10. bölüm · ALMİGRA
Masumlar ve Hainler
Savaşçı hâlâ yaralıydı. Güç toplamaya çalışıyordu. Nefesi düzensizdi, omuzları yorgunluktan düşmüştü; gözlerinde hâlâ sönmemiş bir direnç vardı. İnsan bedeninin tükenmeye yaklaşırken bile ayakta kalmaya çalışması…
Almigra bunu anlamaya başlamıştı. Yanına yaklaştı. İsminin bir önemi yoktu zaten. Her sorduğunda unutuyordu. Almigra için isimler geçiciydi. İnsanlar değişirdi. Sesler kaybolurdu. Geriye sadece anlar kalırdı. Artık o anın içindeydi. Kararını vermişti.
Ya bu onun sonu olacaktı ya da ilk kez insanlara gerçekten güvenecekti.
“iyi misin?” diye sordu sessizce. “Ağrın var mı?” Savaşçı başını hafifçe kaldırdı. “İyileşiyorum,” diye fısıldadı. “Kılıç tutabiliyorum.” Kısa bir sessizlik oldu.
Rüzgâr, köyün boş sokaklarında dolaşıyor, toprağı kaldırıp yeniden yere savuruyordu. Evlerin arasındaki sessizlik neredeyse terk edilmiş bir şehri andırıyordu. “Komutan çok uzun süredir seferde,” gözlerini uzaklara dikerken. “Başına bir şey gelmiş olabilir. Ordu yok. Köyde savaşçı olarak biz kaldık.
Şifacıların öğrencileri ise henüz hiçbir şey bilmiyor. Hocaları onlarla birlikte gitti.” Almigra sessizce dinledi. “Gidip bakalım mı?” diye sordu sonunda. Savaşçı yavaşça ayağa kalktı. Dengede durabilmek için kısa bir an bekledi. “Fazla uzaklaşmadan çevreye bakalım belki bir iz buluruz.
Köyü tamamen yalnız bırakamayız.” Almigra’nın içinde bir şey kıpırdadı.
Yaşayacaklarının gölgesi çoktan üzerine düşmüştü. Hissediyordu bunu. Biliyordu. Alejandro onun sonu olmayacaktı. Yine de son bir yerdeydi. Ona doğru yaklaşıyordu. Almigra’nın gözünden bir damla yaş süzüldü. Kana karışmıştı. Bunun anlamını biliyordu. Sessizce savaşçının koluna girdi. Birlikte yürümeye başladılar. Adımları yavaştı ama kararlıydı.
Toprak ayaklarının altında yavaşça çökerken, ağaçlar aralarından geçenleri sessizce izliyordu. Bir süre sonra Almigra durdu. Arkasına baktı. Köy artık uzakta kalmıştı. Sessizdi. Hareketsizdi. Neredeyse terk edilmiş gibi görünüyordu. Yeterince uzaklaşmışlardı. İçindeki ses yeniden yükseldi. Bu intikamın sesi miydi… yoksa koruyucunun son çırpınışı mı? Ayırt edemedi. Parmakları istemsizce kılıcının kabzasına dokundu. İçinde hem korku hem de tarifsiz bir acı. Savaşçı zor yürüyordu. Yine de yılmıyordu. Almigra onun bu hâline hayranlıkla baktı.
Alejandro onun savaş yoldaşıydı “Köy dışında, şifacıların yürüttüğü bir ritüel sırasında ani bir baskınla yaralanmıştı. Almigra onu sırtında taşıyıp köye getirmişti.” , günlerce başında beklemişti. Yaralarının iyileşmesi için elinden gelen her şeyi yapmıştı. Birlikte yaptıkları talimler geldi aklına. Defalarca onu yere serişi… ilk kez eline aldığı kılıcı hiç zorlanmadan kullanışı…
Almigra yay ve hançerde ustaydı; kılıç ise onun için yeni sayılırdı. Buna rağmen kılıç elinde, olması gerekenden fazla doğal duruyordu. Yıllardır onu taşıyormuş gibiydi.
Alejandro ise o gün, yere düşmüş hâlde hafifçe gülümseyerek şöyle demişti:
“Elfler gerçekten güçlüymüş…”Bu cümle Almigra’nın zihnine kazınmıştı.
O anı hatırlayınca yüzünde kısa, kırık bir gülümseme belirdi; fakat bu an hemen dağıldı. Çünkü etraf, bir anda fazla derin bir sessizliğe gömülmüştü.” Ve bu sessizlik Almigra’ya tanıdık geliyordu. Savaşçı önünde yürüyordu. Her şeyden habersizdi. Sadece nefes alıyor, yorgun bedenini ayakta tutmaya çalışıyordu. Almigra korkuyordu. Ya kılıcı boynuna dayadığı anda istemsizce çekerse? Ya en güvendiği insanı farkında bile olmadan öldürürse? Vakit daralıyordu. Bir karar vermesi gerekiyordu. Ya insanlara güvenmek için çıktığı bu yoldan vazgeçecekti… ya da hiçbir şey olmamış gibi geri dönecekti. Bir anda ağaçların fısıltısıyla irkildi. Doğa artık sessiz değildi. Haykırıyordu.
