6. bölüm · Akıncı

- KURT 5 -

Elif Yanarkaya

"Geçmişin oynadığı en büyük kumar hayatımızı zindan etmekmiş."

92 & 93

'

Bora Arslan

'
- Bir buçuk hafta sonra -

Hayatım boyunca yalnız kalmış, suçlanmış, herhangi bir olayı kendi başıma halletmeye çalışmıştım. Ailem, her daim yanımda olduklarını söyleyen ama yanımda olmayan bir toplumdu. Harp okulunu kazanmış bir on sekiz yaşındaki genç aile evinden ayrılırken ailesinin ona olan büyük nefretiyle çıkmıştı evden.

"Senin bu aile de yerin yok, senin bir ailen yok!"

Evet, o genç bendim. O evden ailemin büyük nefretiyle çıkmıştım.
Aile dediğim topluma bile güvenemediğim bu dünyada kimlere güvenecektim?

Gözlerimi açtığımda beyaz gün ışığı gözlerimi aldı, etraf bulanıktı. Monitör sesi kulağıma dolduğunda hastane de olduğumu anlamıştım. Omzumdan yayılan sızıyla yüzümü buruşturdum.
Üstümdeki beyaz battaniyeyi kaldırdığımda bacağımda ve kolumdaki sargıları gördüm. Omzumdan vurulduğum yetmiyormuş gibi bir de sıyrıklarımız vardı.

Güldüm istemsizce. "Gerçekten şaka gibi amına koyayım." dedim, sıkıntıyla. Başımı yastığa tekrar yaslayıp gözlerimi kapattığımda gözlerimin önünde patlama belirdi. Kulaklarım çınladı, nabzım hızlandı. Monitör deli gibi ses çıkarırken aklımda kalan tek şey patlama yaşanması ve Kaan komutanın sesiydi.

"Ahu, uyan! Kılıç beni duyan var mı?"

Gözlerimi açtığımda derin bir nefes aldım, Kaan komutanın sesi zihnimde yankılandı.

Kılıç Timi.

Kardeşlerim iyi miydi? Neredelerdi, durumları nasıldı? Kolumdaki serumu çıkarttığım gibi yataktan fırladım, yaralarımın sızlamasını önemsemeden tam odadan çıkacaktım ki kapı birden açıldı ve birisi koluma çarptı."Lan yavaş!" diye yükseldim.

Gözümün önüne baktığımda karşımdakinin kadın doktor olduğunu gördüm. "Asıl sana yavaş ayı! Ne yaptığını sanıyorsun sen ya kapının arkasında dikilmişsin dedemin sopası gibi, ayrıca siz niye ayaktasınız sizin yatmanız gerekmiyor mu?" diye bağırmaya başladı. Geriye çekilip doktora baktım.

Yüz yetmiş boylarında, kumraldı. Gözleri ise açık kahverengiydi. Galiba hayatımda gördüğüm en güzel kahverengi tonu bu olabilirdi. Yaka kartına baktığımda ismini gördüm.

Doç. Dr. Su Işılay.
Kalp ve Damar Cerrahisi.

Saçları ne sarıydı ne de kahverengi, değişik bilmediğim bir tondu. Gerçektende adı gibi, su gibi bir kadındı. "Ne bakıyorsunuz Bora Bey? Dinlenmeniz lazım yatağa geçer misiniz lütfen?" dediğinde düşüncelerimden kopup yatağa baktım sonra aklıma tekrar Kılıç geldiğinde kaşlarımı çattım. "Kardeşlerimi görmem lazım, iyiler mi? Durumları nasıl?" dediğimde anlamaz gözlerle bana baktı. "Kardeşleriniz mi?"

"Evet, benimle beraber buraya getirilen tim arkadaşlarım. Onları görmem lazım."

Dediğimde sinirle nefesini verdi. "Siz beni sınamak için mi getirildiniz bu hastaneye? Hepiniz ayrı delisiniz! Birisi Savaş der, öbürü Barış diye bağırır. Diğeri Ahu diye hastaneyi ayağı kaldırır! Hepsi iyi lütfen sende yatağa geç ve dinlen!" diye bağırdığında gülmeye başladım. Bizim fantastik ikili uyanır uyanmaz hastaneyi doktorların başına yıkmıştı.

Ama Doktorun cümlesinde en dikkatimi çeken şey son cümlesi olmuştu. "Diğeri Ahu diye hastaneyi ayağı kaldırır." Kim Ahu komutan için hastaneyi ayağı kaldırmıştı? "Siz az önce diğeri Ahu için hastaneyi kaldırır demiştiniz, kim o kişi?" yatağa yattığımda serumu çıkarttığım koluma baktı ve yenisi takmak için önceki bandajı çıkartıp dezenfekte etti.

"Kim olacak? O dev gibi bir adam var, tedavisi en son yapıldı... Neydi adamın ismi?" saçını geriye atıp düşünmeye başladı. Aklımda tek bir isim vardı ama onun olması için gerçekten kıyametlerin kopması gerekirdi. "Bozkurt! Evet, soy ismi Bozkurttu."

Bozkurt soy ismini duyunca şaşkınlığıma engel olamadım. Kaan komutan, Ahu komutan için hastaneyi ayağı mı kaldırmıştı? Kıyamet kopmuştu da haberimiz mi yoktu? "Siktir lan." Dedim şaşkınlıkla. Su Hanımın ters bakışlarını görünce akışlarımı başka tarafa çevirdim. O sırada ayağı kalktığında tekrar ona baktım.

