Sesi gereksiz bir şekilde özgüvenli çıkıyordu. Nedense bu bana bir yerden tanıdık gelse de sanki yüz yılda bir olan bir şeymiş gibi kendinden bahsetmesi tuhafıma gitmişti. Altüstü diğerleri gibi normal bir bağ kurma seremonisinden başka bir şey olmayacaktı.
Elimde hissettiğim ağırlıkla beraber parmaklarım istemsizce kapanırken çekici sıkıca kavrayıp havada tutmaya devam ettim. O sırada elimden yayılan sıcaklığın hemen ardından duyduğum kükreme sesiyle vücudumdaki her bir kemik çıra misali çatırdamıştı.
Gözlerimi açıp başımı hafifçe arkaya atarak elimde tuttuğum çekice bakacağım sırada çekicin üstünde beliren devasa ejderhayı görmemle olduğum yerde donup kaldım. Bu gerçek miydi?
Ejderha başını eğip gözlerimin içine baktığında, her zamanki kahkaha sesi yine zihnimde yankılandı. Tam o anda etrafımızı saran, beyaz renkte parlayan ip tüm dikkatimi üzerine çekti. Gerçekten bağ kuruyordum, hem de bir ejderha ile!
Gerçeklik algımı yitiriyor olabileceğimi düşünerek yanımda tüm görkemiyle duran ejderhaya doğru uzandım ve sert pullarının üzerine elimi yerleştirdim. Evet, tam anlamıyla gerçek bir ejderhaydı!
“Eğlenmen bittiyse gidelim mi artık? Kuzey sınırı bizi bekliyor.”
Yüzümdeki gülümseme donup kalırken içime bir anda soğuk bir ağırlık çöktü. Bağ kurmamın getirdiği sevinç duygusu hızla sönüp giderken yerini tanıdık bir endişe doldurmaya başlamıştı.
Ne ile karşılaşacağımı az çok bilsem de belki bir ümit gerçekleşmemiştir, diye düşünerek liderlerin oturduğu yere kısa bir bakış attım. Kuzey sınırının lideri elini havaya kaldırmış ve sert bir ifadeyle bana bakıyordu. İşte şimdi başım gerçekten büyük bir beladaydı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

193okunma 26beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…