“Katil.”
Almigra nefesini tuttu. Sonra bir anda kılıcının kabzasını savaşçının boynuna dayadı. Baskı uygulamadı. Hareketleri yavaştı; neredeyse korkuyordu. “Dur,” dedi kısık bir sesle. “Daha fazla ilerleme.” Gözlerini kapattı.
Kan kokusu damarlarına kadar işledi.
İçinde bir şey kırıldı; çığlık atmak istedi ama yapamadı. Bir an her şey askıda kaldı, zaman uzadı. Sonunda Almigra titreyen bir nefes vererek kılıcı indirdi. Toprağa sapladı. Savaşçının önünde diz çöktü. “Bunu sana yapamam,” dedi; sesi parçalanıyordu. “İstersen beni kendi kılıcımla öldür ya da hikâyemi dinle.” Savaşçı olduğu yerde donup kaldı. Yüzünde şaşkınlık ve korku vardı; ama bunların arasına sızan, beklenmedik bir cesaret de vardı. . Uzun süre Almigra’ya baktı. Sonra yavaşça başını kaldırdı. “Kalk, Almigra,” dedi sakin bir sesle.
“Bana hikâyeni anlat.” Bir an durdu. “Senin kötü biri olmadığını biliyorum.”
Almigra gözlerini kaldırdı.
“Ne yaşadıysan Her şeyi en başından anlat bana.” Almigra anlatmaya başladı.
Öldürdüğü insanları…
Pişmanlığını…
İçindeki sesi…
Kurdundan geriye kalan boşluğu…
Wuhan’ın yere düşüşünü… her şeyi.
Konuşurken sesi bazen sertleşiyor, bazen tamamen kayboluyordu. Bazı cümlelerde nefesi kesiliyor, bazı anlarda kelimeler boğazında düğümleniyordu. Savaşçı onu bölmedi. Sadece dinledi. İkisi de durgundu. İkisi de sessizdi.
O sessizlik… uzun sürmedi. Ormanın derinliklerinden sesler yükseldi.
“Hainmiş… Nasıl olur?”
Sesler ağaçların arasında yankılanıyordu. Almigra’nın yüzü yere düştü. Kendinden bahsedilmediğini biliyordu; tam da insanlara güvenmeye karar verdiği anda birinin hain ilan edildiğini duymak… bu tanıdık gelmişti.
“Hain mi?” dedi.
Gözleri parladı. Kendine has o hırıltılı sesiyle, “Kim o?” diye sordu. Sesler, hızlı adımlarla ilerledi. Gelenler tanıdıktı. Koşup yanlarına vardılar. Savaşçılara baktılar; aralarında yaralılar vardı. Almigra’nın sesi yükseldi: “Komutan nerede? Ne oldu ona? Öldü mü?” Kendi komutanı aklına gelmişti. Kaçmasına o yardım etmişti… onu hatırladı, daha doğrusu az önce ondan bahsetmişti.
Wilka komutan konuştu: “Onu öldürdük. Hain çıktı. Her şeyi anlatacağım, gelin.” Almigra şoka girdi, donup kaldı. Savaşçı da Almigra gibi şaşkındı. Az önce Almigra… şimdi ise komutanı. İkisinin de ağzından aynı söz döküldü:
“Bu nasıl olur?” Köye döndüler.
Şifacı konuşmaya başladı: “Boynuma kılıç dayadı, az daha öldürüyordu. Zor kurtuldum.” Almigra’nın zihni karıştı. Uğruna savaşmak için asker olduğu komutan… neye hizmet etmişti? O neyin intikamını alıyordu?
O sırada uzaktan sürüklenerek getirilen bir beden gördüler. İki asker taşıyordu. Alexsandra tutuklanmıştı. Ağır yaralıydı henüz ölmemişti. Köyün girişine geldiğinde kavga çıktı. Sesler yükseldi, insanlar birbirine girdi. Almigra hiçbir şey anlamıyordu. Dünya sanki etrafında dönüyordu. Ayakta durmakta zorlanıyordu. Bayılmamak için direndi. Yaşadıkları ona ağır gelmişti. Elinde hâlâ kılıç vardı. Kime doğrultacağını bilmiyordu. Kimin askeriydi? Bir intikamın mı, yoksa bir hainin mi? Düşünceler birbirine karışırken karar verilmişti bile. Yarım kalan iş tamamlanacaktı. Hüküm açıktı.
Wilka komutanın sesi yükseldi: “Öldürün!”
Alexsandra orada infaz edildi. Cansız bedeni yere yığıldı. Wilka komutanın sesi köyün üzerine bir kırbaç gibi indi: “Bu hain şifacıyı öldürmeye kalktı.