"Kusura bakmayın ben şaşkınlıktan dedim." Dediğimde anlayışla başını salladı. Kenara bıraktığı dosyayı alıp içindeki kağıda baktı. "Omzunuzdan vurulmuşsunuz ve bacağınızda, kolunuzda derin kesik izleri var. En faz-"

"Bir hafta boyunca hastanenizde misafir olarak kalacağım sonra da beni taburcu edip göndereceksiniz. Kendimi gereğince fazla zorlamamam lazım çünkü aksi takdirde dikişlerim açılabilir. Biliyorum Doktor Hanım emekleriniz için teşekkür ederim." Dedim hepsini ezbere söyleyerek. Bunları biliyordum çünkü bende sağlık ekibinde personeldim. Kaşlarını çatarak bana baktı.

"Hepsini biliyorsunuz, çok vuruldunuz galiba?" diye sordu.
Gülümsedim. "Askerim ben Doktor Hanım dağlara parti yapmaya çıkmıyorum. Vuruluyoruz, ölümlerden dönüyoruz, bazen de ölüyoruz, işkence çekiyoruz. Sizlerin hiç tatmak istemeyeceği hatta görmek dahi istemeyeceğiniz bir işkence. Ayrıca evet biliyorum ama çok fazla vurulduğumdan dolayı değil askeri sağlık personeliyim ben." Dedim, dikkatle beni dinlemişti.

Açık tonlu kahverengi saçlarını hafifçe geriye doğru savurduğunda bakışlarım boynunun arka tarafında duran minimal zambak dövmesine takılmıştı. Bakışlarımı fark edince saçlarıyla tekrar dövmeyi kapattı. "Zambak, anlamı nedir?" diye sordum merakla.

"Yeniden doğuş, asalet ve onur, güç ve dayanıklılık." Dedi tek cümle de açık ve netti. Bunların anlamını tabii ki de biliyordum. "Ben onu sormadım, sizin hayatınızda zambağın anlamı nedir?"

"Sizi ilgilendiren bir konu olduğunu sanmıyorum Bora Bey?" yattığım yerden doğruldum. "Pekala, siz nasıl derseniz öyle olsun Doktor Hanım." Dediğimde son kez açık kahverengi gözlerine baktım ve odadan çıktı.

Aynı kız kardeşime benziyordu. Canım kardeşim, Güneş Arslan. Açık kahverengi saçlar, açık kahverengi gözler, aynı tavırlar... Güneş'in masum yüzü aklımdan gitmiyordu. Yıllardır görmemiştim onu, ne kadar telefondan konuşsakta onu görmek o kadar çok istiyordum ki.. Ne kadar büyümüştü? Saçları hâlâ aynı renkte miydi? Hâlâ aynı neşesiyle etrafa ışık saçıyor muydu?

Kardeşimi çok özlemiştim.

'
Kaan Altay Bozkurt

'
Kaç hafta, kaç gün, kaç saat olmuştu onsuz? Her geçen gün kalbime iğneler batıyordu. Zihnim susmayı reddediyor her saniye beni çıldırmanın eşiğine sürüklüyordu. Dikenli zincirlerim her geçen gibi derime daha fazla batıyordu sanki. Onu çok özlemiştim...

Ahu'yu, sevdiğim kadını, asla vazgeçmediğim kadını özlemiştim. Bir buçuk haftadır başında uyanmasını bekliyordum. Onun sesine ihtiyacım vardı, onun sesini duymaya ihtiyacım vardı. Ama tek duyduğum ses monitör de atan kalp atışının sesiydi.

Sedyenin yanında duran komodinin üstündeki mavi güllere baktım. Ona mavi gül almıştım. Çok severdi mavi gülleri, hayatında onu en çok mutlu eden şey mavi güldü onun için. Mavi gülün efsanesine göre ulaşılmaz aşk anlamını taşırmış ama Ahu için öyle değildi. Mavi gül sadece aşk değil onun hayatını simgeleyen bir çiçek olduğunu söylerdi.

Koyu kahverengi saçlarına baktım, saçlarının uçlarını parmaklarımın arasına alıp kokladım. Hâlâ aynı kokuyordu. Kokusu hiç değişmemişti, istemezdim zaten değişmesini. Keşke gelmeseydim bu time diye düşünüyordum sürekli. Benim yüzümden birilerinin zarar görmesine dayanamıyordum.

Her defasında benim yüzümden birileri zarar görüyordu, ilk önce annem sonra Tim 25 şimdi ise Kılıç Timi ve sevdiğim kadın. Ahu'nun kollarımda hareketsiz yatışı zihnimden silinmiyordu. Eğer Kılıç Timine gelmeseydim belki de bunlar yaşanmamış olacaktı, hepsi sağlıklı ve mutlu olacaklardı belki de...

Kılıç Timinin neredeyse hepsi iyileşmiş ve çoktan taburcu olmuşlardı, geriye kalan Ahu ve Bora vardı. "Bora yakında taburcu olur" demişti doktor.

Ahu'nun elini tutup minik bir öpücük bıraktım. "Seni o kadar özledim ki, keşke şuan uyanık olsan da bağırsan bana. Her şeyi siktir ederim Ahu, yaşadığımız her şeyi siktir ederim. Her şeyi unuturum, sadece uyan güzelim."

Saçlarına bir öpücük bırakıp ayağı kalktım ve odadan dışarıya çıkıp koridorda ilerledim. Hastanenin tavanındaki ışık gözümün önünde yanıp sönmeye başlamıştı, hastanelerden nefret ediyordum. Işık yanıp sönmeye devam edince zihnim tekrar konuşmaya başlamıştı.

Senin yüzünden Bozkurt.

Sen kendini masum mu zannediyorsun?

Sen etrafındaki herkesi yakıp kavuran bir ateşsin.

Terasa çıktığımda derin bir nefes aldım. Önümdeki korkuluğa tutunup gökyüzüne baktım. "Annem..." dedim çaresizlikle. Hiç tanımamış, görmemiştim onu. Benim doğum günüm annemin ölüm günüydü. Bu yüzden doğum günlerinden nefret ederdim, on beş yaşından sonra da asla doğum günümü kutlamamıştım.

Cüzdanımdan annemin gençlik fotoğrafını çıkartıp yere çöktüm. Açık kahverengi saçları, yemyeşil gözleri, kumral ten rengiyle o kadar güzeldi ki kelimeler kifayetsiz kalırdı. Üstündeki beyaz çiçekli elbisesiyle peri kızı gibi duruyordu. Yüzündeki o koca gülümseme silinmişti zamanla, sonrasındase vefat etmişti. Beni dünyaya getirirken vefat etmişti.

Fotoğrafı tekrardan cüzdanıma koyup terastan ayrıldım ve Ahu'nun odasına gittim. Tam içeriye girecekken kapının hafif açık olduğunu fark ettim. Etrafa bakıp belimdeki tabancayı çıkarttım ve dikkatli adımlarla odaya doğru ilerledim.

Odaya girdiğim anda arkamı dönüp tabancamı odadaki kişinin alnına dayadım. "Komutanım!" dedi Bora. Onu görünce şaşkınlığım gözlerimde büyümüştü. Silahı alnından çektim. "Lan manyak mısın amına koyayım? Ne yapıyorsun kapının arkasında?" diye sesimi yükselttim.

"Yav hareketlenme görünce başkası sandım komutanım. Benim ne günahım var?" diyince, tabancamı belime sıkıştırdım. Bu Kılıç Timi apayrı manyaktı.

"Hepiniz mi deli olursunuz ula? Biriniz de doğru düzgün girmiyorsunuz şu siktiğimin odasına." dedim. Bora da benimle aynı yaşta cesur bir delikanlıydı.

İkimizde birbirimizin yarasına baktık. Ben iyiydim ama Bora hâlâ iyileşmeye çalışıyordu. "Sen nasıl oldun?" diye sordu, sırtımı duvara yasladım. "İyiyim lan ben, bende bir sıkıntı yok. Sen kendine bak yaralı böcük gibisin amına koyayım. " güldü. O an gözlerimin önünde Barbaros belirdi. En yakın arkadaşım, bu hayattaki tek dostum Barbarostu ama onu da kaybetmiştim. Ellerimden kayıp gitmişti o da, benim yüzümden olmuştu.

"İyiyim ben lan," gözleri Ahu'ya döndü. Bir de bana baktı. "İyi mi Ahu komutan?"

"Turp gibi amına koyayım, birazdan kalkar hastanenin ebesini siker." dedim alayla, güldük ikimizde. "Uyanmasını bekliyorlar onun dışında her şey normal. "

Uyansa da görebilsem onun kahverengi gözlerini. Duyabilsem onun sesini, şahit olsam onun sinirine, heyecanına, mutluluğuna. Ne kadar nefret etse de benden görmek isterdim onun her hâlini.

"Hastaneyi ayağı kaldırmışsın Ahu komutan için, nefret ettiğin bir kadın için hastaneyi ayağı kaldırmak fazla değil mi?"

Nefret etmek mi? Evet, ondan hem nefret ediyor hem de ölümüne kadar seviyordum. Anılar peşimi bırakmıyor, zihnimde sürekli tekrar ediyordu. Ne kadar nefret etsem de içimdeki özlem daya ağır basıyordu her geçen gün. Kalbimde ki ağırlık fazlalaşıyordu, taşıyamacakmışım gibi geliyordu. Onun gözlerinin içine baktığımda daha da zorlaşıyordu.

"Kim söyledi lan bunu size? Sikik sikik dedikodu mu yaydılar koca hastaneye?" dediğim de Bora'nın ters bakışlarına bakakaldım. "Ne bakıyorsun amına koyayım, sende yaralısın git dinlen de hayde. "

"İyiyim ben lan, bir şeyim yok. Yat yat öldüm yatakta, kurşun öldürmedi yatakta yatmak öldürecek beni vallaha." ters ters baktım, bu bakışımdan anlamış olacak ki hemen odadan çıktı. Kapı kapanır kapanmaz bakışlarımı Ahu'ya çevirdim.

Sandalye'ye oturup karnımda ki yaraya baktım. Pansumanını yapmadığım için hafiften intihab kapmıştı. Yarayı kapatıp başımı duvara yasladım ve gözlerimi kapattım.

- ☾ -

Alevler binayı yalıyordu. İçeride Tim 25 vardı. Kulakları sağır edecek bir patlama daha gerçekleşti her yer toz toprak olmuştu. Ailemi kaybetmiştim. "Benim yüzümden... Barbaros, Günay!" sesler birbirine girdi. Gözlerimin önünde beyaz bir ışık belirdi.

Ameliyat ışığı.

Işık yanıp sönüp duruyordu. Serum takılıydı, neşterler, iğneler... Hepsi bedenimin içine işliyordu. Su sesi... Tek tek yere düşen su sesi. Kimse yoktu, yalnızdım. Gece miydi yoksa sabah mıydı? Günlerden hangi gündü? Saat kaçtı? Neredeydim ben?

Işıklar yanıp sönmeye devam ediyordu. Etraf karanlıktı, bir tane bile ışık yoktu. Su sesi iliklerime kadar işliyordu. "Kaan?" Karanlık artıyor, ışıklar hızlıca sönüp yanıyordu. İğneler, serumlar gözümün önündeydi. "Kaan iyi misin?" sesler karışmaya başlamıştı. Patlamayla her yer toz toprak olmuştu.

Gözlerimi açıp etrafa baktım, derin nefesler almaya çalışıyordum. Boğazım düğümleniyor, kalbime büyük bir sızı girmişti. Kalp krizi geçirecektim sanki.
"Kaan iyi misin?" gelen sese doğru baktığımda Ahu'nun uyandığını gördüm.