Sırf bir askeri iyileştirmek istediği için…
O asker bize erzak getirmişti.
Ormanda avladıkları geyiği bize ikram etmişti.
Sayıları bizden fazla olmasına rağmen köye saldırmadılar.
Üstelik bizimle savaşa gelenler oldu, birlikte kılıç salladık, canavarlarla savaştık. O asker yaralandı, şifacı onun yarasına bakmak için yaklaştığında Alexsandra onlardan nefret ettiğini söyleyerek boğazına kılıç dayadı. Elinden zor aldık.
Bu ihanettir! Hepimizi sattı! Kim imparatorluğu korursa, kim hesap sormaya kalkarsa gerekeni yapın! Hainlere aramızda yer yok!” Sözler havada asılı kaldı.
Almigra bir adım geri attı… o anda bir çığlık duyuldu. Keskin, parçalayan, iç yakan bir çığlık… kalabalığı yararak gelen memur kızdı. Komutanın köye ilk geldiğinde “gidecek yeri yok” dediği, “Onu memur olarak görevlendiriyorum” dediği.
Almigra’nın ilk bakışta sevmediği, gözleri hep fazla canlı, fazla öfkeli olan kız… koştu, dizlerinin üzerine çöktü. Komutanın üzerine kapandı. Kan, kızın ellerine bulaştı.O sizin komutanınızdı, nasıl koruyamazsınız? Parmağı titreyerek uzandı. “Onu öldüren orada, git alsana intikamını.” Almigra’nın gözleri yavaşça büyüdü. Sesi beklediğinden daha yumuşak çıktı:
“O… hainmiş?”
Kız bir adım yaklaştı, gözleri alev aldı: “Ne haini be, ne gördün?” Şifacı araya girdi, sesi sertti: “Beni öldürmeye kalktı!” Kız durmadı, duramadı. Almigra ise artık duymuyordu. Kan kokusu iliklerine kadar işlemişti. Kim doğru, kim yalan… kim hain, kim masum… hepsi birbirine karışmıştı. Sadece bir şey kalmıştı geriye: insanlar sandığı kadar masum değildi.
Kızın sesi tekrar yükseldi, kırılarak: “Benim sevdiğimi öldürdüler! Savaşçı, intikamını al! O senin komutanındı! Sana güvendi, seni ordusuna aldı! Böyle mi karşılık vereceksin?” Almigra kılıcını uzattı yavaşça: “Beni de mi öldürsün istiyorsun? Çok biliyorsan sen git al intikamını.” Gözleri ateş eder gibi bakıyordu.
Memur kız bu kez fısıldadı: “Bu senin görevin…” Almigra’nın içindeki bir şey o an koptu.
“Yeter!” diye haykırdı.
Kılıç indi. Bir an… sadece bir an. Kızın bedeni gevşedi. Komutanın üzerine düştü. Sessizlik. Ağır, ezici, kaçınılmaz. Almigra donup kalmıştı. Şifacı üzerine yürüdü, gözleri doluydu:
“O masumdu… ne yaptın sen?”
Almigra’nın sesi bu kez sertti ama içinde kırık bir şey vardı: “Wilka komutanın emri bu. Görmedin mi? Onu öldürmem için beni kışkırttı. Hem o kız acılıydı… ya bizden intikam almaya kalkarsa? Acı insana her şeyi yaptırır.” Şifacı durdu, ona baktı. Derin, delip geçen bir bakışla: “Senin yaptığın gibi mi?” Zaman durdu. Gerçekten durdu. Almigra nefes almayı unuttu. Kalabalık yarıldı. Wilka geldi.Ne oldu, dedi. Almigra hemen konuştu:
“Komutanım… sizi öldürmem için üstüme geldi. Komutanını öldürdüler… intikam almayacak mısın?” dedi. Emrinizi uyguladım. Sesi düştü: “Ama o masumdu…” Wilka'nın yüzü değişmedi.
“Elfi tutuklayın. Hükmü sonra vereceğim.” Almigra bakakaldı. Bu adam kimdi?
Dost mu, düşman mı? Bir hatıra canlandı gözünde… “Savaşı bitirebilirsin.” Aynı ağırlık, aynı bakış. Almigra biliyordu; Wilka komutan onun canını almayacaktı. O zaman gözünden akan o damla neydi? Almigra tutuklanırken, yerde yatan kızın yarasına müdahale ediliyordu. Almigra biliyordu… onu öldürmemişti. Bu sefer sadece susturmuştu. Onu tutuklayan ise en güvendiği savaşçıydı. Göz göze geldiler. Uzun, sessiz, ağır bir an.
“Ne yaptın?” der gibi baktı.
Bakışı yumuşadı: “Sen haklıydın. Korkma, sana bir şey olmayacak.” Bir an durdu. “Buna izin vermem.”