Uyanmıştı.

Ahu uyanmıştı.

"Ahu... " hızlıca yanına gidip elini tuttum. "İyi misin, ağrın var mı?" diye sordum, yüzüne doğru gelen saç tutamlarını geriye doğru kulağının arkasına sıkıştırdım. "Hafif başım ağrıyor ama iyiyim.. Sen az önce kabus görüyordun, asıl sen iyi misin?"

"İyiyim... " diyebildim sadece. Onun kahverengi gözlerinde tekrar kaybolmuştum, o kadar özlemiştim ki kelimelerle anlatmak yetmezdi. Sesini duyduğum anda ruhum bedenimden ayrılmış gibiydi, dudaklarımda hafif bir tebessüm belirdi ve anında yok oldu.

Hem sevdiğim hem nefret ettiğim kadın bir aradaydı. Ne gidebiliyordum ondan uzağa ne de yaklaşabiliyordum ona. Kafesim iyice daralıyor beni küçültüyordu. Zincirlerim elimi kolumu bağlıyor hareket etmemi engelliyordu ama ben vazgeçmiyordum. Vazgeçmeyecektim.

Bir gün şehit olacak, kardeşlerimin yanına, annemin yanına gidecektim. Zaten bana yer yoktu bu yalan dünya da, keşke onunla daha farklı olsaydı hikayemiz. Belki mutlu biterdi. Ama bizim de hikayemiz buydu, ateşin için de kavrulurken dışarıdan durgun bir okyanus gibiydik.

Artık okyanus beni boğmaya başlamış, ateş yeniden dirilmemi sağlıyordu.

'
Ahu Demirkan

'

Hayat beklemediğiniz bir anda öyle bir vurur ki size iki büklüm yerde kalırsınız. Kalkamazsınız, kıvranırsınız bazen yalvarırsınız ama sizi duyan olmaz. Duyulmuyordum, duymuyorlardı. Beni duyan kimseler yoktu etrafımda. Ne annem ne babam, ikisiyle uzun zaman önce konuşmayı kesmiştim. Tim, kardeşlerim, anlamazlardı beni. Onun dışında.

O dışında kimse anlayamazdı içimdeki derdi, fırtınayı. Ona da anlatamıyordum, yaklaşamıyordum ama uzaklaşamıyordum da... Gözlerimi açtığımda bembeyaz tavanla bakıştım, gözlerimin önü netleştiğinde başımda ağrı hissettim ve sıkıntıyla nefesimi verdim. "Beynim mi patladı benim ya?" dedim kendin kendime. Nefes sesinin geldiği yere baktığımda Kaan'ın başını duvara yaslamış, sandalye de oturmuş haline baktım. Gerçekten burada mı uyumuştu? Benim yanımda? Beni mi bekliyordu yoksa?

Gülümsemeden edemedim, dudaklarımda geniş bir gülümseme yayıldı, koca bedeni sandalyeye doğru düzgün sığmıyordu bir kere ama buna rağmen uyuyordu. Sağ tarafa baktığımda da komodinin üstünde duran mavi gülleri gördüm.

Gözlerimden ışıklae saçılmıştı sanki. "Mavi gül..." dedim, ağzımdan çıkan fısıltıyı ben zar zor duymuştum. Zorlanarak buketi elime aldım ve çiçeklerin göz alıcı maviliğine baktım. O kadar canlı bir maviydi, gözlerimi alamadım ondan. Mavi güller benim hayatımın simgesiydi, işaretiydi. Çocukluğumdan beri hayran kaldığım bir çiçekti mavi gül hatta mavi rengi bu hayattaki en sevdiğim şeylerden birisiydi.

Üstündeki nota baktığımda notun uç kısmında kırmızı kalp çizili olduğunu gördüm. Notu açıp okumaya başladım. Çok kısa ve net bir nottu.

Umarım beğenirsin, Demirkan.
Bozkurt.

Gözlerim sandalye de uyuyan Kaan'a takıldı. Unutmamıştı, mavi gülü sevdiğimi unutmamıştı. Gülümseyerek ona baktım, tam o sırada Kaan'dan fısıltılı kelimeleri işittim. "Barbaros, Günay.. Özür dilerim. " dedi, Barbaros ve Günay mı onlar kimdi? "Atakan, Ali, Emre... Özür dilerim kardeşlerim..." dediğinde kaşlarım çatıldı, ne diyordu? Hiç bir şey anlamıyordum.

Kabus gördüğü kesindi ama ne ile ilgiliydi? "Kaan?" dedim, doğrulmaya karar verdiğim de başımdaki sızıyla kala kaldım. Kıprayamadım yerimden. "Kaan iyi misin?" dedim tekrar, çiçekleri geri yerine koyup ona baktım.

Birden sıçrayarak uyandığında bende yerimden hafifçe sıçradım, nefes nefese uyanmıştı. Neler oluyordu ya? Kaan ne zamandan beri kabus görüyordu? "Kaan iyi misin?" diye sordum tekrardan. Bakışları bana döndüğünde gözlerinde ki parıltıyı görmüştüm. "Ahu..." dedi sessizce ama duymuştum o fısıltıyı. Kendi derdini unutup yanıma geldiğinde ellerimi ellerinin arasına almıştı. "İyi misin, ağrın var mı?" dedi telaşla. Yüzüme yaklaşan saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırmıştı.

Kahverengi gözlerim onun yeşil gözlerinden ayrılamadı. Yapamadı. O kadar güzellerdi ki insan bakmaya doyamıyordu. O yeşil gözlerinin arkasında neler vardı, hangi sırları taşıyordu, hangi yükleri omuzlarına bindirmişti bilmiyordum ama o tanıdığım hiç kimseye benzemiyordu bunu çok iyi ama çok iyi biliyordum. Zihnim beni Harp okulu zamanlarına götürmüştü.

Beraber bazen eğitim yapıyorduk, atış yapıyorduk, koşuyorduk.. Harp okulun da da anca bu kadar oluyordu işte. Haftasonlarında ise beraber doya doya geziyorduk. Bazen grupça arkadaşlarımızla gezerken bazen başbaşa geziyorduk. O kadar güzel günlerdi ki... Ta ki o güne kadar. İçimi paramparça eden, kalbimi bin bir parçaya bölen o gün. "Hafif başım ağrıyor ama iyiyim.. Sen az önce kabus görüyordun asıl sen iyi misin?"

"İyiyim." dedi tek kelimeyle. Çiçeklere baktım onunda bakışları çiçeğe değdi. "Çiçekler için teşekkür ederim, unutmamışsın. " dedim gülümseyerek. Onunda dudaklarında hafif bir gülüş belirdi, gülüşü söndüğünde çiçeği kucağıma koydu. "Unutmadım." dedi. Güllerin masmavi yapraklarına baka kaldım. O kadar canlı ve güzellerdi ki..

"Kaan, niye geldin?" dedim bir anda. Dudaklarımdan çıkan cümle beni bozguna uğratmıştı. Kaan'a baktım, bakışlarında ki değişimi gördüm. "Benim yüzümden bu haldesin, bu haldesiniz Ahu, sizi tek bırakacak değildim." gözlerim Kaan'ın üstünde gezindi. Gördüğüm kadarıyla ona bir şey olmamıştı, sapasağlam duruyordu. Tam bir şey söyleyecekken Kaan ayaklandı. "Tim iyi bu arada, Bora hariç hepsi evlerinde dinleniyorlar. Bora da senin gibi yaralı ama iyi sen uyanmadan bir kaç saat önce buradaydı. On beş günlük izniniz var. " dedi.

Ona baktım, timi sormayacaktım onların iyi olduklarını zaten biliyordum. "İyiymiş, ben ne zaman taburcu olurum?" dedim, boğazım düğümleniyordu. "Doktor uyandıktan sonra değerlerine bakılır ona göre taburcu edilir demişti. Ben şimdi haber veririm." dedi, benden uzaklaşarak. Kapıya doğru adım attı ve kapıyı açtığında direkt dışarıya çıktı. Teşekkür bile edememiştim.

Ağzımı yine tutamamıştım. Dolan gözlerimi sildim ve çiçeğe bakakaldım. Boğuluyordum, her geçen gün daha çok boğuluyordum. Ama ondan da nefret ediyordum. Nasıl bir duyguydu bu? Hem sevip hem nefret etmek, nasıl bir ızdıraptı bu?

Beni aldatması bu hayatımdaki en çok yara açan şeylerden birisiydi. Evet, Kaan beni aldatmıştı. Harp okulu'ndan mezun olduğum günün akşamı Kaan'dan ayrılmıştım. Uzun süre toparlayamamıştım kendimi ama sonunda kendime gelip hayatımı yoluna koymuşken tekrar çıkmıştı karşıma. Asıl nefretim davamı alması değildi hatta asla kızmamıştım davamı aldığı için. İçimdeki nefret hayal kırıklıklarının parçasıydı. Hepsi birleşmiş öfkeye, nefrete dönüşmüştü.

Saatler sonra doktor odaya gelmiş ve değerlerime bakmışlardı, iyi olduğumu ama dinlenmem gerektiğini söylemişlerdi. Yarın taburcu edeceklerdi, Bora ile aynı saat taburcu edileceğim için şanslıydım en azından yalnız değildim. Mavi çiçeklere bakarak eskiler gözünün önünden geçti.

Kapı çaldığında tam seslenecektim ki sertçe açıldı hatta duvara sertçe çarptı, Kılıç Timi gelmişti. "Lan yavaş, siktiniz kapıyı." dedim, hepsi odaya hücum ederek girmişti. "Geçmiş olsun komutanların komutanı!" dedi Barış. "Canım komutanım geçmiş olsun. " dedi Savaş da Barışa katılarak. "Size de geçmiş olsun arkadaşlar." dedim.

Herkesten geçmiş olsun dileklerimi aldığım da Arya'ya baktım. "Gel kız buraya, özledim valla." dedim heyecanla yanıma gelip sarıldı.

"Bende çok özledim canımın içi. Nasılsın iyisin değil mi?" diye sordu. "Siz geldiniz ya harikayım. " dedim. Savaş, Barışın koluna yumruk atmaya başlamıştı ama Barış bunu pek umursamıyor gibi görünüyordu. Karan'a ve Ali'ye baktım. "Naber la bücürük ve nişancı, sizden niye ses çıkmıyor?"

"İyiyiz komutanım iyiyiz. Sizi gördük daha iyi olduk. " dedi Karan. "İyiyiz abla, sende kendine bak be. Valla uyandığım gibi sizi sayıkladım." dedi Ali. Güldüm onu haline.

Bir kaç dakika sonra Bora da gelmişti, onu da Kaan getirmişti. "Oğlum benim bildiğim ilk yufka sonra yağ tamam mı? Sonra da ıspanak koyulur." dedi Arya. "Yav kızım benim bildiğim de içine kuş üzümü konur, bizimkiler öyle yapıyor anasını satayım." dedi Karan. İkisi inatlaşmakta üst seviyelerdeydi.

"Karan hiç bir bok bildiğin yok, bilgiyi almışsın götünden kardeşim bize burada satıyorsun. Hadi la oradan ıspanaklı böreğin için de kuş üzümü mü olur?" dedi Bora, Karan'ın ensesine bir tane vurduğunda Karan da ona karşılık verdi. "Tamam hadi boşverin ıspanaklı böreği, sizce lahmacun acılı mı yenir acısız mı?" diye sordu Barış.

Herkesten 'ooo' nidaları yükseldi. En sevdiğimiz yemek lahmacun olabilirdi. "Bak lezzet dediğin acılı lahmacun yanında da buz gibi bir ayrandır, aksini iddia eden siktirsin gitsin ekmek arası ekmek yesin kardeşim." dedi Ali. O sırada hepimizin aklına tek bir şey geldi ve göz göze geldik.

Savaş önündeki sehpaya çöküp ritimle vurmaya başladı. "Yandım dedikçe buz gibi ayran edalı cilveli lahmacun!" dedi, hep bir ağızdan, "Lahmacun!" dedik.

"Lahmacun!" dedi Karan, "Abe lahmacun!" dedik aynı anda. "Kıyması bol olur lavaşı da yok olur," dedi Ali. Hep bir ağzından, "Şifalı, şifalı şifalı, şifalı, şifalı, şifalı lahmacun, abe lahmacun!" dedik. Barış, Savaşa baktı. "Yılan ol bakayım abine." dedi ve Savaş yılan taklidi yapınca hep bir ağızdan güldük. "Harbi canım çekti benim ha, abla çıkın şu hastaneden de lahmacun gömelim hep beraber." dedi Ali.

"Senin canın lahmacun mu çekti Aliş, oy ben gurban olurum Alişime. Çıkalım şu siktiğimin hastanesinden sana şefin spesiyal lahmacunundan ısmarlayacağım oğlum. " dedi Bora her zamanki repliğini söyleyerek. Bakışlarım odada gezindi, onu aradım ama odada değildi. Kapı azıcık aralıktı aralıktan baktığım gibi Kaan'ı yerde betona oturmuş bir şekilde başını duvara yaslamıştı. "Kaan komutan nerede lan? Kendisi çağırdı ama adam ortada yok." dedi Savaş.

"Valla bizde fark etmedik adamı, ayıp oldu lan adama." dedi Bora. "Durun bir şey soracağım, bu Kaan komutanın tedavisinin geç yapıldığı doğru mu? Gelirken hemşireler konuşuyordu onlardan duydum." dedi Arya.

"Doğru doğru, bizi kurtarmak için kendi tedavisini ertelemiş. Büyük ihtimalle bizim çantalarda ki dozları bize göre ayarladı, o dozların çoğu tek kişilik zaten. " Dedi Bora kesin bir tavırla.

"Hastaneye getirildiğinde acilde bayılmış falan da hepimizden önce kendisi toparlanmış." dedi Karan. Beynim durmuş gibi hissediyordum. Neler oluyordu? "Kim anlattı size bunları?" diye sordum. "Yüzbaşı Hakan Karanlık, Kara Hava komutanlığı ile beraber gelmiş. Biz taburcu olurken Kaan komutanla Hakan komutan yanımızdaydı. Kaan komutan yanımızdan gittikten sonra anlattı o da."

Kaan böyleydi işte. Sert, soğuk, acımasız birisi olabilirdi ama o koca yüreğinin altında vicdanlı birisi vardı. Kendisini unutup bizler için çabalamıştı. Ali'ye bakıp başımla Kaan'ı gösterdim, Kaan'ın yanına gidip onu içeriye gelmesi için ikna etmesi lazımdı.

Kaan eliyle kovdu, biraz sataştı hatta küfür bile etmiş olabilirdi ama sonunda ayağı kalkıp odaya doğru geldi, o kızgın ses tonunu duyabiliyordum. "Ula bi' bırakun da kafamizi dinleyelum da, siktinuz ha kafami!" dedi, Karadeniz şivesiyle içeriye dalış yaptı. Gülmemek için Arya'ya baktım ama ona bakınca daha fazla gülesim geliyordu. Şive bir insanda bu kadar mı yabancı dururdu? Diğerlerine bakıp sakın gülmeyin işareti verdim.

Kaan bunu fark etmiş olacak ki sinirli bir nefes verdi, herkese öyle bir baktı değil gülmek mimik bile oynatamamışlardı. "Demirkan?" dedi ciddi bir ifadeyle. "Bozkurt?" dedim yarı alaylı şekilde.

"Otursana sende, niye oradaydın?" diye sordum, gözlerine inatla baktım. "Kafamı dinliyordum Demirkan, sessizliği severim bilirsin. " dedi, bilirdim ama bugün sessizlik yoktu. Bir ay olmuştu yanımızda olalı, artık time alışma vakti gelmişti. "Yoo hiç bilmem, hadi geç otur."

"Bir ay önce timinden gitmem için elinden geleni yapacaktın hani? Ne oldu o gözü kara Ahu komutana?" dedi bana inat. Yatağın başlığına tutunarak bana doğru eğildi, gözlerimiz birbirimizin bakışlarını delip geçiyordu. Sinirle yattığım yerden doğrulurdum. "Beni delirtme Bozkurt, gideceksin bu timden hem de tıpış tıpış gideceksin, her şeyin bir zamanı var." dedim sinirle.

Dudaklarında minik bir sırıtış belirdi. "Her şeyin bir zamanı var." dedi beni taklit ederek ve benden uzaklaşıp koltuğa oturdu. Kimseden ses çıkmamıştı. "Ee konuşsanıza oğlum? Az önce cırcır böceği gibi ötüyordunuz."

"Şey kısır, kısır sever misiniz Kaan komutanım?" dedi Arya, ortamı toplamak için. Kaan sorduğu soruyu cevaplamadan başıyla onayladı. "Onun sadece ıspanağa tiki var." dedim bende boş bulunarak. Kaan'ın bakışları bana takıldı, eli hemen ensesine gitti ve kaşımaya başladı.

"Ispanağa mı tikiniz var? Bizde siz gelmeden önce ıspanaklı börek hakkında konuşuyorduk. " dedi Karan. Kaan'ın ters bakışları Karan'a döndü, tekrardan ensesine gitti.

"Ispanağa tiki olanı ilk defa duyuyorum. Bizim gazino da da ıspanaklı börek çok olur. Of çok pis canım istedi yanında da mis gibi sıcacık çay olacaktı şimdi var ya. " dedi Bora. Kaan az daha 'ıspanak' lafını işitirse cinnet geçirecek gibi duruyordu.

"E kafeterya da vardır komutanım ıspanaklı börek, çay da alalım yeriz. " dedi Ali. Gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Kaan eğer biraz daha sinirlenirse bomba gibi patlayacaktı buraya. "Lan, çenenizin yayını şimdi sikeceğim şimdi göreceksiniz o sebzeyi." diyerek yükseldi. Bana ve Arya'ya kusura bakmayın bakışı attıktan sonra sinirle bana döndü bakışları. Başını ağır ağır salladı ve telefonuna döndü.

O baş sallama her şeyi açıklıyordu aslında, intikam alacaktı. Ne yapabilirdi ki en fazla?

O gece full hastane de kalmışlardı ve sabaha kadar sohbet etmiştik. Bazen Barış ve Savaş kafeteryaya iniyor dolu dolu poşetlerle yanımıza geliyordu. Bazen de sürekli çay almak için iki kişi görevlendiriyorduk, sudan çok çay içiyorduk resmen. Gece herkes uyuduğun da Kaanla ikimiz kalmıştık. "Uyu hadi sende yarın taburcu edileceksin, dinlenmen lazım." dedi.

"Sen uyumayacak mısın?" diye sordum. "Uyurum elbet Ahu, hadi uyu sen. " dedi. Battaniyeyi üstüme çekip yüzümü ona doğru döndüm. Bir kaç dakika sonra gözlerimi açıp onu izledim. Onunda bakışları dışarıda ki manzaradaydı. Karanlığın ve şehirin ışıklarının birleşimiydi bu tablo. Kaan için ne anlatıyordu bilmiyorum ama benim için bir çok şeyi anlattığı kesindi.

"Ne zamandan beri kabus görüyorsun? Tim 25 şehit olduğunda neredeydin, aylardır ortada yoktun niye bir anda geri döndün? Neredeydin Kaan?" diye sıraladım zihnimdeki soruları. Bana döndü, bakışları üstümde gezindi. Bakışlarındaki duyguyu göremiyordum. Bilmiyordum, gözleri ne anlatıyordu?

"Bilmesen daha iyi." dedi ve odadan çıkıp gitti. Arkasından bakakaldım. Ne demeye çalışmıştı? Bilsem ne olurdu ki? Bir kaç dakika sonra günün yorgunluğu ile göz kapaklarım ağırlaşmış ve uykuya dalmıştım.

- ☾ -

- Bir hafta sonra -

'
Tam tamına bir hafta geçmişti taburcu olmamın üstünden. Ama ben hâlâ yataktan doğru düzgün kalkamamıştım. Çünkü Arya asla izin vermiyor aşırı yüksek titizlikle benimle ilgileniyordu. Bir şeyimin olmadığını söylesem dahi asla dinlemiyordu. Kılıç Timi sürekli yanımıza geliyordu hep beraber eğleniyorduk. Gece saat dördü çeyrek geçiyordu. Asla uyuyamıyordum, hastanede Kaan'ın söylediği beynimin içinde dönüyordu.

Neler oluyordu bilmiyordum ama bunun cevabını alacaktım. Eğer alamazsam Kaan'ı kendi ellerimle boğacaktım! Aşırı sinirimi bozuyordu bu sıralar üstelik o ıspanak hamlesinden sonra kendisi bana karşı bir hamle yapmamıştı bu beni iyice delirtiyordu. Her günün Kaan'a, time, Arya'ya hatta sapan saçma şeylere sinirlenerek geçiriyordum. Yeşil üniformamı özlemiştim, karargâhı özlemiştim. Eğitim yapmayı, dövüşmeyi, silahımı özlemiştim.

Yataktan kalkıp telefonumu aldım ve balkona çıktım. Balkonda ki sehpanın üzerinde duran sigara kutusundan bir dal alıp dudaklarımın arasına yerleştirdim ve ateşi yaktım. Dumanı içime çektikten sonra dışarıya üfledim. Koku burnuma dolunca bu sigaranın Kaan'a ait olduğunu anlamıştım. Bacaklarımı kendime doğru çekip yıldızları izledim. Telefonuma mesaj gelince yerimden sıçramıştım. "Kim bu gece gece be?" dedim sinirle, telefonu elime alıp gelen mesaja bakrım.

Bozkurt'tan bir mesaj.

Bozkurt'tan? Bildirimi görmemle gözlerim fal taşı gibi açılmış kaşlarımı çatmıştım. Bu saatte neden mesaj atmıştı ki?

Bozkurt: Daha iyi misin?

Basit, teklik bir soruydu.

Ben: Evet, iyiyim. Bir haftadır iyiyim
diye diye zırvalıyorum zaten.

Bozkurt: Kendinizi toparlamanız lazım, özellikle de sen.

Ben: Bak zaten sinirimi bozuyorsun bir haftadır, beni çıldırtma.

Bozkurt: Ben ne ettim ula?

Ben: Sus ya, sinirliyim sana. Gıcık alıyorum senden, nefret ediyorum.

Bozkurt: Gece gece bir bela okumadığın kaldı Demirkan.

Ben: Gerekirse onu da okurum, delirtme beni. Defol gözüm görmesin.

Mesajı atıp telefonu kapattım ve sinirle nefes verdim. "Ne etmişmiş, senin bir şey etmene gerek var mı? Senin bir şey etmene gerek var mı acaba, senin gülüşün ayrı dert. Bakışın ayrı dert. Bazen yakışıklısın, bazen dövesim geliyor. Ne illet bir şeysin be adam!" diye yükseldim. Mesaj gelince ekrandan baktım.

Bozkurt: Tövbe estağfurullah. Git uyu Ahu hadi.

Anında cevap verdim mesaja.

Ben: Sana ne be, sana ne? İstersem uyırum istersem uyumam.

Bozkurt: Üşütürsün balkonda.

Mesaja dik dik baktım. Ne demişti o? Tekrar mesaja baktım. Üşütürsün balkonda derken? O benim balkonda olduğumu nereden biliyordu. Balkondan aşağı bakıp etrafta göz gezdirdim. Ve ıslık sesi duydum. Tanıdık bir ıslık sesiydi. Kaan'ın ıslığı.

Gelmişti. Kaan evimin önünde duruyordu. Dudaklarımda beliren gülümsemeye engel olamadım. Neden bu saatte gelmişti ki? Sönmüş sigarayı küllüğe bastırıp telefonumu aldım ve evden çıkmak için anahtarımı aldım tam çıkacaktım ki kapının sağ tarafında bulunan aynadan kendime baktım. Üstümde bebek mavisi gecelik şort takımı vardı. Saçlarım dağılmıştı, tokamı çıkartıp bileğime taktım, saçlarımı düzeltip terliğimi giydim ve asansörü beklemeye başladım.

Kalbim hızlı atıyordu, niye bu kadar heyecanlanmıştım ki? Ama asıl soru sabahın dördünde onun burada ne işi vardı? Aşağı indiğimde binadan çıktım ve onun olduğu yere gittim, adım seslerimi duyunca direkt bakışları bana döndü, çok belli olmasa da yeşil gözleri üstümde geziniyordu. Arkasında ki siyah motoruna yaslanmıştı. Karşısına geçtiğimde sorgulayan bakışlarla ona baktım. "Senin ne işin var gecenin dördünde burada? Evimin kapısının önünde?" dedim.

"Keyfim burada olmak istedi." dedi, kollarımı önümde bağladım ve onu taklit ettim. "Keyfim burada olmak istedi." dedim sesini kalınlaştırarak. Gülme sesi geldiğinde bende gülmemek için yanağımı ısırdım. "Bir şey getirdim sana. " dediğinde heyecanla ona baktım.

"Bomba falan mı yoksa tabanca mı getirdin?" dedim alayla. Çok komiksin dermiş gibi baktı. Motorunun direksiyonuna asılmış bir poşet vardı, alıp bana uzattı. "Ne bu?" dedim, poşeti kendimden uzaklaştırıp bakmaya çalışsam da fazla karanlık olduğu için net görememiştim. Pastane kutusuna benziyordu.

"Yukarıya çıkınca bakarsın. " motorunun koltuğunun altındaki depodan siyah bir ceket çıkarttı ve omuzlarıma düzgünce yerleştirdi. "Temmuz ayının ortasında?" dedim sorgulayıcı ses tonuyla. "Evet Demirkan, temmuz ayının ortasında hadi, gir içeriye." dedi, sesindeki ton hafif sinirli gibiydi. "Bu sıcakta gerek yok, al şunu bak şimdiden bile sıcak bastı."

"De hayde, eve girince çıkartırsın." gözlerine baktım inatla o da bana baktı. Ama onun inatçılığı şuan daha ağır basmıştı. Derin bir nefes aldım. "İyi be, sende hemencecik sinirlen yani." dedim ve saçlarımı savurarak apartmana doğru yürüdüm. Geriye dönüp ona baktığımda eli kaş hizasında görüşürüz demişti, bende aynı şekilde kaş hizamda görüşürüz demiştim.

Apartmana girdiğimde motor sesi kulağıma işitince gittiğini anladım. Eve geldiğimde direkt mutfağa gittim ve poşeti açtım. Evet tam da tahmin ettiğim gibi pastane kutusuydu. Kutuyu açtığımda gülmeden edemedim. Kutunun içinde frambuazlı ekler vardı. Buna inanamıyordum. Frambuazlı ekler bu dünyada en sevdiğim şeylerden birisiydi. O kadar seviyordum ki önümde yüz tane olsa hepsini yerdim.

Hastaneden çıktığımdan beri frambuazlı ekleri sayıklayıp durmuştum, o kadar canım çekmişti ki dilimde tüy bitmişti sayıklamaktan. Ve bu sabahın dördünde evimin önüne gelip bana frambuazlı ekler getirmişti.

Bir tanesini elime alıp koca bir ısırık aldığımda gözlerimi kapatıp tadını çıkarttım, o kadar harikaydı ki...

Kaan'ı anlamak gerçekten çok zordu. Bazen görüp görebileceğiniz en acımasız, en gaddar kişi olurken bazen de pamuk gibiydi. Bazen durduk yere uzaklaşırdı, ne olduğunu anlamazdınız bile ama o da böyle bir modeldi işte.

Odama gidip çekmecemi açtım, çekmecemin içinde küçük kırmızı bir kutu vardı, kutunun içini açtığımda yıllar öncesine gittim. Kaan'ın bana aldığı kelebekli kolye... Uzaklaşmak istesemde yapmıyordum işte, sürekli ona çekiliyordum. Düşüncelerimi dağıtıyordu.

Boğulduğum okyanusun içinde çırpınıyordum ve beni duyan eden kimse yoktu. Koca okyanusta tek başımaydım. Okyanus beni içine çekiyor bırakmıyordu tam çıkacağım derken tekrar düşüyordum içine.

Bu okyanustan ya kurtulacaktım yada okyanus bana ait olacaktı.